10-
2010
- Ordu’nun komuta kademesinde kuşkulu ölümler ve intiharlar…
- Bülent Arınç’a suikast ihbarı ve sonrası …
- Soruşturma Askerin “Kozmik Odası”na uzanıyor
- Paranoya mı ?
+ Irkçı Saldırılarda Sınır Genişliyor … Hedefe Romanlar Eklendi…
+ “Ölmek Var- Dönmek Yok” Tekel Direnişi Sürüyor …
+ İstanbul’da İtfaiye İşçileri’nin direnişi
+ Kaşıkla verip kepçeyle almak…
Asgari Ücret “Artışı” – Emeklilere Artış … Gerçek Artış Değil…
+ Erkek Egemen Sistemden İbretlik Manzaralar …
+ Türkiye’de işçi hayatının değeri …
+ “Radikal Demokrat” A. Öcalan: 8 Ocak Görüşme Notları’ndan
+ Devrrrimci Homofobi üzerine…
2009’un son iki haftasındaki kimi gelişmeler egemen sınıfların kendi aralarındaki iktidar dalaşında tarafların birbirini nasıl yediğini bir kez daha belgeledi.
“Açılım” konusunda siyasi alanda hükümetle muhalefet birbirini yer, muhalefet hükümeti “hainlikle”, “teröristlerle işbirliği” ile suçlar, yargı ve emniyetin bir bölümü açılımı boşa çıkarmak için elinden gelen her şeyi yaparken, Ergenekon davası soruşturmasının derinleştirilmesinde ortaya yayılan kimi suikast/darbe planları ordu içinde rahatsızlığı arttırıyor. Sivil yargının bir bölümünün orduyu da soruşturur duruma gelmesine-aslında burjuva demokratik ülkeler açısından normal olan bu durum- Türkiye’de “dokunulmaz” olan orduya dokunulur duruma gelinmesine karşı tepkiler seslendiriliyor.
Ordu’nun komuta kademesinde kuşkulu ölümler ve intiharlar…
Sivil yargının hesap sorduğu veya ismi Ergenekonla anılan kimi subayların “intihar” ve kuşkulu ölüm olayları artıyor. Öncelikle “intiharlar” gerginliği arttırıyor, arttırmak için kullanılıyor.
Şimdiye kadar Ergenekon bağıntılı ordu içi kuşkulu ölüm olayları ve “intiharlar” şunlar :
* Emekli Albay Birol Atakan (2 Mayıs 2007):
İstanbul-Ankara yolunda şüpheli bir trafik kazasında yaşamını yitirdi. Atakan’ın Ergenekon’la ilgili önemli bilgilere sahip olduğu iddia ediliyordu. Albay Atakan’ın, Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen darbe günlüklerinin internete sızmasında ihmali veya kastı olabileceği iddia edilmişti.
* Emekli Jandarma Albay Abdülkerim Kırca (10 Ocak 2009):
Ankara’da Etimesgut’taki evinde silahıyla intihar etti. 1998’de PKK’ye karşı bir operasyonda girilen çatışmada belden aşağısı felç olan Kırca’ya, 2004’te “Devlet Övünç Madalyası” verilmişti. JİTEM’in eski Diyarbakır Bölge Komutanı olan Kırca’nın adı Ergenekon soruşturmasında geçti. Bölgedeki ‘faili meçhul’lerin sorumlularından biri olduğu iddiaları vardı.
* Özel Harekât Dairesi Başkanı Behçet Oktay (27 Şubat 2009):
Emniyet Özel Harekât Dairesi’nin 13 yıllık başkanı Oktay, 27 Şubat’ta tabancasıyla makamında intihar etti. Oktay’ın, Ergenekon soruşturmasında adının geçmesi ve hakkında medyada çıkan haberler nedeniyle zor günler geçirdiği ileri sürülmüştü.
* Kıdemli Yüzbaşı Olgun Ural (26 Mart 2009):
Yalova’da beylik silahıyla başına ateş ederek intihar etti. Eğitim Komutanlığı’nda görevliydi. Ural’ın adı 1. Ergenekon davasında deliller bölümünde geçmişti. İntihar eden Ali Tatar’ın personel alımında görevli olduğu öne sürülmüştü. Ural, 2. Ergenekon iddianamesinin açıklanmasının ardından intihar etti. Sessiz sedasız gömüldü.
* Emekli Albay Belgütay Varımlı (21 KASIM 2009):
Milli Savunma Bakanlığı Teftiş Kurulu’nun eski başkanı emekli Albay Belgütay Varımlı evinin önünde ölü bulundu. Varımlı’nın İstanbul Göztepe’de 9. kattaki evinin “balkonundan atlayarak” yaşamına son verdiği açıklandı. Varımlı’nın Sarıkız ve Ayışığı darbe planlarını deşifre eden subay olduğu iddia edilmişti.
* Deniz Yarbay Ali Tatar (21 Aralık 2009):
Yarbay Ali Tatar, amirallere suikast soruşturması kapsamında Poyrazköy’de ele geçirilen belgelere ilişkin 9 gün tutuklu kaldıktan sonra 16 Aralık’ta serbest bırakılmış ancak daha sonra hakkında tekrar yakalama kararı çıkmıştı. Bu karar üzerine Yarbay Tatar evinde tabancayla “intihar” etti.
Ali Tatar’ın cenaze töreni Ergenekon’a karşı bir askeri gösteri olarak düzenlendi. Tatar’ın bir türlü karıştığı suikast planının hedefinde olduğu iddia edilen Amiraller de törene en ön saflarda katıldılar.
Ali Tatar’ın eşi hükümeti eşinin ölümünden sorumlu tutan ve hedef seçilmesinde onun Alevi kimliğinin rol oynadığını iddia eden bir açıklama yaptı.
Her halükarda kimin eli kimin cebinde belli değil. Bu kuşkulu ölümlerin ve „intihar“ların nedenlerini fazla sorgulayan da yok. Fakat her ölümle önemli tanıklar -belki sanıklar- eksiliyor.
Bülent Arınç’a suikast ihbarı ve sonrası …
Bu arada anonim ihbarlar ve ihbarlar sonucu araştırma, soruşturma, gözaltı, tutuklama vb. Türkiye’nin gündemini belirlemeye devam ediyor. Bülent Arınç’a yönelik suikast ihbarı ve ertesindeki gelişmeler Türkiye’de egemen sınıfların kendi içindeki iktidar dalaşında çatışmanın boyutlarının nerelere vardığını, çatışmanın taraflarının karşı taraftan her şeyi beklediğini göstermesi açısından ilginçtir.
19 Aralık’ta Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın evinin önünde araçla tur atan iki kişi bir ihbar üzerine göz altına alındı. Bunların subay oldukları çıktı ortaya. Bu göz altılar ertesinde hemen medyada bunların Bülent Arınç’a suikast için bilgi topladıkları, birinin elindeki bir pusulayı yutmak üzere ağzına attığını, görevli polislerin bunu engellediği vb. bilgileri yayıldı.
Medyaya yansıyan şuydu :
“Ankara Emniyeti, Arınç’a yönelik suikast girişimini soruşturmaya 20 gün önce gelen bir ihbar üzerine başladı. Polis, Çukurambar’daki sokakta 24 saat süreyle güvenlik önlemleri aldı. Ankara Emniyeti İstihbarat ve Terör Şubesi’nde görevli sivil polisler, sokağa giren tüm araçları izledi. İhbarda ismi geçen bazı kişilerin, Ankara’da çeşitli şirketlerden 10 araç kiraladığı, bu araçlarla Arınç’ın evinin bulunduğu sokakta keşif yaptığı tespit edildi. Polis, bu araçların sokağa geliş gidişlerini kameralarla görüntüledi. Geçen cumartesi akşamı söz konusu araçların sokaktaki trafiğinin artması üzerine operasyon için düğmeye basıldı. Polis, durdurduğu aracın etrafını çevirdi.
Emniyet güçlerini gören Topçu İstihkam Binbaşı İbrahim G. elindeki bir kâğıdı yutmaya çalıştı. Polisler İbrahim G.’yi tutarak ağzındaki kâğıdı çıkardılar. Kâğıtta Arınç’ın evinin ayrıntılı bir krokisinin yer aldığı görüldü. Yaşanan kısa süreli arbedede gözaltına alınan iki kişi kimliklerini çıkararak subay olduklarını belirttiler. Polis, Binbaşı İbrahim G. ile Topçu Albay Erkan Yılmaz B.’nin asker olduğunu belirledikten sonra Merkez Komutanlığı’nı arayarak olay yerine inzibat çağırdı ve iki subayı askeri yetkililere teslim etti.
Ankara Emniyeti Terörle Mücadele ekipleri yaşanan bu olaydan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığını haberdar etti. Savcının talimatı ile Binbaşı İbrahim G. ile Topçu Albay Erkan Yılmaz B.’nin evinde arama yapıldı ve bilgisayar hard disklerine el konuldu. Emniyet yetkilileri olayla ilgili soruşturmanın devam ettiğini, deliller değerlendirildikten sonra yeni gözaltılar olabileceğini kaydettiler.”
Gözaltına alınanlar çıkarıldıkları mahkemede serbest bırakıldılar.
Bu olaylar ertesinde egemen sınıfların medyasının çatışan kesimlerinde her zaman olduğu karşılıklı komplo teorileri üretildi.
Göz altı ve serbest bırakılmanın hemen ertesinde Genelkurmay Başkanlığı, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın evinin bulunduğu sokakta şüphe üzerine yakalanan askeri personelle ilgili olarak şu açıklamayı yaptı :
“1. 19 Aralık Cumartesi günü, Ankara Emniyet Müdürlüğüne bağlı polisler, Cumhuriyet Savcısının talimatıyla, kamuoyuna yansıyan bir olaya el koymuş olup, olay halen Cumhuriyet Savcılığı tarafından soruşturma safhasındadır.
2. Soruşturmaların gizliliği bir hukuk kuralıdır. Ancak, maalesef son zamanlarda yaşanan bazı olaylar, bu hukuk ilkesinin ülkemizde geçerliliğini büyük ölçüde yitirdiğini göstermektedir.
Bu olayda da, olaya ilişkin detaylar büyük ölçüde 21 Aralık 2009 tarihinden itibaren medyada yer almaya başlamıştır.
Olayın genel hatlarıyla medyada yer almasıyla, olayın sadece bazı makamlarda bulunan detaylarıyla, yorum ve değerlendirmelerle medyada yer alması farklı bir husustur.
3. Türk Silahlı Kuvvetleri, her şeye rağmen hukuk kuralları çerçevesinde sorumlu ve soğukkanlı hareket etmeye özen göstermektedir. Ancak gelinen noktada Türk Silahlı Kuvvetleri, yürütülen soruşturmanın sağlıkla yürütülmesine zarar vermeden, aşağıdaki bilgileri de kamuoyu ile paylaşmaya mecbur edilmiştir.
a. 19 Aralık 2009 günü saat 17:10 civarında iki askeri personel, şüphe üzerine yakalanmışlardır. Kaba üst aramaları yapılan personelin, kendilerinin askeri personel olduklarını beyan etmeleri üzerine; Merkez Komutanlığı görevlileri de olay yerine çağrılmıştır.
b. İki personelin üst araması ve iki aracın aranması 23:30'a kadar sürmüş ve aramaların bitiminde, olay yerinde tutanak tutulmuştur.
Tutanağa göre; gerek personel gerekse de araçlarda herhangi bir silaha, mühimmata, ses kayıt cihazına, teknik takip teçhizatına ve diğer herhangi bir suç unsuruna rastlanmamıştır.
Yine bu tutanakta, adres yazılı bir notun askeri personelin birisinin elinden alındığı ibaresi yer almaktadır.
c. Yakalanan personelin konutlarında, Cumhuriyet Savcısının da katılımıyla, aynı günün gecesi 00:30 - 04:30 saatleri arasında aramalar gerçekleştirilmiştir.
Konutlarda yapılan aramaların sonucunda tanzim edilen tutanaklardan; bu aramalarda da gözle tespit edilen herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığı anlaşılmaktadır. Personele ait bilgisayarlarla, çeşitli sayıda elektronik veri depolama araçlarına ise el konulmuştur.
ç. Konut arama işlemi tamamlandıktan sonra personel, Cumhuriyet Savcısı tarafından, başkaca bir işlem yapılmaksızın serbest bırakılmıştır.
4. Söz konusu askeri personel, uzun süredir devam eden, kastedilen bölgeye yakın bir yerde oturan ve bilgi sızdırdığı iddia edilen bir askeri personel hakkında bilgi toplamak üzere görevlendirilmişlerdir.
5. Türk Silahlı Kuvvetlerinden kimse, birçok kimsenin yaptığı gibi, yürütülmekte olan bir soruşturma hakkında değerlendirme yapmasını ve kendini yargı yerine koyarak hüküm vermesini beklememelidir.
6. Netice olarak; adres yazılı notun askeri personelin üzerinde bulunmasına ilişkin farklı iddialar olup bu iddiaların hangisinin doğru olduğu, personele ait el konulan bilgisayarlarla, çeşitli sayıda elektronik veri depolama araçlarında suç unsuru oluşturabilecek bir hususun olup olmadığı ve ileri sürülen diğer iddiaların doğru olup olmadığı soruşturma neticesinde ortaya çıkacaktır”
Yani Askeriye göz altına alınıp serbest bırakılan Subayların Arınç’a suikast vb. için değil, kendi içlerinden bilgi sızdıran bir köstebeğin peşinde olduğunu en üst düzeyden yapılan bir açıklama ile bildiriyordu.
Bu açıklama aslında tartışmayı başka boyutlara taşıyor, bir yandan medya’ya detaylı soruşturma bilgilerinin kimler tarafından, hangi amaçla, nasıl ulaştırıldığı, - ki Genel Kurmay bundan rahatsızlığını açıkça dile getiriyor, soruşturmanın gizliliği ilkesine vurgu yapıyor- sorularını bir kez daha gündeme getiriyor, diğer yandan da “köstebek” avcılığının Arınç’ın evi civarında yapılmasının olası nedenleri konusunda spekülasyonlara yol açıyordu.
Soruşturma Askerin “Kozmik Odası”na uzanıyor:
Fakat gelişme medya spekülasyonları ile sınırlı kalmadı. Göz altına alınıp, evleri aranan, bilgi sayarlarına vb. el konulan iki “askeri personel” in çalıştıkları yer olan Seferberlik Tetkik Komutanlığı’nda da (çıkış noktasında Gladio, sonra Özel Harp Dairesi, kontrgerilla) da hakim kararı ile yapılan arama ertesinde içlerinde 19 Aralık’ta göz altına alınan iki subayın da bulunduğu toplam 8 askeri personel gözaltına alındı. Savcılar tarafından sorgulanan beş askerî personel serbest bırakılırken, üçü de tutuklama istemiyle nöbetçi mahkemeye sevk edildi.
Tabii adet olduğu üzere bu askeri personel’in verdiği ifadelerin içeriği de hemen medyaya düştü. Doğan Medya’nın Radikal’inde bu konuda yayınlanan haberde şunlar yer alıyor :
“Arınç’ın Çukurambar’daki evi yakınlarında, bir ihbar üzerine Albay E.Y.B. ve Binbaşı İ.G.’nin yakalanması sonrasındaki süreçte 25 Aralık’ta gözaltına alınıp savcılıkta sorgulanan Seferberlik Ankara Bölge Başkanlığı personeliyle ilgili ortaya atılan iddialar ve askerlerin bu iddialara verdikleri yanıtlar şöyle:
“Arınç’ı değil bir albayı izliyorduk’
1) İddia: “Arınç’ı izliyorlardı.
Yanıt: Genelkurmay, iki subayın bilgi sızdırdığından şüphelenilen bir askeri personel hakkında bilgi topladığını açıklamıştı. Zanlı askerler de 1 yıldan beri izledikleri kıdemli kurmay albay ..’ı izlediklerini, olay günü de saat 14.00’e kadar söz konusu izlemeyi sürdürdüklerini söylediler. Albay EYB şunları söyledi: “1 yıl bu görevi devam ettirdik. Ama bilgi sızdırdığını tespit edemedik. Görevin sonlandırılması için arkadaşlarımızla konuştuk. Teklifimizi Y. albaya ilettik. Temmuz ayıydı. Y. albay da kabul etti. Ekim ayına kadar bu izlemeye son verdik. Ekim ayında üstlerinden aldığı emir gereğince Y. yeniden göreve devam edeceğimizi söyledi.”
Albay E.Y.B. sözlerinin doğruluğunu kanıtlamak için zanlı albayı o gün AnkaMall AVM’nde de izlediklerini anlattı ve iki delil önerdi: AVM’nin güvenlik kamerası kayıtlarına bakılsın. Zanlı asker ile kendi telefonlarının baz istasyonları kayıtlarına bakılsın.
Seferberlik Bölge Başkanı Albay Y.A. da savunmasında, zanlı personeli izleme emrini üst komutanlardan aldığını binbaşı ve albaya da kendisinin verdiğini söyledi. Albay Y.A.’ya göre izlenen albay, subayların yakalandığı yerin çaprazında oturuyor. Genelkurmay Başkanlığı da dünkü açıklamasında, izlenen albayın bilgi sızdırdığına dair herhangi bir bulguya ulaşılamadığını bildirdi.
‘Krokiyi cebime polis koydu’
2) İddia: Yakalanan Albay E.Y.B, cebinden Arınç’ın apartmanının krokisi olan kâğıdı çıkarıp yutmaya çalıştı. Polis bunu engelleyerek pusulaya el koydu.
Yanıt: Albay E.Y.B. Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki savunmasında bunun gerçek dışı olduğunu iddia etti ve şunları anlattı: “Olay yerinde başım üşüdüğünden montumun yan cebinden beremi çıkarmak istedim. Beremi alırken bir not yere düştü. Hava karanlık olduğundan kâğıtta ne yazdığını göremedim. Ben eğilirken, polis de benimle birlikte eğildi. Yerden kâğıdı alıp notu da polise gösterdim. Elim cebimdeyken, elimi çıkarttığımda kâğıt da elimdeydi. Bu arada su içmek için şişenin kapağını açtım. Kapakla kâğıt sağ elimdeydi. Polis ‘aç elini’ dedi. ‘Yutacak’ diyerek üzerime atladılar. Bulunan pusula bana ait değildir. Kime ait olduğunu da bilmiyorum. Montumun sağ yan cebine nasıl girdiğini bilmiyorum. O ana kadar üzerimde böyle bir not yoktu. Polisler bizi arabadan çıkarttığında, ellerimi arkadan kelepçelediler. O anda üst araması da yaptılar. Kanaatimce polisler ihbarın devamında soruşturmayı derinleştirebilmek için cebime bunu koydular. Bir yıldır bu bölgede görev yapıyorum, aynı kişiyi izliyorum. Evini de biliyorum. Böyle bir adresi taşımama gerek yok. Pusuladaki adreste kimin oturduğunu ve adresin neresi olduğunu bilmiyorum.”
Binbaşı İ.G. de olaya ilişkin olarak şu ifadeyi verdi: “Merkez Komutanlığı’nda görevli albay gelmeden önce polisler E. albayın elini tuttular. Elinde bir şey var diye birisi bağırdı. Elini açıp bir şey aldılar. Albay bu şeyi yemeye çalışmadı. Olay yerinde gözaltında tutulurken bindirildiğimiz minibüste şoför mahalindeki polis araçtan inince, tutanak tutmak üzere getirilen kâğıtların altına baktım ve Albay E.Y.B.’den çıktığı söylenen adresin aynısının bir A5 kâğıda yazılı olduğunu gördüm. Alt tarafında dairesel şekilde karalamalar vardı. Tutanak tutulurken bu adresin, minibüs içerisinde bulunan tutanak kâğıtlarının altında yazılı olduğunu söylemeyi aklıma getiremedim.
‘Basın kartı maçlar içindi’
3) İddia: Albayda sahte basın kartı vardı
Yanıt: Kartı kayınbiraderimden 15 yıl önce maçlara serbest girebilmek için aldım. Ama hiç kullanmadım. Cüzdanımda olduğunu bile unutmuştum.
4) İddia: Araçtan bazı bakanların ve TBMM Başkanı’nın evlerinin bulunduğu Dikmen Cevizlidere Caddesi’ni gösteren kroki çıktı.
Yanıt: Albay E.Y.B ifadesinde şunları söyledi: Krokiden, aramaya kadar haberim olmadı. Bilgisayar tamiri için Astsubay M.U.’nun askere (er S.T.) çizdiği kroki olduğunu öğrendim. Seferberlik Bölge Başkanı Albay Y.A.’nın krokiye ilişkin söyledikleri de şöyle: “Araçtaki krokiyi uzaktan gördüm. Araştırdığıma göre, astsubayımız M.U. çizmiştir. Bozulan bilgisayar yazıcısını tamir için askere vermek amacıyla çizmiştir. Krokiye rağmen asker, HP bilgisayar tamir yerini bulamamıştır. Yardım aldığı polisin tarifi üzerine bulmuştur. Bu olay 2 ay önce gerçekleşmiştir. (Radikal’in notu: HP’nin yetkili servisi, Dikmen’deki anacaddelerden birinde bulunmaktadır.)”
Gül hakkındaki not oğlumun
5) Albayın ajandasında Ergun Poyraz’ın ‘Musa’nın Çocukları’ kitabından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında alıntılar vardı.
Yanıt: Ajandamda Abdullah Gül ile başlayan yazı bana ait değildir. Oğluma aittir. Oğlum 16 yaşındadır. Musa’nın Gülü ve Musa’nın Çocukları (Ergenekon zanlısı Ergun Poyraz’ın) kitabından bana özet çıkardığını söylemiştir. Zaten hepsi 1 sayfadır.
İmha 15 günde bir yapılır
6) Er S.T. babasıyla telefon görüşmesinde “Delilleri yakıyoruz” dedi.
Yanıt: Albay E.Y.B., “Evrak imha işlemine katılmadım. Evrak imha edildiğini biliyorum. Bunlar emirle yapılmaktadır” dedi. Seferberlik Bölge Başkanı Albay Y.A. da zaman zaman, kozmik evrakların imhası için emir geldiğini, imha işleminin hangi prosedürle yapıldığını anlattı ve “Söylenildiği gibi, bu işi erler yapamaz. Ama erler imha işlemini görmektedir. 10-15 günde bir bu işlem yapılır. Son imha işlemini, olayın olduğu cuma günü değil, önceki cuma yaptık” dedi.
Bu da savunmanın iddiası: İhbar ABD’den
Savunma avukatları, soruşturmaya dayanak yapılan ihbar numarasının 123 06 06 olduğunu, bunun ihbarın ABD’den yapıldığını gösterdiğini, ABD’den subayların kullandığı araçların plakasının bile verildiğini ifade etti. Avukatlar, ihbarın 155’e değil, TEM şubeye yapılmasına da dikkati çekti.”
Yani Arınç’a suikast iddiası boş bir iddia idi. Askerler başka bir görevle ilgili olarak orada idiler. İhbar Amerika kaynaklı olduğuna göre, ABD’de birileri, Başbuğ’un sevdiği ve hep yinelediği bir deyimle “TSK’ya karşı asimetrik psikolojik harekatın” bir parçası olarak kurumları birbiri ile çatıştırmak istiyordu. Gerçekte olmayan suikast girişiminin arkasında bu vardı. Tabii CHP de Ergenekon avukatı olarak bu iddiayı birebir üzerlendi. (CHP’nin sözcülerinden Kılıçdaroğlu bu ABD’den gelen telefon meselesi üzerinde çok durdu. Sonradan bu ihbarın Ankara Çankaya'da bir Telekom bayisinin kontörlü telefonundan yapıldığı ortaya çıktı.)
Bu arada yıl sonunda MGK yapıldı. MGK ertesinde yapılan kısa açıklamada “kurumlar arası uyum” un gerekliliği bir kez daha vurgulandı. Görünen o ki, Hükümet ile Genel Kurmay arasında belli bir uzlaşmaya varılmıştı.
Genel Kurmay Başkanlığı mahkemeye baş vurarak, arama yapılan Seferberlik Tetkik Kurulu Ankara Bölge Başkanlığı’nda devletin çok gizli belgelerinin olduğunu bildirerek, aramanın durdurulmasını talep etti. Görevli Mahkeme bu talebi reddetti.
Red kararında, “Bu yerin, devlet sırlarının saklandığı yer bile olsa, arama yapılmasına yasal bir engel yoktur” diyen mahkeme, bazı sınırlamalar da getirdi. Mahkeme, arama tamamlandığında “tutulacak tutanağın sadece suça konu delillerle ilgili bilgi ve belgelerle sınırlı olmasını” kararlaştırdı.
Hâkimlikçe verilen karar ve buna bağlı olarak yapılanların, CMK’nın 125. maddesi kapsamında bulunan devlet sırrı niteliğindeki belgeleri inceleme ve tutanağa geçirme işlemi olmadığı, hâkimlikten de bunun istenmediği anlatılan kararda, şunlar kaydedildi: “Yapılan işlem ve eylemler, alınan ihbar ve iletişimin dinlenmesi sonucu bazı belgelerin imha edildiği yönünde duyumlara ulaşılması üzerine diğer yerlerin yanında devlet sırrı niteliğinde bilgi ve belgelerin bulunduğu odada da iddia edilen suçla ilgili arama yapılmasıdır. Yoksa, bizatihi devlet sırrı niteliğindeki belgeleri incelemek ve tutanağa geçirmek değildir. Belki yapılan soruşturmanın niteliği, arama sırasında devlet sırrı niteliğindeki bazı belgelerin içerisinde de arama yapılmasını gerektirmiş olabilir. Ancak bu arama sırasında devlet sırrı niteliğindeki gizli bilgi ve belgelerin öğrenilmesi durumunda, bu bilgilerin hiçbir suret ve şekilde tutanak ve kayıt altına alınmaması gerekir. Sadece rastlanıldığı takdirde suçlama konusuyla ilgili olan ve dolayısıyla devlet sırrı niteliğinde değerlendirilemeyecek bilgi ve belgelerin tesbit ve muhafazasıyla ilgili işlemlerin yapılması gerekir.
CMK’nın 125. maddesi kapsamında, devlet sırrı niteliğindeki belgelerin incelenmesinin kovuşturma aşamasıyla sınırlı olduğu ve ancak hâkim veya mahkemece yapılabileceği iddia edilmekteyse de, yürütülen bir soruşturma sırasında CMK’nın 162. maddesi çerçevesinde zanlıların görev yaptığı yerde arama yapılmasının, isnat edilen suçların niteliği, olayın vahameti ve delillerin karartılması ihtimali nazara alındığında, bu yerin, devlet sırlarının saklandığı yer bile olsa, arama yapılmasına yasal bir engel bulunmadığının kabulü gerekir. Aksine düşünce, devlet sırrı kavramının arkasına saklanılarak, suç delillerinin gizlenmesi ve bilahare yok edilmesine zemin hazırlandığını akla getirebilir.
Bu gibi zan ve düşüncelerin ortadan kaldırılabilmesi için hakim güvencesiyle devlet sırrının saklandığı mahallere girilerek, devlet sırlarına zarar verilmeksizin, suçla ilgili delillerin araştırılması, hukuk devletine ve arama yapılan kuruma olan güveni arttıracaktır. Devlet sırlarının bulunduğu yerlere, salt bu nedenle hiçbir gerekçeyle ve hiçbir şekilde girilip araştırma yapılamaması devlet sırrı niteliğinde olmayan ve suç teşkil eden fiillerin bu gibi mahallerde gizlenmesi ve faillerinin de soruşturma ve kovuşturmadan kurtulması sonucunu doğurur ki bu da hukuk devleti ilkesine olan güveni sarsacağı gibi söz konusu kurumun da zan altında kalmasına sebebiyet verebilir.”
Tek başına sivil yargının Askeriye’nin çok gizli devlet sırları var, buraya girilmez dediği bir mekana girmiş ve arama yapmış olması bile, Türkiye açısından önemli bir olay, önemli bir gelişmedir. Kurumlar arasında uyum konusunda yapılan açıklamaların kerhen yapılmak zorunda kalınan açıklamalar olduğunu göstermektedir bu gelişmeler.
Sonuçta, yargının bir bölümü görünen odur ki sivilleşme iddiasını ciddiye alan adımlar atmaktadır. Yüksek Yargı bu kesimin attığı adımların yanlışlığını dillendirmekte ve davaların kendi önlerine geldiği aşamalarda alt yargı kesimlerinin yaptırımlarını durdurmakta, kararları tersine çevirmekte vb. dir. Yani çatışma yalnızca kurumlar arasında değil, aynı zamanda tek tek kurumların da içindedir. Yargı kendi içinde bölünmüştür; Emniyet kendi içinde bölünmüştür; en homojen görünümlü orduda bile AKP’ye karşı izlenecek siyaset konusunda kesin bir birliktelik yoktur. Ergenekon soruşturmaları ve davaları net olarak göstermiştir ki ordu içinde aceleci darbecilerle, AKP’yi götürme işini darbe dışı yollarla yapmaktan yana olanlar arasında bir bölünme vardır. Ve aceleciler gerektiğinde diğer takımı tasfiye etmeyi de planları içine almıştır. Bunu gören diğer takım da, bunlara dokunulmasına fazla ses çıkarmamıştır. Halin böyle olduğu bir durumda bugünkü karışıklıklar normaldir. Aslında TC sancılı, ucu açık bir dönüşüm süreci yaşamaktadır.
Paranoya mı ?
Türkiye 2010’a Paranoya tartışmaları ile girdi. Tartışmaların çıkış noktasında yine bir ihbar var. Bu kez ihbar anonim değil. Kaynağı belli: Bir hakim.
Seferberlik Tetkik Kurulu’ndaki “kozmik odaları” arayan Hâkim Kadir Kayan takip edildiği kuşkusuyla bir ihbarda bulunuyor. Bunun üzerine Kadir Kayan’ın plakasını verdiği iki sivil araç “Terörle Mücadele” timleri tarafından durdurularak aranmak isteniyor. Durdurulan arabalardan birinde 3 diğerinde 2 sivil giyimli, beş asker kişi var. Bunlar askeri kimliklerini belgeliyorlar. Bunun üzerine askerler ve araçları Ankara Merkez Komutanlığına götürülerek arama yapılıyor.
Olayın hemen ardından Genel Kurmay’dan şu açıklama geliyor :
“ 1. Bugünkü bazı medya organlarında dün bir hakimi takip ettiğinden şüphe edilen iki aracın durdurularak arandığı, bu araçların askeri ve içindeki şahısların da askeri personel olduğu haberlerine yer verilmiştir.
2. Olayın cereyan tarzı aşağıdaki şekilde olmuştur;
a. 31 Aralık 2009 saat 12:30 civarında, Uğur MUMCU caddesinde birbirinden bağımsız olarak idari görevle seyir halinde olan beyaz renkli iki ayrı askeri araç polisler tarafından durdurulmuştur.
b. Durdurulan bu araçların askeri araç olduğunun anlaşılması üzerine olay yerine Merkez Komutanlığı ekipleri çağrılmıştır.
c. Söz konusu araçlar ve içindeki personel, durdurma ve arama kararını veren Cumhuriyet Savcısının isteği üzerine saat 14:00 civarında Ankara Merkez Komutanlığına götürülmüşlerdir.
ç. Burada Cumhuriyet Savcısı tarafından yapılan tespitlerde;
(1) Araçlardan birisinin Deniz Kuvvetleri Komutanlığına ait olduğu ve içinde iki şoför er ile bir uzman çavuş aşçının bulunduğu,
(2) Diğer aracın ise, Garnizon Komutanlığına ait olduğu ve içinde iki şoför (biri onbaşı biri er), bir elektrik teknisyeni er ve bir marangoz erin bulunduğu anlaşılmıştır.
3. İlgili Cumhuriyet Savcısı tarafından yapılan inceleme sonucunda, söz konusu askeri personel dün gece saat 22:00 civarında serbest bırakılmıştır.
4. Olayın, bir şüphe üzerine yapılan ihbar ve bu ihbara yönelik olarak icra edilen bir uygulama olduğu anlaşılmış ise de, son günlerde yaşananların, kişileri ve toplumu ne hale getirdiğini göstermesi bakımından önemli olduğu düşünülmektedir.
5. Konuya ilişkin olarak gerekli işlemler başlatılmıştır.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”
Yani Genel Kurmay Paranoya lafını doğrudan kullanmıyor fakat, ihbarı yapanı (ki kimin yaptığı anında medyada yer aldı) birazcık paranoyak gösteriyor.
Sonradan yapılan aramada söz konusu araçlardan sebze meyve çıktığı bilgileri de yayıldı medyada. Meğer ki bu askerler sivil arabalarla ve sivil kıyafetlerle yılbaşı alışverişi yapıyorlarmış, katiyen Hakimi izleme vb. işlerle uğraşmıyorlarmış. Paranoyak hakim hiç gereksiz yere vesveselenmiş !
Olaydan iki gün sonra bu hakime Ankara’dan içinde 8 mermi olan bir tehdit mektubu gönderiliyor. Paranoyak hakim bu sefer de bu mektubu veriyor savcılara araştırması için. Halbuki ciddiye alınacak hiçbir şey yok. Kazılan her yerden silahların, bombaların çıktığı, Genel Kurmay başkanının Law silahı ile basın toplantısına katılıp, bu aslında silah değil mühimmattır, aslında basit bir borudur yollu açıklamalar yaptığı bir ülkede, 8 mermili tehdit mektubunu ciddiye almak paranoyaklık değil de nedir ???!!! Hem kim biliyor bu kurşunları kimin gönderdiğini? Bunları hakim kendi kendine göndermiş olamaz mı? Ya da eşek şakası yapan birileri göndermiş olamaz mı ? Ya da yabancı gizli servisler, Fettulahçılar; AKP yanlıları vs. hedef şaşırtmak için göndermiş olamaz mı ? vs..
Velhasılı Genel Kurmay açıklamasında dendiği gibi toplum çok kötü bir haldedir. Paranoyaklık diz boyudur, komplo teorilerinin bini bir paradır.
İyi de toplumun bu hale gelmesinin sorumluları kimlerdir?
Bizzat bundan yakınanlar değil mi ?
Bu ülke bugün de hala darbe anayasası ile yönetiliyor. 1980 açık askeri faşist darbesinden sonra bir “Post modern darbe”, “Demokrasiye balans ayarı” (Çevik Bir), ardından açığa çıkmış iki darbe hazırlığı (Ay ışığı, Sarı kız) yaşamış, Cumhurbaşkanlığı seçimine Genel Kurmayın doğrudan müdahale ettiği, Ordu’nun siyasetin belirlenmesinde başrol oynadığı bir ülkede yaşıyoruz. 17.000 üzerinde fail- i meçhul’ün olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Şimdi burjuvazinin bir kesimi AKP hükümeti üzerinden şimdiye kadarki statükoyu değiştirmek için bir mücadele yürütüyor. Bu mücadelede her iki taraf ta her türlü aracı ve yöntemi kullanıyor. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Emekçi halk kime ve neye inanacağını bilemiyor. Yarın ne olacağı belli değil. Toplumu paranoyak yapan kendisi paranoyak olan bu durumdur. Sormulusu egemen sınıfların kendisi, en başta da egemen sınıfların statükocu kesimidir.
+ Irkçı Saldırılarda Sınır Genişliyor … Hedefe Romanlar Eklendi…
KK/T’de demokrasi yönündeki -sözünü ettiğim gerici burjuva demokrasisi, gerçek demokrasi yönünde atılacak her adımın karşısında yalnızca burjuvazinin bir bölümü değil tümü duruyor- her gelişmenin önü statükocu güçler tarafından kesilmeye çalışılıyor. Bu bağlamda en etkin silahlardan biri Türk ırkçılığının kışkırtılması. Bunun için “Şehit Cenazeleri”, Askere gönderme törenleri gibi her türlü araç ve fırsat kullanılıyor. Türk ırkçıları söylem ve eylemleriyle vatanı “bölünme tehlikesine” karşı savunma iddiasındalar. Gerçekte yaptıkları halkları, emekçileri birbirine düşman etmek, emekçilerin bölünmüşlüğünü derinleştirmek. Bu bağlamda Türk Irkçılığının en güncel hedefi kuşkusuz Kürtler. Çünkü Kürtler uyanan ulusal bilinçleri ile artık kendi ulusal haklarını açıkça talep ediyor, mücadelesini veriyor. Ulusal baskıya direniyor. Hesap soruyor. Bu yüzden ırkçı hezeyanın ve saldırıların güncel hedefinde öncelikle Kürtler duruyor. En azgın ırkçılar kesin bir kıyımın, bir soykırımın yolunu açmak için ellerindeki tüm araç ve imkanlarla, Kürtleri sokağa dökmek için her provokasyonu yapıyor. Kürtlere legal siyaset imkanları yasaklanıyor. Seçilmiş Belediye Başkanları, Kürt ulusuna yapılan baskılara karşı çıkıp, demokrasi talep eden insanlar cürüm işlemiş sayılıp, zindanlara atılıyor. Yetmiyor, hak arayan, taleplerini haykıran Kürtlere ateş açılıyor. Yetmiyor batının belli bölgelerine çalışmaya gelen Kürtlere karşı faşist saldırılar düzenleniyor. vs. vb. Yapmak istedikleri Kürtlerle Türkleri genel bir çatışmanın içine çekmek. Hesapları soykırım. Burjuvazinin küçümsenmeyecek bir kesimi, 21. yüzyılda soykırım çözümünün çözüm olamayacağını, hele hele KK-T gibi Kürtlerin ve Türklerin iyice iç içe girip yaşadığı bir ülkede bu “çözüm” ün hiç olamayacağını görüyor. Bu gibi “çözüm” önerilerinin sonuçta bugünkü birliği de parçalayacağını görüyor ve sorunun “barışcıl” çözümü için belirli -asgari- bazı ulusal hakların verilmesini istiyor. Azgın ırkçılar bunları da hain ilan edip, ırkçı kışkırtmalarına devam ediyorlar.
Azdırılan Türk ırkçılığı, örgütlü sivil faşist güçlerin -yer yer polis, jandarma gözetim ve denetiminde- linç girişimlerinde de kendini gösteriyor.
Son aylarda yaşanan şu linç girişimleri bu gelişmenin örnekleri:
15 Ekim: Sakarya Arifiye’de dolmuşta telefonda Kürtçe konuşan H.Ç., ‘Burası Türkiye, Kürtçe konuşamazsın’ denilerek dövüldü. Çelik 15 gün iş göremez raporu aldı.
25 Ekim: Ankara’da ‘açılım’ı protesto için yürüyen Alperen Ocakları üyesi grup, Abdi İpekçi Parkı’nda direniş çadırı kuran DİSK üyesi işçilere saldırdı.
26 Ekim: Edirne Karpuzlu Beldesi’nde çalışan üç kardeş, pazarda telefonlarında Kürtçe melodi çalınca linç girişimine maruz kaldı.
13 Kasım: Tekirdağ Hayrabolu’da, Kürtçe konuştukları gerekçesiyle lince uğrayan işçilerden altısı yaralandı.
17 Kasım: Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde bir grup ülkücü faşist A.C.’yi Hakkârili olduğu için dövdü.
22 Kasım: İzmir ’de DTP konvoyuna yönelik saldırıda 20’ye yakın kişi yaralandı. CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman, ırkçı Türksolu dergisine verdiği demeçte, İzmirlilerin işgal yıllarında Yunan askerlerine kurşun sıkan Hasan Tahsin’in izinden gittiğini ve ‘demokratik tepki’ gösterdiklerini söyledi. Başbakan da DTP konvoyunda “bölücü örgüt bayrakları” ile provokasyon yapıldığı açıklaması ile saldırının ve linç girişiminin hedefi olan DTP’ye yüklendi.
26 Kasım: Çanakkale Bayramiç’te 2 bin 500 kişi Kürtlere linç girişiminde bulundu. Harmanlık Mahallesi’nde toplanan binlerce kişi Kürtlerin ilçeyi terk etmesini istedi. Vali Abdülkadir Atalık kitlesel linç girişimini küçük ve sarhoş bir grubun ‘duygusal çıkışı’ olarak yorumlayarak, “Sarhoşken insan daha duygusal olabiliyor ve olaylarda gençlik var” dedi.
13 Aralık: İstanbul’da basın açıklamasından dönen bir grup DTP’liye Dolapdere’de silahlı saldırıda bulunuldu. Yaralanan ve onu hastaneye kaldıran iki DTP’li tutuklandı.
15 Aralık: Muş Bulanık’ta, DTP’nin kapatılmasını protesto gösterilerinde kepenk indirmeyen bir manifaturacı (ki kendisinin Kontrgerillacı olduğu çıktı ortaya) kendisine saldırdığını iddia ettiği kitlenin üzerine ateş açtı. İki kişi öldü. Ateş açan kişi tutuklandı. Vali Erdoğan Bektaş, silahlı saldırıda ölen muhtar Kemal Aycan’ın göstericiler arasında olduğunu kanıtlama derdine düştü. Bektaş, “Taş atan göstericilerin hepsini tespit edinceye kadar soruşturma devam edecek. Kimsenin bir başkasının dükkânını kırmaya, yakmaya hakkı yok. Tavizimiz yok” dedi.
27 Aralık: Edirne’de, Trakya Üniversitesi’nde okuyan, solcu Edirne Gençlik Derneği üyesi arkadaşlarının ‘yasadışı örgüt propagandası’ndan tutuklanmasını protesto için Saraçlar Caddesi’nde basın açıklaması yapan HÖC’lü gençler, “Kahrolsun PKK!” sloganlarıyla toplanan yüzlerce kişi tarafından linç edilmek istendi. Linçten kaçan gençler sığınmak için yöneldikleri dükkânlara alınmadı. Edirne polisi, hazırladığı tutanakta, “Sekiz eylemci polis aracına bindirilmek istenmiş ancak şahıslar polisi ve vatandaşları tahrik eder söz ve davranışlarını sürdürmüşlerdir” diyerek mağdurları suçladı.
3 Ocak 2010: Edirne’de beş arkadaşlarının tutuklamasını ve linci protesto için İstanbul’dan yola çıkan Haklar ve Özgürlükler Cephesi (HÖC)’lüler, TEM otoyolu Edirne girişinde durduruldu. Bu arada, PKK’lıların kente geleceği dedikodusu yayılan Edirne’de yüzlerce faşo Türk ve MHP bayraklarıyla otoyola çıkmak istedi.
3 Ocak: Erzincan: Edirne’deki gelişmeleri protesto için basın açıklaması yapan üniversiteliler, ülkücüler tarafından linç edilmek istendi. Ülkücü saldırganlar, polis araçlarını taşladı.
5 Ocak: İki liseli gencin kavgası, Mersin Akdeniz ilçesine bağlı Kazanlı Mahallesi’nde Arap - Kürt kavgasına dönüştü. Taş ve sopaların uçuştuğu kavgada altı kişi yaralandı.
10 Ocak: Edirne’deki olayların devamında, bir kez daha basın açıklaması yapmaya çalışan HÖC’lü bir grup genç yine faşist saldırı ve linç girişimine uğradı.
Burada ilginç olan şuydu: HÖC’lü grup kendini açıkça PKK’dan ayırmaya özen gösteriyor, kendilerine saldıranlara biz PKK’lı değiliz, bir Yurtseveriz, Amerikaya karşıyız, vatanımızın Amerika’ya satılmasına karşıyız diyerek dert anlatmaya çalışıyordu, kendilerinin ne kadar vatansever olduklarını anlatmaya çalışıyorlardı! Fakat saldırganların dert dinleyecek hali yoktu! Onlar gözü dönmüş Türk ırkçıları olarak “şehitler ölmez, vatan bölünmez” çığlıkları ile saldırıyorlardı.
Aslında Edirne bir nevi laboratuardı ırkçı faşistler açısından. Kürtlere hayat hakkı tanınmayan bir nevi “kurtarılmış bölge”.
Türk ırkçılığının andaki öncelikli hedefi hakkını arayan Kürtler, fakat tabii yalnızca Kürtler değil. Onlar Türk olmayan “öteki”lerin tümüne düşmanlar. Ve bu düşmanlıklarını bazen eylemlerle de kusuyorlar. Bunun en son örneği yılbaşı gecesi ve ertesinde Manisa’nın Selendi ilçesinde yaşandı.
5 Ocak gecesi Selendi’de yüzlerce kişi 30 yıllık komşuları olan Romanların araçlarına ve evlerine saldırdı. Onlarca araç- ev yakıldı, tahrip edildi. “Vurun çingenelere” nidalarıyla saldıranlar Roman halkı üzerinde tam bir terör estirdiler.
Olayların gerisinde yılbaşı gecesinde yaşanan bir kavga var. Burhan Uçkun adlı bir Roman vatandaş gece yılbaşı gecesi bir Kahveye girip çay istediğinde, Kahvecinin “Ben çingenelere çay vermem, çık git” ırkçı tepkisiyle karşılaşıyor. Bunun üzerine çıkan tartışma kavgaya dönüşüyor. Uçkun’un babası aynı gün geçirdiği kalp kriziyle ölüyor. Olaydan beş gün sonra kavgaya karışan iki grup arasında yeniden kavga çıkıyor. “Vurun çingenelere” çağrıları 1000’e yakın kişinin toplanıp Roman mahallesini basması, onlarca aracı, evi yakıp yıkması ile sonlanıyor. Bu baskın ve linç olayları ancak 5 saat sonra ve ancak Selendi’deki Romanların Jandarma kontrolünde Selendi’den çıkarılması ile durdurulabiliyor. Selendi’de yaşayan 15’i çocuk, 20’si kadın toplam 74 Roman, Gördes’te yaşayan akrabalarının yanına götürülüyor. Sürgünle sonuçlanıyor olay. Olaylarla ilgili göz altına alınan bir tek kişi bile yok! Sonradan Manisa valisi vb. devreye girip Romanların evlerine geri dönmesi çağrısı yapıyor, yıkılan evlerin yapılacağı vb. söyleniyor. Fakat bu sözlere ne kadar güven olur? Bir dahaki “kızgınlık”ta bu linç girişimlerinin, gerçekten linçe dönüşmeyeceğinin garantisi nedir?
Irkçılık aslında yapısaldır. Sömürü sisteminin genlerinde vardır. Bu sistem sürdükçe, ırkçılık var oldukça benzer olayların yaşanması kaçınılmazdır. Ülkelerimizde bugünkü şartlarda sarsılan iktidarlarını kaptırmamak için direnen statükocu güçlerin ortamı germekten çıkar umduğu ortamda bu gibi olayların daha sıklıkla gündeme gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Buna karşı uyanık olmak, oyuna gelmemek, halkların kardeşliği bayrağı altında her saldırıda saldırıya uğrayanlarla aynı saflarda olmak görevdir.
“Ölmek Var- Dönmek Yok” Tekel Direnişi Sürüyor …..
Tekel işçilerinin 16 Aralık’ta başlattıkları direniş polisin vahşice saldırılarına rağmen, şimdi bir aya yakın sürüyor. Polisin saldırıları işçileri korkutmak, sindirmek yerine, biledi. “Ölmek var- dönmek yok” şimdi bu direnişin temel şiarı.
Aslında direniş başlangıçta hiçbir taviz vermeye yanaşır görünmeyen, “yan gelip yatıyorlar, maaş veriyoruz” demagojileri yapan hükümete ilk geri adımı attırdı.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, Bakanlıkta TEKEL işçileri ile ilgili basın toplantısı düzenlendi. Dinçer, özetle şunları söyledi “4-C kapsamında çalışanların toplam çalışma süreleri 10 aydan 11 aya çıkarılmıştır. Ücretlerde yapılan artışlarla TEKEL işçilerine yapılan ek ödemenin kamuya toplam maliyeti yaklaşık 30 milyon 570 bin liraya ulaşacaktır.” TEKEL işçilerine seslenen Dinçer, eyleme son verilmesini isteyerek, “Bizden bu kadar, buna sahip çıksınlar” dedi.
Hükümet bu adımla direnişi kıracağını hesaplıyordu. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı.
Tekel işçileri çalışmadan para almak meraklısı değil. Onlar özlük haklarını kaybetmeksizin ve ücret kaybına uğramaksızın çalışacak iş istiyorlar. Bunun için mücadele ediyorlar.
İstedikleri C4 denen statüde “iyileştirme” değil, eski statülerinde iş! İşçiler bu taleplerinde kararlı durdukça hükümetin C4’de verebileceği yeni tavizlerle direnişi kırması olası görünmüyor.
İşçiler hükümetin önerisi karşısında yapılabilecek en doğru adımı attılar. Referandum yaptılar.
Referandum 7 Ocak’ta 21 ilde kapatılacak olan TEKEL’e bağlı 43 işletmede gerçekleştirildi. Türkiye genelinde yaklaşık 11.000 işçi TEKEL direnişinin yol haritası için oy kullandı. Ankara’da 16 Aralık’tan beri direnen işçiler ise Türk-İş Genel Merkezi’nde kurulan sandıklarda oylarını kullandı. Ankara’da 1282 işçin oy kullandı. Referandumda beyaz ve kırmızı olmak üzere iki pusula kullanıldı.
Beyaz pusula “direnişe devam” anlamına geldi. Kırmızı pusula ise “direnmenin anlamı yok, 4/C’yi kabul edelim” görüşünü temsil etti. İşçiler zarflara “beyaz” pusulaları koyarken, ellerindeki “kırmızı” pusulaları da yırttılar. Ankara’da oy kullanan işçilerin tamamı “direnişe devam” dedi.
Tek Gıda-İş Sendikası’nın aldığı karar doğrultusunda gerçekleştirilen “referandumun” ilk sonuçları ortaya çıkmaya başladı. Referandum kapsamında İzmir, Bursa, Bitlis, Hatay, Manisa, Muş, Amasya, Trabzon, Batman ve Diyarbakır’daki bazı iş yerlerinden gelen ilk sonuçlara göre, yapılan sayım sonucunda işçilerden 2 bin 806’sının 2 bin 805’i eylemin devam etmesini istedi ve “beyaz” renkli oy pusulalarını kullandı. Türkiye genelinde yapılan referandumda oy kullanan işçilerin hemen hemen tamamının eyleme devam/direnişe devam lehinde oy kullandıkları görüldü.
Referandum devam ederken, hükümete seslerini duyurmak isteyen işçiler, Türk –İş önünde kıyafetlerini çıkararak bir protesto gerçekleştirdiler. İşçiler sık sık, “Yağmur çamur demeden, Kış Kıyamet bilmeden direneceğiz” sloganları attılar.
TEKEL işçilerinin “Mücadeleye devam” kararının ardından, sendikaları Tek Gıda-İş eylem programını açıkladı. 14 Ocak’tan itibaren TEKEL işçileri aileleriyle birlikte kefen giyerek Ankara’ya gelecekler. İşçiler, önce 3 günlük oturma eylemiyle sorunlarına çözüm bekleyecekler. Talepleri kabul edilmezse, işçiler önce açlık grevine, sonra da ölüm orucuna başlayacak. Tüm emek güçlerine destek çağrısı yapan Tek Gıda-İş Genel Başkanı Mustafa Türkel, hükümete “Sizden çözüm bekliyoruz. Aksi takdirde bizim cenazemize gelmek zorunda kalacaksınız” dedi.
Tek Gıda-İş Başkanlar Kurulu dün Türk-İş Genel Merkezi’nde toplandı. Toplantının ardından Başkanlar Kurulu adına açıklamayı Genel Başkan Mustafa Türkel yaptı. 10 bin 853 TEKEL işçisinin izinli ve istirahatlı olanlar hariç tamamının oy kullandığını açıklayan Türkel, referandumda 9 bin 628 kişi mücadeleye devam derken, sadece 55 ret oyu çıktığını bildirdi.
Tekel işçilerinin bu kararlılığı karşısında şimdilik diğer işçilerden önemli bir eylemli destek gelmiyor. Türk İş Başkanlar Kurulu bilindiği gibi her Cuma ve her hafta bir saat artan iş bırakma eylemleri kararı almıştı. Bizzat Yönetimin uygulanması bağlamında pek bir şey yapmadığı bu karar şimdilik çok dar bir kesimin uyguladığı kağıt üzerinde bir karar. Dayanışma eylemleri daha çok iş saatleri dışında değişik siyasi örgütlerin ve örgütlü sendikacı kesimin eylemleri olarak gelişiyor. Bu tabii ki olumsuz bir durum. Tekel işçilerinin mücadelede kararlılığı, bu mücadelenin bu kitlesellikle ve kararlılıkla sürdürülmesi, süreç içinde sınıfın diğer bölümlerinin de dayanışma eylemlerini yükseltmesini beraberinde getirebilir.
Tekel işçilerinin mücadelesi Türkiye’de sınıf mücadelesinin gelişmesi açısından önemli bir konuma geliyor. Bu mücadelede kötü bir uzlaşma yenilgi olacak ve bu yalnızca Tekel işçilerinin değil, işçi sınıfının bir yenilgisi olacaktır. Buna karşı işçilerin taleplerinin önemli ölçüde karşılanmak zorunda kalındığı bir sonuç, işçilere kazanmanın tek yolunun mücadele, kazanmanın tek yolunun sınıf dayanışması, kazanmanın tek yolunun sınıfa karşı sınıf mücadelesi, kazanmanın tek yolunun kendi gücüne güvenme olduğunu pratikte öğretecek, önemli bir kazanım olacaktır.
Bunun bilincinde olarak bu mücadelede Tekel işçilerinin kazanması için elden gelen her şey yapılmalıdır.
Bu bağlamda işçilerin mücadelesini AKP hükümetine karşı iktidar dalaşlarının kuyruğu yapmak için direniş yerinde cirit atan diğer egemen sınıf partilerinden sahte işçi dostları konusunda olduğu gibi, sarı sendikacıların direnişi satma tahlikesine karşı da uyarmak işçi sınıfı devrimcilerinin görevidir.
2010’a grev çadırlarında, direnerek girenler yalnızca Tekel İşçileri değil.
İstanbul’da da ihaleyi alan Taşeron firmanın değişmesi üzerine, yeni Taşeron firmanın, ya eski haklarınızdan vaz geçerek gelirsiniz, ya da sözleşmeniz iptal edilir dayatması ile karşılaşan itfaiye işçileri de yeni yıla grev çadırında girdiler. Ankara’da Tekel işçilerinin karşılaştıkları ile, İstanbul’da da direnen İtfaiye işçileri karşılaştı, karşılaşıyor.
Bir yandan tek tek “ikna odalarına” alınan işçilere yeni işsiz bırakılma tehditi ile yeni sözleşmeyi (ki bu kazanılmış bir dizi hakkın kaybı ve ücret düşüşü anlamına geliyor) imzalamaya zorlanıyor. Diğer yandan belediye önünde kurulan “Demokrasi Çadırı”nda işçiler saldırıya uğruyor. Son olarak bir gece baskınıyla grev çadırı yıkıldı, işçiler coplandı, yerlerde sürüklendi. Fakat bütün bunlar mücadeleyi sonlandıramadı.
Burada da yine mücadeleyi salt AKP’li İstanbul Belediyesine, genelde AKP hükümetine karşı mücadelenin sınırları içinde tutmak için CHP, MHP direniş yerinde sahte işçi dostları olarak boy gösteriyor. Bunlar işçilerin haklı mücadelesini kendi iktidar mücadelerinin kuyruğu yapmak için oradalar. Bunların işçi dostluğu ellerinde bulundurdukları belediyelerde kendi yaptıkları ile bellidir.
İşçiler aldanmamalıdır.
Özelleştirme-Taşeronlaştırma, genelde işçi düşmanı siyaset egemenlerin şu veya bu partisinin özel siyaseti değildir. Bu siyasetler hepsinin ortak siyasetleridir. Bunların anda muhalefette olanı hep işçiden/emekçiden yana görünüp, uygulanan hükümet siyasetlerini eleştirirler. İktidara geldiklerinde ise izledikleri siyaset daha önce eleştirdikleri siyaset olur.
Bugünlerde bunu çok net gösteren bir resim hep yeniden yayınlanıyor: Bugünkü başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı, henüz MSP saflarında iken bir grevde grevcilere verdiği destekte gösteren bir fotoğraf. Tayyip bey orada grev gömleğini giymiş, işçilerle aynı safta! Şimdi direnen işçilerin nasıl haksız olduğunu anlatıyor bize!
Şimdi MHP ve CHP ve DP ve diğerleri bol keseden atıp, işçilere kendilerinin iktidara gelmesi halinde vaat üzerine vaat verip, sırt suvazlayıp, yağ çekip haklısınız diyorlar. Kendileri iktidar olmaları halinde (ki ufukta görünmüyor bu) yapacakları bugün AKP’nin yaptığından değişik olmayacaktır. İşçiler bu sahte dostlara “düşün yakamızdan” demeyi öğrenmelidir.
+ Kaşıkla verip kepçeyle almak…
Asgari Ücret “Artışı” – Emeklilere Artış … Gerçek Artış Değil…
Asgari ücret belli oldu! İşte rakamlar...
Asgari ücret, 16 yaşından büyükler için 1 Ocak 2010'dan itibaren brüt 729, net 577.01 lira olarak belirlendi.
16 yaşından büyükler için belirlenen asgari ücretin “işverene” maliyeti 885.73 lira olacak.
Asgari ücret, 16 yaşını doldurmamış işçiler için ise brüt 621, net 499.62 lira olarak tespit edildi.
16 yaşını doldurmamış işçiler için belirlenen asgari ücretin “işverene” maliyeti ise 793.94 lira olacak.
Asgari ücreti belirleyen Komisyon toplantısına Çalışma Genel Müdürü Ali Kemal Sayın ve TİSK Yönetim Kurulu Üyesi Ali Nafiz Konuk başkanlığındaki bakanlık ve işveren heyetleri katıldı.
İşçileri temsil eden Türk-İş daha önce aldığı karar doğrultusunda toplantıya katılmadı.
Asgari ücret; 16 yaşından büyükler için gelecek yılın birinci 6 ayında yüzde 5,2, ikinci 6 ayında yüzde 4,3 artırılacak.
Asgari ücretin birinci 6 ayda işverene maliyeti 885.73, ikinci 6 ayda 924.01 liraya çıkacak. Asgari ücret, 16 yaşını doldurmamış işçiler için gelecek yılın birinci 6 ayında brüt 621, net 499.62 liraya ulaşacak.
Yılın ikinci 6 ayında, asgari ücret, 16 yaşını doldurmamış işçiler için brüt 648, net 518.97 liraya çıkacak. 16 yaşını doldurmamış işçiler için uygulanacak asgari ücretin işverene maliyeti yılın birinci 6 ayında 793.94, ikinci 6 ayında 828.39 liraya ulaşacak.
Kapıcılar için asgari ücret, yılın ilk 6 ayında brüt 729, net 619.65 lira, yılın ikinci 6 ayında brüt 760.50, net 646.42 lira olacak.
Asgari ücret, halen 16 yaşından büyükler için brüt 693, net 546.48 lira, 16 yaşından küçükler için brüt 589.50, net 472.32 lira olarak uygulanıyor.
Bu aslında gerçek anlamda ücret artışı olmayan artışa bile Komisyon’da “işveren” temsilcisi TİSK “yüksek”! gerekçesi ile karşı çıkıyor. Onlara karşı sıfır ücret artışı, hatta ücretlerin nominal olarak da düşürülmesi istenen şeydir. Çalışma Bakanı ve hükümet ise seçilme diye bir soruna sahiptir. Bu yüzden –hele seçimlerin 1 yıl sonra gündemde olduğu, daha şimdiden muhalefetin erken seçim diye gürültü ettiği şartlarda- birazcık da olsa işçi düşmanı imajından biraz kurtulmak için “bir şeyler yapmak”, ücretleri yükseltir görünmek iyidir, hatta elzemdir. Bu yüzden bu düşük oranlı artışı Çalışma Bakanı “bu kriz ortamında… verilebileceğin en fazlası” olarak, bir çeşit “özür dileyerek” satıyor.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Çalışma Genel Müdürü Ali Kemal Sayın, “Elbette bu işçilere ödenmesi arzu edilen bir ücret değildir ancak küresel ekonomik krizin etkileri ve içinde bulunduğumuz ekonomik koşullar dahilinde hem işçilerimizin hem de iş verenlerimizin durumu dikkate alınarak bir tespitte bulunulmuştur”diyor ve devam ediyor: “Asgari ücrette 2010 yılında beklenen enflasyon oranının iki katına yakın artış sağlanmıştır". Ali Kemal Sayın herkesi hesap bilmez sanıyor ! Ali Kemal’in hesabına göre 2010 enflasyonunun % 4 civarında olması gerek. Bunun olmayacağını biliyor. Ama atıyor. Belki inanan bulunur !
Asgari ücret artışının gerçek değerini kavramak için Türkiye’de açlık ve yoksulluk sınırına bir göz atmak yeter :
TÜRK-İŞ tarafından yapılan son araştırmaya göre Aralık ayı itibarıyla dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapılması gereken aylık harcama tutarının ise 794,63 TL idi. (Açlık sınırı)
Türk-İş’e göre geçen Aralık ayında "İnsan onuruna yaraşır bir yaşama düzeyi” için, yine dört kişilik bir ailede yapılması gereken harcama tutarı ise (Yoksulluk sınırı) 2.588,36 lira idi.
TÜRK İŞ’in tavrı:
Türk-İş Yönetim Kurulu adına asgari ücret konusunda yapılan açıklamada 2010 yılında geçerli olacak asgari ücretin "güvenilir, objektif ve bilimsel veriler yerine hükümetin keyfi yaklaşımı ile belirlendiğini" öne sürerek, "Böylece tespit edildiği andan itibaren asgari ücret yetersiz, çelişkili ve tutarsız olmaktadır, insanca bir yaşama düzeyi sağlamaktan uzak, 'açlık ücreti' bile değildir" denildi.
Türk-İş Yönetim Kurulu'ndan yapılan yazılı açıklamada, Asgari Ücret Tespit Komisyonu'nun toplantılarına Türk-İş temsilcilerinin katılmadığı belirtildi.
"Asgari ücret, işçinin ekonomik ve sosyal durumunun iyileştirilmesi için önemli bir araç ve sosyal devlet olmanın gereği olan bir uygulamadır" denilen açıklamada şunlar kaydedildi: "Bu uygulamanın bir amacı da çalışanların düşük ücretlere karşı korunması yanı sıra rekabetin emek sömürüsüne yol açmadan yapılmasıdır. Türk-İş, kuruluşundan beri savunduğu asgari ücretin kutsal ve sosyal ücret kavramına yaraşır, insanca yaşama düzeyini sağlayacak, gelir dağılımındaki adaletsizliği düzeltecek, işsizlik gerekçe yapılarak çalışanların sömürülmesine engel olacak düzeyde belirlenebilmesi için çaba göstermektedir.
Ancak, siyasal iktidar, asgari ücreti belirlemekle görevli Komisyonun daha ilk toplantısında gerçek niyetini ortaya koymuştur. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın çağrısı üzerine toplanan komisyonun açılışına Sayın Bakanın katılması ve hükümetinin görüş ve yaklaşımını açıklaması beklenirken bu mümkün olmamış, milyonlarca çalışanı ve ailesini doğrudan ilgilendiren asgari ücretle ilgili işçi ve işverenin konuşma yapması da hükümet tarafından engellenmiştir.
Siyasal iktidar, demokratik gelenekleri ve sosyal diyalog yaklaşımını bir yana bırakarak, önceden belirlenen asgari ücreti dayatmak yolunu tercih etmiştir. Öyle ki, Anayasa'nın 55. maddesinde yer alan 'asgari ücretin tespitinde çalışanların geçim şartları göz önünde bulundurulur' açık hükmüne rağmen bu şart yerine getirilmemiş ve Türkiye İstatistik Kurumu'ndan çalışanların geçim koşullarını ortaya koyan çalışma talep edilmemiştir.
Geçmiş yıllarda komisyonun işveren-hükümet oy çoğunluğunun devletin resmi makamlarına itibar etmek yerine çok daha düşük bir asgari ücret tutarını kabul ve ilan etmek yaklaşımı böylece yeni bir boyut kazanmıştır. 2010 yılında geçerli olacak asgari ücret güvenilir, objektif ve bilimsel veriler yerine hükümetin keyfi yaklaşımı ile belirlenmiştir.
Üzülerek belirtmek gerekir ki işveren kesimi temsilcileri de bu sorumluluğa ortak olmuştur. Böylece tespit edildiği andan itibaren asgari ücret yetersiz, çelişkili ve tutarsız olmaktadır. İnsanca bir yaşama düzeyi sağlamaktan uzak, 'açlık ücreti' bile değildir. Çalışanların yoksulluğunu daha da yaygınlaştıracaktır."
Türk İş Yönetim Kurulu’nun yaptığı açıklamadaki “Asgari ücret.. insanca bir yaşama düzeyi sağlamaktan uzak, açlık ücreti bile değildir.” tespiti somut bir tespit olarak doğrudur. Fakat bu açıklamada Türk İş bu doğru tespitin yanında, aslında sömürü düzeni kapitalizmin özünü gözlerden gizleyen tespitlerle işçileri kandırmaktadır. Asgari ücret kapitalizm şartlarında gerçekte işçinin hayatını devam ettirebilmesi için düşünülen en düşük ücrettir. O ücretin sınırını patron için işçinin ölmemesi belirler. Bunun ne kadar üzerine çıkılacağını belirleyecek olan işçi sınıfının örgütlü sınıf mücadelesidir. Kapitalizmin egemenliği şartlarında “sosyal devlet” kocaman bir yalandır. Kağt üzerinde, Anayasal olarak TC.’nin temel özelliklerinden birinin “sosyal devlet” olarak tanımlanması bile bu yalanın büyüklüğünü göstermek için yeter de artar bile. Türk-İş Yönetimi işçilere bu gerçekleri açıklayacak yerde, “asgari ücret” in işçilerin ekonomik ve sosyal durumunun iyileştirilmesi için önemli bir araç olduğu masallarını anlatıyor. Tabii ki asgari ücretin sınırının yukarılara çekilmesi için, bunun mümkün olduğunca yüksek olması için mücadele edilmelidir. İşçilerin örgütlü gücünün harekete geçirilmesi ile evet asgari ücretin sınırları yukarı çekilebilir. Fakat bu mücadelede işçilere “asgari ücret” in “sosyal devletin gereği” olduğu vb. masalları anlatılmamalıdır. Asgari ücret uygulamasının “rekabetin emek sömürüsüne yol açmadan yapılması” amacına da sahip olduğunun açıklanması bir başka masaldır. Kapitalizm olacak ve orada rekabet “emek sömürüsüne yol açmadan” yürütülecek. Emek sömürüsüz bir kapitalizmin olabileceğini savunuyor Türk İş Yönetimi ! Türkiye’deki en büyük İşçi Sendikaları Konfederarasyonunun yönetimi söylüyor bunu. Bunun böyle olduğu bir ülkede asgari ücretin açlık sınırının bile altında tespit edilmesinin şaşırtıcı bir yanı yoktur.
Asgari Ücret Tespit Komisyonu'nun karar toplantısına Türk-İş temsilcilerinin "oynanan oyunun parçası olmamak ve hükümetin yaklaşımını protesto etmek" gerekçesiyle katılmamış olmaları da esasta göz boyamadır.
Emeklilerin bir kısmına zam …
Hükümet yalnızca asgari ücrete değil, emeklilerin bir kısmı için 2010 yılında yapacağı zamları da açıkladı. SSK ve Bağ-Kur emeklilerine zam verilirken, Emekli Sandığı emeklileri zam dışında tutuldu.
Verilen zammın boyutları en düşük emekli aylığının açlık sınırı altında olması durumunu değiştirmeyen boyutlar. Somut olarak yapılan zamlarda durum şöyle:
Hükümet 7.3 milyon emekliye 63 liralık iyileştirme zammı yaptı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan zam oranını partisinin grup toplantısında açıkladı. Buna göre, ilk 6 ay için en düşük emekli aylığı yüzde 20.4, en yüksek emekli aylığı da yüzde 4.5 oranında artırıldı.
Yüzde 3'lük TÜFE farkı eklenince en düşük emekli maaşı yüzde 24.2, en yüksek maaş yüzde 7.6 oranında zamlandı. Yapılan iyileştirmeyle emekli aylıklarında ilk 6 ay için en az 63 lira, en çok 101 lira artış olacak. Yılın tamamında ise emekli maaşlarına en az 74, en çok 172 lira artış yapılacak.
Zamlar sonrasında şimdiye kadar 601 lira olan en düşük SSK emeklisi maaşı 683 liraya, tarım SSK'lısı aylığı 480 liraya, esnaf emeklisi aylığı 555 liraya, en düşük Bağ-Kur tarım emeklisi aylığı da 380 liraya çıkacak.
4 kişilik bir ailenin açlık sınırının 795, yoksulluk sınırının 2 bin 588 TL olduğu Türkiye’de bu zamlı emekli aylıklarının gerçek değeri ortadadır. Emeklilerin büyük çoğunluğu dün olduğu gibi bugün de açlık sınırı altında emekli maaşı alacaktır.
Ve gerçek zam paketi …
Hükümetin açıkladığı tek zamlar ücret ve emekli maaşı zamları olmadı. Bu açıklamalara paralel olarak akaryakıt, sigara, alkol üzerindeki vergiler ile harçlar ve damga vergisi başta olmak üzere birçok vergide oranların yükseltildiği yılın son günü, adeta hükümetin halka “yılbaşı hediyesi” olarak açıklandı. Vergi artışlarından yaklaşık 10 milyar TL'lik gelir bekleniyor. Vergi artışı ve zamlar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın AK Parti MYK'sında yaptığı "IMF ile anlaşmak üzereyiz" açıklamasının hemen ardından geldi.
Resmi Gazete'de yayımlanan kararlara göre, 95 oktan kurşunsuz benzindeki ÖTV tutarı litrede 1.6915 liradan 1.8915 liraya, ağırlık itibariyle kükürt oranı yüzde 0,05'i geçmeyen motorindeki ÖTV tutarı da 1.1545 liradan 1.3045 liraya çıkarıldı. Litre başına benzinde 20 kuruş, motorinde de 15 kuruş şeklinde düzenlenen ÖTV artışı, LPG'de ise kilogram başına 18 kuruş, litre başına da 10 kuruş olarak belirlendi.
Akaryakıt ürünlerindeki yeni ÖTV tutarları, pompa fiyatlarını yüzde 6,5 ile yüzde 7,1 arasında artıracak. Artış oranı benzinde yüzde 7,1, motorin ve LPG'de ise yüzde 6,5 olacak. Yeni düzenleme, mutfak tüpünde de yüzde 2,9 oranında artışa yol açacak. Vergi oranları artışından sonra 95 oktan kurşunsuz benzinin satış fiyatı litrede 24 kuruş, kırsal motorin ve motorinin fiyatı ise 26 kuruş zamlandı. Akaryakıt dağıtım şirketleri 95 oktan kurşunsuz benzinin satış fiyatını Ankara ve İzmir'de 3.65-3.66 liraya, İstanbul'da ise 3.64 liraya yükseltti.
Tütün mamulleri ve alkollü içkilerdeki ÖTV tutarlarında yapılan düzenleme ile de sigaradaki nispi vergi oranı yüzde 58'den yüzde 63'e, asgari maktu ÖTV tutarı da 0.1025 liradan 0.1325 liraya çıkarıldı. Nispi oranın yüzde 63'e çıkarılması ile hükümet yüksek fiyattan satılan sigaraların da zamdan nasibini almasını sağladı. Aslında maktu oranlardaki artış yüzde 60'lık bir nispi orana denk geliyordu. Ancak 3 puan daha ilave edildi ve nispi vergi oranı yüzde 63'e çıkarıldı. Ucuz sigaralarda ÖTV oranı 2.05 TL'den 2.55 TL'ye yükseltilirken, ÖTV artış oranı yüzde 24,39 oldu. Zamlar sonrasında ucuz sigaranın fiyatı 3.5 TL'den 4.25 TL'ye çıkması tahmin ediliyor. Pahalı sigarada ise ÖTV oranı 3.5 TL'den 4.25 TL'ye ulaştı. ÖTV artış oranı yüzde 21,43 olurken, pahalı sigaranın fiyatının 5.75 TL'den 6.75 TL'ye çıkması öngörülüyor.
50 cl biranın ÖTV oranı 0,26 TL'den 0,35 TL'ye yükseltildi. Birada ÖTV artışı yüzde 34.62 ile vergi artışlarında rekor kırarken, yapılan zamlar sonrasında biranın fiyatının 2 TL'den 2,75 TL'ye çıkması bekleniyor. Rakının litresinde ÖTV oranı 36 TL'den 39 TL'ye çıkarılırken, ÖTV artış oranı yüzde 10 olarak gerçekleşti. Zamlar sonrasında 70 cl rakının fiyatının 28 TL'den 31 TL'ye yükselmesi tahmin ediliyor. Votkadaki ÖTV artış oranı da yüzde 10 olurken, votkanın tahmini fiyatının 27.60 TL olması öngörülüyor. Diğer alkollü içkilerde ÖTV artışı yüzde 10 olurken, şarapta oransal vergi sıfıra indirildi. Böylelikle, sofralık şaraplarda vergi yüzde 10 artarken, kaliteli şarapların vergisi düşmüş oldu. Sofralık şaraptaki ÖTV artış oranı yüzde 11,43 olurken, şarap fiyatının ise 9 TL olması bekleniyor. Viskideki ÖTV artış oranı ise yüzde 10 oldu. ÖTV artışı sonrasında viskinin fiyatının 75 TL olacağı öngörülüyor.
Artışlardan damga vergisi ve harçlar da nasibini aldı. Bu çerçevede 1 0cak’tan itibaren damga vergisi ve harç miktarları yüzde 10 oranında artırıldı. Damga vergisi kira kontratları, vergi beyannamelerinden alınıyor. Yeni zamlara göre yıllık gelir vergisi beyannameleri 27.90 TL, KDV ile muhtasar beyannameleri 18.55 TL oldu. Her bir kağıttan alınacak damga vergisine ilişkin üst sınır da 1 milyon 161 bin 915,90 lira olurken, kira mukavelenamelerinde (binde 1,65) olacak.
Motorlu taşıtlar vergisi tutarları 2010 yılında yüzde 3,3 artırılırken, otomobillerde uygulanacak yıllık vergi tutarı 405 TL ile 14 bin 689 TL arasında değişecek.
Bakanlar Kurulu, harç tutarlarını da 1 Ocak 2010 tarihinden geçerli olmak üzere, yüzde 10 oranında artırdı. Yeniden değerleme oranının yüzde 2,2 olarak belirlenmesinin ardından 2010 yılında uygulanacak harçlarda da Bakanlar Kurulu yetkisi kullanıldı ve harç oranlarındaki artış yüzde 10 olarak belirlendi. Buna göre 6 aya kadar olan pasaport harcı, yeni yılda 114.6 TL'den 126.05 TL'ye, 1 yıllık pasaport harcı da 163.8 TL'den 180.15 TL'ye yükselecek. Yeni yılda B sınıfı sürücü belgesi harcı 234.30 TL, silah bulundurma vesika harcı olarak da 694.85 TL ödenecek.
Hükümet bir süre önce cep telefonlarının ithalatından alınacak vergilere maktu vergi getirmişti. 40 TL olarak daha 4-5 ay önce getirilen ek vergi bu zamlar kapsamında 50 TL'ye çıkarıldı. Cep telefonlarının ithalatından yüzde 20 vergi alınıyor. 100 liralık bir cep telefonun vergisi 20 TL. Ama son değişiklikten sonra bu fiyata satılan bir cep telefonundan 50 TL vergi alınacak.
Değerli kağıt bedelleri de 1 Ocak 2010'dan geçerli olmak üzere yüzde 66,7'ye varan oranlarda artırıldı. Buna göre, pasaportlar için bu yıl 90 lira olan değerli kağıt bedeli, yüzde 53,3'lük artışla 138 liraya yükseldi. Bu yıl 40 lira olan sürücü belgeleri için de 2010'da yüzde 55'lik artışla 62 lira bedel ödenecek. Nüfus cüzdanları için ödenen 3 lira bedel ise yüzde 53,3 artışla 4,60 lira oldu.
Yani verilen ücret zamları, getirilen vergi artışları ve zamlarla misliyle geri alınacak. Hükümetin ücret ve maaş zammı kepçeyle geri alınacak olanın, kaşıkla verilmesi anlamına geliyor. Bu fakat büyük burjuvazinin aylardan beri yapılsın yapılsın diye bastırdığı IMF ile kredi anlaşmasının yapılabilmesi için ön şart.
+ Erkek Egemen Sistemden İbretlik Manzaralar …
2 Ocak’ta Radikal Gazetesinde
“Sadece İstanbul'da 16 'karım yanlış yaptı, öldürdüm' cinayeti” başlığı altında bir haber yayınlandı. Kadın cinsinin ülkemizde durumunu gösteren, erkek egemen sistemin erkeklerinin kadınları nasıl kendi mülkleri ve köleleri olarak gördüğünü gösteren ilginç, ibret verici bir haber bu. Haberi aşağıya olduğu gibi alıyorum :
“2009 kadınlar için iyi geçmedi, sadece İstanbul'da 16 kadın 'ihanet, kocadan para saklama, izinsiz gezmeye gitme, çocukları ihmal etme, ütü ve yemeği aksatma' gibi iddialarla eşleri tarafından öldürüldü. Aynı yıl iki de erkek eşlerinin kurbanı oldu
MEHMET AKTARAN
İSTANBUL - Geçen yıl İstanbul’da 18 eş cinayeti işlendi. 16 kadın kocası tarafından öldürülürken, iki kadın ise kocasını öldürdü. Faillerinin neredeyse tümü verdikleri ifadelerinde, “Eşimi çok seviyordum, yanlış yaptım. O anda sinirlerime hâkim olamadım” dedi.
Asayiş Şube Müdürlüğü Cinayet Büro Amirliği, soruşturma dosyalarını inceleyerek İstanbul’daki eş cinayetlerinin nedenlerini araştırdı. Geçen yıl İstanbul’da 18 eş cinayeti işlendi. 16 kadın kocası tarafından öldürülürken, iki kadın ise kocasını öldürdü. Üç erkek de eşini öldürüp intihar etti.
Araştırmada, 16 kadının yedisinin ihanet iddiasıyla kocaları tarafından öldürüldüğü ortaya çıktı. Kadınların öldürülme gerekçelerinin tümü kocaları neredeyse ‘haklı’ çıkartmaya yönelik:
“Aldatma, şiddetli geçimsizlik, kocalarına yalan söylemeleri, eşlerinden habersiz internet üzerinden başkalarıyla görüşmeleri, cep telefonlarıyla eşlerinden habersiz başkalarıyla mesajlaşmaları ve görüşmeleri, çalışan kadınların maaşlarını eşleriyle paylaşmak istememeleri, eşlerinden para saklamaları, çocuklarını yanlarına alarak evi terk etmeleri, çocukları eve kilitleyerek gezmeye gitmeleri, çocukları ihmal ettikleri düşüncesi, kadınların yemek, ütü gibi ev işlerini aksatmaları, dizi oyuncularına özenerek beklentilerini yükselttikleri düşüncesi, dedikodu meselesi.”
Çocukların gözü önünde
Cinayet Büro Amirliği Yetkilileri, aile içi şiddetin en çok çocukları etkilediğini, eşlerin kavgalarını çocuklarının gözü önünde yaptıklarını ve bu durumun çocukların potansiyel suçlu olarak yetişmelerine neden olduğuna dikkat çekti. Yetkililer, İstanbul’da işlenen cinayetlerden bazılarının dramatik bir şekilde çocukların gözü önünde gerçekleştiğini vurguladı.
Bu durumun önüne geçmek için terapi danışmanlık merkezlerinin kurulması önerilenlerden biri. Okullarda velilere yönelik olarak bilinçlendirme toplantıları düzenlenmesi gerektiğini kaydeden yetkililer toplantılarda, kadınlara erkekler hakkında, erkeklere de kadınlar hakkında bilgi verilmesi gerektiğini belirtiyor. Televizyonlarda sabah kuşağında yayımlanan kadın programlarının aileleri olumsuz yönde etkilediğini düşünen yetkililer, bu programlarda ailelere ikili ilişkilerle ilgili bilinçlendirici bilgiler verilmesi gerektiğini söyledi. Adli kayıtlara geçen ifadelere göre kentte işlenen cinayetler ve ‘eş katili’ yapan nedenler:
* Birlikte içiyorlardı: Üsküdar’da, 3 Ocak 2009 tarihinde, 59 yaşındaki kocası Turgut Özkaraca, birlikte alkol aldıktan sonra tartıştığı 52 yaşındaki eşi Ayşe Özkaraca’yı tek kurşun ateş ederek öldürdü
* Boğarak öldürdü: Şişli’de, 16 Şubat 2009 tarihinde, 43 yaşındaki Ali Baş kendisini aldattığını iddia ettiği 38 yaşındaki eşi Akkadın Baş’ı boğarak öldürdükten sonra tabancasıyla intihar etti.
* Aldatma şüphesine 20 bıçak: Şişli’de, 16 Şubat 2009 tarihinde, 47 yaşındaki Siyabent Serin kendisini aldattığını düşündüğü 41 yaşındaki eşi Hatice Serin’i 20 yerinden bıçaklayarak öldürdü.
* Sigara parası vermedi: Küçükçekmece’de, 23 Şubat 2009 tarihinde, 30 yaşındaki Vedat Akça, kendisine sigara parası vermediği gerekçesiyle tartıştığı beş aylık hamile olan 23 yaşındaki eşi Nuray Akça’yı bıçakla boğazını keserek öldürdü.
* İnternet’ten görüşüyor: Küçükçekmece’de, 6 Nisan 2009 tarihinde, 45 yaşındaki Mehmet Köşken, internet üzerinden erkeklerle görüşerek kendisini aldattığını düşündüğü 37 yaşındaki eşi Fatma Köşken’i dört yerinden bıçaklayarak öldürdü.
* Otobüs durağında ölüm: Esenler’de, 28 Nisan 2009’da, 46 yaşındaki Kamil Gelgör, geçimsizlikten şiddetli kavgalar yaşadığı 40 yaşındaki eşi Aysel Gelgör’i otobüs durağında, göğsünden sekiz bıçak darbesiyle öldürdü.
* İnternette görüşme iddiası: Fatih’te, 13 Mayıs 2009’da, 30 yaşındaki Cengiz Gül, internet üzerinden erkeklerle görüşerek kendisini aldattığını düşündüğü 20 yaşındaki eşi Eser Gül’ü sekiz yerinden bıçaklayarak öldürdü.
* Dayak atan kocasını öldürdü: Ataşehir’de, 23 Haziran 2009’da 36 yaşındaki Gülcan Sezgör, kendisini sürekli döven 50 yaşındaki kocası Adil Sezgör’ü bıçaklayarak öldürdü.
* Aldatma iddiası: Bakırköy’de, 19 Temmuz günü, 31 yaşındaki Tahir Taştanoğlu, kendisini aldattığını düşündüğü 28 yaşındaki hemşire eşi Dilek Taştanoğlu’nu tabancayla öldürdü.
* Alkol aldıktan sonra: Fatih’te, 25 Temmuz 2009 tarihinde, alkol bağımlısı 56 yaşındaki emekli öğretmen Hidayet Aydar, tartıştığı eşi 51 yaşındaki öğretmen Şükran Aydar’ı öldürdükten sonra intihar etti.
* Kıskandı: Gaziosmanpaşa’da, 1 Ağustos 2009 tarihinde, 50 yaşındaki kocası Hulusi Köse, aralarında yaş farkı olan ve kendisini aldattığını düşündüğü 36 yaşındaki eşi Ayşe Köse’yi silahla ateş ederek öldürdü.
* 24 yıl önce aldatmıştın: Esenler’de, 1 Ağustos 2009 günü 53 yaşındaki Ahmet Akbaş, 1985 yılında ölen kardeşiyle kendisini aldattığını düşündüğü 44 yaşındaki eşi Ferfure Akbaş’ı silahla ateş ederek öldürdü.
* Kardeşleriyle beraber öldürdü: Esenler’de, 7 Ağustos 2009 tarihinde, 25 yaşındaki Şadiye Basut iki erkek kardeşiyle birlikte kendisini sürekli döven 31 yaşındaki kocası Mehmet Basut’u ellerini ayaklarını bağladıktan sonra tülbentle boğarak öldürdüler.
* Geçimsizlik: Kartal’da, 17 Ağustos 2009 tarihinde, 32 yaşındaki Kudbettin Taysı, şiddetli geçimsizlik yaşadığı 28 yaşındaki eşi Esra Taysı’yı kafasına tek kurşun ateş ederek öldürdü.
* Evini terk etti diye: Ümraniye’de, 30 Eylül 2009 tarihinde, 39 yaşındaki kocası Mustafa Öztel, sık sık evi ve çocuğunu terk ettiği gerekçesiyle 26 yaşındaki eşi Ayda Öztel’i kemerle boğarak öldürdü.
* Boşanma cezası: Bahçelievler’de, 2 Ekim 2009 tarihinde, 32 yaşındaki Gürsel Gül boşandığı eşi 25 yaşındaki Nihal Ak’ı kurşun yağmuruna tutarak öldürdü, ardından intihar etti.
* Baltayla banyoda öldürdü: Maltepe’de, 25 Aralık 2009 tarihinde, 59 yaşındaki Özdemir Serin, kendisiyle sürekli tartışan eşi 45 yaşındaki Gülseren’i banyoda baltayla kafasına vurarak öldürdü.
* Cinayetin tanığı, oğlu: Tuzla’da, 26 Aralık 2009 tarihinde, 34 yaşındaki Duran Cankurt, dayaktan kaçıp yakınlarına sığınan 24 yaşındaki eşi Necmiye Cankurt’u son kez evine döndüğünde bıçaklayarak öldürdü. Cinayet ailenin sekiz yaşındaki çocuğunun gözü önünde işlendi.”
Haber bu kadar. Tabii İstanbul gibi 10 milyonu aşkın nüfusu olan bir şehirde bir yılda 16 kadının eşleri tarafından öldürülmesinin büyütülecek bir yanı yoktur vs. denebilir. Fakat eş cinayetleri gerçekte okyanusta yüzen bir buz dağının yalnızca görünen zirvesinin ucudur. Onun altında bütün biçimleriyle ezilen kadın cinsi ve erkek egemenliği vardır, kadının erkeğin “malı”, “namusu”, kölesi görüldüğü egemen anlayış vardır.
Eş cinayetlerinde kadının kocasını öldürdüğü iki “cinayet”in gerisinde de erkeğin dayanılmaz şiddeti vardır.
+ Türkiye’de işçi hayatının değeri …
Türkiye “iş kazaları” nda ölümler, sakat kalmalar konusunda yapılan sıralamada hep ön sıralarda yer alan ülkelerden biri. İşçi sağlığı, işçi hayatı Türkiyeli patronların gözünde fazla önemli değil. Nasıl olsa ölenlerin yerini dolduracak binlerce işsiz sırada.
Bu konuda DİSK/Dev Maden-Sen 2009 yılı için maden işçileri konusunda verileri açıkladı. Buna göre geride bıraktığımız yılda toplam 76 maden kazası meydana geldi. Hemen hemen her ay birkaç maden kazasının meydana geldiği geçen yıl en büyük olay ise Bursa’da yaşandı. Grizu patlaması sonucu oluşan göçükte 19 işçi yaşamını yitirdi.
Bu yılki kazalar Balıkesir, Zonguldak, Bilecek, Karaman, Tekirdağ, Antalya, Şırnak, Kastamonu, Kayseri, Manisa, Elazığ, Ankara, Maraş, Yozgat, İzmir, Edirne, Giresun, Muğla, Çorum, Ordu, Bursa, Aydın ve Antep’te yaşandı.
2009’daki bu kazalarda toplam 95 işçi yaşamını yitirirken, 48 işçi de yaralandı.
2008’de ise 38 kaza meydana gelmişti. Bu kazalarda ise 43 işçi yaşamını yitirirken, 11 işçi de yaralanmıştı.
Bu 2009 yılında bir önceki yıla göre hem kaza, hem ölü ve yaralı sayısında katlanan bir artış anlamına geliyor.
İş kazaları bağlamında sendika.org sitesinde aylık raporlar yayınlanıyor. Aşağıya Aralık ayının raporunu aynen alıyorum:
“ (2009 Aralık ayı iş kazaları raporu)
* Bursa'da maden ocağında patlama; 19 işçi öldü – 11 Aralık (Bursa)
11 Aralık akşamı Bursa’nın Mustafakemalpaşa İlçesi'nde Bükköy Madencilik İşletmesi'ne ait kömür ocağında meydana gelen patlama sonucu 19 işçi hayatını kaybetti.
(11 Aralık) akşamı saat 20.00’de Bursa’nın Mustafakemalpaşa İlçesi'nde Bükköy Madencilik İşletmesi'ne ait kömür ocağında önce şiddetli bir patlama duyuldu. Patlamanın ardından madende göçük meydana geldi. 32 işçinin çalıştığı akşam vardiyası sırasında meydana gelen göçükte 19 işçi mahsur kalırken, mahsur kalanlara yardıma giden 2 işçi de gazdan zehirlendi. Gece geç saatlerde ise mahsur kalan 19 işçinin ölüm haberi geldi.
Aradan geçen süre içinde olay yerine giden aileler maden sahasının 3 kilometre uzağında tutuldu. Zonguldak ve Tunçbilek’ten ekipler gelecek diye oyalanan ailelere gece yarısı ölüm haberleri ulaştırıldı.
Patlamanın duyulmasından sonra olay yerine giden 25 kişilik Uludağ Üniversitesi Öğrenci Kolektifi üyelerinden edindiğimiz bilgilere göre madende hayatını kaybedenlerin aileleri perişan oldu. Aileler kendilerinin maden sahasına yaklaştırılmamalarına ve oyalanmalarına isyan etti.
1985 yılından beri faaliyet gösteren maden ocağında daha önce de grizu patlaması meydana geldiği ve 4 işçinin hayatını kaybettiği öğrenildi.
2009’un Aralık ayında iş cinayetleri, ülke gündemine Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesindeki kömür madeninde meydana gelen facia ile oturdu. İş güvenliği ve işçi güvenliğinin hiçe sayıldığı koşullar, işçinin iş kazalarına karşı en büyük güvencesi olan sendikaya karşı işveren düşmanlığı… Hepsi bir oldu, yerin derinliklerinden gelen patlamayla birlikte Mustafakemalpaşa Bükköy Kömür Madeni 19 işçiye mezar oldu. Bu tür mezarlıklardan rant elde emeye alışık patron Nurullah Ercan ise “üç beş kuruş” kefaletle “yırtacağını” düşündü. Ancak işçilerin aileleri parayı “Ercan başka işçilerin canına kıymasın” diyerek reddettiler.
Aralık, madenlerde çalışanlar için adeta ölüm ayına döndü. Bursa Mustafakemalpaşa’daki facianın ardından Tekirdağ, Edirne ve Bursa’da da madende çalışan işçiler göçük altında kaldı. İşçiler madenlerde sadece göçük altında kalarak ölmediler. İşçiler karbonmonoksitten zehirlendi, vagonların arasında sıkıştı, üzerine maden dolu çuvallar da düştü. Aralık ayında madenlerdeki bilanço ise 22 ölü 4 yaralı.
Aralık’ta ölüm tersaneleri yine mesai yaptı ve 2 işçiyi aramızdan aldı. Trafik canavarı işçileri yine ya işe giderken ya da işten dönerken yakaladı. İnşaatlarda uyarı işareti bulunmayan asansör boşlukları, açıkta duran kablolar, patlamalar yine işçilerin canını aldı.
Aralık ayında meydana gelen iş kazalarında 43 işçi ölürken 100’e yakın işçi de yaralandı. İş kazaları Bursa, Kocaeli ve İstanbul’da yoğunlaştı.
* Fabrikada patlama: 2 işçi yaralı – 3 Aralık (Kocaeli)
Kocaeli’nin Körfez ilçesindeki Anadolu Döküm Fabrikası’nda meydana gelen patlamada iki işçi yaralandı. Tütünçiftlik bölgesinde kurulu bulunan Anadolu Döküm Fabrikası'nda, döküm yapılan kazanda meydana gelen patlama sonucu, Yaşar Kaymaz (27) ve Orhan Kaçar (33) çeşitli yerlerinden yandı. Derince Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne götürülen işçiler, ilk müdahalenin ardından yanık ünitesine alındı. Kaymaz'ın kol ve bacağında, Kaçar'ın ise eli ve başında yanıklar tespit edildi.
* Ankara OSTİM’de patlama – 5 Aralık (Ankara)
Ankara Yenimahalle'de bulunan Ostim Organize Sanayi Bölgesi'ndeki bir fabrikada gaz sıkışması nedeniyle patlama meydana geldi. Olay, saat 16.00 sıralarında Arı Sanayi Sitesi'nde sanayi kazanları imal eden şirkette meydana geldi. İlk belirlemelere göre gaz sıkışmasından kaynaklanan patlamada henüz kimliği belirlenemeyen 2 kişi öldü, bazı işçiler yaralandı.
* Pera Palas'ta talihsiz kaza – 6 Aralık (İstanbul)
Beyoğlu'ndaki tarihi Pera Palas Oteli'nin restorasyon çalışmalarını yapan işçilere yemek götüren bir kişi, merdiven boşluğuna düşerek ağır yaralandı. Alınan bilgiye göre, otelin restorasyon işinde çalışan işçiler için yakınlardaki bir restorandan yemek istendi. Yemekleri alarak otele gelen Haluk Güngör isimli görevli, 5. kata çıktığında ışığın sönmesi üzerine karanlıkta kaldı. Önünü göremeyen Güngör, bir anda dengesini kaybederek merdiven boşluğuna düştü. 5. kattan en alt kata düşen Güngör ağır yaralandı. Olay yerine çağrılan sağlık ekipleri yaralıya hemen müdahale etti. Sedye ile ambulansa taşınan yaralı, Taksim İlkyardım Hastanesi'ne kaldırılarak tedavi altına alındı.
* Tuzla Tersanesi’nde bir işçi daha öldü – 6 Aralık (İstanbul)
Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde meydana gelen kazada, çalıştığı ambar kapağı üstüne düşen 43 yaşındaki işçi Ercan Sancar hayatını kaybetti. Bu ölümle birlikte Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde işbaşında ölen işçi sayısı 130’a çıktı. Edinilen bilgilere göre, olay saat dün 16.00’da Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde faaliyet gösteren Gentiş Tersanesi’nde meydana geldi. Ercan Sancar isimli kaynak işçisi, onarım çalışması yaptığı sırada, ambar kapaklarından birinin, belirlenemeyen bir nedenle aniden üzerine düşmesi sonucu öldü. Kazayla ilgili soruşturma başlatıldı.
* Taptaze bir hayat eski çuvalın kurbanı oldu – 10 Aralık (Aydın)
Çine'de bir maden fabrikasında önceki gün yaşanan iş kazasında, maden çuvalı düşmesi sonucu 25 yaşındaki işçi Salih Arabacı hayatını kaybetti. Aynı fabrikada aynı işi yapan Salih Arabacı'nın ağabeyi Cuma Arabacı (30) kardeşinin eski çuval kurbanı olduğunu iddia etti. Maden işçisinin doğduğu gün ölmesi ise acıyı arttırdı. Gaziantep’in Nizip İlçesinde yaşayan Salih Arabacı, 1997 yılında ailesi ile birlikte Çine’ye taşınmıştı. Çeşitli yerlerde çalıştıktan sonra yaklaşık iki ay önce bir maden firmasında işe girmiş ve abisi Cuma Arabacı gibi üretimde çalışmaya başlamıştı. Önceki gün doğum günüydü. 16.00-24.00 mesaisine gitmişti. Akşam saat: 21.00 sularında forkliftle kamyona maden çuvalı yüklenirken, çuvalın kopması ile yaklaşık 2 tonluk ağırlığın altında kalarak can verdi. Maden işçisinden geriye 13 aylık bebeği, 2 yıl önce evlendiği eşi, hatıraları ve eski bir çuval kurbanı olarak can vermiş olması gerçeği kaldı. Bu ölüm insan hayatının ne denli ucuz olduğunu da ortaya koydu. Arabacı, tesiste maden tozu için dağıtılan maskelerin bir iki günde niteliğini yitirmesine karşın, ancak 10 günde bir maske dağıtıldığı için de zararlı tozu yutmak zorunda kaldıklarını da sözlerine ekledi. Acılı anne Zeliha Arabacı ise oğlunun kanının yerde kalmasını istemediğini söyledi. İhmal ve sorumluluğu bulananların hesap vermesi ve ceza çekmesi gerektiğini savunan acılı anne, “Bu acımızı dindirmez, ama hafifletir” dedi. Ağabey Cuma Arabacı ise kardeşinin ölümünde ihmal ve sorumluluğu bulananlarla sonuna kadar mücadele edeceklerini ifade etti.
* Gökçebey`de trafik kazası: 14 yaralı – 11 Aralık (Zonguldak)
Zonguldak`ın Gökçebey İlçesinde meydana gelen trafik kazasında 14 kişi yaralandı. Devrek–Gökçebey yol kavşağında meydana gelen trafik kazasında Ş.E. idaresindeki 67 NC 800 plakalı tekstil işçilerini taşıyan minibüs ile karşı yönden gelen S.K. idaresindeki 67 YD 318 plakalı özel otomobil kafa kafaya çarpıştı. Çarpışma nedeniyle takla atan tekstil işçilerini taşıyan minibüsten yaralılar kendi çabaları ile araçtan çıkarak bazıları yoldan geçen araçlarla hastanelere giderken durumu ağır olan yaralılar ise Devrek, Çaycuma ve Gökçebey`den gelen ambulanslarla hastanelere kaldırıldılar. Meydana gelen kazada yaralanan Tansu Toplu, Aysun Demir, Yasemin Demiroğlu, İsa Çataklı ile Aziz Çataklı Zonguldak Atatürk Devlet Hastanesine kaldırılırken Türkan Demir, Şehri Akoğlu, Gülcan Toplu, Aysel Açmalı, Nazmiye Karabağlı, Meral Kaynakçı, Fatma Demir, Satı Satıcı ve Yeliz Satıcı adlı işçiler Çaycuma ve Devrek`te bulunan hastanelere kaldırıldılar. Meydana gelen kazayla ilgili soruşturma başlatıldı.
* Orman işçilerini taşıyan traktör devrildi: 1 ölü, 4 yaralı – 12 Aralık (Muğla)
Muğla'nın Fethiye ilçesinde orman işçilerini taşıyan traktör yağmur nedeniyle devrildi. Kazada işçilerden biri öldü, 4'ü yaralandı. Edinilen bilgiye göre, Fethiye'nin Gölbent köyü Kabapırnal mevkiinde kesilen orman ağaçlarını teslim almak üzere Fethiye Orman İşletme Müdürlüğü'ne bağlı 5 kişilik orman işçisi öğle saatlerinde yola çıktı. Ağaçları traktöre yükleyen işçiler, dönüş yolunda yağış nedeniyle kayganlaşan yolda kaza yaptı. Ters dönen 48 FE 126 plakalı traktörün römorku altında kalan Selahattin Yener (48) hayatını kaybetti. Ali Şaban Karhan (46) Yusuf Öztürk (49) Hüseyin Minez (42) ve Eşref Tan (55) isimli yaralı işçiler ise 112 acil servis ambulanslarıyla Fethiye Devlet Hastanesi'ne kaldırılarak, tedavi altına alındı. Yaralıların durumlarının iyi olduğu öğrenildi. Jandarma kazayla ilgili soruşturma başlattı.
* Dumandan zehirlendiler – 14 Aralık (Malatya)
Merkez 1.Organize Sanayi tekstil fabrikasında kumaş kurutma makinesinde çıkan yangını söndüren A.Y. ve Ü.G. adlı işçiler dumandan zehirlenerek, Beydağı Devlet Hastanesi’nde yapılan tedavilerini müteakip taburcu edildiler.
* Bozüyük'te kaza: 3 ölü, 5 yaralı – 16 Aralık (Bilecik)
Bilecik'in Bozüyük ilçesinde meydana gelen trafik kazasında biri polis memuru 3 kişi hayatını kaybederken, 5 kişi yaralandı. Dün gece (16 Aralık) saat 00:00 sularında Bozüyük-Eskişehir yolu üzerindeki Ömür Dinlenme Tesisleri önünde kavşakta meydana gelen kazada, Rüstem Kurt idaresindeki 03 KE 433 plakalı otomobil, 11 DN 002 plakalı Sipahioğlu firmasına ait Hilmi Parmaksız'ın (66) kullandığı işçi servisi otobüsüne çarptı. Kazada, otomobilde bulunan Rüstem Kurt, Umut Bölük ve Ziya Katrancı hayatını kaybederken, Yunus Emre Karaman ve Samet Uçar ağır yaralandı. Otobüs yolcularından Hayri Usta, Fethi Oktay ve Nuri Acar da yaralandı. Yaralılar Bozüyük Devlet Hastanesinde tedavi altına alındı. Durumu ağır olan Samet Uçar ise Bursa Acıbadem Hastanesi'ne sevk edildi. Yol trafiğe yaklaşık 2,5 saat kapalı kalırken, Bilecik Valisi Musa Çolak ve İl Emniyet Müdürü de kaza mahalline gelerek bilgi aldı.
* İznik’te kaza: 2 ölü, 4 yaralı – 16 Aralık (Bursa)
Bursa’nın İznik İlçesi’nde kamyonetin traktöre çarpması sonucu meydana gelen kazada 2 kişi öldü, 4 kişi yaralandı. Bilgisayar almak için zeytin toplamaya giden 16 yaşındaki ilköğretim okulu öğrencisi 16 yaşındaki Üzeyir Demirtaş kazada can verdi. İznik’e bağlı Yörükler ile Mahmudiye Köyleri arasındaki yolda bu sabah zeytin toplamaya giden 72 yaşındaki İsmet Aytepe yönetimindeki traktöre aynı yönden gelen 45 yaşındaki İsmail Sözen’in kullandığı 10 AEH 29 plakalı kamyonet, aşırı hız ve dikkatsizlik sonucu çarptı. Kazada devrilen traktörün sürücüsü İsmet Aytepe ile römorkunda oturan ve yevmiyeli işci olarak zeytin toplamaya giden Çakırca İlköğretim Okulu öğrencisi Üzeyir Demirtaş yaşamını yitirdi. Traktörün römorkunda bulunan sürücünün eşi 72 yaşındaki Sevim Aytepe ile 43 yaşındaki Necla Demirtaş, 15 yaşındaki Emine Demirtaş ve kamyonet sürücüsü İsmail Sözen yaralandı. Yaralılar İznik Devlet Hastanesi’ne kaldırılarak tedavi altına alındı. Kazada yaşamını yitiren Çakırca İlköğretim Okulu öğrencisi Üzeyir Demirtaş’ın bilgisayar almak için zeytin toplama işinde çalıştığı öğrenildi. Kazayla ilgili soruşturmaya İznik Cumhuriyet Savcılığı’nca başlandı.
* Gökdelen inşaatında zincirleme iş kazaları– 16 Aralık (Bursa)
Edinilen bilgiye göre, öğle saatlerinde Şehreküstü Mahallesi'ndeki bir gökdelen inşaatında çalışan 19 yaşındaki Mesut G. ile 23 yaşındaki Hüseyin T., elektrik kablolarını döşemeye çalışırken dengelerini kaybetti. Yere çakılan işçilerden biri can havliyle telsize sarılarak durumu inşaat şefine bildirdi. Yaralı işçileri kurtarmak isteyen inşaat şefi, koşarken 1. kattan merdiven boşluğuna düştü. Her bir taraftan yükselen yardım sesleri üzerine, diğer işçiler yaralanan arkadaşlarını kurtarmak için seferber oldu. Durum 112 Acil Servis ekiplerine bildirilirken, bölgeye 3 ayrı ambulans sevk edildi. Olayın ardından şoka giren inşaat şefi Ahmet Sedat O.'nun (33) sağlık ekiplerinin sorularını cevapsız bırakması herkesin yüreğini ağzına getirdi. Diğer işçiler ve sağlık ekipleri tarafından kurtarılan yaralılar, tek tek ambulanslara bindirilerek Devlet Hastanesi'ne sevk edildi. Bu arada Hüseyin T.'yi taşıyan ambulans çamura saplandı. İşçiler bu kez de ambulansı iterek çamurdan çıkardı. Polis olayla ilgili soruşturma başlattı.
* Matbaa işçisi öldü – 16 Aralık (Denizli)
Başı kağıt makinesine sıkışan 18 yaşındaki işçi feci şekilde can verdi. Denizli'de 2 günlük matbaa işçisi 18 yaşındaki genç, ayağının kayması sonucu mukavva kesme makinesinin üzerine düştü. Genç, başının makinaya sıkışması sonucu hayatını kaybetti. Denizli Gümüşler Mahallesi Bozburun Yolu üzerinde bulunan Efekt Matbaası'nda 2 gündür çalışan Ömer Oymak, ayağı kayarak düştüğü mukavva kesme makinesinin pedalına başını çarptı. Oymak'ın düştüğünü gören arkadaşları, hemen makineyi durdurdu ancak Oymak, başının makineye sıkışması sonucu hayatını kaybetti. Cumhuriyet Başsavcısı olay yerinde inceleme yaptı. Ömer Oymak'ın cesedi otopsi yapılmak üzere Pamukkale Üniversitesi Hastanesi'ne kaldırıldı. Polis olayla ilgili soruşturma başlattı.
* Asansör boşluğuna düşen işçi öldü – 17 Aralık (Gaziantep)
Gaziantep'te bir otelde tamirat işlerine bakan görevli, bozulan asansörü onarırken, boşluğa düşerek hayatını kaybetti. Alınan bilgiye göre, İnönü Caddesi'ndeki bir otelde tamirat işlerini yapan 7 çocuk babası Yusuf Daşkıran (52), bozulan asansörü onarmak için 10. kata çıktı. En üst katta, asansördeki arızayı tespit etmeye çalışan Daşkıran, bir anda dengesini kaybederek boşluktan düştü. Daşkıran'ın düştüğünü gören arkadaşları, hemen polis ve 112 sağlık ekiplerine haber verdi. Kısa sürede otele sağlık ekipleri, Daşkıran'ın öldüğünü tespit ederken, polis olay yerinde inceleme yaptı. Ceset, otopsi için Avukat Cengiz Gökçek Devlet Hastanesinin morguna kaldırıldı.
* Tuzla'da 131'inci ölüm – 18 Aralık (İstanbul)
Elektrik akımına kapılarak ağır yaralanan işçi, 4 aydır tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Tuzla Gemi Tersanesi'nde geçtiğimiz Ağustos ayında elektrik çarpması sonucu ağır yaralanan Satılmış Duran, tedavi gördüğü hastanede yaşam mücadelesini kaybetti. Duran'ın ölümüyle Tuzla Tersaneler Bölgesi'nde tespit edilen ölü sayısı 131'e yükselmiş oldu. Tuzla Gemi Tersanesi'nde 14 Ağustos 2009 tarihinde meydana gelen kazada, tankın içinde boya yapan işçiler elektrik akımına kapıldı. İrfan Uçkur isimli işçi olay yerinde hayatını kaybederken, Satılmış Duran ağır yaralı olarak GİSBİR Hastanesi'ne kaldırıldı. 4 aydır hastanenin yoğun bakım servisinde tedavi gören Duran dün hayatını kaybetti. 27 yaşındaki işçinin cenazesi toprağa verilmek üzere memleketi Samsun Alaçam'a götürülüdü. Tersane kurulduğundan (1994) beri ölen işçi sayısı 131, 2009 yılı içinde ise toplam 15 işçi hayatını kaybetmiiş oldu.
* Minibüste can pazarı – 18 Aralık (Bursa)
Bursa’da bir fabrikanın servis minibüsü, köprünün ayağına çarparak yan yattı. Araç içinde sıkışan 3 kişi, kurtarma ekiplerinin 2 saat süren çalışmasıyla kurtarıldı. Edinilen bilgiye göre göre kaza, sabah 05.30 sıralarında İzmir yolu Fatih Sultan Mehmet Köprülü Kavşağı’nda meydana geldi. Organize Sanayi Bölgesi’ndeki otomotiv yan sanayi fabrikasının işçilerini taşıyan Tolga D. (35) idaresindeki 16 S 5039 plakalı minibüs, kontrolden çıkarak köprü ayağına çarptı. Yan yatan minibüste sürücü ve işçiler Sezer Aslan ile Yavuz Gökçe (28) sıkıştı. Yaralıların imdadına sivil savunma ve itfaiye kurtarma ekipleri yetişti. Sıkışan 3 kişi için aracın koltuklarını ve metal aksamını kesen ekipler, 2 saatlik çalışmanın ardından yaralıları çıkarmayı başardı. Yaralılar Tolga D., Sezer Aslan, Yavuz Gökçe, Gürkan Baş(39) ve Erkan Uçuran (26) 112 ambulanslarıyla Acıbadem Hastanesi’ne kaldırıldı. Aracın kilometresi 61 kilometre hızda takılı kalırken, kaza anında aracın Bursaray’ın geçtiği tren yoluna uçmaması muhtemel faciayı önledi. Trafik ekipleri kazayla ilgili soruşturma başlatırken, yaralıların hayati tehlikelerinin bulunmadığı öğrenildi.
* Vagon arasına sıkışan işçi yaralandı – 18 Aralık (Edirne)
Uzunköprü'ye bağlı Yağmurca köyündeki maden ocağındaki bir işçi vagonların arasına sıkıştı. Kömür madeninde çalışan A.K, kömür vagonlarını çektiği esnada, iki vagon arasına sıkışması sonucu başından yaralandı.Yaralanan A.K, arkadaşları tarafından kaldırıldığı Uzunköprü Devlet Hastanesi'ndeki tedavisinin ardından taburcu oldu.
* Bu kez taş ocağı 3 ölü 2 yaralı – 18 Aralık (Kilis)
Kilis'te, taş ocağında meydana gelen patlamada 3 kişi iş cinayetine kurban giderken 2 kişi de ağır yaralandı. Musabeyli ilçesine bağlı Karbeyaz köyü civarındaki taş ocağında, dozer düzleme yapıldığı sırada dinamit patladı. Patlama sırasında dozerin üstünde bulunan Recep Hançer (19), Akın Şimşek (19) ve Bünyamin Kaplan'ın (35) olay yerinde hayatını kaybetti. Ağır yaralanan Emin Kaplan (35) ve Bahtiyar Bal'ın (51) Kilis Devlet Hastanesi'nde tedavi altına alındı.
* İşçinin kolu koptu – 22 Aralık (Sakarya)
Sakarya'nın Hendek ilçesindeki şekerleme imalathanesinde, elbisesi öğütme makinesine takılan kadın işçinin kolu koptu. Edinilen bilgiye göre, Akova Mahallesi'nde bulunan şekerleme imalathanesinde çalışan Arzu Mutlu (38), elbisenin takıldığı öğütme makinesine kolunu kaptırdı. Mutlu'nun kolu, omuzuyla dirseği arasından koptu. İtfaiye ekibinin müdahalesiyle öğütme makinesinden çıkarılan kopan kol, organ naklinde kullanılan özel bir kaba konuldu. Kopan kolla Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırılan Mutlu, buradaki müdahalenin ardından Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesine sevk edildi. Kopan kolun, yerine dikilebilecek durumda olduğu bildirildi.
* Elektrik akımına kapılan işçi toprağa gömüldü – 23 Aralık (Manisa)
Manisa'nın Turgutlu ilçesinde elektrik akımına kapılan inşaat işçisine, arkadaşları vücudundaki elektriği iletmesi için toprağa gömerek müdahalede bulundu. Alınan bilgiye göre, Turgutlu Belediyesince Karpuzkaldıran Parkı'ndaki yürüyüş parkurunda yapılan çalışma kapsamında çimentoyu alana dökmeye çalışan İbrahim Gündüz (19), beton mikserine yüksek gerilim hattından gelen elektrik nedeniyle akıma kapıldı. Ağır yaralanan ve bilinci kapanan Gündüz, arkadaşları tarafından, vücudundaki elektriği iletmesi için toprağa gömüldü. Bir süre sonra olay yerine gelen 112 Acil Servis ekibince müdahalede bulunulan Gündüz, ilk şoku atlattı. İbrahim Gündüz, Turgutlu Devlet Hastanesinde tedavi altına alındı. Gündüz'e toprağa gömerek müdahalede bulunan işçilerden Bülent Kılınç (35), gazetecilere yaptığı açıklamada, daha önce çalıştığı iş yerinde benzer bir kazaya tanık olduğunu, oradaki müdahalenin aynısını arkadaşına uyguladıklarını belirtti. Gündüz'ün beton dökerken, birden elektrik akımına kapılarak savrulduğunu anlatan Kılınç, şöyle konuştu: "Ne olduğunu anlayamadık. Daha sonra onu hemen toprak bir alana götürerek gömdük ve üzerindeki elektrik akımının toprağa iletilmesini sağladık. Toprağa gömmeden önce İbrahim hiçbir tepki vermiyordu. Toprak elektriğini çektikten sonra ise yavaş yavaş kendine gelmeye başladı. Daha önce de böyle bir olay yaşadığım için aklıma ilk bu geldi. Umarım sağlığına kavuşur."
* Kocaeli'nde işçileri taşıyan minibüs devrildi – 23 Aralık (Kocaeli)
Alınan bilgiye göre, Gebze'de otomotiv parçaları üreten bir fabrikanın işçilerini taşıyan Mithat Gökçe yönetimindeki 34 TS 4096 plakalı minibüs, D-100 kara yolu Beylikbağı Mahallesi'nde refüjdeki çelik bariyerlere, ardından elektrik direğine çarparak devrildi. Bariyerlerin parçalandığı, elektrik direğinin refüje devrildiği kazada, sürücü Mithat Gökçe ile fabrika çalışanlarından Serkan Kenç, Mustafa Korkmaz, Recep Masalcı, Murat Özcanlı, Çetin Kaya ve Selami Yörük yaralandı. Bazıları araçta sıkışan yaralıları, Gebze İtfaiyesi Kaza Kurtarma ekipleri çıkardı. Yaralılar, 112 Acil Servis ekiplerinin ilk müdahalesinin ardından Gebze Fatih Devlet Hastanesine kaldırıldı. Elektrik direğinin karşı yönden gelen araçların üzerine devrilmemesinin faciayı önlediği belirtildi. Kaza nedeniyle ulaşıma kapanan D-100 kara yolu minibüsün ve elektrik direğinden yola savrulan beton parçaların kaldırılmasının ardından açıldı.
* İnşaattan düşen işçi hayatını kaybetti – 25 Aralık (Kayseri)
Edinilen bilgiye göre olay, Yenipervane Mahallesi Bayır Sokak'ta saat 09.00 sıralarında meydana geldi. Amcasının oğlu İbrahim Ulusoy'a ait kabası tamamlanan inşaatın 5'inci katına mozaik dökmek isteyen Hazim Ulusoy (43), hava almak için balkona çıktı. Bu sırada dengesini kaybeden Ulusoy, diğer işçilerin şaşkın bakışları arasında 5'inci kattan yerdeki tabelaların üzerine düşerek can verdi. Yakın akrabaları ve işçileri olan Ulusoy'un ölüm haberini alıp olay yerine gelen inşaat sahipleri sinir krizi geçirdi. Hazim Ulusoy'un cenazesi, polisin olay yerindeki incelemesinin ardından Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi morguna kaldırıldı. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı.
* Göçük altında kalan işçilerden biri öldü – 25 Aralık (Kocaeli)
Dün saat 15.00 sularında, Gebze´nin Beylikbağı Mahallesi´ndeki Korkak Deresi´nde Kocaeli Büyükşehir Belediyesi´ne bağlı İzmit Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSU) ekipleri tarafından yapılan ıslah çalışmaları sırasında meydana gelen toprak kayması sonucu, işi üstlenen taşeron firmadan 6 işçinin üzerine beton ve tahta kalıplar düştü. 4 işçi göçük altında kalırken işçilerden 19 yaşındaki Bülent Yılmaz hayatını kaybetti. Yılmaz'ın cesedi itfaiye ekipleri tarafından kalıpların arasından çıkarılarak hastane morguna götürüldü. Beton dökümü için kalıp yapılırken gerçekleşen kazada göçük altında kalan Metin Yılmaz, Ahmet Başyiğit ve Mehmet Konut adlı 3 işçinin kendi imkanlarıyla toprağın altından çıktığı, söz konusu işçilerden birinin ise kazada bacağının kırıldığı ifade ediliyor.
* İşçi taşıyan traktör devrildi: 9 yaralı – 26 Aralık (Kilis)
Kilis'te, tarım işçilerini taşıyan traktörün devrilmesi sonucu 9 kişi yaralandı. Edinilen bilgiye göre, merkeze bağlı Demirışık köyü yakınlarında zeytin bahçesinden zeytin toplayanları taşıyan E.G. yönetimindeki 27 D 3316 plakalı traktör ile seyir halinde iken aniden yola çıkan 86 yaşındaki Saliha Kopan'a çarpmamak sürücünün direksiyonu kırması sonucu traktör şarampole yuvarlandı. Kazada traktörde bulunan İsmail Gören (56), Hüseyin Kuş (53), Orhan Tunçil (19), Hatice Kuş (16), Ganime Ustabaş (62) Hülya Erşan (34), Şenol Tunçil (60) ve Bedo Kuş (60) yaralandı. Yolda yaya olarak yürüyen Saliha Kopan'da hafif şekilde yaralandı. Yaralılar olay yerine gelen Ambulanslarla Kilis Devlet Hastanesine kaldırıldı. Burada yapılan tedavilerinde yaralıların sağlık durumunun iyi olduğu öğrenilirken, traktör sürücüsü gözaltına alındı.
* Mermer ocağında iş kazası – 28 Aralık (Bursa)
Bursa'nın Mustafakemalpaşa İlçesi'ndeki mermer ocağında meydana gelen kazada işçilerden 26 yaşındaki Muhammet Akın ağır yaralandı. Mustafakemalpaşa'ya bağlı Kabulbaba Köyü Akkaya Mevkii'nde bulunan Birikim Mermer İşletmesi'nde bu sabah, blok mermer kesimi sırasında makinenin testeresinin üzerinde bulunan elmas tel koptu. Etrafa fırlayan metal parçacıklar burada işçi olarak çalışan Muhammet Akın'ın kollarına ve boğazına isabet etti. Ağır yaralanan evli ve 2 çocuk babası Muhammet Akın, Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı. Burada ilk müdahalesi yapılan Akın, daha sonra Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne sevk edildi. Olayla ilgili soruşturmaya Mustafakemalpaşa Cumhuriyet Savcılığı'nca başlandı.
* Organize Sanayi Bölgesi’nde iş kazaları: 3 Yaralı – 28 Aralık (Malatya)
Malatya Merkez 2'nci. Organize Sanayi bölgesinde faaliyet gösteren madencilik fabrikasında çalışmakta olan H.A. adlı işçi fabrikada temizlik yaparken su pompasına pantolonunun paçasını kaptırarak bacağından yaralanırken, bir gıda fabrikasında çalışmakta olan M.T. adlı işçi de paketleme bölümündeki makinenin demir kapağı ayağına düşmesi sonucunda yaralandı. Merkez 2'nci.Organize Sanayi bölgesinde faaliyet gösteren Makine fabrikasında çalışan F.K. adlı işçi de spiral makinesi ile çalıştığı esnada spiral taşının parçalanması neticesinde yüz kısmından yaralandı. Yaralı işçiler Devlet hastanesinde tedavisine müteakip taburcu edildi.
* İşçinin bacağı koptu – 29 Aralık (Muğla)
Alınan bilgiye göre, Bodrum'un Salih Adası açıklarında bir balık çiftliğinde çalışan Ahmet Cihan Yanmış (21), balıkçı teknesinde çalışırken ayağının halata dolanması sonucu kaza geçirdi ve yaralandı. Kazada, sağ bacağı diz altından kopan Yanmış, kaza yerine ulaşan 112 Acil Servis Ekiplerince 75. Yıl Milas Devlet Hastanesine kaldırıldı. Kazada yaralanan işçinin kopan bacağının bir bölümü sağlık ekiplerince ambulansla hastaneye kaldırılırken, kaza yerinde kalan ve kopan bacağın parçaları ise sağlık görevlilerinin talimatı doğrultusunda arkadaşları tarafından bir su kovasının içinde hastaneye getirildi. 75. Yıl Milas Devlet Hastanesinde yapılan ilk müdahalenin ardından, Ahmet Cihan Yanmış'ın kopan bacağı doktorlar tarafından geçici olarak yerine dikildi ve çevresi alçıyla kaplandı. Yanmış, ilk müdahalenin ardından askeri helikopterle İzmir Mikrocerrahi Hastanesine sevk edildi. Bu arada, bacağın dikilmeyen parçalarının ise bir görevli tarafından su kovasında ambulans helikoptere götürüldüğü gözlendi. Kazayla ilgili soruşturma başlatıldığı bildirildi.
* Parmakları kopan işçi hastane hastane dolaştı – 29 Aralık (Şanlıurfa)
Şanlıurfa'da demir doğrama makinesine kaptırdığı sağ elinin 4 parmağı kopan 17 yaşındaki genç, Şanlıurfa'daki ilk müdahalenin ardından tedavi için getirildiği Gaziantep'te hastane hastane dolaştıktan sonra Adana'ya gönderildi. Şanlıurfa'nın Birecik ilçesinde bir demir doğrama atölyesinde işçi olarak çalışan 17 yaşındaki Abdullah Aktaş, sağ elini demir kestiği makineye kaptırdı. Kaza sırasında sağ elinin 4 parmağı kopan gencin başparmağı da kopma noktasına geldi. İşyerindeki arkadaşları tarafından kopan parmaklarıyla beraber hemen Birecik Devlet Hastanesi'ne götürülen genç buradaki ilk müdahalenin ardından Gaziantep'e sevk edildi. Ambulansla ilk önce Gaziantep Şehitkamil Devlet Hastanesi'ne getirilen genç, burada ilgili uzman doktor olmadığı için zaman kaybetmeden hızla Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'ne sevk edildi. Aktaş, burada da yer olmadığı iddiasıyla geri çevrildi. Tekrar ambulansla Şehitkamil Devlet Hastanesi'ne getirilen Abdullah Aktaş, burada yapılan muayenenin ardından Adana Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'ne sevk edildi. Şehitkamil Devlet Hastanesi'nden Adana'ya sevk edilen 17 yaşındaki Abdullah Aktaş, olayın şokunu üzerinden atamazken, makinede çalıştığı sırada elini makineye kaptırarak parmaklarının koptuğunu, ondan sonrasını ise hatırlamadığını kaydetti. Gencin yakınları yaşadıkları olaya isyan ederek, "Olay saat 11.00 sıralarında oldu. Hemen kopan parmaklarla birlikte Birecik Devlet Hastanesi'ne gittik oradan da yarım saat içinde Gaziantep'e geldik. Burada 'doktor yok' diye bizi üniversiteye yolladılar. Orada da 'yerimiz yok' diyerek tekrar aynı hastaneye gönderdiler. Aynı hastanede müdahale edilemeyince şimdi de Adana'ya yolladılar. Sahipsiz diye bu çocuğun ölmesi mi gerek" diye konuştular.
* Vinci parçalanan operatör öldü – 29 Aralık (Kocaeli)
Kocaeli’nde bir vincin anlaşılamayan bir nedenle parçalanması sonucu denize düşen operatör feci şekilde can verdi. Kocaeli’nin Körfez ilçesindeki özel bir limanda çalışan işçi, çalıştığı vinç henüz belirlenemeyen bir nedenle parçalanınca denize düştü ve yaşamını yitirdi. Özel Rota Limanı’nda meydana gelen kazada, yükleme ve boşaltma işlemi yapan vincin aniden parçalanması sonucu denize düşen 34 yaşındaki operatör Recep Zengin, tüm çabalara rağmen kurtarılamadı. Kayıtlara iş kazası sonucu ölüm diye geçen olay, görgü tanıklarının ifadesine göre şöyle gelişti: Limanda taşeron firma olarak iş yapan Aydın Vinç’in operatörlerinden Recep Zengin (34), yükleme-boşaltma sırasında vincin parçalanması sonucu denize düştü. İtfaiye ekiplerinin uzun uğraşı sonucunda çıkartılan Recep Zengin’in düşme sırasında başını kayalıklara çarpması sonucu yaşamını yitirdiği tahmin ediliyor. Derince Devlet Hastanesi morguna kaldırılan Zengin’in ölümüyle ilgili soruşturma sürüyor. Kesin ölüm nedeninin ise Adli Tıp Kurumu’ndaki inceleme sonrası ortaya çıkacağı belirtildi.
* Yine özel maden yine ölüm – 29 Aralık (Edirne)
Edirne'nin Keşan ilçesinin Beyendik beldesi yakınlarındaki bir maden ocağında, meydana gelen karbonmonoksit zehirlenmesinde bir işçi öldü, 3 işçi tedavi altına alındı. Özel bir şirkete ait kömür ocağında işçi olarak çalışan Sezgin (35) ve Hüseyin Karadağ (39) kardeşler ile amca çocukları Hasan (22) ve İsmail Gırlangıç (23), ocakta karbonmonoksit gazından zehirlendi. Arkadaşlarının durumu fark etmesi üzerine ocaktan çıkarılan işçiler, Özel Keşan Hastanesi'ne kaldırıldı. Sezgin Karadağ hastanede öldü. Hüseyin Karadağ ile Hasan ve İsmail Gırlangıç, burada yapılan ilk müdahaleden sonra Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne sevk edildi. Şirketin ortağı Merthan Dağtaş, ocak içinde yapılan ölçümde, daha önceden ocağın bu noktasında karbonmonoksit gazı bulunduğunun tespit edildiğini bildirdi. Ölen işçinin de bunu bildiği halde o bölgeye girmesine bir anlam veremediğini söyleyen Dağtaş, şunları kaydetti: "Yaşamını kaybeden ve zehirlenen işçilerimiz, karbonmonoksit gazı bulunan ocağın o bölümünü tuğlayla kapatmak için maden ocağına girmişlerdi. Fakat Sezgin Karadağ, girmemesi gereken karbonmonoksitli bölgede bayılınca, diğer üç işçi de onu kurtarmak için girdiklerinde bayılmışlar. Daha sonra bunları gören diğer işçiler onları baygın şekilde ocaktan çıkarmış. Ancak bir arkadaşımızı kaybettik. Diğerlerinin durumları iyi. Şu anda kömür ocağında üretime ara verildi."
* İşçileri taşıyan kamyonet kaza yaptı: 10 yaralı – 30 Aralık (Konya)
Konya'da işçileri taşıyan kamyonetin refüje çarpması sonucu meydana gelen trafik kazasında 10 kişi yaralandı. Kaza, dün akşam saat 22.30'da merkez Karatay ilçesi Konya-Ereğli karayolu Tatlıcak mevkisinde meydana geldi. Edinilen bilgiye göre, özel bir şirkette pazarlamacı olarak çalışan işçileri taşıyan Erdal Coşkun idaresindeki 42 DH 571 plakalı kamyonet, sürücünün yağmur nedeniyle kayganlaşan yolda direksiyon hakimiyetini kaybetmesi sonucu kontrolden çıktı. Kaymaya başlayan kamyonetin hızla refüje çarpması sonucu araçta bulunan Bilal Avcı (29), Murtaza Hodoğlugil (25), Tayyar Elmalı (22) Dürana Toprak (19), Emrah İnce (18), Nadire Çetin (15), Enes Kaya (15), Beytullah Bozdağ (17), Pembe Karabıyık (17), Fahrettin Bıyıklı (17) yaralandı. Yaralılar olay yerine sevk edilen ambulansla ve özel araçlarla Konya Numune Hastanesi'ne kaldırılarak tedavi altına alındı. Kazadan yara almadan kurtulan kamyonet sürücüsü ise ifadesi alınmak üzere polis merkezine götürüldü. Hastanede tedavi altına alınan yaralıların sağlık durumlarının iyi olduğu öğrenildi. Kazayla ilgili başlatılan soruşturmanın sürdüğü bildirildi.
* Yine maden ocağı faciası: 1 ölü – 30 Aralık (Tekirdağ)
Bir göçük haberi de bugün Tekirdağ'dan geldi. Malkara'daki maden ocağında bir işçi hayatını kaybetti. Tekirdağ'ın Malkara ilçesinde maden ocağında tavandan kopan kömür parçalarının düşmesi sonucu meydana gelen göçükte 1 kişi öldü, 1 kişi yaralandı. Maden ocağında çalışan işçiler Fikret Sepetçioğlu (40) ve İrfan Yedekçi, yerin 170 metre altında kömür çıkarmaya çalışırken tavandan kömür parçalarının kopması sonucu göçük meydana geldi. Kömür parçalarının altında kalan Sepetçioğlu ile hafif yaralanan Yedekçi, arkadaşlarının yardımıyla maden ocağından çıkarıldı. Durumu ağır olan Sepetçioğlu, Malkara Devlet Hastanesindeki müdahalenin ardından Tekirdağ Devlet Hastanesi'ne sevk edildi. Kaburga kemiklerinin kırılması sonucu iç kanama geçirdiği öğrenilen Sepetçioğlu, yaşamını yitirdi. Yedekçi ise Malkara Devlet Hastanesi'ndeki tedavinin ardından taburcu edildi. Kaza nedeniyle işletmede çalışmaların durdurulduğu bildirildi.
* Üzerine beton blok düşen liman işçisi öldü– 31 Aralık (Kocaeli)
Kocaeli Yeniköy’deki Serbest Bölge’de faaliyet gösteren Limaş’a ait limanda 5 yıldır işçi olarak çalışan Sami Arda, beton boşluğa düşerek hayatını kaybetti. Dün sabah saatlerinde meydana gelen olayda, emekli olduktan sonra ekonomik zorluklar yüzünden çalışmaya başlayan 3 çocuk babası Sami Arda (62), araçlara yön tayini yaptığı sırada beton boşluğa düştü. Arda, olay yerinde hayatını kaybetti. Gölcük Devlet Hastanesi’ndeki otopsinin ardından yakınlarına teslim edilen Arda’nın cenazesi, Derince ilçesinde toprağa verilecek. Derince Sırrıpaşa Mahallesi’ndeki evi 17 Ağustos 1999’daki Marmara depreminde yıkılan Arda’nın, eşiyle birlikte kendi yaptığı bir kulübede yaşadığı da öğrenildi.
* İşçi servisi kaza yaptı: 1 ölü – 31 Aralık (Sakarya)
Sakarya'nın Kaynarca ilçesinde işçileri taşıyan otobüsün freni boşalması sonucu meydana gelen trafik kazasında 1 kişi hayatını kaybetti, 14 kişi yaralandı. Kaynarca'ya bağlı köylerde topladığı işçileri Adapazarı ilçesinde bulunan tavuk kesimhanesine götüren Seyfettin Cihan(32) idaresindeki 34 BY 2657 plakalı otobüs Karamanlar köyü Sarıköy Mahallesi'nde freninin boşalması sonucu virajı alamayarak şarampole yuvarlandı. Yan yatan otobüs park halinde bulunan traktör römorkuna çarparak durabildi. Kaza sonucu otobüsün altında kalan Mukadder Kara(35) feci şekilde hayatını kaybetti. Otobüste bulunan sürücü Seyfettin Cihan, işçiler Selvi Ersoy, Ayşe Akcan, Cemile Cihan, Meral Ertuna, Adalet Cihan, Ayşe Ertuna, Sevgi Akcan, Yasemin Mogul, Emrah Çabukol, Taliha Cihan, Necla Akcan, Mürvet Şeker ve Ayşe Uysal yaralandı. Yaralılar otobüsten köylüler tarafından çıkartıldı. Yaralılar olay yerine sevk edilen ambulanslarla Kaynarca Devlet Hastanesi'nde kaldırıldı. İlk tedavilerin ardından yararılar Yenikent Devlet Hastanesi'ne sevk edildi. Bu arada otobüsün altında kalan Mukadder Kara'nın cesedini çıkarmak için olay yerine gelen Kaynarca Şoförler ve Otomobilciler Odası'na ait kurtarıcı arızalı olması nedeniyle otobüsü kaldıramadı. Olay yerine Kaynarca Belediyesi'ne ait iş makinesi gönderildi. Yaklaşık 3 saat süren çalışmalar sonucu otobüs kaldırılarak Kara'nın cenazesi çıkartıldı. Olay yerine gelen Kara'nın yakınları gözyaşlarını tutamadı. Kara'nın cesedi otopsi yapılmak üzere Kaynarca Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı. Kazayla ilgili soruşturma başlatıldı.
Kaynaklar: Beyazgazete.com, Memleket.com.tr, İnternethaber.com, Zaman, Hürriyet, Cihan Haber Ajansı, Malatyagüncel.com, MyNet Haber, Sol.org, Haber50.com, Star, Milliyet, Habertürk, Medyayenigün.com, Kenthaber.com, Yenibursa.com, Kızıl Bayrak, Trakyanethaber.com, İhlas Haber Ajansı, Birgün, Haberfx.net, Stargündem.com, Aydındenge.com “
+ “Radikal Demokrat” A. Öcalan: 8 Ocak Görüşme Notları’ndan
* Öcalan’ın tarih anlayışı: Tarihi yapan İngilizlerdir !
Öcalan’ın ilginç bir tarih anlayışı var. Yazdıkları Marksist olma dışında her şey olan bu tarih anlayışında döne döne tekrarlanan bir unsur var: Tarihi sonuç olarak “İngilizler” yapıyor. Tarihi bütün gelişmelerde İngilizlerin parmağı var. 8 Ocak görüşme notlarında şöyle diyor :
“O dönemde (1920 başları-BN) Mustafa Kemal'in etrafı İngilizler tarafından İttihat Terakki kadrolarıyla müthiş kuşatılmıştır; İngilizler onun etrafını çepeçevre sarmışlardır. İngilizler, İttihatçı kadrolar eliyle kendi politikalarını dayatıyorlardı. Mustafa Kemal ise Moskova ve Lenin kartını oynamak istiyordu. Ancak İngilizler bu konuda çok akıllı ve ustadırlar. Kazım Karabekir ve İnönü üzerinden politikalarını yürütüyorlardı. Ben şimdiye kadar İngilizlerin etkinliğini tahmini olarak söylüyordum ama artık İngilizlerin rolü kesindir, belgeler bunu ortaya koyuyor. Hürriyet'te de okudum, Cemil Koçak yazmıştı, kısmen bunu doğruluyor. (Öcalan’ın tarih tezlerinin tanığı Hürriyet ve Cemil Koçak. Daha bilimseli az bulunur aslında! -BN) İngilizler, Fransız Devrimini etkisizleştirmiştir, Rus devrimini ve Türkiye Kurtuluş Savaşını da yönlendirmiştir (İngilizlerin “Fransız devrimini” nasıl etkisizleştirdikleri Öcalan’ın gizidir.Lenin’in “Alman casusu” olduğu, Rus Devrimini, Rusya ile savaşta bulunan Alman emperyalizminin yönlendirdiği vb. konusunda çok burjuva tarih dedikodusu vardır da, İngilizlerin yönlendirdiği konusundaki tarihe orijinal Öcalan katkısıdır ! Diğer yandan Türk Kurtuluş Savaşı önemli ölçüde İngiliz emperyalizminin de Türkiyeyi işgal planlarına karşı da yönelmiştir. Ama ne gam, kendilerine karşı da olan bu savaşı İngilizler de yönlendirmiş olabilir. Öcalan gibi bir büyük teorisyen öyle dediyse, öyledir! -BN). Bu yönüyle Mustafa Kemal'e Robespierre'e yapılanın aynısı yapılmıştır. Fransız Devrimi'nde Kral, Robespierre'e öldürtülmüş, daha sonra daha ılımlı bir gruba da Robespierre öldürtülmüştür.” (Burdan önce Mustafa Kemal’in ölmüş değil, öldürülmüş olduğunu anlıyoruz. İkinci olarak da hem Robespierre’in hem de Mustafa Kemal’in katilinin kim olduğunu da öğreniyoruz: İngilizler! Saçmalamanın bu kadarı olur mu demeyin, Hegel’i yutmuş, Marks’ı, Lenin’i aşmış dünyanın en büyük teorisyeni böyle diyor ! -BN)
İngilizler’in her şeye kadir olduğuna öyle iman etmiştir ki Öcalan, Anadolu’da Türk olmayan milliyetlere yönelik sürgün ve kırımları de “İngilizler”e mal etmekte, böylece aslında Türk hakim sınıflarını aklamaktadır. Şöyle diyor :
“Aslında Mustafa Kemal Jakobendir. Cumhuriyetçidir. Fransız Cumhuriyeti'nden esinleniyor. Mustafa Kemal yaşadığı sürece İngilizler ve Sovyetler arasında denge politikaları izledi. İngilizler Anadolu'dan İonyalıları, Ermenileri ve Anadolu Rumlarını sürdü. Kürtlere de aynı politikayı uygulamak istiyorlar. Kürtleri de Kuzey'den sürüp Güney'deki ulus-devletçiğe hapsetme politikasını yürütüyorlar. Şeyh Sait ayaklanmasında, Şeyh Sait'in haberi bile yoktur. O sırada Dicle'de bulunmaktadır. Dicle'de iki asker öldürülüyor, ondan sonra hazırlıksız bir şekilde ayaklanma başlıyor. Şeyh Sait ayaklanma yürütecek durumda da değildir.”
Söylenen açık: Anadolu’dan İyonyalıları, Ermenileri ve Anadolu Rumlarını süren İngilizlerdir. Herhalde Enver-Talat-Cemal Paşalar, İttihat Terakki, onun devamı olan Türk milliyetçi ırkçısı güçler, bu arada Mustafa Kemal de İngilizlerdir de, bu gerçek bugüne kadar gizlenmiştir!
İngilizlerin yerini dolduran güçler: ABD ve Yahudiler!
Öcalan’a haksızlık etmemek gerek. İngilizlerin tarih yapımı, en azından Türkiye açısından 1940-50’li yıllarda bitiyor ona göre. Ondan sonra onun yerini ABD ve İsrail alıyor. Devreye ikinci tarih yapıcı unsur; Yahudiler, daha doğrusu Öcalan’ın anti semitist dünya görüşü giriyor. Bu dünya görüşünde bütün melanetlerin gerisinde “Yahudiler” durur. Şöyle diyor Öcalan:
“Türkiye'de İngiliz etkisi 1940'lı 50'li yıllara kadar devam ediyor, hatta bu ilişkiler çok ileridir. 1941'de birçok Türk savaş pilotları İngiltere için savaşırken ölüyor. Bunlar daha sonradan ortaya çıktı. (Bu birçok Türk savaş pilotu bilgisinin kaynağı meçhul. Herhalde o dönemde “Türk havacılığı” İngiltereye “bir çok” Türk savaş pilotu ihraç edecek kadar gelişmiş değildi. -BN) 1950'lerden sonra ABD ve İsrail hakim olmaya başlıyor. Yurt edinme konusunda Yahudilerin iki siyonizmi çatışıyor; Anadolu Yahudiliği ile Filistin Yahudiliği. Anadolu Yahudileri İzmir, Manisa, Selanik, Edirne'ye kadar varan yerde yurt edinmek istiyorlar. Filistin'de yurt edinmek isteyen, Rusya'dan, ABD'den göç edenlerden oluşan Yahudi Siyonizmi ise, Filistin topraklarını esas yurtları olarak görüyor. Bunlar baskın çıkıyor ve İsrail kuruluyor. (Buradaki iddialar aslında siyonizmin tarihini yeniden yazdırmayı gerektirecek kadar ciddi iddialardır! Bu konuda şimdiye kadar yayınlanmış hiçbir ciddi araştırmada böyle bir iddia, Anadolu Yahudilerinin Yahudi devleti için Anadoluyu öngördükleri iddiası yoktur. Yapılan Siyonist Kongrelerinin tümünün tutanakları bilinmektedir. Bunların hiçbirinde böyle bir talep vb. yoktur. Fakat Öcalan bunun böyle olduğunu söylüyor. Ben dedim oldu tarihi yazıyor Öcalan. -BN) Anadolu Yahudileri arasında Sami Kohen'in babası da var. Anadolu Yahudileri, Cumhuriyetin kuruluşunda çok etkinler; halen de ordu, yargı, üniversitelerde çok etkindirler.” (Bu da gerçeğin değil, antisemit önyargıların dile getirilmesidir. -BN)
Ergenekon Afganistan’da CİA ajanı avlıyor!
Şöyle diyor Öcalan:
“Obama bu radikal İslam'ın olduğu yerlerde onları iktidardan düşürüp yerine ılımlı İslam'ı devreye koymaya çalışırken, radikal İslamcılar da kendi yerlerini korumaya çalışmaktadırlar. Bu yedi CIA ajanını öldüren kişinin eşi de Türktür. Hatta Amerika'dan beş CIA görevlisinin bu olayı soruşturmak için Türkiye'ye geldiğini radyodan gazetelerin haber başlıkları okunurken dinledim. Buradaki Ergenekon bağlantısı barizdir. Bu, Türk Ergenekonudur. (Ergenekon bağıntısının barizliğinin gerekçesi ve delili: “Eşi Türk!” Demek ki neymiş, eşi Türk olanlar Ergenekoncu imiş! İlginç bir yaklaşım, ilginç bir açıklama. Ergenekoncular gerçekte şimdi bırakalım Afganistan’da CIA ajanı avlamayı, kendi varlıklarını sürdürme derdi içindeler. Açıklama gerçeğe değil ama Öcalan’a uygun. -BN) Daha önce Ankara'daki Amerikan Elçiliği saldırısını da gerçekleştirenlere El-Kaide dediler ama Türk Ergenekon'u çıktı arkasından. Bunlar CIA ajanlarını öldürecek kadar gözü karadırlar. (O kadar da büyütmemek gerek bu Ergenekoncuları. Bunlar da sonuçta ABD’nin “bizim oğlanları” dır. Darbe filan için patronun eveti gereklidir sonuçta. -BN) Bu katı Ergenekoncu çizgi halen güçlüdür. Mustafa Balbay'ın günlüklerinde de geçiyor. Özkök için biz doksandokuz onlar birdir, diyor. Ordu içinde de kısmen hala varlar.”
Ben olmazsam olmaz… Şartlarım iyileştirilmezse olmaz…
Öcalan’ın bütün konuşmalarında döne döne vurguladığı bir başka unsur, onsuz çözüm olmayacağı, onu dıştalamaya kalkan bir çözümün Türkiye’yi çok kanlı bir boğuşmaya götüreceği, kendisinin çözüm için elinden geleni yaptığı ve yapmaya hazır olduğu ve fakat kendisinden daha fazla bir şey isteniyorsa, şartlarının düzeltilmesi gerektiği düşünceleridir. Bu “şartların değiştirilmesi” bağlamında bunun nasıl olabileceği konusunda DT Konferansı Aralık ayında bilindiği gibi “ev hapsi”ni gündeme getirdi. 8 Ocak görüşme notlarında bu konularda yapılan tespitler şunlar:
“Ben burada KCK'yi de uyarıyorum, devleti de uyarıyorum; demokratik çözüm ve barışçıl süreç geliştirilmezse katı-milliyetçi Ergenekoncu çizgi Kürt-Türk çatışmasını yaratır, bunlar acımasızdır, halkları birbirine boğazlatırlar. Geçenlerde halkı taradılar, halkın üzerine ateş açtılar.'
(…)
'Sayın Cumhurbaşkanının bunları iyi görmesi gerekir. Eğer çözümde samimiyseniz, ciddiyseniz, bu süreyi iyi değerlendirmeniz gerekiyor. Yok biz tasfiyeyi, imhayı dayatacağız diyorsanız, PKK kendini çok iyi bir şekilde koruyabilir, yaşatabilir, bu savaşı uzun süre yürütebilir. Bunun önüne geçmek için diyalog yolunu başlatmalısınız. İşte Sönmez Köksal da söylüyor, diyalogun binbir türlü yolu var; illa benimle olmayabilir, doğrudan olmayabilir. Yeter ki ciddiyet olsun. Benim rol almam isteniyorsa bu koşulların değiştirilmesi gerekiyor. Bu esaret koşullarında ben bir şey yapamam.'
(…)
'Ben burada görüşlerimi iletiyorum. Ben konuşmazsam çatışmalar olur, kan gövdeyi götürür. Ben bunların önüne geçmek için görüşlerimi dile getiriyorum. Bin yıllık kardeşiz diyorlar, ben de kardeşlik için, barış için konuşuyorum. Devletin bütünlüğüne, birliğine karşı değilim, bu yönlü bir tutumum ve konuşmam yoktur. Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümü içindir söylediklerim.”
+ Devrrrimci Homofobi üzerine…
İnternet ortamında, bu arada dergi sayfalarında da son günlerde hararetli bir şekilde yürüyen bir tartışma var. Tartışmanın bir yanında Yürüyüş dergisi, diğer yanında LGBTT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel -Travesti ve Transseksüel)ler örgütü ve bu örgütün Güler Zere’ye ve hasta tutsaklara özgürlük eylemleri için oluşturulan eylem birliği içinde karar alma mekanizmasında yer alma isteğine destek veren gruplar var. Yürüyüş çevresinin bu isteği ilke olarak red eden tavrı üzerine bir dizi örgüt bu eylem birliğinden çekiliyor. Bu tabii bu grupların Güler Zere ve hasta tutsaklara özgürlük mücadelesinden vaz geçmesi, bu mücadeleyi bırakması anlamına gelmiyor. Fakat Yürüyüş çevresi bunu böyle görüp göstermeye özen gösteriyor.
Tartışma içinde Yürüyüş çevresi, aslında toplumun LGBTT’lere karşı bütün gerici önyargılarını hem de devrimcilik adına savunuyor. Yürüyüş’ün konuyla ilgili yazısında şöyle deniyor:
“Tartışmanın özü, kendilerine "LGBTT" adını veren bir cinsel sapkınlık grubunun devrimcilere dayatılmasıydı. Bu grup, Güler Zere'ye ve hasta tutsaklara özgürlük eylemlerine katılan bir gruptu. Güler Zere ve tüm hasta tutsaklar için halkın tüm kesimlerini birleştirme perspektifiyle hareket ettik. Bu çerçevede de söz konusu grubun katılımına da özel bir itirazımız olmadı. Ancak bu grup, "karar alma mekanizması"nda yer almak istediğinde buna itiraz ettik. Çünkü eşcinselliği, bir cinsel sapkınlığı böyle bir platform içinde meşrulaştıramazdık. Kuşkusuz bu sorun ekonomik, siyasal, ahlaki, kültürel boyutlarıyla ayrıca ele alınabilir; ama tavrımızın anlaşılması açısından kısaca belirtelim.
Eşcinsellik bir cinsel sapkınlık ve hastalıktır. Kapitalizm, cinselliği, aşkı sadece bir haz duygusuna indirgemiş ve bunu teşvik ederek sapkınlığı kanıksattırıp yaygınlaştırmaktadır. Bu sorun, kapitalizmin insanı kendisine, doğaya ve değerlerine yabancılaştırmasının ürünlerinden biridir. Bu, alkışlanacak, meşrulaştırılacak bir şey değildir; kişisel bazda tedavi edilmeli, ama daha önemlisi, ekonomik, sosyal, kültürel koşulların değişmesiyle, eşcinselliğe ve benzeri sapkınlıklara zemin hazırlayan koşullar yok edilmelidir.
Bunun ötesinde, devrimciler elbette, kapitalizmin ezdiği kullandığı tüm kesimler gibi, eşcinsellerin ezilmesine, kullanılmasına da karşı çıkar. İkincisi, bu kesimler eğer, anti-emperyalist, anti-kapitalist mücadeleye katılmak isterlerse, buna engel olmaz. Ama burada esas olan, karşımıza cinsel kimlikleriyle değil, siyasi nitelikleriyle çıkmalarıdır.”
Burada söylenenler konusunda:
* “Kendine LGBTT adını veren cinsel sapkınlık grubu” değerlendirmesi, devrimcilik adına suvunulsa da, yanlış bir değerlendirmedir. Devrimcilerin, yetişkin insanların, kendi tercih ve eğilimleri ile, başka insanları taciz etmeksizin cinselliğini nasıl yaşayacakları konusunda bir değerlendirme yapıp, kimi cinsel eğilim ve tercihleri –bunlar toplumsal norm olarak dayatılmış olsa bile- üstün ve doğru görüp, diğerlerini “sapkınlık” olarak adlandırması olacak iş değildir.
* LGBTT örgütleri heteroseksüel ilişkinin norm olarak dayatıldığı, iki yüzlü toplumda cinsellik konusunda kendi “azınlık” haklarını savunanların örgütleridir. Böyle bir örgütün kendine devrimci diyen örgütlerle birlikte devrimci tutsaklarla dayanışma eylemleri içinde yer almak istemesi gayet olumlu bir şeydir. “Halkın tüm kesimlerini birleştirmek perspektifi” ile hareket ettiğini söyleyenlerin LGBTT’lerin de gelmesinden, geldiğinde evet karar mekanizması içinde yer almak istemesinden gocunması anlaşılır bir şey değildir. Halk içinde LGBTT’ler var mıdır? Varsa bunların kendilerine karşı yönelen özel baskılara karşı örgütlenip mücadele etmesi anlaşılır ve doğru değil midir? Bizzat devrimci örgütlerin bu insanların sorunlarına sahip çıkması gerekmez mi?
* Yürüyüş aslında LGBTT’lerin eylem birliğine gelmesinden rahatsızdır. Gelmelerine kerhen de olsa bir şey dememişlerdir. Fakat birLGBTT örgütü başka örgütlerle eşit hak isteyince Yürüyüş “ilkesel” devrrrrimci ! tavrını koymuştur: “Eşcinselliği, bir cinsel sapkınlığı böyle bir platform içinde meşrulaştıramazdık.” Bu tavrın devrimcilikle ilgisi ne? Yalnızca heteroseksüeller mi devrimci tutsaklarla dayanışma içinde olma hakkına sahiptir? LGBTT'ler kendi cinsel tercihlerini, eğilimlerini, pratiklerini herkese norm olarak dayatmak isteyenlerin gözünde sapkınlıktır ancak.
* “Eşcinsellik bir cinsel sapkınlık ve hastalıktır. Kapitalizm, cinselliği, aşkı sadece bir haz duygusuna indirgemiş ve bunu teşvik ederek sapkınlığı kanıksattırıp yaygınlaştırmaktadır. Bu sorun, kapitalizmin insanı kendisine, doğaya ve değerlerine yabancılaştırmasının ürünlerinden biridir.”
Burada Yürüyüş güya devrimci tavır takınıyor. Yaptığı aslında kapitalist toplumda cinsellik konusunda egemen olan anlayış ve önyargıların devrimcilik adına tekrarlanmasıdır. Eşcinselliği “cinsel sapkınlık ve hastalık” olarak değerlendirmek, kapitalist toplumun egemen anlayışıdır. Kapitalist toplum heteroseksüel ve monogam ilişkiyi norm olarak dayatan, “ahlaklı”, “namuslu” tek ilişki biçimi olarak gösteren toplumdur. Tabii bu monogaminin kaçınılmaz yol arkadaşı yaygın resmi ve gayrı resmi fuhuş, eşlerin birbirini “aldatması” vs. dir. Marksist yaklaşımda kapitalist toplumun bu normu teşhir edilir. Geleceğin toplumunun insanlarının cinselliği konusunda: Onlar nasıl yapacağına kendileri karar vereceklerdir denip geçilir. Cinselliğin bir biçimini norm olarak getirip dayatmak, onun dışındakileri “sapkınlık” “hastalık” olarak adlandırmak yanlış bir yaklaşımın ifadesidir. Bu kapitalist toplumun iki yüzlülüğünün, sahtekarlığının da ifadesidir aynı zamanda. Eşcinselliğin doğaya yabancı olduğu, insani değerlere ters olduğu, kapitalizmin ürünü olduğu vs.’nin tümü yanlış, sadece kapitalist toplumun egemen önyargılarının tekrarı olan saçmalıklardır. Doğada cinselliğin yalnızca bir biçimi -monogam heteroseksüel ilişki- yoktur. İnsanlık tarihinde monogam heteroseksüel ilişki ancak son 200 yıllık tarihin ürünüdür. Eşcinselliğin tarihi kapitalizmin tarihinden çok eskidir. Kapitalizmin ürünü değildir. Yani kapitalizmin ortadan kaldırılmasıyla bu “hastalık” ve “sapkınlığın” ortadan kaldırılacağını vb. söylemek de bütünüyle saçmadır.
* “Bunun ötesinde, devrimciler elbette, kapitalizmin ezdiği kullandığı tüm kesimler gibi, eşcinsellerin ezilmesine, kullanılmasına da karşı çıkar. İkincisi, bu kesimler eğer, anti-emperyalist, anti-kapitalist mücadeleye katılmak isterlerse, buna engel olmaz. Ama burada esas olan, karşımıza cinsel kimlikleriyle değil, siyasi nitelikleriyle çıkmalarıdır.”
Peki ama bu “eşcinsellik” (LGBTT eşcinsellikten geniştir !) eğer “tedavi edilmesi gereken” bir “sapkınlık”sa ve LGBTT insanlar fakat bunu hiç te sapkınlık olarak görmüyor, kendi cinselliklerini kendi istedikleri gibi yaşamak istiyorlarsa ne olacaktır? Tedavici “devrrrimciler” bu “sapkınlar”ın ezilmesine nasıl karşı çıkacaklardır? Kendileri “tedavi” gerekliliğini savunanlar, nasıl olup ta ezilmeye karşı çıkacaklardır. Eşcinselliğin kendisinin “sapkınlık” ilan edilmesi, ezmenin bir parçası değil midir. Cinsel tercihi bizim istediğimizden değişik olanlara kendi tercihimizi dayatmak ezme, baskı değil midir? Bizzat “sapkınlık” değerlendirmesi bir aşağılama, bir baskı değil midir?
LGBTT insanlar kendi cinsel özgürlüklerini savunduklarında, eşitlik istediklerinde, bunun için gerçekten mücadele ettiklerinde kapitalist sistemle karşı karşıya geleceklerdir. Bu insanları ezen bu sistemdir. Antikapitalist mücadelede bu insanların kendi cinsel kimlikleriyle de katılmasını gerçek hiçbir devrimci red edemez. Onların cinsel kimlikleri bugün onların siyasi kimlikleridir de aynı zamanda.