gelişigüzel notlar



gelişigüzel notlar anasayfagelişigüzel notlar arşivydi çağrı anasayfa


google'de sitede


Ara
1-
18

+ İsviçre’de Minare yasağı… Kimin kime ne deme hakkı var?
+ Açılım'da 1 Aralık -18 Aralık arası kronoloji….

1 Aralık…

+ İsviçre’de Minare yasağı… Kimin kime ne deme hakkı var?

İsviçre’de ırkçı partinin tek başına yürüttüğü “Minare’ye Hayır” kampanyası, yapılan Halk Oylamasında başarıya ulaştı. Oylamaya katılan İsviçre’li seçmenlerin yaklaşık % 58’i, İsviçre’de bundan böyle yeni minare yapılmasına karşı oy kullandı. Referandumda İsviçre’deki 26 kantondan sadece 4’ü Minare yasağına hayır diyen tavır takındı.

İsviçre, söz konusu olan sermayenin “hakları” olduğunda Avrupa’nın en liberal demokratik ülkesi. İsviçre aynı zamanda 20. yüzyılın başında kendi içindeki ulusal sorunu şiddetsiz ve en demokratik tarzda çözmüş olan burjuva ülkesi. Ülkede İsviçre’nin kurucu uluslarının dilleri eşit şartlara sahip. İsviçre emperyalist dünya savaşlarında savaşa katılmayan bir ülke. İsviçre ülke savunmasını esas olarak halk silahlanmasına dayandıran az sayıdaki burjuva ülkesinden biri. İsviçre doğrudan demokrasinin en çok kullanıldığı burjuva ülkesi. Halkının kültür düzeyi en yüksek olan ülkelerden biri. İşte böyle bir ülkede yapılan referandumda, oy kullananların çoğunluğu ırkçı partinin “Müslümanlar Hristiyan Avrupa’yı fethetmeye yöneliyorlar”, “Batı demokrasisinin evrensel değerlerini red eden İslam, bugün Avrupa Kültürünü tehdit ediyor”, “Minare bu fetih hareketinin en önemli sembollerinden biridir”, “Bugün minare, yarın şeriat” temelinde yürüttüğü kampanyaya onay veren bir tavır takındılar. Gerçekle ilgisi olmayan - İsviçre’nin nüfusu 7.5 milyon, yaklaşık 400 bin Müslüman nüfus var. İsviçre’de 150 cami var, 4 tane minare var. - İslami fetih öcüsünü Irkçı Parti (oy oranı % 20 civarında) – bütün diğer burjuva partileri bu referandumda Minare yasağına şu veya bu ölçüde karşı çıktılar- güçlenmek için bir araç olarak kullandı. Bu referandum Avrupa’nın göbeğinde, uygarlığın en gelişmiş olduğu düşünülen, Avrupa’nın en “liberal” ülkesinde bile ırkçılığın ne kadar yaygın olduğunu, ırkçı bir kampanyanın bugün de Avrupa’nın göbeğinde doğrudan demokrasi şartlarında başarı şansının büyük olduğunu gösterdi.

Referandum ertesinde, Minare yasağına değişik tepkiler geldi. İsviçre Adalet Bakanı Eveline Schlumpf  “sonuç Müslümanları değil, köktenciliği hedefliyor” sözleriyle kırılmış çömleği yamamaya çalışırken, sonuç Avrupa’da açık ırkçı ve faşist güçler tarafından “İsviçre’den öğrenelim” şiarıyla coşku ile karşılanır ve kutlanırken, bunlar dışındaki tüm burjuva partiler tarafından eleştirildi. Referandumdan çıkan karar, İsviçre’de bir çok miting ve yürüyüşle protesto edildi. Referandumun yolunu açan ırkçı İsviçre Halk Partisi (SVP) bile sonuca şaşırdığını açıklarken, Yeşiller kararın farklı dinler arasında ayrımcılık yaratacağı sebebiyle AİHM’e götürme kararı aldı. ‘Hayır’ çıkacağına kesin gözle baktıkları için sandığa gitmeyen İsviçreliler de sokaklara döküldü.

AB Dönem Başkanı İsveç’in Göçmen Bakanı Tobias Billstrom, “İsveç’te biz bu tür konuları şehir planlaması kapsamında ele alıyoruz. Yapıların ne kadar yüksek olabileceğine ve inşa edilip edilemeyeceğine bizde şehir planlamacıları karar veriyor” dedi. Billstrom’a katılan Avusturya İçişleri Bakanı Maria Fekter de “Avusturya’da din özgürlüğü var ve minarelerle ilgili kararlar şehir planına uygunluğa göre alınıyor” dedi. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland: demokratik ülkelerde uluslararası anlaşmalarla korunan temel haklar oy uğruna gözden çıkarılamaz. Karar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin düşünce özgürlüğü, din özgürlüğü ve ayrımcılığın önlenmesi ilkeleriyle ilgili. AİHM kararını verecektir.

Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, “Bu karardan ötürü biraz kızgın olduğunu, çünkü minare yapılamamasının bir dine baskı yapma anlamına geldiğini” söyledi. İsviçrelilerin en kısa zamanda bu karardan geri döneceğini ümit ettiğini belirten bakan, “Bunun hoşgörüsüzlük ifadesi olduğunu ve kendisinin de hoşgörüsüzlükten nefret ettiğini” kaydetti.
Fransa’da göçmen kökenli Fransızlara bile nasıl davranıldığı ortada iken bu sözlerin kendisi iki yüzlülüktü aslında.

İtalya Dışişleri Bakanı Franco Frattini, AB’nin “tüm dinlere özgürlük” ilkesini benimsediğini anımsatarak, referandumu endişeyle karşıladıklarını belirtti. Frattini, “İtalya, okullarda çarmıha gerilmiş İsa figürünün asılabilmesinden yana ülkedir. Bu görüşün savunucusu ülke olarak, başka dine yönelik güvensizlik ve yasakçılık göstergelerini kaygıyla karşılıyoruz” dedi.
Frattini’nin esas derdi – örneğin Fransa’nın tersine- okullarda “çarmıha gerilmiş İsa Figürünün asılması pratiğinin sürdürülmesidir. Korkusu Minare yasağının bir süre sonra Katolik Kilisesinin sembollerinin de kamu alanlarından uzaklaştırılması taleplerine kadar genişletilebilecek olmasıdır.

İsviçre’de Referandumda çıkan Minare yapımına hayır kararı Türkiye’de de büyük tepkiyle karşılandı. Türk siyasetçileri Avrupa’nın ikiyüzlülüğünü, demokrat olmadığını vb. keşfettiler!

İsviçre’de bulunan Devlet Bakanı Çağlayan, ülkede minarelerin yasaklanmasına yönelik referandum için “İsviçre’yi medeni, modern bir ülke bilirdim, öyle değilmiş. Hoşgörü sınavında sınıfta kaldılar. Burada referandumun da suyu çıkmış. Bizim ülkemizde dini yapılar bir bütündür. Müslüman bir ülkede kilisenin çan kulesi ile ilgili böyle bir karar alınsaydı da aynı tepkiyi gösterirdim” dedi. Ve yalan söyledi. Buna aşağıda döneceğim.

Kültür ve Turizm Bakanı Günay: “Çok talihsiz. Böyle bir referandum olamaz bence 2000’li yıllarda. Bir Avrupa ülkesinde bile temel insan haklarıyla, inanç özgürlükleriyle ilgili olmaması gereken çağ dışı halk oylamaları yapılabiliyor ve böyle sonuçlar çıkabiliyor.” dedi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “İsviçre ayıp etmiştir” dedi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, “Bu durum, Avrupa’da yükselen ırkçı ve aşırı milliyetçi dalgaların tezahür etmesi bakımından oldukça manidardır” diye konuştu. Daha önce antisemitizmin insanlık suçu olduğunu söylerken, “Antisemitizm ne kadar insanlık suçu ise İslamofobya da o denli insanlık suçudur” dediklerini hatırlatan Erdoğan, şöyle devam etti:
“Temenni ediyorum ki başta AB üyesi ülkeler, AİHM, ilgili merciler, -bu konuda duyarlılıklarını ortaya koyan ülkeler var- hep birlikte duyarlılıklarını ortaya koysunlar ve dünyayı başta Avrupa olmak üzere böyle bir gerilime sevk etmesinler. Medeniyetler İttifakının bir eşbaşkanı ve kurucusu olan ülkenin Başbakanı olarak bu yanlıştan bir an önce dönülmesinin gereğini hatırlatmak, bizim görevimiz. İsviçre Adalet Bakanı, gelen uluslararası tepkiler üzerine yasaklamanın Müslümanları değil, İslamcı köktenciliği hedeflediğini söyledi. Caminin minaresinin köktencilikle ne alakası var? Yani, O da şecaat arz ederken sirkatin söylemiş. Bu ifadeyi kurmak, birbiriyle mütenasip iki ayrı yanlıştır. Tehlikelidir, kabul edilemez bir değerlendirmedir. İsviçre gibi güya demokrasinin beşiği sayılan, özgürlüklerin rahatça yaşanabildiği bir ülkede böyle bir referandum sadece İslam dünyasını değil, medeniyetler çatışması noktasında endişesi olan büyük bir kesimi de rahatsız etmiştir. Bu tür konular referanduma götürülemez. Yanlış buradadır. Ülkemizde de zaman zaman böyle bu tür konuları konuşanlar oluyor. Bunlar doğuştan verilmiş, alınmış haklardır, bunu referanduma götüremezsiniz.
Bakınız ben, cami, havra ve sinagoğun yüzyıllarca aynı cadde üzerinde ahenk içinde varolabileceğini kanıtlamış olan bir medeniyeti temsil eden ülkenin Başbakanı ve ‘Medeniyetler İttifakı Projesi’nin eşbaşkanı olarak bunları ifade ediyorum. Biz bir taraftan kalkıp da bu tür mabetleri devletin kasasından restore ederken, bunların kalkıp da bu adımları atması, anlaşılabilir bir şey değil. Kaldı ki demokrasilerde referandumların da bir ölçüsü vardır. Her konuyu referanduma taşımak yanlıştır. Temel hak ve özgürlükler oylama konusu yapılamaz. Bir insanını insan hak ve hürriyetlerini, bir toplumun, bir halkın yaşam özgürlüğünü, inanç özgürlüğünü kalkıp da referanduma sunamazsınız. Ne yazık ki İsviçre’de bu yapılmıştır, yanlış yapılmıştır. Ben bu kürsüden bir kez daha aklıselim ve sağduyu çağrısı yapıyorum.”

Dışişleri Bakanlığı da yaptığı açıklamada, girişiminin onaylanmasının hayal kırıklığı yarattığı, bu çerçevede İsviçre’nin, gelenekleriyle bağdaşmayan bu durumu düzeltici adımlar atmasının, Türkiye’nin yanı sıra uluslararası kamuoyunca da beklendiğini vurguladı:
“Bu karar, temel insani değerler ve özgürlüklere aykırı talihsiz bir gelişmedir. Birleşmiş Milletler Medeniyetler İttifakı Girişimi’nin iki eş sunucusundan biri olan Türkiye, farklı kültür ve inançlar arasında karşılıklı anlayış ve hoşgörü ortamının güçlendirilmesi yönünde yoğun çaba içerisindedir. İsviçre halkının bu kararı ülkemizde büyük bir üzüntü ile karşılanmıştır. Çeşitliliğe saygı ve uzlaştırıcı geleneğiyle uluslararası alanda saygın bir yer edinmiş olan İsviçre’nin, gelenekleriyle bağdaşmayan bu durumu düzeltici adımlar atması Türkiye’nin yanı sıra uluslararası kamuoyunca da beklenmektedir.”

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da, partisinin grup konuşmasında, “Avrupa’nın kendisini sorgulaması, bizim de kendimizi ve Avrupa’yı sorgulamamız için bir çıkış noktası olarak görülmeli” dedi. Baykal, şöyle devam etti:
“Bütün dünyanın zaten suçlamakta olduğu İsrail ’in Gazze’deki insanlık anlayışını inkâr eden uygulamalarına tepki göstermek yetmez. Şimdi burada da İsviçre’ye ve AB’ye de aynı tepkiyi göstermek lazımdır.”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise yaptığı yazılı açıklamada, “İsviçre’nin, ülkesinde yaşayan Müslüman toplumun ibadethaneleri konusunu referanduma götürmesi ve bunun minare yasağı ile sonuçlanması, Avrupa’nın insan hakları ve din vicdan özgürlüğü alanındaki siciline kara bir leke olarak geçmiştir. Bu gelişme, İslam karşıtlığının hangi tehlikeli boyutlara ulaştığını göstermiş ve batılı değerlerin Hıristiyanlık’la sınırlı olduğunu ve diğer dinleri dışladığını ortaya koymuştur” görüşünü dile getirdi.

Yani bu konuda şimdi Türk politikacıları- hükümetiyle muhalefetiyle birleşmiş, bir ağızdan, görünürde “din ve ibadet özgürlüğünü” genel olarak özgürlükleri savunur bir konumda Avrupa’yı, en başta da İsviçre’yi eleştiriyorlar.

Gerçekten ilginç bir durum. Kendi ülkelerinde ırkçılığın her türünün savunucusu ve uygulayıcısı olanlar şimdi ırkçılığa karşı mücadeleci pozlara bürünebiliyorlar.
Şimdi böyle “Dini özgürlükler” konusunda atıp tutanların, atıp tuttukları konudaki karneleri hiç de parlak değil.

2009 yılının AB İlerleme Raporu ve ABD Dışişleri’nin Uluslararası Dini Özgürlükler Raporu’nda, Türkiye’nin inanç özgürlüğü alanında ‘ilerleme kaydettiği’ belirtilse de bazı eleştiriler getiriliyor.

Avrupa Komisyonu’nun Ekim’de yayımladığı İlerleme Raporu’ndaki bazı eleştiriler şöyle: “Gayrimüslim cemaatler ibadet yerleriyle ilgili olarak sık sık ayrımcılığa tabi tutulduklarını ve idari belirsizlikle karşı karşıya kaldıklarını belirtiyor. Kendilerine ibadethane için yer tesis edilmesi yönünde yaptıkları başvurular reddediliyor. Mevcut Protestan kiliseleri ve Yehova Şahitleri’nin dua odaları davalarla karşı karşıya. Alevi cemevleriyle ilgili iki dava sürüyor, biri Danıştay’da görülüyor. Üç belediyenin üç tane Alevi cemevini ibadethane olarak tanımasına rağmen, cemevlerini tanımayan genel politika devam ediyor.”

ABD Dışişleri raporunda ise şu eleştirilere yer veriliyor:
“..Dini azınlıklar ibadet yerlerini açmak, muhafaza etmek ve işletmekte güçlüklerle karşılaştıklarını rapor etmiştir. Yasalara göre dini ibadetler sadece ibadet yeri olarak tayin edilen yerlerde yapılabilir. Belediye yasaları sadece hükümetin bir ibadet yeri tayin edebileceğini öngörür. Gayrimüslim gruplar, özellikle de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce resmen tanınan mülke sahip olmayan dini gruplar, ibadetlerini genellikle diplomatik alanda ya da özel evlerde yapmıştır.”
“..Yehova Şahitleri’ne ait iki ibadet yerine (krallık salonu) karşı imar yasalarına dayanan mahkeme kararları, 2009’un başında temyizde feshedildi. İki krallık salonu daha imar yasaları nedeniyle ibadeti sınırlayan mahkeme hükümlerine itiraza devam etmiştir.”
“Aleviler kendi inançlarını serbest uyguladı ve ibadet yeri olarak yasal statüsü olmamasına rağmen cemevleri inşa etti. Bunlar genellikle ‘kültür merkezleri’ olarak sınıflandırıldı. Alevi örgütlerinin temsilcileri yine de, cemevleri kurma girişimleri sırasında sık sık engellerle karşılaştıklarını, ayrıca ülkede yaklaşık 100 cemevi bulunduğunu ve bunun da sayılarına oranla ihtiyaçlarını karşılamadığını belirtiyor.”

Yani kısacası aslında burjuva siyasetçilerinin hiç birinin bir diğerine söyleyecek lafı olmamalı. Bunların hepsi şu veya bu ölçüde kendi dinlerinin tek doğru olduğunu savunan, din özgürlüğü ve diğer tüm özgürlükleri savunduklarında, bunu ancak kendileri için savunan sahte demokratlardır.

 

+ Açılım'da 1 Aralık -18 Aralık  arası kronoloji….

1 Aralık …
- İyi bir haber:
Haberler hep kötü değil. İşte 1 Aralık’ta medyaya yansıyan iyi bir haber:
Üniversitede Kürtçe bölüme izin çıktı         
Mardin Artuklu Üniversitesi'nde Kürtçe bölüm kurulmasına ilişkin karar çıktı. Bakanlar Kurulu kararı bugünkü Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdi.

Gazetede "Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı olarak Türkiye'de Yaşayan Diller Enstitüsü kurulması; Millî Eğitim Bakanlığı'nın 7/10/2009 tarihli ve 26256 sayılı yazısı üzerine, 28/3/1983 tarihli ve 2809 sayılı Kanunun ek 30’uncu maddesine göre, Bakanlar Kurulu'nca 12/10/2009 tarihinde kararlaştırılmıştır." denildi.”

- Kötü bir haber:
Öcalan’ın avukatından açıklama: Öcalan 6,5 metrekarelik hücrede:
Abdullah Öcalan'ın Avukatı Ömer Güneş, müvekkiline yönelik yeni uygulamanın siyasi bir darbe olduğunu belirterek, yeni uygulamanın İşkenceyi Önleme Komitesi'nin (CPT) raporlarının tersine hazırlandığını kaydetti
ROJ TV'de Amed Dicle'nin sorularını yanıtlayan Öcalan'ın Avukatı Ömer Güneş, müvekkillerinin içinde bulunduğu koşullar hakkında bilgi verdi.

'Sayın Öcalan daha önce 12 metrekarelik bir hücrede tutuluyordu. Yeni durumda 6.5 metrekarelik bir odaya yerleştirilmiş bulunmaktadır' diyen Güneş, şunları belirtti:

'Türkiye hükümeti Temmuz 2008 tarihinde AİHM İmralı şartlarını düzelteceğine dair taahhüt verdi. Öcalan'ın içinde bulunacağına dair şartların düzelteceğini söyledi. Ancak daha sonra böylesi bir uygulama yapıldı. Yeni bir bina kurdular ve sayın Öcalan'ı 6 metrekarelik bir hücreye yerleştirdiler. Eski odanın penceresi çok rahatsız edici olduğu halde ve Sayın Öcalan bu durumda itiraz etmesine rağmen yeni pencere eskisinden çok daha kötü. Yeni yapılan yapıdaki pencere yukarda yapılmış ve havası yukarda kalmaktadır. Öcalan burada adeta hava alamıyor ve en önemli sorun budur. Hukuken bir hükümlü veya tutuklunun sağlığı devletin sorumluluğundadır. Devletin bu konuda gereken şartları oluşturması gerekirken devlet bu şartları periyodik olarak bozmaktadır. Artık hava almak bile engellenmektedir. Bundan dolayı Sayın Öcalan orayı bir ölüm çukuru olarak tanımlamaktadır. Zaten sağlığı iyi değildi bu durumda sağlığı daha fazla tehlikeye girmiş bulunmaktadır. Sağlığı tehlikededir.'
(…)
Güneş Öcalan'a yönelik yeni uygulamaları 'siyasi darbe' olarak nitelendirdi ve şöyle dedi: 'Sayın Öcalan'ın bu süreçte, hükümetin 'biz sorunu çözeriz' dediği süreçte böylesi kötü koşullara yerleştirilmesinin bir önemi ve anlamı vardır. Siyaseten Öcalan'ı Kürt sorunu konusunda devre dışı bırakmak istiyorlar. Sorunun çözümünün dışında tutulmaktadır. Devletlerin mantığında vardır; toplum üzerinde etkisi olan liderlere her zaman özel uygulamalar yapılmıştır. Sayın Öcalan'ın bu süreçte bu uygulamaya tabii tutulması siyasi bir darbedir. Siyasi ve Hukuki bir darbedir. Bu süreçte bu uygulamanın geliştirilmesi siyasi darbedir. Bu uygulama insan haklarına ve mevcut Türkiye yasalarına bile aykırı olduğu için hukuki bir darbedir.”
Yani Öcalan’ın hayatı tehlikededir. O bir siyasi darbe ile şimdi ölüm çukuruna itilmiştir. Şartlarını düzeltme adına, şartları iyice kötüleştirilmiştir.
Bu bilgiler aslında Öcalan’ı önder olarak görenlere acil eylem çağrısıdır.

2 Aralık’tan itibaren bu çağrıya cevaplar gelmeye başladı.
KK ve Türkiye’nin bir çok kentinde Öcalan lehine gösteriler yapmak isteyen gruplar sokağa çıktılar. Polisin sert müdahalesine karşı gösteri yapan gruplar taş, Molotof ve havai fişekler kullandılar.

3 Aralık’ta Anayasa Mahkemesi başkanı Haşim Kılıç, iki yıla yakın süredir açılmış ve 1 yıla yakın süredir Anayasa Mahkemesinde duruşma/karar aşamasında bekleyen DTP kapatma davasına 8 Aralık’ta başlanacağını duyurdu.
Bu yangına körükle gitmek anlamına gelen, Kürt yığınları tahrik anlamına gelen bir zamanlama idi.

 4 Aralık’ta
- DTP’den Açılımla ilgili açıklamalar geldi. DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, İmralı Cezaevi'nde hükümlü bulunan Abdullah Öcalan'ın cezaevi koşullarıyla ilgili bir açıklama yaparak AKP'ye yüklendi. Türk'ten sonra hükümete bir eleştiri de DTP Meclis İdare Amiri ve Muş Milletvekili Sırrı Sakık'tan geldi.
Sakık, Kürt sorununun çözümüyle ilgili hükümetin oyalama taktiği güttüğünü öne sürdü. Hükümeti samimi bulmadığını açıklayan Sakık şöyle konuştu:
'Bir plan, projeleri yok, oyalıyorlar. Bocalıyorlar. Ondan dolayı sıkıntılar yaşanıyor. Olmayan bir programın, projenin neyini destekleyeceğiz? Varsa bir proje desteklemek için buradayız. Bugüne kadar iyi niyet söylemlerini destekledik. Şu ana kadar bir şey yoksa kendilerine sualler soracaklar 'bizim nerede yanlışımız var' diye.”
- Aynı gün, DTP kapatma davasında Raportörlerin Anayasa Mahkemesi üyelerine verdiği raporun içeriği medyaya yansıdı. Buna göre, Raportörlerin Anayasa Mahkemesi'ne davaya ilişkin sunduğu raporda hem DTP'nin “terör örgütü PKK” ile ilişkisine hem de DTP yöneticilerinin 'barış' çağrılarına dikkat çekiliyordu. Raporda DTP'nin “terör örgütü PKK”nin siyasi organı gibi davrandığı, “örgütün başı Abdullah Öcalan'ı sahiplendiği” ve bu kapsamda “Anayasa ile Siyasi Partiler Yasası'na göre 'Bölücü eylemlerin odağı” olduğu belirterek kapatılabileceği ifade ediliyordu. Ancak raporda aynı zamanda, “DTP'nin şiddeti teşvik etmediği ve açıkça övmediğine” de dikkat çekilerek Venedik kriterleri hatırlatılıyordu. Raporun bu bölümünde Venedik Kriterleri'nin 'şiddeti teşvik etmeyen ve övmeyen partilerin kapatılmaması' yönündeki hükmüne yer veriliyordu. Bu saptamalara rağmen raporda, “DTP'nin, “terör örgütü PKK”nin siyasal organı gibi davrandığı” da belirtilerek, “Bölücü eylemlerin odağı haline geldiği” saptaması yineleniyordu. Her ne kadar bu raporun bağlayıcılığı olmasa da, Anayasa Mahkemesinin yapısı bilindiğinde, aslında davanın kapatma kararı ile kapanacağı belli idi. Yine de bir çok yorumcu, tam da bu ortamda DTP’nin kapatılmasının ülkede zaten gergin ve karışık olarak ortamı daha da gereceği ve karıştıracağı için, DTP’nin kapatılmaması yönünde bir karar çıkabileceği yönünde yorumlar yapıyor, daha doğrusu bu konudaki istek ve umutlarını dile getiriyorlardı.
- Bu arada sokaklarda “serhildan”lar sürüyor. Çocuk yaşta insanlar çatışmalarda ön saflarda yer alıyordu.
- Sivil faşist güçler de “Şehitler ölmez/Vatan bölünmez” şiarı ve Türk bayrakları ile sokaklara dökülmeye başlıyordu.
- Aynı gün Adalet Bakanı Ergin,TBMM Adalet Komisyonu toplantısına katılmak üzere geldiği Meclis'te gazetecilerin sorularını yanıtladı. Ergin bir gazetecinin önceki gün DTP'li bazı milletvekillerinin kendisine yaptığı ziyareti hatırlatarak, 'İmralı'daki cezaevi şartları değişecek mi?' şeklindeki sorusuna şu yanıtı verdi: “Türkiye'deki F tipleri hangi imkanlara sahipse, İmralı da o imkanlara sahiptir. Bu imkanlar, BM ve Avrupa Konseyi'nin, öngördüğü şartlardan, yani evrensel standartların üstündedir. Buna rağmen, somut şikayetler varsa değerlendiririz. Bu şikayetleri inceleriz. Haklılık payı olanları elbette karşılarız. Biz hiçbir hükümlümüzün cezaevlerinde evrensel standartların altında bulunmasına rıza göstermeyiz. Buna herkes dahildir.”
‘DTP'liler, Öcalan'ın hücresini değiştireceğiniz sözü verdiğiniz, şeklinde açıklamalar yaptılar' soruya ise Ergin, 'Onunla ilgili bir sözümüz olmadı' karşılığını verdi.
- Aynı gün TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Zafer Üskül, 'Abdullah Öcalan'ın İmralı Cezaevi'nde 6 metrekarelik hücrede kaldığı' iddialarını reddetti. Üskül, Öcalan'ın bundan önce kaldığı odasının 11.98 metrekare, 6 metrekare olduğu iddia edilen taşındığı yeni odanın ise 11.81 metrekare olduğunu söyledi. Havalandırmanın, 42.24 metrekareden 24 metrekareye indiğini bildiren Üskül, eski binada havalandırmanın 3 ayrı oda için yapılan ortak havalandırma olduğunu, yeni inşaatta her oda için ayrı bir havalandırma yapıldığını, bu havalandırmanın metrekare olarak şu anda F tipi cezaevi standartlarına paralel bir havalandırma olduğunu söyledi.
Öcalan'ın bazı hakları kullanamadığına yönelik iddialar bulunduğuna da dikkat çeken Üskül, 'Oradaki bazı hükümlüler, bazı hakları kullanamıyorsa, aldıkları disiplin cezaları gereğidir. Bu cezaları sona erdiklerinde elbette o haklarını kullanacaklardır'' diye konuştu. Üskül, TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi ve DTP Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal'ın bir alt komisyon kurularak, İmralı'da inceleme yapılması talebinin komisyon gündemine alınmasının da reddedildiğini bildirdi.
- DTP’nin İzmir’de yaptığı mitinge sivil faşistler saldırdı. Miting yerine giden arabalar taşlandı. DTP’lilere taşlarla, sopalarla saldırıldı. Bu faşist saldırılar medya’da halkın kendiliğinden tepkisi olarak tanıtıldı. DTP konvoyunda “gerilla kıyafeti giydirilmiş çocuklar”ın olduğu, “halkın” buna tepki gösterdiği vb. anlatıldı. Ahmet Türk bu gibi saldırıların güvenlik güçlerince önlenmemesi halinde, diğer şehirlerde de kötü olaylar olabileceği açıklamasını, bunu istemediklerini açıkladı.
- Erdoğan yaptığı açıklamada, bir yandan vatandaşı sakin olmaya, güvenlik güçlerinin yerine hareket etmemeye çağırırken, ağırlıklı olarak DTP konvoyunda terör örgütü bayrakları olduğunu, bir siyasi partinin konvoyunda bu gibi şeylere izin verilmemesi gerektiğini vb. anlatarak aslında DTP’ye saldırıdan DTP’yi sorumlu tutan, yeni saldırılara kapıyı açan bir tavır takındı.
- Medya sokaklardaki çatışma görüntülerini tekrar tekrar göstererek “Bütün bunlar pul kadar yer için yapılıyor” kampanyası yürütmeye başladı. Bir yandan vatandaşlara “sabır” çağrıları yapılırken, bir yandan da açıkça “sabırlar taşabilir” propagandası ile Kürt göstericilere karşı “sivil” şiddet eylemleri tahrik ediliyordu. DTP üzerinde ise “kendini PKK’dan açıkça ayır”, “sokakta şiddet eylemlerini sen durdur” baskısı arttırılıyordu.

- Öcalan’ın 2 Aralık tarihli görüşme notlarından:
'Buradan fiili anlamda liderlik yapmayı doğru bulmuyorum, ahlaki bulmuyorum. Daha öncesinde çözüm için elimden geleni yapacağımı söylemiştim. Barış grupları geldi. Bu konudaki samimiyetimizi gösterdik. Ben bu koşullarda daha fazla ne yapabilirim? Daha fazla yapabilmem için önümün açılması gerektiğini söyledim. Benim şu andaki durumum; bir kuyunun dibinde gibiyim. Yüzde 25 temiz hava alabiliyorum. Uyku muyku yok burada. Uyuyamıyorum. Gözlerimi açıp kapatıyorum. En ufak bir seste, kapının açılmasında uyanıyorum. Bu koşullara sağlığım da psikolojik durumum da daha fazla elvermeyecektir.”
Sağlığıma gelince temiz hava almam gerekiyor. Uyuduğum zaman nefes alamıyorum. Bir de boğazım kuruyor. Neredeyse uyumuyorum, öyle dalar gibi oluyorum sadece. Havalandırmanın duvarları daha yüksektir. Burada temiz hava alamıyorum. Hava yukarıdan gidip geliyor, burada beş metrelik bir kuyunun dibinde gibiyim.”
Bana yeniden yirmi günlük hücre cezası verdiler. Bir konuşmama dayanıyorlar. Konuşmanın tamamını almamışlar. Ben bir tespit yapıyorum, onlar içinden tek bir cümleyi seçiyorlar, 'sen talimat vermişsin' diyorlar. 'Parlamento çözüm geliştirmezse Baharda büyük bir çatışma yaşanır. Kürtler kendilerini savunurlar' demişim. İşte görüyorsunuz yaşananlar ortada. Bu işin kışı baharı da olmaz. Benim söylediklerimi doğru da değerlendirmiyorlar. Bu cümle eksiktir. Ben ne dediğimi biliyorum. Ben bunu cezaevi idaresine de yazdım. İnfaz Hakimliğine itiraz dilekçesinde de yazdım. Herhalde dikkate alırlar. Ben talimat vermediğimi, tespit yaptığımı belirtiyorum. Benim buradan kimseye talimat verecek durumum yok. Kaldı ki Kürtler kendileri için savaşıyorlar. Kürtler 2000'lerde olsaydı benim için savaşıyorlar diyebilirdim ama şimdi 2010 yılında Kürtler kendileri için savaşıyorlar. PKK de savaşırsa kendisi için savaşacaktır. Kürtler varlıkları ve özgürlükleri için savaşıyorlar. O yüzden ben onlara yapın veya yapmayın diyemem. Ne yapıp ne yapmayacaklarına kendileri karar verirler. Benim burada pratik olarak önderlik etmem beklenmemelidir.'“
„'Burada yüzde 25 hava alabiliyorum, nefes bile alamadığım bir ortamda kimse benden bundan fazlasını bekleyemez. Hükümet de benden bundan fazlasını bekleyemez. Burada nefes bile alamadığım koşullardayım. Erdoğan'a sesleniyorum Gül'e de. Yedi yıldır onları bekliyoruz. Ancak bundan sonra onları da bekleyemeyiz, bu tasfiye planlarıyla bu süreci götüremezler. Böyle yaparlarsa sonları Erbakan ve Özal gibi olur, tasfiye edilirler. Özal'ın tasfiyesini bu çerçevede değerlendiriyorum, biraz çözüme ve bağımsızlığa yakın durdu, tasfiye ettiler. Erbakan da biraz ılımlı İslam demokratıydı, o da bir şeyler yapmaya çalıştı. Onu da devirdiler. Çiller'i getirdiler. Biliniyor Çiller CIA ajanıdır. Sonrasında korkunç şeyler oldu. 17 bin faili meçhul oldu deniliyor. Ecevit de bir şeyler yapmak istiyordu, onu da Bahçeli engelledi. Çekildi, Hükümeti düşürdü. Sonra Ecevit'in sağlık sorunları da öyle söylendiği gibi değil. Sağlık sorunları yaratıldı. AKP bu süreci tasfiyeyle götürmeye çalışırsa, bahar bile olmadan iki-üç ay içinde tasfiye olur gider. Kürtlere de söylüyorum bu tasfiye sürecini iyi anlayıp ciddi yaklaşmalıdırlar.“

5 Aralık’ta
- Ahmet Türk, partisinin değerlendirme toplantısından sonra gazetecilerin sorularını yanıtlarken şunları söyledi: 'Gündemimizde kapatma davası var. Arkadaşlarımız yasağın olduğu bir Parlamento'da bulunmanın bir anlamı olmadığını düşünüyor.'
- Emine Ayna da Öcalan'ın İmralı Cezaevi'ndeki odasıyla ilgili bir soruyu şu şekilde yanıtladı: 'Orada eğer havalandırmanın üstü kafesle kapatılıyorsa bu 'Kürt sorununu boğuyoruz, Kürt halkına nefes aldırmayacağız' demektir. Yok 6 santimdi, yok 12 santimdi, böyle küçük şeyler değil.'
Ayna açılımla ilgili bir soruyu yanıtlarken de şöyle dedi: 'Arkadaşlar açılım bitti, bitti İmralı'yla beraber, İmralı'ya yaklaşımla beraber bitti zaten. İçişleri Bakanı'nın, Başbakan'ın İzmir'e DTP'yi sokmama kararı ile beraber açılım bitti zaten.'
İmralı'daki cezaevinin AB standartlarının üzerinde olduğu açıklamasıyla ilgili de Ayna şöyle dedi: 'Sorun o kadar basit değil. Bakın biz 'muhataplık' diyoruz, 'Kürt sorununun çözümünde Abdullah Öcalan'ın oynayacağı rol' diyoruz.'
'Kapatma kararı çıkarsa yol haritanız ne olacak?' sorusuna Ayna, şu yanıtı verdi: 'Onu biz ilk kapatma davası açıldığı zaman söylemiştik. Dedik ki 'Bir tek arkadaşımızın bile fezlekesi gelirse, dokunulmazlığı kalkarsa, partimiz kapatılırsa' demiştik. Bu zaten Kürtlere, Türkiye'deki demokratlara aslında 'Biz muhalif hiçbir şeye tahammül etmiyoruz, bunun Meclis'e girmesini de istemiyoruz. Demokratik siyaset kanallarını kapatıyoruz' anlamındadır. Biz neyde ısrar edeceğiz?'
- Amed’de yapılan DTP’li belediye başkanlarının yan yana geldiği toplantı ertesinde Amed belediye başkanı, Öcalan’ın şartlarının kötüleştirilmesi bağlamında “Sayın Erdoğan, Sayın Ecevit, Sayın Bahçeli gidip 11 yıl değil, 11 gün İmralı’da kalsınlar. Görelim standartlara uygun muymuş değil miymiş.” dedi. Bunun üzerine medya yaygarayı bastı. Bir gün sonra Baykal yaptığı basın toplantısında savcıları göreve çağırdı.

6 Aralık’ta
- Sokak eylemleri, çatışmalar sürdü. Medyanın bir bölümü birkaç alanda olanları döndüre döndüre göstererek genel bir çatışma havası varmış gibi gösteriyor; bir yandan “sükünet çağrısı” yapılırken, diğer yandan kışkırtılıyor.
- KCK adına yapılan açıklamada
Öcalan’ın tutukluluk şartları konusunda
Önder Apo'nun ölüm hücresine ve ölüm çukuruna konulmasını herkes doğru anlamalıdır. Türk özel savaş basınının çarptırdığının tersine, bu uygulama Türk Devleti'nin Cumhuriyet döneminde Kürt isyan Önderlerine yaklaşımını ifade etmektedir. Önderler imha edilmiş, Kürt halkı da katliamdan geçirilerek üzerinde her türlü inkar-imha siyaseti yürütülmüştür. Bu tarihsel gerçeklik perspektifinden Önderlik gerçeğine bakılmalıdır.” tespiti yapıldıktan sonra;
Her Kürdistan’lı ve her Kürdün, yurtseverin, demokratın, aydının, elinden ne geliyorsa onu gücünün son sınırlarına kadar kendini sürece katması onurlu yaşamanın bir gereğidir. 'Edi Bese' hamlesinin yeni bir aşaması olarak 'Tecrit Ve İmhaya Karşı, Demokratik Çözüm' hamlesi temelinde, bu amaç gerçekleştirilinceye kadar kararlılıkla halkımızı, serhıldanlarını daha yaygın, yoğun ve sonuç alıcı kılma temelinde yükseltmeye çağırıyoruz.” çağrısı yapılıyor.

7 Aralık’ta
- Tokat’ın Reşadiye ilçesinde hareket halindeki bir askeri birliğe yapılan saldırıda 7 asker öldürüldü, üç asker yaralandı. Erdoğan’ın yanında bir heyetle ABD’de görüşmeler için bulunduğu bir sırada ve Türkiye’nin içinde savaş tamtamlarının çalındığı, sokak eylemleri bahane edilerek Kürtlere karşı genel bir kışkırtıcılık ortamının hazırlandığı, bir gün sonra DTP kapatma davasının başlayacağı günde yapılan bu eylem medyada “teröre” ve “teröristlere” - genelde Kürtlere- karşı kışkırtıcılığı arttırmak için, ordu etrafında kenetlenme çağrıları için tepe tepe kullanıldı.
Eylemin zamanlaması eylemin bir provokasyon eylemi, ortamı bilinçli olarak germek için, savaş ortamını daha da geliştirmek için, savaşın sürmesini sağlamak, atılan cılız barış adımlarını torpillemek için yapılmış bir eylem olma olasılığını güçlendiriyordu. Eylem her halükarda kim tarafından yapılmış olursa olsun, objektif olarak T/KK’da savaşın sürmesinden yana, Kürtlerle Türklerin karşı karşıya gelip çatışmasından yana olan güçlerin ekmeğine yağ sürüyordu.
Eylem hakkında hükümet ve AKP adına tavır takınanlar, eylemin MHP ve CHP ve bir kısım medya tarafından derhal PKK eylemi olarak gösterilmesi konusunda “dikkatli olunması gerektiği” eylemin başka karanlık güçler tarafından da gerçekleştirilmiş olabileceğine dikkat çektiler. Bülent Arınç eylemin zamanlamasına dikkat çekti.
DTP adına eylemi değerlendiren Eş başkan Ahmet Türk, Tokat’taki şehitlerin acısını yürüklerinde duyduklarını açıkladı ve bu eylemi “barış sürecine darbe vuran” bir provokasyon olarak değerlendirdi.
- Amed’deki polisin dağıtmaya çalıştığı protesto gösterisinde üniversiteli bir genç vurularak öldürüldü.
- İstanbul’da 28 günden beri hastanede vücudundaki yanıklar nedeniyle tedavi altında olan genç kız öldü. Genç kız bir belediye otobüsüne karşı girişilen bir molotoflama eylemi sonucu yaralanmıştı.

8 Aralık
- 7 askerin cenaze törenleri, PKK’ye karşı savaş çığlıklarının, lanet yağdırmaların aracı olarak kullanıldı.
- Sokak gösterilerinde döndüre döndüre gösterilen “taş atan çocuklar” resimleri amacına ulaştı! TBMM Adalet Komisyonu, ‘Taş atan çocuklarla’ ilgili düzenlemeleri de içeren Terörle Mücadele Kanununda ve bazı kanunlarda değişiklik öngören kanun tasarısının, 10 Aralık'ta yapılması planlanan görüşmelerini iptal etti.
Komisyon Başkanı Ahmet İyimaya, Çek Kanunu Tasarısı'nın görüşmelerinin cuma akşamına kadar sürdüğünü anımsattı. İyimaya, 10 Aralık Perşembe günü Genel Kurul'da görüşülmesi amaçlanan bu tasarıyla, TMK'da değişiklik öngören tasarının aynı zamana denk geldiğini, ardından da Genel Kurul’da bütçe görüşmelerinin başlayacağını, bu yüzden tamamen ''teknik nedenlerle'' tasarının görüşmelerinin iptal edildiğini bildirdi. CHP Grup Başkanvekili Hakkı Suha Okay, 'Açılımın tek somut göstergesi olan tasarı da geri çekilerek açılımın nasıl bir fiyasko olduğu ortaya çıkmıştır' dedi.

- DTP davasının görüşülmesine başlandı. Birinci günün akşamı Anayasa Mahkemesi adına açıklama yapan H. Kılıç “Cuma gününden önce bir karar çıkması mümkün gözükmüyor” dedi.

- DTP Parti Meclisi Toplantısı'nın çıkışında bir açıklama yapan A.Türk
'Biz halkın iradesiyle geldik ve halkın isteği ile köprü olacağımıza da ifade ettik' diyen Türk, 'Son dönemlerde bir düşünce var; filler ve atlar tepişirler ama çimenler ortada yok olur, öyle bir duruma geldik. Bütün bunların faturası DTP'ye kesiliyor' dedi.
Türk, 'DTP'nin önünün kapatılması, grubunun düşürülmesi, siyaseten etkisiz hale getirilmesi durumunda Parlamento'da bulunmanın artık bir anlamının olmayacağı, bir katkısının olmayacağı anlayışına vardık. Belediye başkanlarımızla yaptığımız istişare toplantısında, bu kararımızın arkasında olduklarını ifade ettiler. Arkadaşlarımız, alacağımız her karara uyacaklarını ifade ettiler' diye konuştu.
Türk, 'Biz koşullar ne olursa olsun mutlaka bu ülkede barışa, ortak akla ve diyaloğa ihtiyaç duyuyoruz. Süreç gerginleşebilir ama inanıyoruz ki, bu topraklara bir gün barış gelecek' dedi.
Bir gazetecinin 'DTP'nin kapatılmasına karşı bir B planınız var mı?' diye sormasının ardından Türk, 'DTP çekilecek, sonra bağımsız seçime girecek, gibi bir düşüncemiz yok. Diyarbakır'da 4 milletvekilimiz var. İstifadan sonra, iki milletvekili için aday olma anlayışımız yok. Böyle bir projemiz yok' cevabını verdi. Türk şöyle devam etti:
'Şunu açık söylüyoruz. PKK'nın ve Öcalan'ın Kürt halkı için önemli olduğunu söyledik. Eğer önemsenmeseydi, 5 milyon dolara özel bir yer yapılır mıydı? Böyle bir şeyden sonra halkın tepki göstereceğini ifade ettik. Halkımızın tepkileri üzerinde yoğunlaşmamız gibi bir sorumluluğumuz var.'

9 Aralık
- KK’ın çeşitli kentlerinde ve İstanbul’un değişik semtlerinde sokak eylemleri sürdü.
- Yeni olarak DTP parti binalarına yapılan saldırılar gündeme geldi.
İlk olarak saat 01.00 sıralarında DTP Keçiören İlçe Başkanlığı kimliği henüz belirlenemeyen kişi veya kişilerce kurşunlandı. Olayın ardından gelen polis ekiplerinin incelemesi sonucunda ilçe başkanlığının camlarına 10 kurşun isabet ettiği belirlendi. Olayda kullanılan aracın, Altındağ’da terk edilmiş olarak bulunduğu öğrenildi. Sabaha karşı yaşanan olayda ise Kızılay’daki DTP Ankara İl Başkanlığı’na molotofkokteyli atıldı. İl Başkanlığının camını kırarak içeriye düşen molotofkokteylinin çıkardığı yangın, İtfaiye ekiplerinin zamanında müdahalesiyle büyümeden söndürüldü. Yangın nedeniyle binada maddi hasar meydana geldi.
Gece 03.00 sıralarında düzenlenen saldırının ardından polis, zanlıların bulunduğu, beyaz renkte BMW marka aracın izini sürdü. Tokat'ta 7 askerin şehit düşmesinin ardından, başkentte güvenlik önlemlerini artıran polis, aracı kısa süre içerisinde buldu.
Saldırıyı düzenledikleri suçlaması ile göz altına alınan 4 kişiden Olcay A.'nın Tunceli, Hakkı Y.'nin ise ise Şırnak Gabar'daki çatışmalarda yaralandıkları ortaya çıktı. Gözaltına alınan 2 gazinin Keçiören Gaziler Derneği'ne üye oldukları anlaşıldı.
- Ankara'da bu saldırılardan sonra DTP'liler de saldırıları protesto için İl Başkanlığı önünde toplandı. Burada konuşan DTP Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis, PKK ile aralarında "halk bağı olduğunun herkes tarafından bilindiğini" söyledi. Halis “Aynı kitle, aynı topluluk, aynı halkın talepleri doğrultusunda bir paralellik gösteriyoruz.Yöntem, biçim olarak ayrıyız. Biz yasal, siyasal zeminde bir örgütüz, partiyiz" şeklinde konuştu.

10 Aralık
- KCK Şehitler Komitesi adına yapılan açıklamada şu çağrı yapılıyor:
Başta şehit yakınları ve aileleri olmak üzere, kendine yurtseverim, insanım diyen herkesin öncelikli görevi, bu süreç karşısında daha bilinçli, örgütlü ve planlı bir duruşun ve eylemselliğin sahibi olmaktır. Güneşimizi ölüm çukuruna koyan güçlere şunu açık ve net olarak gösterelim: Güneşimizi karartmaya, çukurda tutmaya gücünüz yetmeyecektir. Bu güçler şunu anlamalıdır: Önderliğimizin ölüm çukurunda tutulması, tüm Türkiye'nin bir ölüm çukuruna dönüştürülmesi demektir. Bu politika değişmezse, sürecin buna doğru gideceği çok açıktır. Ya Önderlikle özgür, demokratik ve onurlu bir yaşam ya da başka bir yaşam yoktur bizim için. Kadın, genç, çocuk ve yaşlı her yaşta Kürdün ve 'insanım' diyen herkesin, bu direniş geleneğinde yerini alması şarttır. Komplocu güçlere karşı durmak en büyük ve tarihi bir görevdir. Önderliğimiz, bu coğrafyada yaşayan tüm halklar için kardeşliğin, birlikte yaşamanın ve demokratik birlikteliğinin garantisi ve öncüsüdür. Bu bilinçle mücadeleye katılmak, insan olmanın gereğidir.
Bu süreçte de görüldüğü gibi, Kürt halkının attığı her adımda büyük bedeller ödemiştir. Kürt halkı bugün ulaştığı düzeyde, bedeli ne olursa olsun kendi özgürlüğünden geri adım atmayacağını çok açık göstermiştir, göstermektedir. Her dönemde olduğu gibi bugün de Kürt halkı güçlü bir biçimde Önderliğine sahip çıkmıştır. Bu sahip çıkışı selamlıyoruz. Ve son süreçte Amed'te Önderliğine, onuruna ve özgürlüğüne sahiplenme eyleminde değerli yurtsever gencimiz Aydın Erdem ölümsüzler kervanına katılmıştır. Yol arkadaşları olarak anısına bağlı kalacağımızı belirtiyor ve şehitlere olan sözümüzü bir kez daha yineliyoruz. Yiğit Kürt halkına ve değerli ailemize başsağlığı diliyoruz. Baskılar ve gözaltılar hiçbir biçimde halkımızı yıldırmadı, yıldıramayacaktır da.”
- PKK’nin askeri kolu HPG adına yapılan açıklamada Reşadiye’deki saldırı olayı üstlenildi. Bu konuda yapılan açıklama aynen şöyle:
'Hareketimizin almış olduğu karar doğrultusunda Nisan ayından beri eylemsizlik pozisyonunda bulunan güçlerimize yönelik olarak TC devleti ve ordusu tarafından gerçekleştirilen imha amaçlı operasyonlar, Kürt halkı üzerindeki baskılar, demokratik kurumlar üzerindeki sindirme politikaları ve varlık gerekçemiz Önder Apo'nun yaşam koşulları üzerindeki saldırılar, değil azaltılmak, gün geçtikçe arttırılmıştır.

Bu bağlamda son dönemde Gabar ve Cudi alanlarında gerillalarımıza yönelik operasyonların yapılması, Amed'de Aydın Erdem isimli genç yurtseverimizin katledilerek şahadete ulaşması ve Önderliğimiz üzerinde uygulanan ölüm çukuru politikalarına misilleme olarak Anakarargah Komutanlığımız tarafından herhangi bir talimat verilmemesine rağmen, Dersim eyaletimize bağlı bir birimimiz kendi inisiyatifiyle 7 Aralık günü Tokat iline bağlı Reşadiye'nin Sazak alanında TC ordusuna bağlı askeri bir birliğe yönelik olarak 1'i uzman çavuş 6'sı er olmak üzere 7 askerin öldürüldüğü ve 3 askerin yaralandığı bir misilleme eylemi gerçekleştirmiştir.

Eylemsizlik süreci boyunca TC sistemi tarafından gerçekleştirilen her türlü saldırıya karşı güçlerimiz büyük bir sağduyu ve duyarlılıkla yaklaşmıştır. Ancak şu iyi bilinmelidir ki Kürt halkının meşru savunma gücü HPG gerillaları Önderliğimiz ve şahadetler konusunda çok hassastır. Söz konusu olan şahadetler ve Önderimizse her birimimiz kendi inisiyatifini kullanma hakkına sahiptir.'
- Daha önce saldırıyı bir provokasyon eylemi olarak değerlendiren DTP eşbaşkanı Ahmet Türk PKK'nin saldırıyı üstlenmesiyle ilgili olarak "Çok üzgünüz, önceki sözlerimin arkasındayım. Cana yönelik olayları tasvip etmiyoruz" açıklamasında bulundu.
PKK'nin Tokat'taki saldırıyı üstlenen açıklamasını değerlendiren DTP'li Nezir Karabaş ise "Kim yaparsa yapsın bu saldırıyı tasvip etmiyoruz" derken, DTP Grup Başkan Vekili Selahattin Demirtaş ta, yaşam hakkının kutsal olduğunu, olayın kaygılarını büyüttüğünü, buna benzer bir olayın yaşanmaması için ellerinden geleni yapacaklarını ve bu olayın tavırlarını değiştirmeyeceğini kaydetti.
- PKK’nin saldırıyı üstlenmesi ertesinde CHP ve MHP, AKP’nin komplo teorileri kurarak devleti suçlamak ve PKK’yi koruma altına almakla suçladılar.

11 Aralık
Açılıma Yüksek Yargı Darbesi:
- Anayasa Mahkemesi başkanı Haşim Kılıç 11 Aralık akşamı yaptığı bir basın toplantısı ile DTP Kapatma davasında oybirliğiyle DTP’nin kapatılma kararı alındığını açıkladı. Haşim Kılıç DTP’nin kapatılması yanında bazı DTP’lilere de siyasi yasak getirildiğini açıkladı. Bu konuda yaptığı açıklama şöyle:
“ - Beyan ve eylemleriyle partinin kapatılmasına neden olan Abdulkadir Fırat, Abdullah İsnaç, Ahmet Ay, Ahmet Ertak, Ahmet Türk, Ali Bozan, Ayhan Ayaz Aydın Budak, Ayhan Karabulut, Aysel Tuğluk, Bedri Fırat, Cemal Kuhak, Deniz Yeşilyurt, Ferhan Türk, Fettah Dadaş, Hacı Üzen, Halit Kahraman, Hatice Adıbelli, Hüseyin Bektaşoğlu, Hüseyin Kalkan, İzzet Belge, Kemal Aktaş, Leyla Zana, Mehmet Veysi Dilekçi, Metin Tekçe, Murat Avcı, Murat Taş, Musa Farisoğlulları, Necdet Atalayı, Nurettin Demirtaş ve Selim Sadak’ın Anayasa’nın 69. maddesinin 9. fıkrası gereğince, gerekçeli kararın Resmi Gazetede yayınlanmasından itibaren 5 yıl süreyle, bir başka partinin kurucusu, yönetici denetçisi olamayacaklarına.
- Beyan ve eylemlerle partinin kapatılmasına neden olan Mardin Milletvekili Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un milletvekilliklerinin, gerekçeli kararın Resmi Gazete’de yayınlanmasından sonra, sona ermesine. Parti tüzel kişiliğinin kapatma kararı verildiği tarihte son verilmesine gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin Başbakanlığa ve Yargıtay’a gönderilmesine karar verilmiştir.”
Haşim Kılıç basın toplantısında alınan kararı açıklamakla yetinmedi, ayrıca bu karara yönelebilecek eleştiriler konusunda da şu tavrı takındı:
Gerekçeli karar Resmi Gazete’de yayımlanacaktır. Ancak karar yazılana kadar Anayasa Mahkemesi’yle ilgili, yapılacak eleştirileri görüyor gibiyim. Bu nedenle mahkememizle ilgili bu karardan önce de bazı düşünceler ve eleştirilerin olduğunu basın organlarından izledik.
Bunlar içinde efendim demokrasi ve insan hakları alanında tam bir süreç başlamış iken böyle bir sürecin bu davanın gündeme alınmasıyla sabote edildiği verilecek kapatma kararının, siyasi bir darbe olarak nitelendirildiği ve zamanlamasının da görüşülmesine ilişkin verdiğimiz tarihin çok düşündürücü olduğu ifade edildi.

(Tarih bilinçli olarak seçilmiş, Bürokrat Burjuva Elit’in “açılım”a doğrudan müdahelesi anlamına gelen bir tarihtir. Kürtlere verilen mesaj “size hiçbir zaman kendi ulusal kimliğinizle siyaset yapma izni vermeyeceğiz” mesajı, silahlı çatışmada ezmek için sokağa ve dağa davet mesajıdır. Bu davanın sonuçlandırılmasının bu kadar uzatılması ve sonuçlandırılmasının tam da “açılım” denen korkak burjuva barış siyasetinin tartışıldığı, bitirilmek için her türlü melanetin gündemde olduğu bir döneme rastlanılması tesadüf filan değildir. BN)

Bu eleştirileri biz çok haksız ve acımasız olarak değerlendiriyoruz. Bu dava 2 yılı aşkın süredir devam etmekte. 2 yıldır bu konuda Yargıtay cumhuriyet başsavcılığı’yla olan 141 belgenin eklerine ilişkin eksiklikler görüldü ve bu eksiklikler tamamlanmaya çalışıldı. Bizim bu partiye ilişkin gündemi tespit ederken, dışarıda sürmekte olan demokratikleşme süreciyle ilgili herhangi bir ön görümüz değerlendirmemiz, tasarrufumuz asla olmamıştır.

(Bir de olsaydı. Anayasa Mahkemesinin bu konuda görüş belirtme diye bir görevi mi var yoksa? Mahkemeler yargılarıyla konuşur diyenler siz değil misiniz? İşte yargınız! Yargınız açılıma DTP’yi kapatıp, iç savaş kışkırtıcılığı yaparak konuşuyor! BN)

Anayasa Mahkemesi hak ve özgürlükler konusunda bireyle devletin menfaatleri ve çıkarları, daha doğrusu anayasa’da koruma altına alınmış değerler arasında denge kuran bir kurumdur.

(Anayasada koruma altına alınmış değerlerin de en başında ırkçı yaklaşımlar, Türkiye’de Türk milleti dışında milletlerin, milliyetlerin varlığını inkar eden yaklaşımlar vardır. BN)

Hem ifade özgürlüğünün hem de örgütlenme özgürlüğünün kullanılmasına ilişkin ölçülerin olduğunu biliyorsunuz. Bir siyasi parti terör şiddet baskı içeren eylem ve söylemleri kullanma hakkına sahip değildir. Terör ve şiddet içeren eylemlerle, barışçıl önerilerini birbirinden ayırmak zorundadır.

(DTP’nin parti olarak “terör, şiddet, baskı içeren eylem ve söylemleri kullanma” durumu yoktur. Bu iddianamade de ispat edilmemiş bir iddiadır.)

Nitekim AİHM de son yıllarda vermiş olduğu kararla bu konunun üstünde çok açık bir biçimde durmuştur. Bu konuda önemli ölçütler yaratmıştır.

Bir siyasi partinin terör ve şiddete yakınlığı meşru göstermeye çalışması propagandası övülmesi ona yardım ve yataklık yapılması açık ve gizli destek verilmesi sözleşmeye asla uygun görülmemiştir.

Bir partinin savunduğu ve önerdiği toplumsal projesi ne kadar kutsal olursa olsun yöntem olarak eğer terör ve şiddetle ilişki kurmuşsa, bu amacının bence hiçbir anlamı yoktur. Anayasa Mahkemesi son yıllarda verdiği kararlarla da AİHM’in yapmış olduğu bu kriterleri kullanıyor ve buna örnek olarak en son verdiği HAK PAR kararında bunu uygulamıştır.

Hukukun yükünü mahkemeler çeker. Siyasetin yükünü de siyasetçilerin çekmesi lazım. Kimse mahkemelerden  siyasi bir görev şeklinde yardım beklememelidir, hakkı da yoktur. Siyasi partilere ilgili ve ihtiyaç duyulan yasal değişiklikleri yapması için her fırsatta çağrıda bulunduk.

Ancak bu çağrımızı biz siyasilere duyurmayı başaramadık. Hemen belirtelim ki bu çağrının içinde siyasi partilerle ilgili yasal düzenlemelerde, terörle şiddete ilişkin izin veren bir düzenleme asla yapılamaz. Dünyanın hiçbir yerinde, terör ve şiddete bulaşmış bir siyasi partiye ne ifade ne de örgütlenme özgürlüğünde bir hak verilmektedir.

(DTP’nin parti olarak “terör ve şiddete bulaşmış olduğu” ispat edilmeyen bir iddiadır. BN)

Hemen belirteyim ki T.C.’nin bütün kurumları ve sistemleri çalışmaktadır. Yılgınlık ve umutsuzluk bu toplumun tarihinde yoktur olmayacaktır. Demokrasi sorunlara çözüm bulma sanatıdır. Çoğulculuk ve hoşgörü ortamında çözüm üretmemek mümkün değildir. Siyasi etnik dinsel farklılıklarımızla bizlerin birlikte yaşama azmini ve becerisini göstermek zorunda olduğumuzun altını çizerek ifade etmek istiyorum.

Milletimizin terör karşısında gösterdiği asil duruşu adeta tarih yazmaktadır. 40 yıldır terörün bütün acımasız saldırılarına rağmen birlikte yaşama arzusunu asla kaybetmemiştir.

Evet zorlu bir süreçten geçiyoruz. Çözüm yeri parlamentodur, bu inancı kaybetmemeliyiz. Son olarak siyasi aktörlere çağrı yapmak istiyorum.

Öfke ve siyasi gelecek endişelerinden arınarak kaybolan diyaloglar kurulmalıdır ve milletimizin layık olduğu ve devletin gerekli kıldığı yasal değişiklikler bir an önce değiştirilmelidir.”

Haşim Kılıç lafı ağzında gevelemektedir. Demek istediği ve fakat bir türlü açıkça söylemediği şudur.
Bugünkü Anayasa ve yasalarla Anayasa Mahkemesinin DTP hakkında yasaklama dışında bir karar vermesi mümkün değildir. Eğer AB’ne uyum vb. isteniyorsa siyasi parti yasaklamalarını zorlaştıracak yasalar çıkarılmalı, Anayasal değişiklikler yapılmalıdır.
Haşim Kılıç basın toplantısında bir gazetecinin sorusu üzerine, İspanya Bask Bölgesi ile Batasuna kararını da incelediklerini söylüyor, o karara atıfta bulunarak aldıkları kararın AB normlarına uygun olduğunu söylüyor.
Bu bağlamda Bask Bölgesinin İspanya devleti içinde özerk bir bölge olduğu, orda resmi dilin Bask dili olduğu, bölgenin iç işlerinde bütünüyle bağımsız hareket ettiği, kendi hükümeti olduğu vb. bilinmelidir. Kürtler bu hakları elde etsinler ondan sonra bu karşılaştırmayı yapalım !

DTP’in ilk tepkisi …
- Ahmet Türk kararın açıklanmasından hemen sonra yaptığı açıklamada şunları söyledi:
Kararı hepimiz izledik gördük. Tabii ki Türkiye, başından beri söyledik, sancılı bir süreci yaşıyor. Elbette ki demokratik siyasetin önünü kapatmak bir umutsuzluğu derinleştirir. Bu gerçektir. Ama biz buna rağmen Türkiye bir gün barışını yakalayacağına inanıyoruz. Bizim özlememiz bu sancılı sürecin uzamaması, herkesin yeniden düşünmesi.
Türkiye parti kapatmakla bu sorunu çözemez. Türkiye ortak akılla, diyalogla ancak sorunlarını çözebilir. Yarın parti olarak düşüncelerimizi açıklayacağız. Daha önce aldığımız kararların arkasındayız.
Demokrasi ve barış zafere ulaşacaktır, üstün gelecektir. Bu konuda endişem yok. Tabii ki böyle bir süreç insanlarda bir kırılma yaratır. Bu kırılmanın gerçekten çok daha yüksek noktaya taşınmaması için hepimiz bu süreci hassasiyetle izleyeceğiz. Amacımız sorunun çözümüdür. Mücadelemiz devam edecek. Bunun için benim Aysel Tuğluk’un, 37 kişinin yasaklanmış olması mücadelenin biteceği anlamına gelmez.”

DTP milletvekilleri ne yapacak?
- Ahmet Türk’ün “Daha önce aldığımız kararların arkasındayız” açıklaması, daha önce “Partimize ya da arkadaşlarımızın herhangi birine dokunulursa sine-i millete döneriz” diyen DTP’li milletvekilleri derhal istifa edecekler mi, istifa ederlerse ne olur tartışmalarını gündeme getirdi.
Alınan Partiyi kapatma ve yalnızca iki milletvekilinin milletvekilliğini düşürme kararı aslında tam bir siyasi mühendislik kararı.
Bu kararla DTP’nin parti olarak varlığına son veriliyor. Şu anda 21 olan DTP milletvekillerinin ikisinin milletvekilliğinin düşürülmesi ile geriye 19 “eski DTP”li milletvekili kalıyor. Bunlar bağımsız milletvekili olarak milletvekilliklerini sürdürebilirler. Bunların önünde yeni bir partiye geçmede veya yeni bir parti kurmada da bir engel yoktur. 19 kişilik gruba bir kişinin daha katılması halinde Mecliste grup ta kurabilirler. Bağımsız milletvekili Ufuk Uras çok daha önceden grup kurmak için DTP’nin kendisine ihtiyaç duyması halinde o guruba üye olmaya hazır olduğunu bildirmişti. Yani Anayasa Mahkemesi DTP’yi kapatırken, DTP’li milletvekillerine Mecliste kalıp yeni bir parti adına grup kurmanın da yolunu gösteriyor.

Bu yapılmazsa, DTP’li milletvekilleri önceki sözlerinin arkasında durup, kapatma kararını protesto etmek için istifa ederse TBMM’deki boş sandalye sayısı 27’ye yükselecek. Anayasa’ya göre 28 milletvekilliğinin boşalması durumunda 3 ay içinde ara seçim zorunluluğu var. Fakat yasalara göre Milletvekilliğinden istifa tek taraflı bir edim değil.
Anayasa’nın 84. Maddesine göre, milletvekillerinin istifası durumunda, TBMM Başkanlık Divanı toplanarak imzaların doğruluğunu tespit ediyor. İstifanın kabulü de TBMM Genel Kurulu'nca kararlaştırılıyor. Yani bu durumda sonuç olarak AKP’nin tavrı belirleyici olacak.

12 Aralık

9 Aralık Görüşme Notlarından A. Öcalan:

Cezaevi durumuyla ilgili
'Buraya getirilen arkadaşlarla bir kez görüştüm. Buradaki görevliler, ileride televizyon vereceklerini belirttiler. Adalet Bakanlığı’ndan gelen heyetle görüştüm. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif İşleri Müdürü de vardı. Bu görüşmeden sonra kapının üstünde aşağıya ve yukarıya yeni bir pencere açtılar. Kaldığım odada yatak, dolap, masa var. Onun dışında bana iki-üç adım mesafesinde yer kalıyor. Yatak, Masa ve Dolap yeri dışında enine iki adım boyuna üç adımlık mesafe var. Bütün yer bundan ibarettir.'”

DTP kapatma davası ile ilgili:
DTP kapatılması davasının kararı muhtemelen Cuma günü çıkacakmış. Dünyanın sonu değil, kapatırlarsa da mücadelelerini sürdürürler, yollarına devam ederler. Yine Türkiye’de her kesimden demokratları içine alan demokratik bir yapılanmaya gidilebilir.'       

Açılım süreci hakkında
'Nuray Mert, yazısında bu açılımın gerekli olduğunu ama yöntemin yanlış olduğunu söylüyor. Doğrudur açılım şarttır fakat yöntem doğru değildir. Bunlar İngiliz siyasetidir, Amerika yürütüyor. Bu İngilizler müthiş. Dört yüz yıldır dünyayı yönetiyorlar. Türkiye’de de İngilizler bir yandan Kürtleri kışkırtıyorlar diğer yandan da devlete de bastırın diyorlar, ikili
oynuyorlar. Bu politika “tavşana kaç tazıya tut' politikasıdır. Bu durumu üç örnekle açıklayacağım. Birincisi; 1925 Şeyh Sait döneminde Binbaşı Noel vasıtasıyla Kürdistan’da Şeyh Saitlerle görüşüp alttan destekliyormuş gibi yaptılar ve Seyit Abdulkadir’le de İstanbul’da görüşerek bir yandan Kürtleri kışkırttılar öbür taraftan kendi adamları olan İnönü ve Recep Peker, Fevzi Çakmak, bunlarla Mustafa Kemal’in etrafını sararak etkisizleştirdiler ve Hükümeti ellerine aldılar. Bu süreçte bir yandan Kürtleri kışkırttılar öte yandan da Kerkük ve Musul’u almak karşılığında Hükümeti de bastırma konusunda desteklediler. Çok acılar yaşandı.'

PKK dışında hepsi Gladio kontrolünde !!!
Türk Solu üzerinde de etkili oldular; THKO, Dev-Yol, Dev-Sol zamanında nasıl ele geçirildiği biliniyor, farkedemediler bile. Ben Türk Solu için şunu söylüyorum. İlk dönemlerde devlet doğrudan sol grupları içeriden ele geçirmeye çalışırken artık buna da gerek duymuyor, üçüncü elden yönetiliyorlar. Perinçek’in durumu ortada. Aynı şekilde PKK’yi de ele geçirmeye çalıştılar. Türk Solu’yla birlikte onlarca Kürt Sol grup da vardı ama hepsi tasfiye edildi, bir tek PKK’yi tasfiye etmeyi başaramadılar. 1984’te ilk birlikleri dağa gönderdiğimde henüz JİTEM öncesi oluşumlar aralarına sızdı, yüzlerce değerli kadromuzu kaybettik. Biz de Halil Ataç vardı. Kendisi ‘hiç kimse Hogir’e laf geçirtemiyor' diyordu. Bu Hogir okur yazarlığı bile olmayan birisiydi. Sızma olma ihtimali de var. Dörtlü Çete, Çürükkayalarla geliştirilen tasfiyecilik süreçleri oldu. Ben bunu PKK’nin CHP’lileştirilme çabası olarak adlandırıyorum. Bunu başaramayacaklar, PKK’yi CHP’lileştiremezler.'

Bensiz olmaz!
Doğru yöntem belirlenirse ben de çözüm konusunda üzerime düşeni yaparım. Eğer doğru yöntem belirlenirse, ortam oluşursa ben silahlı güçlerin geri çekilmesini ve uygun yere konumlanmasını sağlarım. Buna hala gücüm var, bana itimat ederler. Bu son yaşananlar da halkın da bana bağlı olduğunu gösteriyor. PKK’nin içinde onlarca grup var, dağlardaki grupların hepsi otonomdurlar zaten. Bunları ancak ben kontrol edebilirim, ben silahsızlandırabilirim. Bu sorunun kesin çözümü için, nasıl olacak bilmiyorum ama Meclisin bir karar alması lazım. Bunun için benim de önümün açılması lazım. Tüm bunları yol haritasında belirtmiştim.”

DTP’nin kararı:
- Ahmet Türk Parti yönetimi ve Grup toplantısı ertesinde bir basın açıklaması yaparak DTP’nin kapatma ile ilgili tavrını ve kararlarını açıkladı. Ahmet Türk’ün söyledikleri şöyle:
“- Bugün belki de son kez sizlerle beraberiz.
- 2,5 yıldır birlikte çalışmalar yaptık. Düşüncelerimizi sizlerin vasıtasıyla kamuoyuna yansıttık.   
- Bu son basın toplantım.
- Bildiğiniz gibi evvel gün Bursa’da 19 maden işçimizi kaybettik. Tanrı’dan yaşamlarını yitiren maden işçilerimize rahmet diliyorum.
- Bu ülkede işçiler, emekçiler gerçekten sahipsiz kaldı. Sorunlarıyla kimse ilgilenmedi.
- Türkiye, önemli bir sürecin içindedir.
- Biz parlamentoya geldiğimiz 2,5 yıldan beri hep barışı savunduk. Bugün halkın her zaman tekrarladığı bir cümleyi tekrarlamak istiyorum. Kan kanla temizlenmez, şiddet şiddetle temizlenmez.
- Bu akan kanın temizlenmesi için mutlaka tertemiz suyu kullanmamız lazım. Barış için çaba göstermemiz lazım.
- DTP bu yaşanan acıları hep yüreğinde hissetti.
- Halkımızla barışı sağlamaya yönelik, halkları kucaklaştırmaya yönelik çok ciddi çabalar sarf ettik. Bugün bakıyoruz ki barışı isteyenler terörist ilan ediliyor.
- Şiddetin durmasını isteyenler farklı bir muameleyle karşı karşıya kalıyor .
- Kendimizi savunmak adına söylemiyorum bugüne kadar yaptığımız bütün konuşmalarda 'silah hak arama çabası olmaktan çıkmalı' dedik.
- Bir tek konuşmamızda ‘bu iş şiddetle çözülür’ cümlesini bulamazsınız.
- Anayasa Mahkemesi’nin siyasi bir karar alarak, statükoyu savunan bir kararla ortaya çıkması barış, kardeşliğe olan inancımıza bir darbe vurmuştur. Bu hukuki bir karar değildir.  
- Bunun siyasi bir karar olduğunun çok iyi görülmesi gerekiyor. 
- Leyla Zana bu partinin kurucusu değil. Destek adına bu partiye kaydını yapmıştır.
- Yargıtay Başsavcısı'nın uyarısıyla kaydı silinmiştir. Ama kapatma nedenlerinden biri Leyla Zana gösterilmiştir. Ama hiçbir siyasi çalışmaya katılmamıştır. Bu örnek bile 'titizlikle çalıştık' diyen Anayasa Mahkemesi’nin ne kadar titiz davrandığını gösterir.
- Siyaset boşluk kabul etmez. Bundan sonra da o demokratik siyaseti sürdüreceğiz.
- 'Ergenekon terör örgütünün avukatıyım' diyenler, davayı girip takip edenler hakkında bu ülkede Yargıtay Başsavcısı dava açmıyor ama barışı isteyenlere dava açıyor.
- MHP gibi bir partiyle ilgili dava açmıyor ama meşruiyetini savunan, halkların özgürleşmesini, serbest demokrasinin Türkiye’ye yerleşmesi için çaba gösterenlere, toplumsal realiteyi dile getirenler bu ülkede bölücü bir mantıkla karşı karşıyayız.
- Demokratik siyasetin önemini görüyoruz.
- Mantıklar ne kadar inkarcı olursa, ne kadar ötekileştirici olursa olursa bu ülke mutlaka bir gün barışını sağlayacaktır.
- Türkiye’de demokrasi isteyenler, ezilenler, etnik kimliği ne olursa olsun Türkiye yurttaşları olarak bir gün bu asimilasyoncu zihniyete birlikte ‘dur’ diyecektir.
- Bugün her dönemden daha acı bir durumla karşı karşıyayız.
- Bugün demokrasiyi savunanlar ortak bir mücadele alanını büyütmek, mücadelesini Türkiye’nin demokratikleşmesi ile ilgili ortak bir demokrasi zemini oluşturma sorunu ile karşı karşıyadır.
- Türk halkı, ortak aklı ve mantığı ortaya koymak zorundadır.
- Parlamentonun yapısını biliyoruz. Sorunların çözümünü tartışmak istemeyen bir parlamento var. Kürde de Türk’e de yazıktır. Gelin bu mantıktan kurtulalım. Barış için bir şans yaratalım. Yapmayın.
- Buradan çağrı yapıyorum. Siz bu ülkenin sorunlarını görmezden gelemezsiniz. Tarih ve halkların vicdanı sizleri yargılar.
- İç çatışmaya götürmeyin Türkiye’yi. Bir araya gelin, görüşün, tartışın…   
- Biz 1000 yıldır bu ülkede birlikte yaşadık. Acımasız politikalar, yanlışlıklar insanlarımızda birbirlerine güvenmeyi zedelemiş. Bunu görün ve tedbirleri alın. Bu Türkiye’nin geleceği için önemlidir.
- Bu mahkeme kararını hukuki görmüyoruz.
- Düne kadar halkın iradesi ile geldik diyen, Anayasa Mahkemesi’ni en ağır şekilde eleştiren AKP hükümeti ve partisi onu tartışırken DTP’nin kapatılmayla karşı karşıya kaldığı süreçte sessiz kaldı ve demokrasiyi katletti. Kendileri için demokrat bir parti.
- DTP kapatıldı. Ben hukuki gerekçelerine girmek istemiyorum. Elbette ki bu Türkiye’de tartışılacak. Demokratik siyaseti önemsiyoruz. Grubumuz fiili olarak bugünden sonra parlamentodan çekilmiştir. Çalışmalara katılmayacaktır.”

Ahmet Türk’ün açıklamasında DTP grubunun fiili olarak parlamentodan çekildiği söyleniyor, fakat milletvekillerinin istifa edip etmeyeceği konusunda net tavır takınılmıyordu. Fakat konuşmada yapılan “demokratik mücadelenin önemini görüyoruz” vurgusu, parlamentoda devam yönünde bir tavra da açık kapı bırakıyordu. Bu bağlamda sorulan sorulara, bu konuda kesin kararın Amed’de yapılan Demokratik Toplum Konferansında tartışıldıktan sonra verilip açıklanacağı bilgisi verildi.
Sorun şu ki, bu konuda A. Öcalan henüz bir direktif vermedi. Ve DTK henüz A.Öcalan’ın bu konudaki açık tavrı olmaksızın toplanacak. Görünen şimdilik çoğunluğun Milletvekillerinin istifa etmesi yönünde tavır takınacağı yönünde.

13 Aralık:
- “Rahatsız olan Esnaf”ın kendini koruması adına faşist saldırılar gündemde…
Gün medyanın bir bölümünde günlerdir kışkırtılan bir gelişmeye tanıklık ediyor.
İstanbul’da Beyoğlu Kalyoncu Kulluk Caddesi üzerindeki kapatılan DTP binası önünde toplanan yaklaşık 200 kişi, saat 13.00 sıralarında Anayasa Mahkemesi'nin DTP'yi kapatma kararını protesto ediyor.
Toplanan grup içinden yer yer “Biji Serok Apo” sloganları da yükseliyor. DTP İstanbul İl Eşbaşkanı Mustafa Avcı yaptığı basın açıklamasında, Anayasa Mahkemesinin kararının demokrasiyi sindirmek amacını taşıdığını öne sürüyor. Avcı, Kürt halkı olarak demokrasiye olan inançlarının kaybolmadığını söylüyor. AKP iktidarının açılımla çıkmaz yola saptığını belirten Avcı, “AKP istediğini alamayınca, partiyi kapatma yoluna gitti. Karar siyasidir. Mücadelemize başka bir boyutta, demokratik yolları kullanarak devam edeceğiz” diyor.
Açıklamanın ardından bir grup gösterici, önce sokaktaki çöp konteynerlerini deviriyor. Daha sora Dolapdere yönüne ilerleyerek ellerindeki taş ve molotof kokteyllerini atıyorlar. Dilbaz Sokak üzerindeki penceresinde Türk bayrağı olan “Kemalpaşalılar Kahvehanesi”nin bütün camları göstericiler tarafından indiriliyor. Polis’in ciddi bir müdahalesi yok.
Fakat bir anda burjuva medyanın “sokak sakinleri”, “sabrı taşan esnaflar” vb. olarak tanıttığı elleri sopalı, döner bıçaklı, beyzbol sopalı bir grup “Ya Allah Bismillah Allühü Ekber”, “Hepimiz Mehmetiz, PKK’ya yeteriz” sloganları ve Kurt başı işaretleri ile saldırıya geçiyor. Saldırganların üçünün elinde saldırdıklarına doğrultulmuş ateşli silahlar var! Açıkça hazırlıklı bir faşist saldırı söz konusu. Bu saldırı sırasında bir saldırının hedefi olan bir protestocu bir kurşun yarası alıyor. Hastaneye kaldırılıyor.
Polis saldırganlara güya müdahale ediyor. Gerçekte olan cephede kardeşleşme gibi bir şey. Söz konusu olan işçi hareketlerini, hak arama mücadelelerini, DTP’nin kapatılmasını protesto vb. gösterilerini bastırma olduğunda gaz kullanmada çok cömert! olan polis, bu olayda gaz kullanmıyor. Polis sözcüleri sonradan “semt pazarı kurulduğu için biber gazı kullanılmadığı” açıklamasını yapıyor.

- Kapatılan DTP’den yazılı bir açıklama yapıldı. Açıklamada, " 7 Aralık’ta partinin kapatılma davasının esastan görüşüleceği açıklandıktan sonra Meclis grubunun bir araya geldiği ve MYK üyelerinin de toplantı yaptığı anımsatıldı.
Bu toplantılar sonucunda "eşbaşkan Ahmet Türk’ün partilerinin kapatılması ve tek bir arkadaşlarının bile vekilliğinin düşürülmesi durumunda Meclis grubunun tümünün istifa edeceğini ve sine-i millete dönüleceğini kamuoyuna açıkladığı" belirtilen açıklamada, şunlar kaydedildi:
"Aynı toplantıda milletvekillerimiz istifa dilekçelerini eşbaşkanlarımıza sunarak sine-i millet kararlılığını göstermişlerdir. Alınan bu kararla ilgili herhangi bir değişiklik ve yeni değerlendirme de söz konusu değildir.
Kimi dostlarımızın dayanışma örneği göstererek yaptıkları öneri ve değerlendirmeler sonrasında mecliste grup kuracağımıza dair spekülatif haberler yapılmaktadır. Bu ve benzeri tartışmalar partimizin gündeminde değildir, tamamen dışımızda gerçekleşmektedir. Grubumuz fiilen Meclisten çekilmiştir ve pazartesi günü (yarın) Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk başta olmak üzere tüm milletvekillerimiz Diyarbakır’a giderek alınan sine-i millet kararını fiili olarak yerine getireceklerdir.
Aynı gün partimizin karar mercii olan Parti Meclisi, Demokratik Toplum Kongresi Danışma Kurulu Meclisi ve milletvekillerimizin de katılımıyla yapılacak toplantıda Meclis grubumuzun aldığı istifa kararının nasıl ve ne zaman uygulanacağına dair bir sonuca ulaşılacaktır.
Süreç, eşbaşkanımız Sayın Ahmet Türk’ün 12 Aralık’taki açıklamasında belirttiği gibi, fiili olarak başlamıştır ve kararlılıkla sürdürülecektir."

- Aynı gün Radikal gazetesinde yayınlanan Murat Yetkin’in bir yazısında, Ahmet Türk ile yaptığı kısa bir görüşme şöyle aktarılıyor:
- Açıklamanızda, fiili çekilmeden söz etiniz?
Bu ne anlama geliyor? Milletvekilleriniz topluca istifa edecek mi? Yoksa yeni bir parti altında devam edecek misiniz?
- Demokratik siyaseti önemsiyoruz. Türkiye’nin sorunlarına ancak demokratik siyaset yoluyla çözüm bulunabilir. Tabii arkadaşlarımızla daha önce alınan karar (Meclis’ten topluca istifa-MY) yönünde bir kararlılık var; bunu da açıklamada teyit ettik. Ancak sonuç olarak daha geniş bir değerlendirmeyle, parti kurullarımızla danışarak ne yapacağımıza karar vereceğiz.
Ben şahsen Meclis zeminini terk etmeyi doğru bulmadığımı arkadaşlara söyledim.
- Ufuk Uras, devam kararı almanız halinde 20 kişiye tamamlanarak grup kurmanıza yardımcı olacağı yönünde beyanda bulundu. Kararınızda bu etkili olacak mı?
- Ufuk bey sağ olsun dün de beni aradı, söyledi, kendisine teşekkür ettim. Açıklamamda da belirttiğim gibi ben bu sorunları Türkiye’deki demokrasi güçleriyle aşabileceğimize inanıyorum. Bizce önemli olan bu ülkeyi daha sağlıklı bir demokrasiye birlikte nasıl kavuşturabileceğimiz. Güvenin tamamen kaybedildiği bir ortama sürüklenmememiz gerekiyor. Maalesef, siyasi partilerimiz meselenin ne kadar vahim olduğunu görmeyen açıklamalar yapıyorlar.
- Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ‘Gönül isterdi ki parti yöneticileri, partilerini korumak için gereken özeni göstermiş olsalardı’ diye bir açıklama yaptı.
Bu eleştiriye ne diyorsunuz?
- Durum hiç böyle değil. Biz iki kişi yasaklandık; ben ve Aysel hanım. İkimiz de yaşamımızda her zaman silahlara karşı çıktık, sorunun demokratik yöntemlerle çözülmesini savunduk. Mahkeme kararının değişmeyeceğini biliyorum, ama bu iftirayı kabul edemem. Bir de oybirliği vurgusu yapılmış. (Gül’ün demecinde bu vurgu var-MY) Oy birliğiyle karar alınması bizce bir devlet kararı olduğunu gösteriyor. İçeride hiç mi tartışma olmadı? Bu bir hukuk projesi değil, bir devlet projesidir. Leyla Zana örneği bile yeterli; bir kere Parti Meclisi toplantımıza katılmamış, sembolik olarak üye olmuş, hemen istifa etmiş Leyla hanım, kapatılmaya gerekçe yapılmış. Karar siyasidir.
- Sorunların Türkiye’deki demokrasi güçleriyle birlikte aşılabileceğini söylediniz. Buna uygun bir zemin var mı sizce?
- Bence Türkiye’de demokrasiye sahip çıkanların ortak bir bakış oluşturmaya çalışması gerekiyor. Etnik temelde değil, demokrasi ve kardeşlik temelinde yeni bir bakış gerekiyor.
- Yeni bir bakış gerektiği konusunda partinizdeki diğer arkadaşlarınız ne düşünüyor?
- Açık bakıyorlar; bunları parti kurullarında hep konuşacağız.”

Bu konuşmada Ahmet Türk görüldüğü gibi Parti Yönetici kurullarında alınmış ve açıklanmış olan, oybirliği ile alındığı söylenen “sine-i millete” dönmek, “meclisten çekilmek” kararları ile hemfikir olmadığını açıklıyor. İzlenecek yol konusunda Eski DTP içinde  ve DT Kongresi içinde bu konuların tartışmalı olduğu görülüyor. A. Öcalan’ın açık tavrının olmaması tartışmayı daha ilginç kılıyor. Sonuçta A. Öcalan’ın tavrı belirleyici olacaktır.

– Aynı gün yapılan KCK Açıklaması Ahmet Türk’ten çok ayrı bir dil konuşuyor:

KCK Yürütme Konseyi Başkanlığının açıklamasında “Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın 17 Kasım günü ölüm hücresine alınmasıyla Türkiye'de yeni bir sürecin başladığı” kaydedilerek, 'Bu süreç, AKP'nin ve Türk devletinin açılım adı altında oyalama, kandırma, parçalama yöntemiyle yürüttüğü tasfiye planının deşifre edilmesinden sonra başlamıştır. Önderliğimiz şahsında halkımıza ve sahip olduğu tüm değer ve kazanımlara tam bir ırkçı-faşist, tekçi zihniyetle sınırsızca devlet terörü uygulanmaktadır' deniyor.
Bunun 'Aldatamıyorsam, oyalayamıyorsam, parçalayamıyorsam yasaklar-bastırır, ezer-yokederim' politikası olduğunu belirtilen açıklamada, KCK, DTP'nin kapatılmasının da bu politikanın sonucu olduğunu kaydederek şunları söylüyor:

'DTP'nin kapatılması bu politikanın bir sonucudur. DTP'nin Anayasa mahkemesi tarafından oy birliğiyle kapatılma kararı, mutabık oldukları siyasi idam ve siyasi soykırımdır. DTP'nin kapatılması sıradan bir partinin kapatılması değil, DTP' ye oy veren ve umut bağlayan milyonlarca Kürdistanlı ve Kürdün kendi özgür kimliği, öz iradesi ve kendi onuruyla yaşama hakkının tanınmamasıdır. Siyasal idam ve siyasal soykırım budur.”
Açıklamada DTP'nin parlamentodan çekilme kararı ile ilgili olarak şu tespit yapılıyor:
“DTP, kısa süreli mücadele yaşamında Kürt halkını temsil etmede onurlu bir yere sahiptir. Bu anlamda DTP'nin kapatma kararı karşısında almış olduğu tavır da, yani fiili ve resmi olarak parlamentodan çekilme kararı da ilkesel bir tutumdur. Bu tutum, serhıldanlaşan halkın düşüncelerine, duygularına ve taleplerine tercüman olan bir tutum olmuştur. DTP ve ona oy veren halkımız tasfiye, kandırma ve oyalamanın olmadığı gerçek anlamda demokratik çözüm ve onurlu bir barışa her zaman hazır olduğunu ortaya koymakta, ama siyasi idam karşısında gösterdiği tavırla Kürt halkının seçeneksiz olmadığını AKP'nin ve Türk devletinin yeni inkar siyasetine aldanmayacağını da ortaya koymuştur.”

Açıklama şu çağrılarla sonlanıyor:
Türkiye demokrasi güçlerini, AKP'nin tehlikeli politikaları karşısında inisiyatif almaya gerçek bir demokratik çözüm ve adil-onurlu bir barış için görevlerini daha güçlü sahiplenmeye çağırıyoruz.
Bugüne kadar şu veya bu nedenle AKP başta olmak üzere, diğer sömürgeci partilere oy veren, onların şu veya bu kademesinde görev alan Kürt insanlarımızı AKP'nin iyice açığa çıkan özgür Kürde düşman karakterini görerek, sömürgeci partilerden istifa etmeye ve görevlerinden çekilmeye, artık kendi topraklarında, kendi halkı ve özgür demokratik geleceği için mücadele etmeye çağırıyoruz.
Halkımızın bu sömürgeci zulüm karşısında yükselttiği serhıldanlarını selamlıyoruz. 17 Kasım darbesi ve zihniyeti karşısında Önderliğini, vekillerini ve demokratik mevzilerini, birliğini ve örgütlülüğünü daha fazla güçlendirerek, kendi demokratik meclislerini örgütlemeye, serhıldanlarını tüm parçalarda ve yurtdışında yükseltmeye çağırıyoruz.”

- Aynı gün Hatip Dicle’nin sözcülüğünü yaptığı Demokratik Toplum Kongresi’nin sonuç bildirgesinde de şu ifadelere yer verildi:

“Türk halkı, CHP ve MHP'nin yönlendirmesiyle Kürt halkına linç kampanyalarıyla düşman haline getirilmeye çalışılmaktadır. Bu kirli oyunun ortaya çıkarılmasında Türk halkının, politikacı, aydın ve sanatçılarına tarihsel bir görev düşmektedir.
Şüphesiz ki bu oyuna boyun eğmenin, rıza göstermenin tarih karşısında vebalı ağır olacaktır. DTK bu kapsamda yapılan tartışmalardan hareketle şu kararlara varmıştır: Kürt halkının yaşadığı tüm Ortadoğu coğrafyasında DTK ile gerçekleştirilen birliğin, bir ulusal konferansla tamamlanması kararındadır. DTK Kürt halkına dayatılan örgütsüzlüğe ve iradesizliğe karşı Abdullah Öcalan'ın özgürlüğü temel talebiyle karşı koyma kararlılığındadır."

 "Kısa vadede İmralı sistemine son verilip ev gözetimine geçilmesi DTK'nın çağrısıdır. DTK halklarımıza kan, gözyaşı ve acı dışında hiç bir şey sunmayacak tasfiye politikalarının aracı olan askeri ve siyasi operasyonlara son verilmesi için her türlü demokratik mücadele yol ve yöntemlerini uygulama kararlılığındadır. DTK barış, demokrasi ve özgürlük mücadelesi dolayısıyla tutuklanan, ceza verilen siyasi tutsakların tümümün serbest bırakılması çağrısını yinelemekte ve bütün ceza evleri boşalıncaya kadar mücadele kararlılığını deklare etmektedir."

"Anti-demokratik tüm uygulamaların gerekçesi, inkar ve imhayı esas olan bir zihniyetle oluşturulan 12 Eylül Anayasası'dır. DTK kısmi madde değişiklikleriyle, makyajla değil; Türk halkı ile birlikte eşit, özgür ve onurlu bir yaşamı garantileyen, Özerk Kürdistan'ı içeren ve demokratik Türkiye'yi hedefleyen, cinsiyet eşitlikçi yeni bir Anayasa hazırlanması çağrısında bulunmaktadır. Hiçbir şiddet uygulaması ve siyaset oyunu, özgürlük mücadelesini geldiği aşamadan geri götüremeyecektir. Her şart ve koşulda demokrasi ve özgürlük mücadelesi yükseltilerek sürdürülecek ve başarı mücadele eden ezilen halkların olacaktır."

14 Aralık

- Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan DTP'nin eski Genel Başkanı Ahmet Türk ve tüm milletvekilleri Diyarbakır'da biraraya geldi. 5 yıl siyasi yasaklı olan Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk ve bazı milletvekilleri Diyarbakır'a uçakla geldiler. Türk ve Tuğluk'u Diyarbakır Havaalanı'nda milletvekilleri Emine Ayna, Selahattin Demirtaş, Gültan Kışanak, Ayla Akat Ata, Sebahat Tuncel, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, ilçe belediye başkanları karşıladı. Kentte sıkı güvenlik önlemi alan polis, havaalanına karşılayıcıları sokmadı.

DTP'liler parti otobüsüyle birlikte havaalanından tabelaları dün akşam sökülen parti binasına yoğun sevgi gösterileri arasında gidebildi. Yaklaşık 3 kilometrelik yolu otobüs 1,5 saatte alabildi. Otobüsle birlikte yaya olarak yürüyen gruplar, sık sık Abdullah Öcalan ve PKK lehine sloganlar attı. Otobüsü DTP önünde yaklaşık 15 bin kişi karşıladı. Burada milletvekili Selahattin Demirtaş, toplananlara herhangi bir olumsuzluk olmaması için otobüs üzerinden çağrıda bulundu.

Kapatılan DTP'nin Diyarbakır İl Başkanı Fırat Anlı, otobüs üzerinden ilk konuşmayı yaptı. Anlı, şunları söyledi: "Geleceğimize sahip çıkmak için buradayız. Bu halk en zor dönemlerde bile iradesine sahip çıkmıştır, bugün bir kez daha sahip çıkacaktır. Bu iradeyi tanımayanlar, bu iradenin ne olduğunun farkında olmayanlar 29 Mart seçimlerinde bu halktan en büyük tokadı yediler. Ama, değerli halkımız demek ki bu tokat yetmemiş, daha sert bir tokat vurmak lazım. Kürt halkı kimseyi incitmemiştir. Kürt halkı kimsenin değerlerine saygısızlık etmemiştir. Kürt halkı kimseyi talan etmemiştir. Haklarını ayaklar altına almamıştır. Ama Kürt halkı kendi değerlerine siyasi iradesine partisine seçilmişlerine siyasetçilerine sonuna kadar da sahip çıkacaktır. Biz Amedliler olarak kimliğimizin haklarımızın ve özgürlüğümüzün sonuna kadar arkasındayız. Şu unutulmasın ki 11 kişinin verdiği kararla, devletin karanlık odaklarında verilen kararlarla AKP'nin iki yüzlü ve sahtekar bir biçimde Kürtlerin iradesine dönük bu yaklaşımına bizim verecek bir cevabımız var. Siz 30 yıllık barış mücadelesi, insan hakları mücadelesi, özgürlük mücadelesi ve Kürtlerin bir değeri olan sayın Ahmet Türk'e siyasi yasak koyabilirsiniz. Ama meydanlarda, ama sokaklarda, ama köylerde, ovalarda, dağlarda yüreklerimizde kimse yasaklayamaz. Bu halkın tarihi bir biçimiyle de sayın Ahmet Türkün siyasi tarihiyle aynıdır. 12 Eyül'de parlamentodan cezaevine gönderdiler. 94 darbesinde bütün DEP milletvekillerimizle birlikte cezavine gönderdiler. Ve 3 gün önce bir kez daha siyasi yasak vererek parlamentodan uzaklaştırdılar. Diyarbakır milletvekilimize verilen siyasi yasağı da bir kez daha buradan protesto ediyoruz. Eğer Kürtlerin iradesi bu parlamentoda olmazsa o parlamentonun bir meşruiyeti kalmayacaktır. Onun için Diyarbakır ve Amed olarak her zaman siyasi irademizin yanında olacağız ve sahip çıkacağız."

Anayasa Mahkemesi tarafından 5 yıl siyaset yasağı getirilen Aysel Tuğluk, konuşmasını Diyarbakır'da çıkan olaylarda silahla vurularak öldürülen Aydın Erdem'e adadığını söyledi. Tuğluk, şöyle dedi: "Amed halkı, Kürt halkı onu hiç unutmayacaktır. Bundan 2,5 yıl önce bizi seçtiniz Ankara'ya gönderdiniz, gidin dediniz bu ülkenin barışını sağlayın dediniz. Gidin bu ölümleri durdurun dediniz. Gidin bu savaşı durdurun dediniz. Karşınızdayız. Büyük bir gururla ve onurla karşınızdayız. Ama, konuşmama sizlerden özür dileyerek başlamak istiyorum. Sevgili Orhan Doğan ölümünden bir kaç saniye önce konuşmasında dedi ya. Saygıdeğer halkım affedin bizi size barışı getiremedik diyoruz. Barış için gencecik fidanlarımızın ölmemesi için uğraştık didindik barışı oluşturmaya çalıştık. Ama bunlar barıştan anlamıyorlar. Bu devlet bizi dinlemedi. Ne yaptıysak bu devlete barışı anlatamadık. Ama büyük bir inançla söylüyorum. Bu topraklara mutlaka barış bir gün gelecektir. Niye barış gelecek? Çünkü siz barış için direniyorsunuz. Çünkü siz barışı çok istiyorsunuz. Barışın kazanacağına bu nedenle yürekten inanıyorum. Anayasa mahkemesi bir karar verdi. Partimizi kapattı bizlere siyasi yasak getirdi."

Tuğluk, toplulukla birşey paylaşmak istediğini belirterek, konuşmasını şöyle sürdürdü: "Kapatma gerekçesi neydi biliyormusunuz? Bir konuşmamızda şöyle demişiz. Eğer bir çözümden bahsedecekseniz sayın Öcalan'ı PKK'yi görmeden onları muhatap almadan bu sorunu çözemezsiniz dediğimiz için yasaklıyorlar. Dağlarda gençlerimiz ölüyor, bunu kabul edemeyiz dediğimiz için bizi yasaklıyorlar, kapatıyorlar. Size sormak istiyorum böyle bir kararın meşruiyeti olabilirmi? Haklılığı olabilirmi? Ben buradan söylüyorum. Bu kararın bizim için halkımız için hiç bir meşruiyeti yoktur, tanımıyoruz bu kararı. İstedikleri kadar yasaklasınlar, istedikleri kadar kapatsınlar ben Anayasa Mahkemesi tarafından siyaset yasağı getirilmiş olabilirim ama burada Amed'de halkımla şimdi siyaset yapıyorum. Yine diyorum PKK'yı ve sayın Öcalan'ı dikkate almadan bu sorunu çözemezsiniz. Kürtlerin politik iradesine saygı göstermek zorundasınız. Çözüm için bir diyalog kurmak zorundasınız. Bu meselenin bir başka çözüm yolu yok. Yine söylüyorum ben bunu demeye devam edeceğim. Öyle siyaset yolunu tıkayarak, öyle kapatarak, baskı altına alarak tehdit ederek tutuklayarak öldürerek bizi yıldıramazsınız. Bu yolla bunu yapanlara söylüyorum. Bu yolla gidilecek başka bir yolda kalmamıştır. Devlet, sizler çok iyi biliyorsunuz. Geçmişte de bunları yapmadı mı? Partilerimizi kapatmadı mı? Milletvekillerimizi cezaevlerine koymadı mı? Milletvekillerimizi öldürmedi mi? Hepsini yaptılar. Ve bir kez daha diyoruz ki, anlayın bu yöntemlerle bu sorunu çözemezsiniz. Anlayın artık diyoruz. Kürt sorunu çözümünü artık devlete de topluma da dayatmıştır. Bunu görün diyoruz. Bilsinler ki artık bizim de halkımızın da çözümsüzlüğe tahammülü kalmamıştır. Diyoruz ki, artık bu zulmü kabul etmiyoruz. Ben buradan sesleniyorum artık insanlarımıza kıymayın diyoruz. Artık gençlerimize kıymayın diyoruz. Bu ülkeyi cehenneme çevirmeyin diyoruz. Emin olun buna artık biz de izin vermeyeceğiz"

Topluluktan Anasaya Mahkemesi'nin kararını iyi anlamasını isteyen Tuğluk, sözlerine şöyle devam etti: "Bu kararın mağduru sayın Ahmet Türk, Aysel Tuğluk değildir. Bu kararın muhatabı bizler değiliz. Bu kararın muhatabı özgür Kürt iradesidir. Onurlu Kürt iradesidir. Çözüm isteyen, barış isteyen iradeye yasak getirilmiştir. Bunu böyle anlayın. 1994'de aynı şeyleri bize yaptılar. Binlerce insan ölmedi mi? 1994'ten sonra 20 bine yakın insanımızı kaybetmedik mi? Peki sormak istiyorum geçmişten ders çıkarmadınız mı? Peki verdiğiniz kararın anlamı ne diye sormak istiyorum. Daha kaç bin insanın ölmesini istiyorsunuz. Daha kaç bin gencimizin ölmesini istiyorsunuz? Buradan soruyorum, bunun hesabını nasıl vereceksiniz. Buradan devlete de seslenmek istiyorum. Ey devlet, biz sizden çok şey istemedik. Dilimizle konuşmak istiyoruz, kimliğimizle yaşamak istiyoruz dedik. İrademize değerlerimize saygı gösterin dedik. Ne yazık ki bu devletin sizlere Kürt halkına şu kadar verdiği bir değer yok bunu bilin. Konuşan onurlu direnen Kürt istemiyor. Köle Kürt istiyor karşısında. Biliyorsunuz sevincimize bile tahammül göstermiyorlar. Bu halk ilk defa cenazelerinizi karşılarken çocuklarını canlı karşıladı, sevindi coştu diye. Bunu kabullenemediler bir türlü. Siz bana 2,5 sene bu devletten ne anladın diye sorarsanız ben derim ki bu devletin çözüme niyeti yok. Umutsuz olduğumu sanmayın bu devleti barışa biz zorlayacağız. Bu devleti barışa direnerek zorlayacağız. Barış mücadelesini yükselterek zorlayacağız. Barışı bir umut olmaktan çıkarıp bir mücadeleye dönüştürmedikçe bilin ki asla gerçekleşmez. Bizim mücadele etmekten direnmekten başka yolumuz yok, başka çaremiz yok. Size karşı halkıma karşı bir kusurum varsa bir yanlışım varsa sizin affınıza sığınıyorum. Sizler bana hangi görevi nasıl verirseniz bir hizmetçiniz gibi çalışmaya devam edeceğim. Sizlerle birlikte özgürlük barış kazanacak diyorum"

Kapatılan DTP'nin eski Genel Başkanı Ahmet Türk, Aysel Tuğluk, gibi veda konuşması yapmayacağını söyledi. "Her zaman yürek yüreğe aynı saflarda mücadelemizi sürdüreceğiz" diyen Türk, şöyle dedi: "Yasaklar bizi sınırlandıramaz. Milletvekilliği bizim için önemli değil. Partilerin de kapatılması bizim açımızdan önemli değil. Bizim için önemli olan halkımızın özgürlük mücadelesidir. Bugün, bu özgürlük mücadelesi için yürekleri çarpan milyonlarca insanı görüyoruz ve inanıyoruz ki, bu özgürlük mücadelesi başarıya ulaşacaktır. Bunun önünü hiç kimse tutamayacaktır. Çok şey istemedik. İnsanca yaşamayı istedik. Özgür olmak istedik, özgür yurttaş olmak istedik. Bir gecenin karanlığında uzaktan yanan bir mum ışığını önemsedik, o mum ışığı bile bazen yüreğimizi ısıttı bazen yolumuzu aydınlatabilir diye düşündük. Ama bir mum ışığının yanmasına bile izin vermediler, vermiyorlar. Amerikalı siyahların mücadelesini veren Martin Luther King şunu söylüyordu: Benim de bir rüyam var diyordu. Evet bizim rüyamız Martin Luther King'in rüyasından farklı değildir. Bizim de rüyamız özgürlük rüyasıdır. Kürt halkının özgürleşme rüyasıdır. Bunu gerçekleştireceğiz. Çünkü, inancımız sonsuz, her yanıyla halkımıza layık olmak için sonuna kadar barışta demokraside çözümde ve mücadelede kararlı olacağız. Ben bir Anayasa Mahkemesi'nin kararını burada tartışmayacağım. Çünkü bu devletin bu ülkenin siyasetlerinin mantığını çok iyi biliyorum. Zaten farklı bir şey de beklemiyorduk. Çünkü onlar Kürtlerin varlığına halen tahammül edemediler, özgürleşmemize tahammül edemiyorlar, kimliğimize tahammül edemiyorlar dilimize tahammül edemiyorlar. Ancak, şöyle bir mesaj veriyorlar. 11 üye ortak bir kararla partimizin kapatılmasını gündeme getirdiler ve 11 üyenin ortak kararıyla bu parti kapandı. Şimdi buradan bir meşruiyet hukuk çıkarmaya çalışıyorlar. 11 oyun bile aynı şekilde olması bile insanlarımızı da demokrasiyi bilenleri de hukuku bilenleri de çok iyi düşündürüyor aslında. Dünyanın hangi hukuk davasında yüzde yüz bir karar var." Konuşmasına bir örnek vermek istediğini söyleyerek devam eden Türk, "Eğer Diyarbakır'ın tamamı yüzde yüzü oylarını DTP'ye verseydi ben derdim ki burada bir hile var. Burada bir diktatörlük var. Mutlaka farklı sesler düşüncelerin çıkması gerekir derdim. Bu nedenle 11 üyenin kullandığı oyun aynı olması hukuki bir karar anlamına hiç bir zaman gelmeyecektir. Elbette, her şeyi görüyoruz. Her şeyi hesaplıyoruz. Geleceği en doğru şekilde yürütmek için sizlerle hep beraber olacağız. Sizlerle tartışacağız. Kararlarımızı sizlerle paylaşacağız. Bugün hukuksuz bir karardan dolayı ben özellikle milletvekili arkadaşlarımıza partimizin tüm yöneticilerine teşekkür etmek istiyorum. Kararlılıklarını ortaya koydular. Birimize dokunulsa partimize dokunulduğu zaman hepimize dokunmuş olurlar dediler. Kendilerini kutluyorum. Bu kararlılığımızı her zaman sürdüreceğiz. Ödünsüz bir siyaseti yürüteceğiz. Bundan emin olunuz" dedi.
Türk, ülkenin barışı için herşeyi söylediklerini belirterek şunları söyledi: "Barışa inandık. İnanmaya da devam emek istiyoruz. Çünkü savaşlar barışı sağlamak için yapılır. Barış kutsaldır. Barış sözcüğü hiç bir zaman dilimizden düşmeyecek. Ama sadece bizim barışı istememizle de barış olmuyor. Türkiye'deki hükümete, siyasi partilere devletin bütününe sesleniyorum. Artık yeniden düşünmek zorundasınız. Bu ülkede barışı sağlamak zorundasınız. Bu ülkede dökülen her kan damlasından sizler sorumlusunuz. Bunları söylerken Kürtlere de çağrı yapıyorum. Kürdüyle, Türküyle, barış için yanyana ve birlikte barış irademizi kararlılığımızı ortaya koymalıyız. Çünkü barış hepimiz için önemlidir. Halkların kardeşliğini düşünüyorsak gelin yeniden düşünelim tartışalım. Bu ülkenin insanlarını birbirine kırdırmayalım. Yazıktır, günahtır diyoruz. Yazıktır günahtır dediğimde o büyük insan Seyyit Rıza aklıma geldi. Bu bir Kerbeladır cinayettir zulümdür diyordu. Bugün de üzülerek söylüyorum ki çok güzel manzaralar yok. Bugün de büyük tehlikelerle gerçekten ırkçı milliyetçi bir anlayışın yurttaşlarını kucaklama mantığından uzak bir siyaset anlayışıyla bir süreçle karşı karşıyayız. Bunu görüyoruz ve ısrarla söylüyoruz, gittiğiniz yol doğru yol değildir. Güttüğünüz siyaset doğru bir siyaset değildir. Irkçı, milliyetçi kesimlerini yanınıza çekmek için bu ülkenin yurttaşlarını birbirine kırdırmayın diyoruz. Bundan sakınınız diyoruz" Türk, parlamentoya girdiklerinde bu devleti tanıdıklarını söylediklerini belirterek, sözlerini şunları söyleyerek tamamladı: "Siyaseti biliyoruz. Size iş sağlayamayız, aş sağlayamayız, gücümüz yetmeyebilir dedik. Ama sizin özgürlük mücadelenizi yüreğimizde taşıyacağımızı söyledik. Sizin acılarınızı her zaman paylaşacağımızı söyledik. Bugün de size aynı sözü veriyoruz. Birlikte olacağız, birlikte mücadele edeceğiz, birlikte başaracağız. Çünkü başarmak zorundayız, başaracağız. Çünkü, mücadelemize inanıyoruz. Sizlere inanıyoruz, haklılığımıza inanıyoruz. Bunun için bu mücadelenin önünü kimse kapatamaz. Partileri kapatabilirsiniz, bizi parlamentodan atabilirsiniz ama halkımızın mücadelesi önünde sarsılacaksınız ezileceksiniz. Tabii ki, Kürt sorunu Türkiye’nin en önemli sorunudur. Çok kapsamlı bir sorundur. Bu sorunun 3 gün, 5 gün içinde çözülmeyeceğini biz de biliyoruz. Ama burada biz bir yaklaşımı, mantığı sorguluyoruz. İnkar, imha mantığını sorguluyoruz. Eğer siz ondan vazgeçerseniz Kürt yurttaşınızı anlarsanız, onun özgürlük taleplerini içselleştirirseniz, halen bu sorunu çözmek mümkün. Biz inancımızı umudumuzu kaybetmeyiz. Yeniden bu ülkede özgür ortak bir geleceği oluşturma şansına sahip oluruz. Bu nedenle bu önemli bir dönemeçte bu çok hassas süreçte herkesi yeniden düşünmeye davet ediyoruz. Yeniden tartışmaya davet ediyoruz. Diyaloga davet ediyoruz. Yeni bir mantıkla, yeni bir anlayışla yeniden Kürt sorununun çözümüne endekslenmeliyiz. Türkiye halkının vicdanı olacak içinde Türk'ün, Kürt'ün bulunduğu herkesin güvendiği bir yeniden diyalog grubu oluşturmamız lazım. Bir akil insanları getirmemiz lazım. Nelerin yapılması gerektiğini Kürt halkının sahip olması gereken haklar üzerinde çalışmalar yapmalı ve parlamentonun tamamı önyargısız ortaya konulan çalışmayı kabul etmeli ve gündemlerine almalı. Halen bu umudun olduğuna inanıyorum. Bunun için siyasi partilere hükümete her kuruma Kürtlere buradan tekrar sesleniyorum. Gelin yeniden bir düşünelim diyorum."

- Diyarbakır'da kapatılan DTP'nin binası önünde Anayasa Mahkemesi'nin 5 yıl siyasi yasak getirdiği milletvekili Aysel Tuğluk’un konuşması sırasında otobüse 50 metre uzaklıkta yüzleri maskeli çoğu çocuk 40 kadar kişi, lastik yaktı. Kapatılan DTP'nin İl Başkanı Fırat Anlı, lastiklerin söndürülmesi ve grubun sakinleşmesi telkininde bulundu.

- Tuğluk ve Ahmet Türk'ün konuşması ardından Turgut Özal Bulvarı'nda toplanan yaklaşık 15 bin kişilik grup dağılırken, 200 kişi kadar bir grup ise polise taş ve sapanlarla saldırdı. Polis uzun süre göstericilere müdahale etmedi. Partililer polise taş atan grubun önüne çıkarak onları engellemeye çalışmasına rağmen göstericiler, polise taş atmayı sürdürdü. Polis de basınçlı su ve gaz bombasıyla göstericilere müdahalede bulundu.

Ara sokaklara kaçan göstericiler, taş atmayı sürdürürken polis de ara sokaklara girerek, göstericilere coplarla saldırdı. Cop ve tekmelerle yapılan saldırıdan sonra sokak aralarında bazı göstericiler gözaltına alındı. Polis göstericileri daha sonra merkez Kayapınar ile Bağlar İlçesi'nde takip etmeyi sürdürdü. Polis göstericilerin büyük bölümünü dağıtırken, küçük grupların sokak arasındaki küçük çaplı eylemleri bir süre devam etti. Bu arada polis müdürleri telsizle yaptıkları anonslarla görevli polisleri kesinlikle silah kullanmaması konusunda uyardı.

15 Aralık..
- Bütçe görüşmelerinde kapışma
Bütçe görüşmeleri sırasında hükümetle muhalefet arasında Açılım konusunda yine söz düellosu yaşandı.
Baykal konuşmasında hükümetin 4,5 aydır yürüttüğü Açılım’ da tarafların Hükümet ve PKK olduğunun açıkça ortaya çıktığı, AKP’nin Açılım siyasetinin Türkiye’yi ayrıştırma siyaseti olduğu görüşlerini savundu. Baykal’ın konuşmasında çizdiği Türkiye manzarası şöyleydi:
Şiddetin dağ başlarından şehirlere indiği bir Türkiye'deyiz. Polis ve askeri lojmanlarla öğretmen evlerine saldırılan bir Türkiye manzarası ile karşı karşıyayız. Devleti aciz bıraktırılmış, sokağı, vatandaşı, bayrağı sahipsiz bir Türkiye ile karşı karşıyayız. Bütün bu olaylar demokrasiyi değil, iktidarın acizliğini gösteren bir tablodur. Türkiye'yi buraya AKP'nin izlediği etnik ayrıştırma politikası getirmiştir. İktidar bu yolda yürümeye devam ederse, yani virajı alamazsa çok daha vahim sonuçlar alınacaktır.”

AKP adına eleştirilere tavır takınan Erdoğan, Açılım siyasetinin sürdürülmesi konusunda kararlı olduklarını belirterek şöyle dedi:
Daha fazla bedelin ödenmesine tahammülümüz olamaz. Biz bu milleti terörün akıttığı kan ile beslenenlere, vampirlere teslim etmeyeceğiz. İnadına demokrasi, açılım, birlik kardeşlik diyoruz. Gençlerin kanı üzerinden maddi ya da manevi rant devşirenler var. Duvar gibi bu sürecin önünde duracaklar. Ama biz bunları kararlılıkla defedeceğiz.”

Konuşmasında DTP’nin yasaklanmasına da değinen Erdoğan
Biz parti kapatmaya karşıyız. Cezanın tüzel kişiliklere değil, özel kişilere verilmesini uygun buluyoruz. Halkın getirdiğini ancak halkın götürebileceğini düşünüyoruz. Her türlü aykırılığın siyaset içinde tutulmasını uygun görüyoruz.

Burada tabii bunu söyleyen Erdoğan’ın bu bağlamda yedi yıldan beri Anayasa ve yasalarda bu konuda belirleyici değişiklikler için neden ciddi girişimlerde bulunmadığı sorusu cevap bekleyen, Erdoğan’ın ve AKP’nin cevap veremediği bir sorudur.

- Doğan Haber Ajansı şu haberi geçti abonelerine:

“Göstericilere silah çekenler serbest
MUSTAFA ÖZDABAK İstanbul DHA

Beyoğlu İlçe Emniyet ile Terörle Mücadele Müdürlüğü’ne bağlı ekipler olaydan sonra Selçuk Ü., T.G. ve S.Z.’yi gözaltına aldı, olayda kullanıldığı öne sürülen iki tabancaya da el konuldu.
Browning ve Voltran Kontak markalı kurusıkı iki tabanca incelenmek üzere Kriminal Laboravutarı’na gönderildi. Polise göre, üçüncü tabanca ya bulunamadı, ya da bir tabancayı iki kişi ortak kullandı.
Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı 3 şüpheli hakkında “Korku ve panik yaratacak şekilde ateşli silah kullanmak” suçlamasıyla soruşturma açtı. Savcılık, ifadelerinin alınmasının ardından zanlıların serbest bırakılması talimatını verdi. Ancak Selçuk Ü.’nün kaçak elektrik kullanımı yüzünden açılan bir dosyadan aranma kaydı olduğu ortaya çıkınca Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı’na sevk edildi. Selçuk Ü.’nün bir yakını, “Teröristlerin yüzleri kapalı bizim yüzlerimiz niye açık veriliyor” diye tepki gösterdi. Selçuk Ü. nöbetçi mahkemede ifadesi alındıktan sonra serbest kaldı.
Olaylar sırasında yaralanan göstericilerden Şevket Arslan tedavi için gittiği Haseki Hastanesi’nde gözaltına alındı. Arslan’la birlikte olaylara karıştığı öne sürülen 2 kişi daha İstanbul Adliyesi’ne sevk edildi.”
Yani silahlı saldırganlar serbest, saldırganlar tarafından yaralananlar göz altında !
“Taşların bağlanıp, itlerin salındığı köy” böyle olsa gerektir !

16 Aralık
Derin devlet “öfkeli esnaf” kılığında iş başında.. Dün Dolapdere .. Bugün Muş .. Yarın neresi ?
Muş'un Bulanık İlçesi'nde dün bir grup DTP'nin kapatılmasını protesto için gösteri yaptı. İlçe merkezinde yapılan basın açıklamasının ardından, 700. Yıl Caddesi'ne doğru yürüyüşe geçen göstericiler içinden bir grup söz konusu cadde üzerinde kepenk indirme çağrısına uymayan bazı işyerleri ile bir bankaya taş attı. Bu sırada Turan Bilen isimli bir kişi kalaşnikofla göstericilere ateş açtı. Ortalık bir anda kan gölüne döndü.
Saldırı sonucu Kemal Aycan ve Nejmi Oral hayatını kaybetti. Hamdullah Güvercin, Sadık Çiftçi, Cüneyt Çelik, Kenan Gündüz, Heybet Kondu, Abdulkerim Çelik ve Lokman Sönmez isimli kişiler yaralandı.
Yaralılardan 5'i Bulanık Devlet Hastanesi'nde tedavi altına alındı, ikisi ise Elazığ'daki Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi'ne sevk edildi.
Olay sonrası Kalaşnikoflu katil göz altına alındı. Aslında halkın tepkisine karşı güvenlik altına alınma idi bu göz altı. Katilin ailesi de askeri bir helikopterle ilçe dışına çıkarıldı, bilinmeyen bir yerde güvenlik altına alındı.
Medya olayı Muş Vali Vekili Ali Edip Budan’ın olaya ilişkin şu açıklaması çerçevesinde verdi 'Olay, kepenk kapatmayan bir esnafımızla göstericiler arasında yaşanmıştır. Olayda 2 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Söz konusu esnafımız silahıyla birlikte gözaltına alındı. Silahın kalaşnikof marka olduğu bilgisini ise henüz teyit edemedik. Vatandaşlarımızın daha itidalli davranmasını sağlamaya çalışıyoruz.'
Bulanık’taki katliam görüldüğü gibi aslında saldırıya uğrayan esnaf bir vatandaşın “itidalli” olmaması sonucu çıkan basit bir olaymış gibi gösteriliyor. Hayır olay bilinçli bir katliamdır. Derin devlet işbaşındadır. Kan dökerek ortamı gerginleştirmeye çalışmaktadır.
Olayın hiç medyada tanıtılmaya çalışıldığı gibi basit bir “kızgın esnaf” olayı olmadığı konusuna Ahmet Türk’ün yaptığı açıklamalar da dikkat çekmektedir:

Türk, Muş’ta yaşanan ve 2 kişinin ölümü, 8 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan olaylarla ilgili de şu değerlendirmeyi yaptı: “Muş'taki olay, aldığımız bilgilere göre yıllardan beri derin devlet ve JİTEM'le çok içice olan bir şahsın gerçekleştirdiği bir olay.
Tabii ki biz bunu kınarız. Yine de şunu söylüyorum bütün olaylara rağmen halkımıza gerçekten sağduyulu olmasını rica ediyorum. Demokratik tepkilerimizi eylemlerimizi her zaman ortaya koyacağız. Haksızlığa karşı mücadele edeceğiz, ama bunu demokratik tepkilerle demokratik ölçüler içinde olması konusunda da, aynı zamanda da bir çağrı yapmayı istiyorum.
Belki bugün sizin (gazetecilerin) vasıtanızla bu çağrıyı da yapıyorum. Çünkü demokrasi fazilet mücadelesidir, erdem mücadelesidir. Elbette ki Kürt halkı haksız yaklaşımları mahkum etmek için bütün gücüyle çaba gösterecektir. Ama gerçekten ne esnafımıza, ne insanımıza zarar vermeyecek bir tavrı, tutumu gerçekleştirmek zorundayız.
Bu nedenle daha sağduyulu, ama demokratik tepkilerini gerçekten demokrasi ölçüleri içinde olacak bir tepkinin de olması gerekiyor. Çünkü demokrasi varsa, bir demokrasi tanımı içerisinde mutlaka insanlar bu tepkilerini ve taleplerini dile getirmek durumundadır. Onu getiremezse o zaman demokrasi tesis edilemez. Ama ölçüsünü, gerçekten ne istediğimizi çok daha güçlü bir şekilde ifade edebilecek bir tavrı, bir yaklaşımı da önemsememiz gerekiyor diye düşünüyorum.”

- Bulanık’ta katliamın yaşandığı gün medyaya yansıyan bir haberde Dolapdere’deki saldırıda elinde silah olan faillerden birinin İHA’ya yaptığı bir açıklama düştü. Açıklama olayın bir provokasyon eylemi olduğunu daha açık ortaya koyuyor. Haber şöyle:

İstanbul Dolapdere’de önceki gün yaşanan gösteri ve sonrasında çıkan kavganın arkasındaki ‘Provokasyon’, dün ortaya çıkan bir görüntüyle daha da netleşti. Dolapdere’de esnafın işyerlerine saldıran göstericilere ateş açan T.G, İHA’ya yaptığı açıklamada göstericilere silahla ateş açması için para verildiğini iddia ederek, “Para verip sık dediler, ben de sıktım” dedi. Karakolda kendisini savunduğunu anlatan T.G’nin bu ifadelerinin basında yer almasının ardından savcılık soruşturmayı derinleştirdi ve mahalleliye silah verip olay çıkartmaya çalıştığı iddia edilen grubu araştırmaya başladı. T.G kendisiyle olay sonrasında konuşan muhabire şunları anlatıyor:” Bana verdiler parayı, sen de ver 500 milyon, istediğin adamı rehin alayım... Kurusıkı verdiler gittim, çektim. Kurusıkıydı.” Bu sırada T.G’nin yanında bulunan ikinci bir kişi kameraya dönerek “Veren de basın. 500 milyon lira para alıyor. Hangi şerefsizse veriyor eline kurusıkıyı, poz çekiyor” diyor. Söze devam eden T.G, “Giderim savcıyı rehin alayım. Ver 500 milyon, çekerim kardeşim, öyle yaptılar. Ben onu yaparım. Ben sokakta gezen bir çöpçüyüm. Ben açım kardeşim. Ver 500 milyon yaparım” diyor. Muhabirin “Silah gösterenler öyle mi yaptılar” sorusu üzerine T.G, “Öyle yaptılar. Ver parayı yapayım” diyor. Muhabirin “Ortalık zaten gergin” T.G, “Verme. Gergin olsun. Beni ilgilendirmez gerginlik. Ben çıkarıma, cebime bakarım” diyor.

 Mahalle sakinlerinden biri de, olaydan sonra bölgeye gelen siyah renkli cipten inen birinin, olaylara karışan bazı kişilere para verdiğini öne sürdü. Öte yandan, zanlıların ellerindeki tabancanın aynı marka olduğu da iddia edildi. “
Olmaz demeyin! Burası Türkiye !

17 Aralık:

VE YENİ MUHTIRA !
Kuvvet Komutanları Genel Kurmay Başkanı başkanlığında Trabzon’da buluşarak son gelişmeleri değerlendirdiler. TSK’nin son gelişmelerle ilgili tavrı Bir Savaş gemisinin güvertesinde yapılan gösterili bir konuşmayla Genel Kurmay Başkanı tarafından açıklandı. Bu yeni muhtıra tam metin olarak Genel Kurmay Sitesinde yayınlandı. Medya her zaman olduğu gibi Genel Kurmay Başkanı’nın Ordu dışındaki bütün kurumlara nasıl davranacakları konusunda direktifler veren, görev deklare eden, tehditler savuran yeni muhtırasını olağan uyarı olarak sundu. Bir gerici burjuva demokrasisi ülkesinde böyle üzerine vazife olmayan konularda çıkıp esip savuran ordu mensupları, ertesi gün karşısında sorumlu oldukları sivil otorite tarafından kapının önüne konur ! Fakat burası Türkiye ! Burada Ordu en temel iktidar odağıdır. Generaller kendilerini devletin memuru olarak değil, devletin gerçek sahibi olarak görürler. Ve gerçekten de konumları devletin efendileri konumudur.
Başbuğ konuşmasına, bu konuşma için bu mekanı seçtiğinin özel önemine dikkat çekerek başlıyor. Fakat bu özel önemin ne olduğunu söylemiyor. Anlayan anlar diyor !
Bu özel önem şu olmasın: Son dönemde ortaya saçılan kimi darbe belgeleri –örneğin Kafes Planı- hep Deniz Kuvvetlerine işaret ediyor. Başbuğ bir savaş gemisinin güvertesini basın açıklamasının yeri olarak seçerek, darbecilerine sahip çıkıyor! Meydan okuyor. Aynen “Kağıt parçası”nda olduğu gibi!
Yeni Muhtıra’da Genel Kurmay Başkanı, son dönemde Ordu kaynaklı yeni darbe planlarının ortaya saçılmasından rahatsızlığını dile getiriyor, bunların yayınlanıp, ortaya çıkmasını “TSK’ne karşı yürütülen asimetrik harekat”ın parçası olarak göstererek, değerini düşürmeye çalışıyor. Şöyle diyor:

Son olarak çeşitli vesilelerle değindiğim, Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yürütülmekte olan asimetrik psikolojik harekâta ilişkin bazı hususlara değinmek istiyorum. Bugün, bu konulara özellikle üzerinde olduğumuz TCG Oruç Reis Firkateyni’nde değinmemin özel bir anlamı var. Herhalde herkes, açıkça ne demek istediğimi anlamaktadır. Bakınız, Türkiye’nin bulunduğu coğrafya, zor bir coğrafyadır, ülkemizin etrafı sorunlarla çevrilidir. Bu coğrafyada güçlü olmayan devletler ayakta kalamaz. Millî gücün asli unsurlarından biri de askerî güçtür. Etkin ve caydırıcı niteliklere sahip bir silahlı kuvvetlere sahip olunması hayatidir ve ülkenin beka sorunuyla doğrudan ilgilidir.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin öz güveni tamdır. Bundan kimsenin en ufak şüphesi olmasın. Sahip olduğumuz bu öz güven Türk Silahlı Kuvvetlerinin kendisine yönelik gerçeklere ve doğrulara dayanan, ön yargılı olmayan sağduyulu eleştirileri her zaman saygıyla karşıladığının ve bu tip eleştirilere her zaman açık olduğunun bir kanıtıdır. Buna karşın, son zamanlarda gerçek dışı olaylara, yalanlara dayalı, ön yargılı olarak bazı çevreler ve kişiler tarafından Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı asimetrik psikolojik harekât yürütülmektedir. Ne acıdır ki; özellikle Türkiye’de medyanın bir kısmının var oluşunun temel nedeni gerçeklere ve doğrulara dayanmayan, ön yargılı ve özel amaç taşıyan eleştiriler yaparak, Türk Silahlı Kuvvetlerini haksız yere her gün gündemde tutmak ve Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhine kampanya yürütmektir. Bunlar, aynı zamanda kendilerini demokrasinin savunucusu olarak da göstermektedir. Onlar için demokrasiyi savunmanın tek çıkar yolu Silahlı Kuvvetlerin karşısında olmaktır. Halbuki Türk Silahlı Kuvvetleri, her vesile ile demokrasinin ve hukuk devletinin yanında olduğunu ifade etmektedir. İçinde bulunduğumuz bu süreçten rahatsızız. Bu rahatsızlığımızı her vesileyle yetkili ve ilgili makamlara ilettiğimiz gibi yasal olarak yapılması gerekenleri de yapıyoruz. Ülkesini ve milletini sevdiğini söylerken bir yandan da Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı psikolojik harekât yürütmek bir arada olamaz. Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı planlı ve kendi amaçları ve menfaatleri çerçevesinde haksız şekilde psikolojik harekât yürütenlere diyorum ki, tuttuğunuz yol ve bulunduğunuz yer doğru değildir. Türk milletinin büyük çoğunluğu da ne yaptığınızın farkındadır.

Son dönemde meydana gelen her terör olayını, Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilişkilendirme yönünde çabalar da vardır. Her gün bu çabalara yenileri ilave edilmektedir. Terör olaylarını Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilişkilendirmeyi, PKK destekleyicileri ve PKK sempatizanları yapabilir. Ancak, böyle ilişkilendirmeleri ve bu amaca yönelik imalı konuşmaları siyasiler, akademisyenler ve medya mensupları yapamaz, yapmamalıdır.”

Böylece Ergenekon soruşturmasını yürüten ve derinleştiren Yargı bölümü; bu konunun üzerinde duran eline geçen belgeleri yayınlayan gazete ve gazeteciler; Bulanık’taki katliam ertesinde bu bir provokasyon olabilir diyen herkes (ki bunun içinde AKP’liler, DTP’liler vb. de vardı.) ya PKK destekçileri ya da PKK sempatizanları olarak değerlendirilip, tuttukları yolun doğru yol olmadığı, bulundukları yerin doğru olmadığı konusunda uyarılıyorlar!

Arkasından 1993 yılında 33 erin öldürülmesi olayının, olayı yaşamış olan bazı tanık erlerin ifadeleri üzerine Ergenekon savcıları tarafından yeniden araştırılmasından duyulan rahatsızlık  dile getiriliyor. Başbuğ şöyle diyor:

 “Türkiye Cumhuriyeti hukuk devletidir. Her şey yasalara uygun olarak yürütülür. Ciddi hukuk devletinde imalı konuşmalara, dedikodulara yer yoktur. Bizi en çok üzen ve yaralayan noktalardan biri de, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde bizlere canları emanet edilen Mehmetçikler üzerinden kanlı hesaplar yapanlar olduğunun düşünülmesi ve böyle iddiaların ileri sürülmesidir. Bu düşünceleri kapalı ve açık şekilde söyleyenler ve ima edenler, bize göre bu yaptıklarıyla, kendilerinin ne kadar zavallı bir konumda olduklarını Türk milletine göstermektedirler. Bu kapsamda, adli makamlarımıza da bazı sorumluluklar düşmektedir. Adli makamlar ihbar mektuplarına, özellikle itirafçıların ve gizli tanıkların verdikleri ifadelere karşı daha duyarlı ve daha dikkatli olarak hareket etmelidir. Böyle durumlarda adli makamlar, Türk Silahlı Kuvvetleri ile bilgi teatisi ve iş birliğinde bulunmalıdırlar. Aksi durumlar kurumlar arası çatışmalara neden olabilir. Türk Silahlı Kuvvetlerinde hiçbir zaman hataları örtme, suçluları koruma durumu olmamıştır. Ancak artık haksız ve mesnetsiz suçlamalara karşı da Türk Silahlı Kuvvetleri sessiz kalamaz. Meydana gelen bazı terör olaylarında, elbette bazen hatalar, eksiklikler olabilir. Bunlar, görevin icrasında olabilecek ihmalli davranışlardır. Ancak ihmal başka, kasıtlı hareket etmek başka bir şeydir. Türk Silahlı Kuvvetleri, ihmal ve eksikliklerin olduğu bütün olayları da yargıya taşımak zorundadır ve taşımaktadır. Türk Silahlı Kuvvetlerini başka ülkelerin ordularıyla karıştıranlar, bu şekilde amaçlarına ulaşacaklarını sananlar, ne Türk toplumunun tarihî gerçeklerini ne de Türk Silahlı Kuvvetlerini bilmektedirler. Kendilerine bile yabancılaşmış olanlar ne yaparlarsa yapsınlar Türk Silahlı Kuvvetlerinin etkinliğini, Türk halkıyla olan bağını, sevgisini azaltamazlar. Elde ettikleri tek şey belki komuta katını, yani bizleri, gereğinden fazla meşgul etmek ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin bütün personelini ve en önemlisi de Türk milletini üzmektir. Fakat Türk milleti nelerin olduğunu, nelerin yapılmak istendiğini çok iyi bilmektedir. Her ülkenin caydırıcı bir güç olarak silahlı kuvvetlere mutlaka ihtiyacı olacağının bilinci içerisindeki Türk Silahlı Kuvvetleri, dün olduğu gibi bugün de yarın da dimdik ve öz güvenle, yasalarla kendisine verilen görev ve sorumlulukları yerine getirmeye hazırdır ve hazır olmaya da mecburdur. Türk Silahlı Kuvvetleri, gücünü Türk milletinden almaktadır.

Burada açıkça sivil hukuka müdahale, direktif (ihbarları ciddiye almayın, bize bildirin, gerisini merak etmeyin), doğru davranılmaması halinde “kurumlar arası çatışma” isimli açık tehdit vb. var.
Demokrasiyi savunduğu iddiasında olan her kişi ve kurum bu muhtıraya açık tavır takınmalıdır. Bu muhtıra red edilmeli, Genel Kurmay Başkanının derhal görevden alınması talep edilmelidir.
Ordu siyasetten elini çekmelidir !

üste dön

© 2009 www.ruyawebtasarim.com | Sayfa Tasarımı AzOzDesign