gelişigüzel notlar



gelişigüzel notlar anasayfagelişigüzel notlar arşivydi çağrı anasayfa


google'de sitede


May
10-
15

+ Erdoğan’ın Azerbaycan ziyareti ve Nabucco Projesinin ve Türkiye/Ermenisten ilişkilerinin geleceği …
+ “Türkiye’nin en önemli sorunu”nda gelişmeler…
+ İneğin biri Atatürk büstünü kırmış !!! Vay inek vay !
+ Yargının fotoğrafı/ hali pür melali
+ İsmi değiştirilen köy sayısı :12 bin 211 …
+ Danıştay ve Ergenekon davaları birleştirildi
+ 100 yıl oldu ; dünkü kadar yeni ! Materyalizm ve Ampiriokritisizm…
+ İbrahim
+ Deniz Feneri davası …

+ Erdoğan’ın Azerbaycan ziyareti ve Nabucco Projesinin ve Türkiye/Ermenisten ilişkilerinin geleceği …

Türkiye- Ermenistan ilişkilerindeki görünürdeki yumuşama, sorunların çözümü için bir “yol haritası”nın ilanı Bakü ile Ankara arasında soğuk rüzgarlar esmesine neden olmuştu. Gerek Türkiye’de hükümet karşıtı medyanın bir bölümü, gerekse Azerbaycan medyası, Türkiye’nin “ Azerbaycan’ı sattığı” içerikli bir kampanya başlatmışlardı. Türkiye ile Ermenistan arasındaki diplomatik yakınlaşmanın hemen ertesinde, Azerbaycan ile Rusya arasında, Azerbaycan gazının belli bir bölümünün Rusya tarafından satın alınacağını öngören bir anlaşma imzalanmıştı. Azerbaycan bu tavrı ile “kardeş Türkiye”yi uyarıyor, Ermenistan’a karşı eski uzlaşmaz tavrını, örneğin Ermenistan Türkiye sınırının açılmasını Dağlık Karabağ bölgesinde Ermenistan işgalinin kalkmasına bağlı ele alan tavrını sürdürmesi için adeta şantaj yapıyordu. Aksi taktirde Nabucco projesinde Azeri gazı’nın garanti olmadığı mesajı veriliyordu. Bu şantaj aynı zamanda duygusal ve demagojik bir “bir millet/iki devlet”, “özel ilişkiler”, “kardeş devlet” vb. kampanyası ile destekleniyordu.
Gelişmeler üzerine apar topar bir Baku ziyareti gündeme getirildi. 13 Mayıs’ta Erdoğan içinde Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Devlet Bakanı Zafer Çağlayan, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın da yer aldığı bir heyetle Azerbaycan’ı ziyaret etti. Bu ziyarette Azerbaycan Başkanı E. Aliyev-Erdoğan arasında ikili görüşme dışında, heyetler arası görüşmeler yapıldı. Ayrıca Azerbaycan meclisinde Erdoğan bir konuşma yaptı.
Erdoğan gerek ikili görüşme ertesinde yaptığı açıklamalarda, gerekse Meclis’te yaptığı konuşmada aslında Azerbaycan’ın istekleri doğrultusunda açıklamalar yaptı. İkili görüşme ertesinde yapılan basın toplantısında söyledikleri özet olarak şöyle :

- İkili ilişkiler yanında tek millet iki devlet anlayışımız devam ediyor. Karabağ konusunda Azerbaycan’ın hassasiyeti neyse Türkiye’nin de odur.
- Karabağ ile ilgili şu anki durum kabul edilemez ve asla kabul edilmeyecek. Çünkü burada bir sebep var.
- Karabağ’ın işgali bir sebeptir. Sınırın kapanması sonuçtur. Bir kez daha açık bir şekilde ifade etmek istiyorum. İşgal sona ermeden sınır kapıları açılmayacaktır.

Bu bağlamda gazetecilerden gelen sorulara verdikleri cevaplarda da Erdoğan ve Aliyev aslında Türkiye’nin siyasetinde bir değişiklik olmadığı, algılamadaki yanlışlığın iletişimsizlik ve yanlış anlamalardan kaynaklandığı tavrını takındı. Şöyle :

“Azeri gazeteci: Niye sınırın açılması konusunda Türkiye tarafı bizi şüpheye düşürdü?
Erdoğan: Eğer benim Londra’daki konuşmamı dinleseydiniz. Bu konuda bir şüpheye yer bırakmadığımı anlardınız. Meclis’teki ve televizyonlardaki konuşmalarımda da aynı noktayı vurguladım.
Türk gazeteci: Dağlık Karabağ konusunda somut bir açıklama bekliyoruz demiştiniz. Cevabınızı aldınız mı?
Aliyev: Bundan daha açık bir cevap olamaz.
Türk gazeteci: Hiçbir şüphe kalmadı dediniz. Ancak Türk tarafı defalarca kapı açılmayacak dediği halde bu şüpheler neden devam etti.
Aliyev: Ermeni basınında şubat ayında sınır kapısı açılacak yönünde haberler çıktı. Bir süre bunlar muhatapsız kaldı. Nisan ayının sonunda bu şüpheler sona erdi.”
Bu ziyarette üzerine konuşulan konulardan biri de doğal gaz fiyatları idi. Azerbaycan tarafı uzun süredir “kardeşlik” adına Türkiye’nin aldığı azeri gazının fiyatının düşüklüğünden yakınıyordu. Ve Ermenisan/Türkiye arasındaki diplomatik yakınlışma ertesinde fiyatı yükselteceğini açıklamıştı. Ortak basın toplantısında bu konuda bir Azeri gazetecinin sorusu ve ona Erdoğan’ın verdiği cevap şöyle idi :
“Azeri gazeteci: Türkiye Rusya’dan doğal gazı 400-450, Cezayir’den 300-350 ve Azerbaycan’dan da 100-150 dolara alıyor bu adaletli bir fiyat mı?
Erdoğan: Bu noktada fiyatların adil olduğunu söyleyemem.”
Sonra anlaşıldı ki, ikili görüşmelerde taraflar Azeri gazının fiyatının yükseltilmesi konusunda (yine de Rusya gazının fiyatından daha ucuz) anlaşmışlar.
Erdoğan’ın Azerbaycan ziyareti ile böylece Türkiye/Azerbaycan arasında esen soğuk rüzgarlar dindirilmiş oldu. Fakat bu Türkiye/Ermenistan arasında sınırın açılmasının – ki bu Ermenistan Türkiye ilişkileri açısından en önemli konu- çok net bir biçimde dağlık Karabağ bölgesi üzerinden Ermenistan işgalinin kaldırılması şartına bağlanmasının kategorik olarak yinelenmesi pahasına oldu. Bu ise Türkiye/Ermenistan arasındaki ilişkilerin düzeltilmesinin Azerbaycan ipoteğine alınması anlamına geliyor. Eğer bu arada başlayan Ermenistan/ Azerbaycan görüşmelerinde tarafların tavrında bir değişiklik olmaz ise; eğer Türkiye, Rusya ve Ermenistan ile görüşmelerinde Karabağ sorununun -işgalin bir biçimde kalkması ile- çözümleneceği konusunda garanti almadı ise, Erdoğan’ın Azerbaycan’daki açıklamaları Ermenistan konusunda Türkiye’de son dönemde oluşan olumlu havanın yanıltıcı olduğunu, sınırın açılmasının çıkmaz ayın son çarşambasına kaldığını gösteriyor.
Diğer yandan bu gelişme gerek batılı emperyalist güçler açısından, gerekse Türkiye açısından Nabucco projesinin ne kadar önemli olduğunu da gösteriyor.
Önemli ölçüde Azeri gazının da ondan akacağı hesabı üzerine kurulu olan Nabucco projesinde gelinen durum şöyle:
-Anlaşma metninde çok büyük ilerleme kaydedildi ancak müzakereler daha tamamlanmadı. Bununla birlikte metin üzerindeki son pürüzlerin Mayıs sonuna kadar giderilmesi bekleniyor. Böylece, imza töreninin Haziran sonuna yetiştirilmesi hedefleniyor. Ancak imza töreni ile ilgili olarak kesin bir tarih belirlenmedi.
50 yıl süreli anlaşmanın hükümleri arasında, geçiş hakkı veren ülkelerin tanıyacağı vergi kolaylığı, ayrımcılık yapılmayacağı, devletleştirilmeyeceğine dair taahhütler yer alıyor. Andaki uzlaşmazlık noktası ise gelir vergilerinin nasıl paylaşılacağı konusu. Bu konuda çok sıkı pazarlıklar yürüyor.
Anlaşma, boru hattının geçeceği Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Avusturya tarafından imzalanacak. İmza törenine devlet ve hükümet başkanları düzeyinde katılımda bulunulması hedefleniyor. Hatta Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso'nun da gelmesi söz konusu. Barroso Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'le yaptığı görüşmede, imza törenine katılmak istediğini belirtti.
Üst düzeyde katılım tarafların ciddiyetini göstermesi açısından önem taşıyor; zira, imzayı takiben, boru hattının inşasını gerçekleştirecek olan konsorsiyum, uluslararası kuruluşlardan finansman arayışına çıkacak.
Anlaşmanın imza aşamasına gelinmesinde, Türkiye'nin bazı taleplerinden geri adım atması etkili oldu. Türkiye'nin hattan geçecek gazın yüzde 15'lik bölümünün kendisine ayrılması, üstelik bu gazın daha düşük bir fiyattan kendisine satılması talebi, Nabucco projesini en az bir yıl geciktirdi. Enerji Bakanlığı'nın bu talepler konusundaki ısrarından vazgeçmesiyle ve geçen Ocak ayında müzakerelerde sorumluluğun tamamen Dışişleri'ne geçmesiyle müzakerelerde önemli bir mesafe kat edildi. Abartılı taleplerden vazgeçilmiş olmakla birlikte, Türkiye'nin enerji arz güvenliği ihtiyacını dikkate alan bazı hükümlerin anlaşmaya sokulduğu belirtiliyor.
Bu arada uluslararası piyasalarda doğalgaz 300-400 dolardan satılırken Azerbaycan'dan 120 dolara alınan gaz fiyatına fazla zam yapmaya yanaşmayan Enerji Bakanlığı’nın bu tavrı da son Azerbaycan ziyareti sırasında resmen değişti, Azeri gazı da zamlandı.
Böylece Nabucco projesinde ilerlemenin önündeki bir engel daha kalkmış oldu.
Fakat bu artık bütün sorunların aşıldığı anlamına gelmiyor. Azerbaycan Türkiye'yle ikili bazda doğalgaz alım satım anlaşmasında uzlaşsa da geri kalan doğalgazını Nabucco hattına tahsis etme konusunda sıkı pazarlıkları sürdürecek, elindeki kozu en iyi biçimde kullanmaya çalışacaktır. Batının ve Türkiye’nin Rus gazına bağımlılıktan kurtulma konusundaki istek ve planları, Azerbaycan için önemli bir kozdur. Azerbaycan’ın Nabucco projesine gaz verme konusundaki çekinceleri, Haziran’da projenin sahibi ülkeler anlaşymayı imzalasalar bile, imzalar atıldıktan sonra finansman arayışına çıkacak olan Nabucco konsorsiyumunun işini zorlaştıracaktır.
Yani kısacası gelinen aşamada Yukarı Karabağ sorununun çözümü hem Nabucco hem de Türk-Ermeni ilişkileri açısından anahtar konumunda. Bu sorunun çözümü için Nabucco projesinin bütün tarafları önümüzdeki dönemde çok yoğun bir diplomasi trafiği işleteceklerdir. Ancak bu trafiğin nafile bir trafik olarak kalması da olasıdır. Gerek Ermenistan, gerek Azerbaycan, gerekse Türkiye’de çözümsüzlükten nemalanan ulusalcı !! güçler oldukça yoğundur.

 

+ “Türkiye’nin en önemli sorunu”nda gelişmeler…

Türkiye’nin siyaseti ilginç. Birçok halde en önemli mesajlar yurtdışında veya yurtdışına seyahatlerde veriliyor. Bu kez de Kürt sorununda böyle oldu.
Mart ayında İran'a giderken "Kürt sorununda iyi şeyler olacağını" söyleyen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Mayıs ayında Prag dönüşü de önemli mesajlar verdi. Gül, "İster terör, ister Güneydoğu, ister Kürt meselesi deyin, bu Türkiye'nin birinci sorunudur. Halledilmesi lazımdır" dedi.
Çek Cumhuriyeti'ndeki Prag zirvesinden dönerken uçakta aralarında Murat Yetkin'in de bulunduğu bir grup gazeteciye konuşan Cumhurbaşkanı Gül, şöyle dedi:
"İyi gelişmeler olması lazım ve olabilir. Herkes işin çok daha farkında. Önce böyle bir çalışma anlayışının olması lazımdı. Devletin içinde herkes birbiriyle çok daha açık seçik konuşuyor.
Herkes derken, asker, sivil, istihbarat, hepsi için söylüyorum. Böyle bir ortamda iyi şeyler olur. O yüzden iyi şeyler olacak diyorum. Bir fırsat var, fırsatın kaçmaması lazım."

Abdullah Gül’ün bunları söylediği dönemde Türkiye’de Milliyet gazetesinde Hasan Cemal’in Kandil’de yaptığı bir röportaj yayınlanıyordu. Röportaj yapılanlar arasında PKK yöneticilerinden Murat Karayılan da vardı. Murat Karayılan röportajda PKK’nin değiştiğini ve silah bırakmak için devletten beklentilerini anlatıyordu.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ da, Nisan ayında “dağdan inmeyi sağlayacak yasal düzenlemelere gidilmesi” gerektiğini söylemiş, bu af tartışmalarına neden olmuştu.
Kürt Sorunu’nun Cumhurbaşkanı’nın ağzından “Türkiye’nin en önemli sorunu” olarak adlandırılmış olması ve bu sorunun çözümü için fırsatlardan söz edilmesi, Genel Kurmay Başkanının “dağdan inmeyi sağlayacak yasal düzenlemelere gidilmesi”nden yana tavır koyması, devletin değişik -ve başka konularda pek de barışık olmayan- kurumlarının, PKK’yi silahsızlandırmak ve silahlı kuruluş olarak devreden çıkarmak konusunda belirli bir planda mutabakatı olduğunun işaretini veriyor. Bu mutabakatın geri planında tabii en başta PKK’nin salt savaşla bitirilemeyeceğinin görülmesi yatıyor. PKK’nin de zaten yıllardan beri açıkça bağımsız bir Kürdistan talebinden geri çekilmiş olması ve bugünkü taleplerinin elde edilmesi açısından silahlı eylemlerin amaca uygun olmamasını görmesi, silahları bırakmak için devletten kimi adımlar beklemesi de bu gelişmenin bir diğier yanı. İşin bir de uluslararası boyutu var: Irak’taki ABD askeri işgali kaldırıldıktan sonra, Türkiye ile Irak ve öncelikle de Güney Kürdistan (Kürdistan bölgesi özerk yönetimi) arasında iyi ilişkiler ve Türkiye’nin bir çeşit hami/koruyucu rolü üzerlenmesi planlanıyor. Bunun için Güney Kürdistan’da PKK’nin Türkiye’ye yönelik bir silahlı tehdit unsuru olmaktan çıkartılması, tasfiyesi gerekiyor. ABD bu bağlamda açık tavır takınmış durumda. Şimdi Güney Kürdistan yönetimi bunun gerçekleştirilmesi için baskılanıyor. Şu anda PKK’nin arkasında açıkça duran herhangi bir emperyalist güç yok. Güney Kürdistan yönetimi de açıkça destekleme durumunda değil. Bu arada İran da PKK’nin İran’daki yapılanması PJAK’a karşı acımasız savaşını sertleştiriyor ve Kandil’i bombalıyor. Burada da Türkiye ile İran arasında PKK’ye karşı savaş bağlamında de fakto bir ittifak söz konusu. Büyük olasılıkla bu konuda anlaşma da var. Bu anlamda PKK sıkışmış durumda. İşte bu uluslararası ortam da, hem Genel Kurmay, hem Cumhurbaşkanı tarafından “kaçırılmaması gereken tarihi fırsat” olarak adlandırılan şeyin arka planının bir parçası.
Görünen yaz aylarında bir yandan savaş boyutlandırılırken, diğer yandan dağ kadrosunu dağdan indirmek için ismi af olmayan bir takım yasal düzenlemelere gidileceği; bu arada Güney Kürdistan yönetimi ile ilişkilerin daha da iyileştirilmesi ve “üçlü koordinasyon” (ABD - IRAK (+Güney Kürdistan Yönetimi) -Türkiye) yoluyla PKK’nin silah bırakmaya zorlanacağı; bunun için planlanan “Kürdistan Konferansının” (bu şimdilik en azından Irak’taki yerel seçimler sonrasına ertelendi) da kullanılacağı anlaşılıyor. Planın Kuzey Kürdistan boyutunda DTP’ye yapılan baskıların arttırılması yoluyla DTP’nin kendini PKK’den açıkça ayırmaya zorlanması var. DTP’ye yapılan baskıların amaca götürmemesi şartlarında DTP’nin başı üzerinde kapatılma kılıcı zaten sallanıyor. Olası bir kapatılma ertesi DTP’nin bölünmesi, ılımlıların ayrı bir parti olarak ortaya çıkması da kuşkusuz “siyaset mühendisleri”nin planları içinde var. Fakat bilinen başka bir şey daha var: Siyaset, mühendislik işi değil. Bazen ince eleyip sık dokunan planlara hiç uymayan gelişmeler yaşanıyor. İşte AKP’nin durumu.

Hükümetin ve genelde AKP’nin yerel seçimler ertesinde -biraz da bu seçim sonuçlarının gösterdiği kimi gerçekler temelinde - Kürt meselesinde yeniden inisiyatif almaya, sorunun adını açıkça koyarak, emperyalistlerin de istekleri doğrultusunda çözüm için adımlar atmaya hazır olduğunu açıklaması - sadece açıklama, atılan bir adım filan yok- ve hükümetle andaki ordu yönetimi arasında da bugün bir anlayış birliği sağlanmış/varmış gibi görünmesi, muhalefeti çileden çıkarmaya yetti.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, "Cumhurbaşkanı tarihi fırsattan söz ediyor. Bu konuda bir açıklama bekliyorum. Nedir bu tarihi fırsat? Cumhurbaşkanı şifreli konuşuyor, ne diyorsa açık söylemeli. Açık konuşsun ki biz de anlayalım. Anayasayı mı değiştireceğiz. Af mı çıkartacağız" diyerek esip gürledi. Hürriyet gazetesinin 14 Mayıs sayısında Fatih Çekirge'nin haberine göre Baykal, "Öğrenmemiz gereken şudur: Terörün bitmesi konusunda ciddi bir tablo mu var. Umut yaratmak için birtakım adımların atılmasını mı istiyorlar. Bunun karşılığında bizden istenen nedir?" diyerek aslında kapalı kapılar ardında satış yapıldığı anlamına gelen sözler etti.
Baykal’ın ağzında gevelediğini aynı gün partisinin grup toplantısında çok daha açık ifade etti. Şöyle dedi:

“Sayın Cumhurbaşkanı'nın, 'Kürt sorunu Türkiye'nin birinci sorunudur' tanımlaması çok dikkat çekicidir. Cumhurbaşkanı vatanın bölünmez bütünlüğünü koruyacağına yemin etmiştir. '2009 yılının fırsat yılı olduğu' açıklamaları izaha muhtaçtır.(…) Başbakan'ın sutre gerisine çekilerek kamuoyunun psikolojik olarak hazırlanması sürecini izlediği bugünkü ortamda, Sayın Cumhurbaşkanı'nın ön safta yer alarak Türk toplumuna şifreli mesajlar vermesi, bu konuda bir rol paylaşımının yapıldığını da akla getirmektedir. (…) MHP'den sözde barışa katkı adına ne bekleniyor? İmralı canisine kadar uzanacak PKK affına göz yumulması mı? Federatif bir yapılanmanın yürürlüğe konulmasına alkış tutulması mı? Hangi rezalete hangi ihanete katkıda bulunmamız için servis yapmamız isteniyor?
Cumhurbaşkanı Gül'ün umut dağıttığı bir dönemde kimlerle anlaşılmıştır? Kiminle müzakere edilmiş, kimler muhatap alınmıştır? Gül ve Erdoğan 'kaçırılmaması gereken fırsat'ın ne olduğunu açıklamalıdır. Bir savaşın tarafıymışız gibi 'Barıştan başka yol kalmamıştır' sözü sinsi bir oyunun parçasıdır.”
Görüldüğü gibi muhalefet partileri gelinen yerde ordudan da şahin kesilmiş durumda, Kürt meselesinde çözümsüzlük bunların gıda kaynaklarından biri. Reaksiyonları bunu gösteriyor. Kendilerine yakışanı yapıyorlar.
Gelinen yerde Cumhurbaşkanı ve Hükümet bu konuda 2005’de de yaptığı gibi çözümün adresi olabilirmiş gibi umut dağıtıyor. Bu umudun bundan öncekiler gibi boş olup olmadığını, AKP’nin bu konuda pratikte ezber bozan bir tavır içinde olup olmayacağını önümüzdeki süreçte göreceğiz.

 

+ İneğin biri Atatürk büstünü kırmış !!! Vay inek vay !
Hemen bütün günlük gazetelerde ibretlik bir haber çıktı. Ben önce bu ibretlik haberi Taraf’ta yayınlanan biçimiyle aşağıya alıyorum:
“Atatürk büstünü kıran inek sürgüne gönderildi
Malatya Kadiruşağı Köyü’ndeki Gülsüm adlı inek, sahibinden kaçıp ilköğretim okulunun bahçesindeki Atatürk büstünü kırınca, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından soruşturma açıldı. Köylüler “suçlu bir hayvan” deseler de hepsinin tek tek ifadesi alınınca ineğin sahibi Gül Kılınç korkup Gülsüm’ü İnekpınarı Köyü’ndeki akrabasının yanına sürgüne gönderdi.
Malatya’da bir ineğin Atatürk büstünü kırması, ineğin sürgün gitmesine neden oldu. Kadiruşağı Köyü’nde “Gülsüm” adı verilen bir inek, Gül Kılıç isimli kadının elinden kaçarak ilköğretim okulunun bahçesindeki büstü kırınca, Milli Eğitim Müdürlüğü’nce aile hakkında soruşturma açıldı, olayla ilgili herkesin ifadesi alındı. Bunun üzerine Gül Kılıç, ineğini bitişik köydeki Ömer Aktaş isimli yakınına sattı. Büstü kıran ineğin sahibi Gül Kılıç, kendilerine ait büyükbaş hayvanın neden olduğu bir kazanın ardından açılan soruşturma nedeniyle korktuklarını belirterek, “İnek elimden kaçtı ve beni de yere yıktı. Kolum incidi. Daha sonra çocuklar ineğin Atatürk büstünü yıktığını söylediler. Bunun üzerine hepimizin tek tek ifadesini aldılar” dedi.
“Biraz hesaplı aldım tabi”
“Gülsüm” adlı ineğin yeni sahibi olan İnekpınarı Köyü’nden Ömer Ateş ise “İnek ve büyükbaş hayvan besleyip satıyorum. Akrabalarıma soruşturma açılması üzerine inekten kurtulmaya karar verdiler. Hayvandan kurtulmaya karar verdikleri için de biraz hesaplı aldım ineği” dedi. “İnek, büste süründü diye büst kırılmış. İnek suçlu ama büstü dayanıksız yapanların hiç mi suçu yok” diye soran Ömer Ateş, ineğin biraz da huysuz olduğunu aktardı. Bu arada, Kadiruşağı Köyü’ndeki İlköğretim Okulu bahçesindeki Atütürk büstünün ise yeniden yaptırılacağı belirtildi.”
Haber bu. İnsan okuyunca ne diyeceğini şaşırıyor.
Herhalde kişi başına düşen heykel hesabı ile Türkiye, Atatürk büstleri/heykelleri ile birinci sıradadır. Yine kişi başına düşen resim hesabıyla da Atatürk resimleri ile yine birinci sıradadır. Atatürk deyince akarsular durur. Atatürk’e eleştiri vb. zındıklık olarak değerlendirilir. Hemen savunma pozisyonuna geçilir. Aslında Gülsüm’ün macerası Atatürkmanya’nın en son örneklerinden biri yalnızca. Her tarafa büst dikenler, tabii her büstün başına bekçi dikecek değiller. Ve fakat Atatürk de korunmalı. Ne yapılır ? Gülsüm de yapsa, sonuç olarak Atatürk büstü kırılmıştır. Tanrının sureti zarar görmüştür. Derhal araştırma yapılmalı, suçlu bulunmalıdır. Bütün köy sorguya çekilir.
İçlerinde daha önce Atatürk düşmanı olarak adlandırılmış biri vardıysa, vay haline !
Neyse ki bu sefer inek yapmış !
İnek tabii Atatürk’ün no kadar değerli ve dokunulmaz biri olduğunu bilmez ! Bence MEB önüne her türlü hayvanata da Atatürk sevgi ve saygısını öğretmeli ve bunu en önemli işlerinden biri olarak görmeli. Öyle ya bugün inek sürtünür, yarın köpek gelir önüne işer, kuş gelir kafasına sıçar filan. İyi olmaz !
Bu haberin devamı da var. O da ilginç. Aynen alıyorum:
„Malatya Kadiruşağı köyünde, girdiği köy okulunun bahçesindeki Atatürk büstünü kırdığı için komşu köye sürgün giden Gülsüm ineğin talihi açıldı. Sütü, peyniri ve fiyatı 3 kat arttı.
Malatya'da sahibinin elinden kurtulup girdiği ilköğretim okulunun bahçesinhdeki büstü kıran Gülsüm İnek, açılan soruşturmadan korkan sahibi tarafından komşu köye satılmıştı. İneği görmek için köye gelenler, Gülsüm‘le hatıra fotoğrafı çektirmek için sıraya girerken, yıkılan alçı büstün yerine, Milli Eğitim Müdürlüğü çelikten bir büst yerleştirdi.
Gülsüm inekle ilgili haberlerin gazete ve televizyonlarda yer almasından sonra ineğin bir anda meşhur olduğunu söyleyen yeni sahibi Ömer Ateş, kendisini tanıyanların yurt içinden ve yurtdışından aradıklarını aktardı. İneğin bir anda çok taliplisi çıktığını söyleyen Ateş; "İneğin fiyatı üç kat arttı. Daha önce 6 liraya sattığım peynirini 15 liraya isteyenler oldu. Buraya bizzat gelip ineğin fotoğraflarını çekenler var. Bir anda ilgi odağı oldu. Ben şimdilik ineği satmayı düşünmüyorum." şeklinde konuştu.
BİLSEYDİM SATMAZDIM
Olaydan sonra 'başını ağrıtacağı' gerekçesiyle ineği hemen bir tanıdığına satan eski sahibi Gülsüm Kılıç ise; "İneğin böyle meşhur olacağını bilseydim satmazdım. Eşim hasta, huysuz bir inek, başımıza başka bela açar korkusuyla akrabamıza sattım. Kesinlikle bu olayda bir art niyet yok." dedi. İneği bu kadar çok televizyon ve gazetede gördüklerinde şaşırdıklarını kaydeden köylülerden Fatma Sarı ise gelişmelerden son derece memnun. Atatürk'ü çok sevdiklerini belirten Fatma Sarı; "Atamıza minnet borçluyuz. Olaydan sonra köyümüz bir anda duyuldu ve meşhur oldu. Köyün tanıtımı açısından da iyi oldu." yorumunu yaptı.“
Tabii ki Atatürk gibi bir mübareke sürtünen bir ineğin sütünün fiyatının artması da yine bize özgü bir iştir. Ne de olsa „Bir başkadır benim memleketim“ ve de „Burası Türkiye“ dir.

 


+ Yargının fotoğrafı/ hali pür melali
Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın (TESEV) adına Ankara Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mithat Sancar ve araştırmacı Suavi Aydın tarafından gerçekleştirilen ‘Algılar ve Zihniyet Yapıları’ adlı proje, iki kitap haline getirildi. Kitaplardan birinde farklı illerde yüz yüze görüşülen 70 vatandaşın, diğerindeyse 51 hâkim ve savcının görüşleri yer alıyor. Araştırmaya göre halk da yargı mensupları da yargıdan çok ümitli değil. Bu bağlamda görüşülen kişilerin yargı hakkında kimi düşünceleri şöyle :
Vatandaşın gözünden
* Arabam soyuldu. Yüzde 100 haklı olduğunuz konuda polisler rapor tutuncaya kadar göbeğimiz çatladı. Yok sigara al, yok kola al, yok bilmem ne! Nerede kaldı hak, adalet, hukuk.. Yanlış mıyım? (Bursa)
* Yargı devletin kendisi... (Kars)
* Allah kimseyi mahkemeye salmasın (düşürmesin). (Karslı bir kadın)
* Ağır ceza mahkemesi deyince suratsız hâkim ve savcılar hatırlıyorum.
* Düşünce suçundan yargılandığınızda daha tedirgin oluyorsunuz. ... Adi suçlarda insanlar kendini biraz daha rahat hissediyor. (Diyarbakır)
* Adliyeye girdiğin zaman ilk başta korku hissediyorsun. Güvende hissetmiyorum. (Denizli)
* Yıllardır bizde mahkeme fobisi var. Çünkü işkenceler baskılar vs. çok olmuş. (Diyarbakır)
* Adalet demek bir görgü demektir, iyi insanlara, iyi adamlara adalet denir. (Erzurum)
* (İdeal hâkim) Sosyal yaşantıya sahip olabilmeli. Günde iki farklı gazete okumalı. Kahveye, diskoya gitmeli. Plaja inmeli. Her yerin nabzını tutup aksaklığı da kafasında bir sentez etme yetisine sahip olmalı. Onun için iyi bir akla sahip olması gerek. (Samsun)
* Mahkemelerden biraz adaletli olmasını beklerim yani. (Kars)
* Siz ifade veriyorsunuz, hırsızı salıyorlar. ‘Yine çağırabiliriz sizi’ diyorlar. Hiç olmadık bir zamanda çağrıyorlar, o zaman işinizi gücünü bırakmak zorunda kalıyorsunuz. (Bursa)
* Hâkimin verdiği karara herkes saygı duymalı. Ama valla yüzde 60’ı adil karar verse, yüzde 40’ının verdiğini sanmıyorum.
* Ben bir olay yaşadım, savcının bana direkt dediği laf şu: Para mafyada, mafya da iş yaparsa olacağı bu. Yani boşuna gelme diyor.
* Mafya babaları takım elbiseyle mahkemeye çıkınca, iyi halden cezaları epey indirilebiliyor. Siyasi tutuklulara bu tür ayrıcalıklar tanınmıyor. Bu etkisi var ama bence yanlıştır. (Diyarbakır)

Hâkim ve savcı gözünden
* Gerçekten yargı bağımsız değil bana göre. Ya Türkiye bir kere hukuk devleti değil ki yargı bağımsız olsun.
* ... Ferhat Sarıkaya (Şemdinli iddianamesini yazan) arkadaşımız! Meslekten ihraç edilmesi, çok yanlış...
* Yargı etki altına alınmak isteniyor, yargıya baskı var bugün diyebilirsiniz, baskı altına alınmak isteniyor...
* Vallahi biz hâlâ bir adım ileri gidiyoruz, iki adım geri gidiyoruz... Dur deyip durmayana ateş edilmez, önce başka tedbirleri almak lazım. Kolluk güçleri yerini bilecek, yani hâkim yerine, savcı yerine geçmeyecek; ona izin vermemek lazım.
Araştırmanın daha önce basına yansıyan yargıdaki devletçi ve ulusalcı zihniyeti ortaya koyan sonuçlarının da ayrıntıları kitapta dikkat çekiyor. Yargıç ve savcıların Avrupa Birliği uyum süreci, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa’nın uluslararası antlaşmaları mevcut yasaların üstünde gören 90. maddesinin uygulanması ilgili söyledikleri. Araştırmada insan haklarının önemini vurgulayan yargıç ve savcıların bile bu konulara milliyetçi, izolasyonist ve hatta ırkçı kalıplarla baktıkları tespiti yapılıyor.
Özellikle AB uyum sürecinde 90. maddede yapılan değişiklikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin mahkemelerde hâkimler tarafından dikkate alınıp alınmadığı konusunda verilen cevaplar dikkat çekici.
Adları verilmeyen bazı üst düzey hâkimlerin verdiği cevaplardan kimi örnekler:
- “Bence yanlış. Niye yanlış? Türkiye Cumhuriyeti bu yetkiyi tanımakla Meclis’in egemenliğini hiçe saymıştır bence. O zaman nerede kaldı egemenlik.”
- “Uluslararası antlaşmalarda ilk aklıma AB ile yaptığımız o absürd anlaşmalar geliyor. Tabii ki ben dünyada insanların eşit olmasından yanayım. Ama ben Türkiye Cumhuriyeti savcısıyım benim iç hukuk kurallarım vardır.”
- “Önce onuru gelir, ülkemin onuru, bağımsızlığı, saygınlığı, yani onurlu bir ulusun mensubu olmayalım. Ben biraz dışarıya kapalıyım herhalde. Ben bir ay maaş almam. Bir ay maaşımı ülkeme bağışlarım. Bağımlı yaşatmasın beni.”
- (AİHM kararıyla yargılanmanın yenilenmesi için) “Çok çirkin buluyorum, yani Türkiye’de bir hukuk sistemi vardır. O kişi yargılanıyor, Yargıtay’a gidiyor, kesinleşiyor, gidiyor başka bir ülkeye ben beğenmedim diyor. Bir ülkeyi ülke yapan bağımsız yargısı.”
TESEV araştırması aslında malumu bir kez daha ilan ediyor. O söylemiyor ama ben sonucu söyleyeyim: Türkiye Hukuk değil Guguk devletidir.
Bu arada fakat bir şeyin de bilince çıkartılması lazım: Bir ülke ancak vatandaşları haklarının ne olduğunu bildiğinde ve bu haklara sonuna kadar sahip çıktığında, hakkı için sonuna kadar mücadele ettiğinde hukuk devleti olur. Bu bağlamda, araştırma „vatandaş“ın aslında hukukun işleyişinden memnun olmadığını gösteriyor. Hukuksuzluğun hüküm sürdüğünü biliyor vatandaş. Fakat bundan çıkardığı sonuç -genelde- „Allah Mahkemeye düşürmesin“ sonucu. Bu yanlış. Türkiye’de bu genel yaklaşım değişmedikçe, insanlar hakkını aramayı en temel hak ve görevlerden biri olarak kavramadıkça ve buna uygun davranmadıkça, bu sistem böyle sürüp gidecektir.

 

+ İsmi değiştirilen köy sayısı :12 bin 211 …
Cumhurbaşkanı A. Gül tarafından yapılan Kürt sorununun Türkiye’nin en önemli sorunu olduğu tespiti, bu konuyu bu konuda çözüm sorunu konusunu gündemin baş köşesine oturttu. (Hadi haksızlık etmeyeyim : Hadise’nin giydiği elbisenin uygun olup olmadığı tartışmasından sonra ikinci gündem maddesi !!!) Bu tartışmalar içinde hükümetin, isimleri değiştirilen Kürtçe köylerin eski isimlerine kavuşabileceğinin mesajını vermesi dikkatleri bu yöne çekti. Ve bu tartışma içinde şu gerçek bir kez daha görüldü :
Fırat Üniversitesi Beşeri ve İktisadi Coğrafya Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Harun Tunçel’in araştırmasına göre; 1940 -2000 yılları arasında 12 bin 211 köyün, yani tüm ülkedeki köylerin yüzde 35’inin ismi değiştirildi. İsim değiştirme furyasından en çok Doğu Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu etkilendi. Erzurum’un 653, Mardin’in 647, Diyarbakır’ın 555, Van’ın 415, Sivas’ın 406, Kars’ın ise 398 köyü bir gecede haritadan silindi. Kürtçe, Gürcüce, Lazca ve Ermenice olarak bilinen köy isimleri büyük ölçüde değiştirilirken, içinde ‘kızıl’, ‘çan’ ve ‘kilise’ sözcüğü geçen ‘sakıncalı’ bazı köylere de yeni isimler verildi. Kürtçe sanılan bir ismin aslında Sümerce, Türkçe sanılan bir köy isminin de Ermenice olabileceğine dikkat çeken Tunçel, “Dilbilimcilerin incelemesi sonucu Sümer, Akad, Urartu gibi uygarlıkların dillerinden izlere de rastlanabilir” dedi.
Tunçel’in verdiği bilgiye göre köy isimlerine değişiklik tablosu şöyle:
* İsimleri değiştirilen köyler tüm Türkiye’ye yayılmış. Ancak, Doğu Karadeniz ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde belirgin bir yoğunlaşma var. Köylerin yeni isimleri henüz, halk tarafından tümüyle benimsenmedi. Özellikle orta yaştakiler ile yaşlılar hâlâ eski isimleri tercih ediyor.
* Türkiye’de yer adlarının değiştirilmesi işlemleri Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri yapılıyor. Örneğin Artvin ilinde büyük kısmı Gürcüce olan yerleşim adları ‘Meclis- i Umûmiyye -i Vilâyet’ (İl Genel Meclisi) kararıyla 1925 yılında tümüyle değiştirildi.
1940 dönüm noktası oldu
* Ad değiştirme işlemleri İçişleri Bakanlığı’nın 1940 yılı sonlarında hazırladığı 8589 sayılı genelgeyle resmileşti ve ‘yabancı dil ve köklerden gelen ve kullanılmasında büyük karışıklığa yol açan yerleşme yerleri ile tabii yer adlarının Türkçe adlarla degiştirilmesi’ başlatıldı. Genelgenin ardından valilikler tarafından yabancı dil ve köklerden gelen yer adlarına ilişkin dosyalar hazırlanarak bakanlığa gönderildi. Ancak bu çalışmalar 2. Dünya Savaşı nedeniyle uzun süre aksadı. 1949 yılında 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’yla isim değiştirme işlemleri yasal bir dayanağa kavuştu. 1957’de ‘Ad Değiştirme İhtisas Kurulu’ kuruldu. Bu kurulun çalışmaları, çeşitli kesintiler olmakla birlikte 1978 yılında ‘tarihi değeri olan yer adlarının da’ değiştirildiği gerekçesiyle işlemlere son verilinceye kadar sürdü.
* Türkiye’de ismi değiştirilen köylerin sayısı 12 binden fazla. Bir başka ifadeyle köylerin yaklaşık yüzde 35’inin ismi değiştirildi. İsim değiştirme işlemlerinde en çok dikkat edilen özellik Türkçe olmayan veya olmadığı düşünülenler ile karışıklığa sebep olan isimlerin öncelikle ele alınması.
Bütün etnik grupları vurdu
* Aptaldam, Atkafası, Cadı, Çürük, Deliler, Domuzağı, Dönek, Hırsızpınar, Hıyar, Kaltaklı, Keçi, Kıllı, Komik, Kötüköy, Kuduzlar, Sinir gibi anlamları güzel çağrışımlar uyandırmayan isimler ile içinde ‘kızıl’, ‘çan’, ‘kilise’ kelimesi olan köylerin isimleri de değiştirildi. Kürt, Gürcü, Tatar, Çerkez, Laz, Arap, muhacir gibi kelimeler içeren köy isimleri de ‘bulundukları ortamda bölücülüğe meydan vermemek’ için tarihe gömüldü.
* Karadeniz bölgesinde en çok dikkati çeken özellik Trabzon ile Rize arasındaki yoğunlaşma. Trabzon ve Rize’de toplam 495 köyün ismi değiştirildi. 20’si Türkçe’yken, diğerleri Rumca, Lazca, Ermenice, Gürcüce oldukları için silindi. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da da yok olan isimler çoğunlukla Ermenice, Kürtçe veya Arapça kökenliydi.
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın memleketi Rize’nin Güneysu ilçesinin eski ve halen halk arasında yaygın olan ismi ise ‘Potomya’. Doç. Dr. Tunçel’in araştırmasına göre 2000 yılı itibarıyla ismi değiştirilen köylerin illere göre dağılımı şöyle:
Adana (169), Adıyaman (224), Afyonkarahisar (88), Ağrı (374), Amasya (99), Ankara (193), Antalya (168), Artvin (101), Aydın (69), Balıkesir (110), Bilecik (32), Bingöl (247), Bitlis (236), Bolu (182), Burdur (49), Bursa (136), Çanakkale (53), Çankırı (76), Çorum (103), Denizli (53), Diyarbakır (555), Edirne (20), Elazığ (383), Erzincan (366), Erzurum (653), Eskişehir (70), Gaziantep (279), Giresun (167), Gümüşhane (343), Hakkâri (128), Hatay (117), Isparta (46), İçel (112), İstanbul (21), İzmir (68), Kars (398), Kastamonu (295), Kayseri (86), Kırklareli (35), Kırşehir (39), Kocaeli (26), Konya (236), Kütahya (93), Malatya (217), Manisa (83), Kahramanmaraş (105), Muğla (70), Muş (297), Nevşehir (24), Niğde (48), Ordu (134), Rize (105), Sakarya (117), Samsun (185), Siirt (392), Sinop (59), Sivas (406), Tekirdağ (19), Tokat (245), Trabzon (390), Tunceli (273), Şanlıurfa (389), Uşak (47), Van (415), Yozgat (90), Zonguldak (156).
İsim değiştirme kuşkusuz yalnızca Türkiye’ye ait bir olgu değil. Fakat isim değişikliğinin yoğunluğu konusunda Türkiye kuşkusuz ön sıralardadır. İsim değiştirme ile ismi değiştirilen şeyin değişeceğini düşünenler yanılıyor. Dersim ona Tunceli derseniz de Dersim’liğini koruyor. Amed’e zorla Diyarbakır gömleği giydirmeye çalışsanız bile, sonunda o gömleğin altında çıplak vücudunda Amed olmaya devam ediyor.

 

+ Danıştay ve Ergenekon davaları birleştirildi
ERGENEKON davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, 10 Mayıs’ta Danıştay saldırısı ve Cumhuriyet’in bombalanması davasının İstanbul’da birleştirilmesine karar verdi. Bu karar daha alınmadan önce iki davanın birleştirilmesi halinde davanın nasıl görüleceği tartışılmaya başlanmıştı. 13. Ağır Ceza Mehkemesi davaların birleştirilmesi kararı yanında ‘dosya geldikten sonra yargılamanın bu dosyadan ayrı yapılıp yapılamayacağı hususunun değerlendirilmesi ‘  kararını da açıkladı. Yani ‘her iki davanın sanıkları aynı anda mı yargılanacak’ yoksa ‘yargılama ayrı dosyalar olarak mı yapılacak?’ konusunda henüz karar verilmiş değil. Bu ise bu konudaki tartışma ve spekülasyonları körüklüyor.

13. Ağır Ceza, dosyayı inceledikten sonra iki dosyanın birleştirilmesini ve yargılamasını birlikte yürütülmesine karar verdiği takdirde ‘cinayetin azmettirici’ oldukları iddia edilen Ergenekon sanıkları ile Danıştay katili Alparslan Arslan ve diğer sanıklar aynı anda aynı salonda yargılanacaklar. Dosyalar ayrıldığı takdirde, Danıştay sanıkları ile azmettirici oldukları öne sürülen Ergenekon yöneticileri ve cinayetle irtibatlı diğer sanıklar ayrı bir dosya üzerinden yine birlikte hakim karşısına çıkacak.

Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin dosyayı Ergenekon davası gören mahkemeye gönderdiği görevsizlik kararı, iddianame yerine geçecek. Ergenekon savcıları da ek iddianame hazırlayarak, iki eylem arasındaki bağlantıların cevabını arayabilecekler.

Ergenekon’a giden 9 yol

ERGENEKON savcısı Zekeriya Öz, ‘terör örgütü’ iddiasıyla hazırladığı 2 bin 455 sayfalık ilk iddianamede Danıştay saldırısı ile Ergenekon arasındaki bağlantıları gösteren delilleri tek tek sıralamıştı:

*Alparslan Arslan hem Ergenekon tutuklusu Muzaffer Tekin ile Hüseyin Görüm’ün avukatlığını yapıyor hem de Muzaffer Tekin’in ortağı Ayhan Parlak’ın avukatı. Kuvayı Milliye Derneği’nde ve Muzaffer Tekin’in bürosunda Alparslan Arslan’ın kartvizitleri bulundu.

* Katil Arslan kullandığı cep telefonu ile Muzaffer Tekin’le 35, Raif Görüm’le 2, Osman Yıldırım’la 691, Osman Yıldırım’ın bir başka hattı ile 55, Yusuf Görüm’le 11, Muzaffer Tekin’in ortağı Ayhan Parlak ile 108 kez konuştu.

*Alparslan Arslan’ın Veli Küçük’le İsveç’te düzenlenen Azerbaycanla ilgili bir kongrede yan yana çekilmiş resimleri çıktı. Fotomontaj iddialarını bilirkişi incelemesi çürüttü.

* Danıştay hükümlüsü Osman Yıldırım, Ergenekon savcılarına verdiği ifadede ‘Veli Küçük ile Alparslan Arslan’ın Üsküdar’daki Katibim Restoran’ın yanındaki çay bahçesinde buluştuklarını biliyorum, zaman zaman ben de yanlarında bulundum’ dedi.

* Osman Yıldırım ‘Ataşehir’deki villada Muzaffer Tekin ve Oktay Yıldırım’ın da olduğu toplantıda Tekin, Cumhuriyet gazetesine atılacak 3 bombadan ikisini bana birini Alparslan Arslan’a verdi. İş bitince 500 bin dolar para vereceklerdi’ dedi.

* Eskişehir’de Ergenekon zanlılarından emekli Binbaşı Fikret Emek’in annesine ait evde bulunan el bombalarıyla Cumhuriyet gazetesine atılan bombaların aynı kafile numarası taşıyor oluşu savcının önemli delilleri arasında.

* Saldırının ardından Alparslan Arslan’ın anne ve babası ile Osman Yıldırım’ın akrabalarının ve İlhan Parlak’ın banka hesaplarında toplam 300 bin YTL tutarında artış tespit edildi.

* Ergenekon sanığı Semih Tufan Gülaltay’ın sekreteri Esra Feride Gökçimen, ‘Gülaltay’ın ofisine Muzaffer Tekin sık sık gelirdi. Tekin, Danıştay saldırısından iki gün önce 4-5 kişilik bir grupla geldi. Gülaltay ile saatlerce toplantı yaptı. Alparslan Arslan da Gülaltay’ın ofisine gelip giderdi’ dedi.

* İlişkinin resmi belgelerinden birisi de ek klasörlere girdi. Hüseyin Görüm kendisine ait fabrikaya yeğeni Rasim Görüm’ü 600 dolar ücretle ‘vekil’ tayin ederken, Görümler’in imzaladığı belgede avukat olarak Alparslan Arslan’ın imza ve kaşesi var.

 

+ 100 yıl oldu ; dünkü kadar yeni ! Materyalizm ve Ampiriokritisizm…
Lenin’in Materyalizm ve Ampiriokritisizm adlı eserinin ilk baskısının yayınlanmasının üzerinden 100 yıl geçti.
Materyalizm ve Ampiriokritisizm, Marksist Felsefenin, Diyalektik Materyalizm’in, bu felsefeyi savunma adına çarpıtmalarına karşı parlak bir savunusudur.
Bu eser, devrimci ve sol çevreler içinde, yer yer Marksizmin savunulması adına, yer yer de açıkça idealizmin her türünün yaygın olduğu günümüzde de güncelliğinden hiç bir şey kaybetmemiştir.
Önerim herkesin bu kitabı okumasıdır. (Materyalizm ve Ampiriokritisizm ; V.İ.Lenin, İnter Yayınları, İkinci basım Mart 1995, İstanbul)

 

+ İbrahim
18 Mayıs geliyor. Her 18 Mayıs’ta olduğu gibi, bu 18 Mayıs’ta da ona sahip çıkanlar çok olacak.
Bence İbrahim’i anmak ve yaşatmak, onun eserindeki doğrulara sahip çıkmak ve geliştirmek, yanlışlarını eleştirerek aşmakla olur.
Bugüne kadar ülkelerimizde yapılmış olan en kapsamlı ve doğru İbrahim Kaypakkaya değerlendirmesi YDİ Çağrı Yayınları Kitap Dizisi 1 olarak ilk baskısı 1993’de ikinci baskısı 1998‘de yayınlanmış olan „Kazanımları ve Hataları ile İbrahim Kaypakkaya“ isimli kitaptır. Bence İbrahim’i anmanın en iyi yollarından biri İbrahim’in yazıları ile birlikte, bu kitabın yoğun bir biçimde okunup tartışılmasıdır.
İşçi sınıfının komünist örgütlenmesi yolunda bilinçli tercih için bu ülkemizde olmazsa olmazlardan biridir.

 

+ Deniz Feneri davası …
Almanya’da “Deniz Feneri” isimli bir islamcı yardım derneği hakkında yürüyen davada kimi sanıklar yardım adına topladıkları paraları, ilan edilen amaçlar dışında kullandıkları gerekçesiyle, sahtecilik ve vergi kaçırma gerekçeleriyle oldukkça yüksek hapis cezalarına çarptırıldılar. Davada yargılanan dernek ile özellikle Kanal 7 arasında akçalı ilişkiler olduğu, bu arada AKP’ye de maddi kaynak aktarıldığı iddiaları da gündeme geldi.
Şimdi TRT’nin başında olan Z. Akgün’ün sorgulanması için Alman mahkemesi Türkiye’ye talepte bulundu.
Bilindiği gibi Türkiye’de de faaliyette bulunan “Deniz Feneri” isimli bir kurum var. Bu kurum da özellikle ve öncelikle dinine bağlı insanlardan müslümanlık adına bağış toplayıp, kimi yardım işlerini örgütlüyor. Bu kurum Almanya’daki dernek yargılanmaya başladığında Almanya’da aynı isimli dernekle hiçbir ilişkisi olmadığını açıkladı. Kanal 7 yöneticileri de aynı yönde açıklamalarda bulundular. TRT genel müdürü konumundaki Z. Akman da aynı yönde açıklamalarda bulundu. AKP ise daha çok, eğer yasal olmayan bir işlem olduğu görüşündeyseniz yargıya gidin şeklinde bir tavırla, kendilerinin Almanya’daki dava ile bir ilgileri olmadığını savundu.
Şimdi Almanya’dan ordaki Deniz Feneri davasına bakan mahkemenin gönderdiği bir dosya var ve o çerçevede alınan ve Almanya’ya iletilecek ifadeler var. Bunun ötesinde kuşkusuz sorun Türkiye’de de bir biçimde yargı önüne gelecektir. Sonuç çıkar mı ? Yargının hangi kesiminin önüne geleceğine bağlı !
Almanya’daki Deniz Feneri davası, CHP tarafından bütün seçim kampanyası döneminde, AKP’nin yolsuzluğunu, hırsızlığını, sahtekarlığını (ki bütün burjuva partilerinin ortak özellikleridir bunlar) teşhir için araç olarak kullanıldı. Ergenekon avukatı medya Deniz Feneri’ni adeta Ergenekon’un karşısına “bakın onların da Deniz Feneri var” tavrıyla çıkardı.
CHP şimdi dosyanın Türkiye’de savcılığın elinde olduğu bir ortamda, Deniz Feneri davasını AKP hükümetini vurmak için kampanya biçiminde gündemde tutmaya devam ediyor ve edecek.
Son olarak CHP başkanı Baykal’ın grup konuşmasında yeniden gündeme getirdiği Deniz Feneri davası konusunda, CHP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi Ali Kılıç özel bir basın toplantısı yaptı. Ali Kılıç Alman Maliyesi'nden Alman Savcılığı'na gönderilen belgede, Deniz Feneri Derneği'ne yönelik bağışlarla Türkiye'deki bir siyasi partinin desteklendiği bilgisinin yer aldığını öne sürdü. “Alman yargısına göre, yurtdışında tutuklananlar ve cezasını çekenler, sadece birer piyon” hatırlatmasını yapan Kılıç, AKP hükümetinin yanıtlaması istemiyle Deniz Feneri dosyasına ilişkin 12 soruyu ortaya attı.
„Yürüyen bir davaya müdahale etmeme“ gerekçesiyle belgesi filan gösterilmeden yönetilen sorular şöyle :
1- Deniz Feneri Derneği'ne, Müslüman Kardeşler Örgütü bağış yaptı mı?
2- YİMPAŞ dosyası Man Heim kentinden alınarak Deniz Feneri dosyasıyla birleştirildi mi?
3- Kanal 7 Almanya Deniz Feneri paralarıyla mı finanse edildi?
4- Zekeriya Karaman soruşturmayı yürüten Alman Başkomiser Alexander Böhm'ü Türkiye'ye gizli gelmesi için davet etti mi?
5- Zekeriya Karaman, Almanya Deniz Feneri baskınından sonra “Nuri Yılmaz" kod adıyla mail adresi kullandı mı?
6- Nostalji75 mail adresi kime aittir?
7- Kanal7 adına yapılan vize başvurularında Deniz Feneri mührü kullanıldı mı?
8- Zekeriya Karaman, Kanal 7 için Mehmet Gürhan'a, danışmanlık ücreti adı altında her ay 9 bin euro ödeme sözleşmesi yaptı mı? Yaptıysa, bu ücreti hangi hesaba yatırdı, vergisi ödendi mi?
9- Almanya Deniz Feneri'nin Türkiye'deki personeli ve ofisi olmadığına göre, sahte ve aynı imzalar olduğu kriminal laboratuarda ortaya çıkan alındı ve teslimat belgelerini, Türkiye'deki Deniz Feneri yöneticileri mi organize etti? Bu faturaları kesen kuruluşlardan sadece bir tanesi olan Anadolu Tekstil'in sahibi, Zekeriya Karaman'ın bacanağı mı?
10- Türkiye Deniz Feneri, aynı adı ve aynı logoyu kullanan Almanya'daki Deniz Feneri Derneği hakkında, isim hakkıyla ilgili herhangi bir dava açmış mıdır?
11- Hakkımda hiçbir soruşturma yoktur diyen RTÜK Başkanı Zahid Akman, Alman savcının “El izini alın, işyerini basın” şeklindeki adli yardım talebinden sonra istifa etmeyi düşünüyor mu?
12- Aytaç firması, kurban kesmek için Deniz Feneri'nden para aldı mı? Aldıysa ne kadar aldı, karşılığında kaç kurban kesildi?”
Sorular bunlar. Bu sorular aslında bu davanın Ergenekon davası ile karşılaştırılmasının fonksiyonunun da Ergenekon davasının ciddiyetini küçültmek olduğunu gösteren sorular.

üste dön

© 2009 www.ruyawebtasarim.com | Sayfa Tasarımı AzOzDesign