12-
13
Sri Lanka’da İhanetin ödülü...
Sri Lanka’da devlet güçlerinin “Tamil Elam Kaplanları Kurtuluş Örgütü’ne karşı giriştiği geniş çaplı saldırı hareketinde, yıllardır LTTE’nin kontrolünde olan alanların önemli bölümünde kontrol devletin eline geçti. Bu devletin “LTTE”yi yok ettik yönlü açıklamalarına rağmen LTTE’nin bittiği anlamına gelmiyor. LTTE şimdi savaşı daha fazla, intihar eylemleri vb. eylem biçimleri ile Sri Lanka’nın merkezi kentlerine ve yurtdışında Sri Lanka temsilciliklerine vb. taşıyarak varlığını ispatlayacaktır. Nitekim bu yönde ilk eylemler de gerçekleştirildi (Columbo’ya yönelik iki uçaklı intihar saldırısı, Lahor’da Sri Lanka’lı milli sporculara yönelik silahlı saldırı..)
Devletin bu son saldırısında relatif başarılı olmasında kuşkusuz LTTE’yi bölerek güçsüzleştirme siyasetinde elde edilen başarının da payı var. Bilindiği gibi LTTE’nin başkan yardımcılarından biri olan “Albay Karuna” 2004 yılında 2000 kadar gerilla ile birlikte LTTE’den ayrılmıştı. Karuna doğu cephesinin kumandanı idi. Karuna LTTE’den ayrıldıktan sonra devlete karşı değil LTTE’ye karşı savaştı. Doğu cephesinin böylece düşmesi devlet güçlerinin savaşı Kuzey’deki LTTE kurtarılmış alanlarına karşı yoğunlaştırma fırsatı doğurdu.
Karuna’nın ihaneti Sri Lanka devleti tarafından ödüllendirildi. 9 Mart’ta Sri Lanka devlet başkanı Sahinda Rajapakse, eski gerilla albayı Karuna’yı (şimdiki ismi Vinayagamurti Muralidharan) “Ulusal Entegrasyon ve Barışma Bakanlığı’na atadığını açıkladı. Bundan kısa süre önce devletin Karuna ve çevresindekilere yönelik affı, Karuna’nın şimdi açıkça ve bütünüyle devletin gücüne katılmasının yolunu açmış, bir zamanlar LTTE’nin ikinci adamı olduğu söylenen Karuna şu anda hükümet partisi olan ‘singal şovenisti’ “Sri Lanka Özgürlük Partisi” ne (SLFP) düzenlenen büyük bir törenle üye olmuştu.
Burada Türk devleti ile Sri Lanka’nın farkı ortaya çıkıyor. Türk devleti Şemdin Sakık somutunda yaşandığı gibi yönetici kademeden her hangi birine, açıkça örgütüne ve halkına ihanet, pişmanlık getirse bile, onun legal siyasete katılmasına yol açacak bir adım atmayacak kadar intikamcı. Tabii bu siyasetin amaca uygun olmadığını ve değiştirilmesi gerektiğini savunanlar da var. Bunlar önümüzdeki dönemde “Sri Lanka’dan öğrenelim” şiarına sarılabilirler!
Tübitak ve Bilim...
Tübitak. Devlete bağlı bir kurum.. Bir “Bilim ve Araştırma Kurumu”.. İsmi öyle. Fakat bu devletin bilimden ve araştırmadan ne anladığı bilindiğinde, yapılanların bilimle, bilimsel araştırma ile pek fazla ilişkisi olamayacağı da bellidir. Hele söz konusu olan sosyal bilimlerse. Bugünkü, şimdi yönetimi hükümet partisi AKP’ye yakın “dini bütün” ilim! adamı ve kadınlarının elinde olan TÜBİTAK’ın bilimsellikten ne anladığının bir örneği son günlerde yaşandı. Tübitak yayını olan “Bilim ve Teknik” dergisinin Mart sayısı için hazırlanan (Darwin’in bütün dünyada kutlanan 200. doğum günü dolayısı ile) Darwin dosyasının ve bu dosyayı öne çıkaran Darwin resimli kapağın yayınlanması, yayının matbaa aşamasında Tübitak başkan yardımcısı Prof. Dr. Ömer Cebeci’nin müdahelesi ile durduruluyor. Darwin dosyası yayınlanmıyor. Kapak da değiştiriliyor. Bu arada Bilim ve Teknik’in Genel Yayın Yönetmeni Prof. Dr. Çiğdem Atakuman’a da sözlü olarak Genel Yayın Yönetmenliği görevinden alınmış olduğu tebliğ ediliyor.
Şimdiye kadar Tübitak yönetiminden neresinden bakılırsa bakılsın bilim düşmanı ve rezilce olan bu karar hakkında hiç bir açıklama gelmedi. Buna rağmen konunun Darwin dosyasının yayınının engellenmesi olduğu bilindiğinde, fazla açıklamaya da gerek yok. Eğer gerçekten bir sansür söz konusu ise burada hedeflenen Darwin’in aslında bütün dinlerin en temel dogmalarından biri olan yaratılış masalını yerle bir eden bilimsel evrim teorisidir. Yalnızca İslam değil tüm tek tanrılı dinler için evrim teorisi bir zındıklıktır, engellenmelidir. Bunun din adına yapılması şaşırtıcı değildir, fakat “bilim ve araştırma” iddialı bir kurumun prof. dr. vb. ünvanlı yöneticileri tarafından yapılması büyük bir utanmazlık örneğidir. Bu -eğer gerçekse- bu utanmazlığı yapanların ne tür bilim adamı/ kadını olduklarını da göstermektedir.
13 Mart.. Tübitak'tan açıklama ...
Tübitak’tan nihayet yazılı bir açıklama geldi ...
Dün TÜBİTAK yönetimi adına yazılı bir açıklama yapıldı ve Darwin konusunda bir Sansür’ün söz konusu olmadığı bildirildi. Yazılı açıklamada şunlar söyleniyor:
“ Bu süreçte ne TÜBİTAK yönetiminden ne de Tübitak Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Ömer Cebeci’den, genelde veya özelde Darwin için bir baskı veya sansür söz konusudur. Ancak Atakuman’ın (Bilim Teknik’in görevinden alındığı sözlü olarak tebliğ edilen Yayın Kurulu Başkanı) daha önceki dönemlerde de yetkilediği yetki aşımı ile ilgili olaylar da göz önüne alınarak, kendisine kurum içinde birim değişikliği önerilmiştir. Kurumumuzun Darwin ve Evrim kuramına yaklaşımı bütün bilimsel olgulara ve teorilere yaklaşımından farklı değildir. Evrimsel biyolojide modern sentezin öncülerinden biri olan Ernst Mayr’ın “Biyoloji Budur” isimli kitabı, Kasım 2008 tarihinde kurumumuz tarafından yayınlanmıştır. Her yıl olduğu gibi Darwin Yılı olan 2009’da da konu Bilim ve Teknik dergisinde detaylı ve yeterli olarak ele alınacak, Bilim ve Teknik dergisinin bir sayısı bu konuya tahsis edilecektir.”
Açıklamada ayrıca “tamamen kurum içi süreçlerdeki aksaklıklardan kaynaklanan sorunların “Darwin sansürü” olarak algılanmasından duyulan üzüntü” de dile getirildi.
Bu yazılı açıklama dışında sözlü açıklamalar da var. Bunlardan birinde Tübitak Bilim Kurulu üyelerinden Prof. Dr. Abdullah Atalar şöyle anlatıyor gelişmeleri:
Bunda Darwin’le ilgili bir durum yok yani. Bunu basına yansıtanlar sanırım hafta sonu çalışanlar. “Bizim çalışmamızı sansürlediler mi?” diye düşünüp, herhalde böyle bir şey oldu.”
Şimdi eğer bu açıklamalar doğru ise, olan kurum içi iktidar savaşında birbirini yiyen kurum üyelerinin bu iktidar savaşına Darwin’in alet edilmesi oluyor.
Bu da kötü. Fakat bilinçli Darwin sansüründen biraz daha az kötü.
Tabii bu Darwin sansürü öyküsünde iyi olan bir şey var: Gerek Türkiye ve gerekse yurtdışında Darwin’e sansür haberi büyük yankı buldu ve büyük tepkiyle karşılandı. Bu çok iyi bir şey. Ve kurum içinde gönüllerinde belki Darwin sansürü aslanı yatanlar varsa bile, bu tepkiye rağmen kolay kolay yapamazlar böyle bir işi.
Diğer yandan tabii bir de buna Türkiye’de “bilim özgürlüğü” adına tepki koyanlardan bir bölümünün gerçekte bilimle filan bir ilgileri olmadığını, onların derdinin Tübitak’ta AKP egemenliğini teşhir olduğu, bunun için fırsat kolladıkları da eklenmeli.
Örneğin CHP gibi kazma kemalist bir partinin yöneticilerinin “bilim yandaşlığı” dincilerin “bilim yandaşlığı”ndan özde farklı değildir.
Bu bağlamda Hıncal Uluç bugünkü Sabah’ta yayınlanan “Darwin’i ilk yasaklayan kimdi bilir misiniz?” başlıklı yazısında “Bu ülkede Darwin’i ilk yasaklayan CHP’dir.. Deniz Baykal’ın da bakanı olduğu Bülent Ecevit hükümetinin TRT Genel Müdürü yaptığı İsmail Cem’dir.” diyerek bu yasaklamanın öyküsünü anlatıyor. Şimdi meydanlarda güya AKP’ye karşı “bilim savunucusu” kesilen Deniz Baykal’ın bu yasaklama olayına tek söz etmediğini anlatıyor H. Uluç. Anlaşılan o zaman öyle uygunmuş! Şimdi ise böyle uygun!
Bilim konusunda ne AKP’nin CHP’ye, ne de CHP’nin AKP’ye söyleyecek sözü yoktur aslında.
AB’den yeni-eski ev ödevleri...
Avrupa Parlamentosu Hollanda’lı milletvekili Ria Oomen Ruijten’in hazırladığı “Türkiye Raporu”nu görüşerek 52 ret, 43 çekimsere karşı 528 oyla kabul etti.
Rapor’da herkes için sahip çıkılacak mavi boncuk var. Bir dizi tespit, eleştiri, öneri, talep.. Hiç biri yeni değil!
Hükümet yetkilileri için raporda tam üyelik hedefi açıkça vurgulandığı için, ev ödevlerinde belli ilerlemelere işaret edildiği için, 24 Nisan’a değinilmediği için, PKK mahkum edildiği için vs. bu rapor olumludur. Bunun yanında “yeni sivil bir anayasa”ya ihtiyacın vurgulanması da Türkiye içindeki iktidar dalaşında AKP hükümetine destek niteliğinde bir taleptir. Bunun yanında “ordu üzerinde tam ve sistematik bir denetim sağlanması” talebi de aynı kategoridedir.
Bunun karşısında hükümete yöneltilen reformlar konusunda savsaklayıcı davrandığı eleştirileri, en başta da “demokratik ve çoğulcu bir toplumda ifade özgürlüğü, ne sık sık internet sitesi yasaklamakla, ne de eleştirel basına baskı yapmakla ve dava açmakla sağlanabilir” tespiti de, son dönemde “basın özgürlüğü”nü bir silah olarak keşfeden burjuva muhalefet’in mavi boncuğudur.
AB raporları AB burjuvazisinin Türk burjuvazisinden talep manzumesidir. AB emperyalist burjuvazisi, Türk burjuvazisinden sınırlarını kendisinin çizdiği “demokratikleşme” istiyor. Türkiye’de böyle bir “demokratikleşme” Kemalist bürokrat devlet burjuvazisinin iktidarının sonu demektir. Onun için bu takım şimdi AB’ye karşı “bağımsızlık” türküleri söylüyor. Liberal burjuvazi ve onun medyadaki temsilcileri ise, Türkiye’nin demokratikleşmesinin yolunun AB’den geçtiğini söyleyip, AB demokrasisini hedef olarak gösteriyorlar. İki kesim de yalan söylüyor, sahtekarlık yapıyor. Birincilerin bağımsızlıktan anladıkları kendi iktidarlarının sürmesi. İkincilerin öykündüğü batı demokrasisi ise gerçekte çoktan bütün çizgi boyunca gericilik haline gelmiş, faşist tedbir payandaları ile ayakta duran bir sistem. İşçi sınıfı ve emekçilerin ihtiyacı olan demokrasi, burjuvazinin demokratik maskeli iyice gericileşmiş diktatörlük biçimi değil, işçilerin emekçilerin kendi iktidarlarında kuracakları gerçek demokrasidir.