26
+ Ergenekon’a devam .. Sulandırma...
+ Ergenekon’a devam .. ve inkar gelinmez olgular…
+ Ve Ergenekon Muhipleri Cemiyeti ….
+ Savaş kışkırtıcıları iş başında…
+ 1 Mayıs… Taksimde ısrar = devrimcilik mi ?
+ T.C. Ermenistan arasında yakınlaşma/Azarbaycan’da itirazlar…
+ Obama ne dedi?
+ Nasıl geçiniliyor?
+ KKTC’de hükümet değişikliği …
+ Ah şu antisemitizm…
+ IMF’in yeni öngörüsü...
... Genel Kurmay Başkanı’ndan bilinenlerin biraz yeni söylemle tekrarı
Genel Kurmay Başkanı, 200’e yakın gazetecinin davetli olduğu (Taraf, Vakit ve Evrensel dışındaki günlük gazetelerden gazeteciler davetli idi) adeta “basına tebliğ” biçiminde yaptığı bir konuşmada TSK’nin gündemdeki konular hakkında görüşlerini açıkladı. Gerçek anlamda burjuva demokratik bir ülkede yapılması halinde ertesi günü konuşmayı yapan Genelkurmay Başkanı’nın sivil yönetim tarafından kapı önüne konacağı -ordunun görevi siyasi gelişmeler konusunda basına tebliğ vermek değildir. Bu ne onun görevi, ne hakkıdır, ama burası Türkiye! Burada ordu siyasanın en önemli ve evet belirleyici aktörü!- ve günler öncesinden “ne diyecek”, hangi direktifleri verecek diye merak ve heyecan yaratılarak beklenen konuşma, bir çok postal yaylayıcı yorumcu tarafından “yeni açılım” vb. sözleriyle övüldü. Genel Kurmay başkanının Weber vb. sosyologlardan da alıntı yaptığı konuşma, “Başbuğ ders verdi, ne akademik bir konuşmaydı, vay be, bizim ordumuz ne de entelektüelmiş” içerikli övgü geyikleriyle sunuldu.
Bugünkü Genel Kurmay Başkanı aslında bilinenleri tekrarladı. Fakat daha önce Aktütün Karakolu baskını ertesi Taraf’ta kimi gerçeklerin açıklanması ertesinde yanına üç kuvvet komutanı ve Jandarma Genel Komutanını alıp yaptığı açıklamanın tersine bu kez bağırıp çağırmadan konuştu. Ve postal yalayıcısı medya kesimi bundan çok memnun ve mest oldu. Bu üslup değişikliği “yeni açılım” efsanelerine temel yapıldı.
Yeni açılım konusunda medyanın bir bölümü Başbuğ’un özellikle “Türk” yerine “Türkiye halkı” sözünü kullandığını, bunun bundan böyle Türk yerine “Türkiyeli” demek anlamına geleceğini, bunun ileri bir adım, TSK’nin bir “yeni açılımı” olduğunu iddia etti, bayağı sevindi. Başbuğ’un bu “yeni açılımı” nın dayandırıldığı konuşma pasajı şöyle:
“Yeri gelmişken Türk Devrimi ve Modernleşmesi nedir? Neyi içerir? Bu konulara ilişkin bazı tespitlerimi de sizlerle paylaşmak istiyorum.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu bir devrimdir. Devrimin amacı ise bir ulus- devletin yaratılmasıdır. Bu düşünceden hareket ederek ATATÜRK, Türk milletini şu şekilde tanımlamıştır:"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran, Türkiye halkına, Türk milleti denir."
"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran kimdir?" Cevap, Türkiye halkıdır. Görüldüğü gibi buradaki halk ifadesi, sınırları çizilen bir coğrafyada -ki burası Türkiye'dir- yaşayan halkın bütününü, yani hiçbir dinî ve etnik ayrım yapılmaksızın, Türkiye halkını işaret etmektedir.
Aynı ülkü etrafında toplanmış ve Türkiye sınırları içinde yaşayan Türkiye halkının, siyasal ve sosyolojik bir olgu etrafında kendi rızası ile birleşmesiyle bir milletin oluşacağı ve bu millete ise Türk milleti denileceği, ATATÜRK'ün "Türk milleti" tanımında açıkça yer almaktadır.
ATATÜRK'ün veciz söyleminde, Türkiye Cumhuriyeti'nin sonsuza kadar yaşatılması ülkü birliğini temsil etmekte olup, bu görev Türk milletine verilmiştir.
Bu tanımdan da görüleceği gibi, "Türk milleti" tanımlamasındaki "Türk" sözcüğü bir bir sıfat olarak değil, değişik unsurların hepsine verilen ortak bir isim olarak kullanılmıştır.”
Görüldüğü gisi aslında söylenenler net ve açık: Türkiye halkı eşittir Türk milletidir! Türk milleti Türkiyede yaşayan “değişik unsurların tümüne ortak verilen isimdir.” Bu Türkiye’de yaşayan Türk milletinden olmayan insanların, değişik milliyetlerden insanların kaşla göz arasında, “Türk” ilan edilmesi yoluyla ulusal haklarının inkarı temelinde yükselen ırkçı siyasetin yinelenmesinden başka nedir? Nedir, nerdededir yeni açılım? Türk milleti tanımındaki Türk sözcüğünün bir -etnik- sıfat değil- ortak isim olduğu gibi bir gramer hokkabazlığı ile sorunu sıfat/isim ikilemi içinde güya çözer görünen tavır, gelinen yerde bütün TC tarihi boyunca inkar edilen hayatın kimi gerçeklerinin, kendilerini dayatması sonucu düşülen çaresizliğin ifadesidir. Bu “yeni açılım”da da, Türkiye’nin çok ulusla, çok milliyetli bir devlet olduğu gerçekliğinin kabulü, buna uygun bir demokratik tavır vb. yoktur. Bunu aslında kendi görevini TC devletinin, diğer “temel ilkeler” yanında, “vatanı ve milleti ile bölünmezliği” ilkesini “koruma ve kollama” olarak belirleyen bir kurumun şefinden beklemek de abestir.
Nitekim Medya’da kimi aymazların Başbuğ’un konuşmasından çıkardıkları Türkiye Halkı/Türk Milleti bölümünden “yeni açılım”, TSK’nın artık Türk yerine Türkiyeli’lik kavramına geldiği vb. sonuçlarına tekzip gecikmeden 2 gün sonra Genel Kurmay sitesinde geldi. 17 Nisan’da Genel Kurmay sistesinde şu açıklama yayınlandı:
“17 Nisan 2009
SAAT: 12:45
NO : BN -31 / 09
(Prof. Dr. A. ÂFET İNAN, Medeni Bilgiler ve M. Kemal ATATÜRK'ün El Yazıları, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2000, s. 435)
1. "Türk Milleti" tanımını yukarıda görüldüğü gibi, M. Kemal ATATÜRK kendi el yazısı ile yazmıştır. Bu tanım, Prof. Dr. A. ÂFET İNAN tarafından yazılan "Medeni Bilgiler ve M. Kemal ATATÜRK'ün El Yazıları" kitabının ilk sayfasında da yer almaktadır.
2. Tanımın ana amacı, "Türk Milleti" tanımının yapılması ve bu tanımın, kavramın etnik ve dinî temellere dayanmadığının açıkça ifade edilmesidir. Tanım içindeki "Türkiye Halkı" terimi de ATATÜRK tarafından bu nedenle kullanılmıştır.
3. Bu tanımdan "Türkiyelilik" gibi tanımlara ulaşılabileceğini düşünmek ve bu şekilde değerlendirmeler yapmak; hem ATATÜRK'ün "Türk Milleti" tanımını niçin yaptığını, hem de "ulus devlet" kavramının ne anlama geldiğini anlayamamak ve konuyu saptırmak demektir. Ulus-devlet yapısı içinde, bu şekildeki düşüncelerin yeri olamaz.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”
Demek ki neymiş? Yeni açılım denen şey gerçekte yeni bir kendi kendini kandırma ve büyük bir yanlış anlamaymış!
Ordudan yeni yönelim bekleyenlere duyurulur.
“Yeni açılım” bağlamında bu iddianın dayandırıldığı ikinci ayak, Başbuğ’un konuşmasında sorunu “laiklik-antilaiklik” çerçevesi içine sıkıştırmamış olduğudur. Burada da dayanılan pasajda söyledikleri şu:
“TSK hiçbir dönemde dine karşı olmamıştır. Bizim karşı olduğumuz siyasi ve kişisel çıkarlar için dinin alet edilmesi araç olarak kullanılmasıdır. Laikliğin dine karşı olma anlamına geldiğinin söylenmesi TSK’nın dine karşı bir kurum olarak gösterilmesi Atatürk’e ve onun ordusuna karşı en büyük sorumsuzluk ve haksızlıktır. (…)
Burada bir noktayı hatırlamamız gerekir; bilindiği gibi WEBER (Webır), modernitenin düşünürlerinden birisidir. Ona göre modern organizasyon, özgürleşmeye dayalıdır. Sivil örgütler ise giriş ve çıkışın özgür iradeye bağlı olduğu, gönüllülük temelinde işleyen açık örgütlerdir. Dinsel cemaatler ise kapalı ve içe dönüktür. Cemaate giriş ve çıkış çok farklı dinamiklere bağlıdır. Bu koşullar altında, dinsel cemaatlerin, hele çıkar çevresinde örgütlenmişse, sivil toplum hareketi olduğunu öne sürmek çok güçtür.
Bu düşünceye rağmen, bugün de bazı din eksenli cemaatler, kendilerini demokratik alanın bir oyuncusu olarak takdim etmekte ve çeşitli nedenlerle de görünürde kendilerinin güçlü bir konuma geldiğine inanmaktadırlar. Ancak bu güç imajı ve algısı yanıltıcıdır. İşte bu tip bazı cemaatler hedeflerine ulaşmada kendileri için en büyük engel olarak Türk Silahlı Kuvvetlerini görmektedir. Bunun için de, her fırsattan istifade ederek, destekleyicilerinin de yardımıyla Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhine faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Bu yapılanlara karşı, hukuk devleti kapsamında Türk Silahlı Kuvvetlerinin tepkisiz ve etkisiz kalacağını düşünmek ise büyük yanılgıdır.”
Burada da aslında daha önceki Genel Kurmay başkanı Y. Büyükanıt’ın çok kullandığı bir deyim ile konuşursak “Malumun ilanı” dışında bir şey yok! Yalnızca dinci medyanın en radikal kesiminde yapılan “TSK dinsizdir” propogandasından duyulan rahatsızlığın dile getirilmesi; “bazı dini cemaatler”e yönelik (adı verilmeyen dini cemaatlerden kastın en başta Gülen Cemaati olduğu bilinen “giz”dir) tehdit var. Ama bu da yeni değil. Sonuçta burada “1000 yıl sürecek” 28 Şubat sürecinin savunucularından biri konuşuyor.
Ergenekon’a devam .. Sulandırma...
Ergenekon’da 12. dalga gözaltıları, tutuklamaları ve aramaları, baştan beri Ergenekon soruşturmasını AKP’nin Kemalistlere, vatanseverlere, AKP karşıtlarına karşı intikam operasyonu olarak görüp, gösterenleri kızdırdı ve soruşturma ve davayı sulandırmak için yeni fırsatlar sundu. Bu bağlamda öncelikle Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin şubelerinin basılıp, aranması, kimi çalışanlarnın gözaltına alınıp sorgulanması, belgelerine, bilgisayarlarına, disketlere vb. el konulması, en başta da ÇYDD başkanı Türkan Saylan’ın evinin aranması daha önce de yazdığım gibi bir bölüm medya tarafından en baştan “çağdaş yaşama saldırı” olarak nitelendirildi. Kemoterapi tedavisi gören, ağır hasta olan ve Cumhuriyet mitinglerinin düzenleyicileri arasında yer aldığı halde, İzmir’deki mitingte “ne şeriat ne darbe” sloganına sarıldığı için konuşturulmayan Saylan’ın mağdurluğu somutunda duygu yüklü bir kampanya yürütüldü. Nasıl olurdu da Saylan gibi biri Ergenekon soruşturması kapsamında böyle hoyratça saldrırıya maruz kalabilirdi?! ÇYDD fakir çocukları okutmak için fedakarca çalışıyor, Ergenekon savcıları da ÇYDD ne saldırıyordu. Şimdi onbirlerce çocuk bu yüzdern mağdur olacaktı..vs.vb. Bu gürültülü kampanya ile ÇYDD hakkında ve arama emri olan diğer tüm mekanlar hakkında yayınlanmış olan 2. iddianamade kimi iddialar olduğu; göz altına alınan tüm kişiler hakkında yine ikinci iddianamede somut kimi suçlamalar olduğu, bunların araştırılmasının savcıların işi olduğu unuttturuluyordu. Kampanya gerçekten de oldukça etkileyici idi. O kadar ki Ergenekon operasyonunu ciddi bulan bir dizi yazar takındıkları tavırlarda “bu kadar olmaz” pozisyonlarına geldiler. O kadar ki, Turizm/Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, bir gazetecinin sorusu üzerine, gelinen yerde Ergenekon soruşturmasının AKP’nin aleyhine işlediği değerlendirmesini yaptı. Günay, Türkan Saylan ve ÇYDD'ye yönelik operasyon için ise “Özellikle o iş çok saptırıcı birşey oldu. Bazen korkuyorum işi saptırmak için içeride özel gayretler de var mı diye.” dedi. Habere göre Türkan Saylan hakkında şunları da söyledi:
“Burada da, bu kadıncağız (Türkan Saylan) velevki bu işin içinde olsun, onu görme ya, onu görme ya... Daha neler var, onu görme ya...”
Bu arada ÇYDD için Doğan Medya kuruluşu Kanal D büyük bir yardım/destek kampanyası başlattı. Bütün tarihinde olmadığı kadar bağış yağdı ÇYDD’ne. Eğer Ergenekon iddianamesine yansıyan kimi iddialar doğru çıkarsa, bu aynı zamanda mali kaynaklarının bir bölümünü Ergenekon için kullanan/kullandıran bir derneğe sağlanmış maddi destek oluyor.
Tabii Ergenekon dostlarının operasyonları ÇYDD’ne destekle kalmadı. Demirel’in gözaltına alınan Haberal’ı İstanbul’a götürülürken havaalanında ziyareti ile başlayan ziyaretler zincirine her gün ünlülerden yeni halkalar ekleniyor. Tutuklanan ve kalp spazmı geçiren, hastanede tedavi altında olan Başkent Üniversitesi rektörü Haberal’ın ziyaretçilerinin ardı arkası kesilmiyor. Hastane ziyaretlerine dışarıda mitingler eşlik ediyor.
18 Nisan’da Başkent Üniversitesi öğretim üyeleri ve öğrencileri, Ankara dışından otobüslerle taşınan lise öğrencileri, Ankara’nın diğer üniversitelerinden öğrenciler vb. 10 bin kişiyi aşkın bir kalabalık Rektör Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanmasını protesto etmek için Anıtkabir’e yürüdüler. Eylemde Ergenekon iddianamesinde de yer verilen cumhuriyet mitinglerine benzer görüntüler yaşandı. Yürüyüş sonrası Anıtkabir’in avlusu, Türk ve KKTC bayrağı taşıyan binlerce kişi tarafından dolduruldu. Katılımcılar yakalarına üzerinde ''Devrimlerinin bekçisiyiz'' yazılı Atatürk fotoğraflarını takmıştı. Slogan atılmaması uyarısına rağmen katılımcılardan bazıları, sık sık “Mustafa Kemal'in askerleriyiz'', “Türkiye laiktir laik kalacak'', “Haberal nerede, biz oradayız”, “Tayyip bizi de gözaltına al”, “AKP şaşırma, sabrımızı taşırma”, “Ankara yolları irticaya kapalı”, “Fethullah ellerini askerimizden çek”, “Haberal, Tayyip'e beyin nakli yap'' şeklinde sloganlar attı. Yürüyüş için toplanıldığı sırada törene hazırlanan askerlerin kalabalığın içerisinden geçmesi sırasında alkışlar ve sloganlarla sevinç gösterisinde bulunuldu.
Bu arada darbecilerin “Sivil Toplum Örgüt”lerinin önde gelenlerinden biri olan Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) ortamın uygun olduğunu düşünmüş olacak ki, 17 Mayıs’ta Ankara'da miting düzenleyeceğini duyurdu.
ADD'nin internet sayfasında yer alan duyuruda Türkiye'nin, kurtuluş ve kuruluş felsefesine aykırı bir süreçle karşı karşıya olduğu ileri sürülerek, şunlar kaydedildi:
'Ergenekon' adı verilen operasyonlarla ülke düzeyinde tam bağımsızlıktan, çağdaşlıktan, laik, demokratik, sosyal, hukuk devletinden yana olan, toplumda saygınlık kazanmış aydınlar, bilim insanları, yazarlar, siyasetçiler, emekli subaylar ve demokratik kitle örgütlerine karşı soruşturmalar açılmakta, gece yarısı baskınlarıyla gözaltılar gerçekleştirilmektedir.
Türkiye, emperyalizme karşı mücadele vererek zafer kazanan ilk devlettir. Bu zaferin sonucunda aynı zamanda mazlum ülkelerin de önderi olmuş; çağdaş, laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olarak, aydınlanma ve çağdaşlaşma yolunda büyük adımlar atmıştır.
Bu ilkeleri korumak ve ülkemizin ulusal güçlerine karşı yapılan her türlü saldırıyı durdurmak üzere, güç birliği içinde 17 Mayıs 2009 Pazar günü saat 12.00'de başkent Ankara'da bir miting yapma kararı alınmıştır.”
Duyuruda, ADD'nin tüm şubeleri ve vatandaşlar “Cumhuriyet Mitingine” davet edildi.
Daha önce ADD ile birlikte Cumhuriyet Mitinglerinin düzenleyicileri arasında yer alan ve fakat aynı zamanda darbeye de karşı çıkılmalı tavrı nedeniyle ADD ile arası bozulan ÇYDD’nin internet sitesinde yapılan bir açıklama ile ÇYDD’nin 17 Mayıs mitinginin düzenleyicileri arasında yer almadığı duyuruldu. ÇYDD katılmıyor yorumları ertesinde yapılan ikinci bir internet açıklamasında ise, yürüyüşe dernek üyelerinin de tabii ki “gösteri özgürlüğü” temelinde katılabilecekleri, dernek yönetim kurulunun ise henüz eylem çağrısını değerlendirmediği, bunun yapılacağı, ondan sonra açıklama yapılacağı duyuruldu. Anlaşılan daha önceki gerçekte darbe çağrıcısı Cumhuriyet mitinglerinde ağzı sütten yanan ÇYDD bu kez ayranı üfleyerek içecek. Bunda herhalde Ergenekon operasyonunun da rolü olsa gerektir. Herhalde daha önce kaç kişi olduklarını bir türlü sayamayanlar, şimdi yeni Cumhuriyet mitingleri ile yeni bir sayım girişiminde bulunacaklar. Halbuki en büyük sayım/seçim daha yeni yapıldı. Neyse saysınlar bakalım.
Ergenekon’a devam .. ve inkar gelinmez olgular…
Ergenekon dostlarının sulandırma operasyonları tüm hızıyla sürerken, soruşturma ilerledikçe yeni bulgular, belgeler, deliller çıkıyor ortaya ve bunlar devlet içinde devletlerin boyutları hakkında ipuçları veriyor.
Ergenekon operasyonu kapsamında bir süredir Kuzey Kürdistan’da yapılan kazılarda insan kemikleri, kovanlar vb. bulunuyor. En son Şırnak'ın Cizre ilçesindeki bir alanda başlatılan kazıda 50'yi aşkın kemik ile yaklaşık 20 boş kovan bulundu.
Batıda ise Poyrazköy’de tapusu Bedrettin Dalan üzerinde görünen, onun başkanlığını yaptığı İstek Vakfı’ına ait ve Deniz Kuvvetlerine bağlı SAT komandolarının eğitimi için kullanılan Askeri arazide, bir ihbar üzerine yapılan 25 Nisan tarihi itibarıyla devam eden kazı çalışmalarında:
-15 adet dolu law silahı, (bu law denen silah anti tank füze atan bir silah) -7 adet boş law silahı, -14 adet el bombası, -24 adet el bombası fünyesi, -450 gram C3 patlayıcı madde, -7 adet hakem bombası, -3 adet gösteri bombası, -5 adet bubi tuzağı, -2 adet kullanılmış bubi tuzağı, -23 adet işaret fişeği, -45 adet sis bombası, -15 adet aydınlatma fişeği, -30 metre uzunluğunda infilaklı fitil (Korteks), -38 metre uzunluğunda saniyeli fitil, -3.017 adet çeşitli çaplarda fişek ve -1 adet siyah renkli kamuflaj kremi tüpü bulundu.
Ardından aynı arazinin değişik yerlerinde birinci buluntudan çok daha fazlasının bulunduğu, toprağa göümülü ikinci ve üçüncü gizli cephanelik bulundu. Bu arada Poyrazköy cephaneliği ile ilgili emekli Binbaşı Levent Bektaş, deniz Yarbay Ercan Kireçtepe ve deniz Binbaşı Emre Onat ‘tehlikeli maddeleri izinsiz bulundurmak ve örgüt üyeliğinden tutuklandılar. İki muvazzaf Subay hakkında da arama emri çıkarıldı.
Ve Ergenekon Muhipleri Cemiyeti ….
Bu gelişmeler üzerine yine Ergenekon dostları devreye girdiler.
Medyadaki Ergenekon dostları, örneğin Hürriyet yazarı Oktay Ekşi, Dalan’ın arazisinde silah bulunması üzerine, Dalan’ın arazisinde silah bulunduğu haberini başlığa çıkaran gazeteleri ve gazeteciliği kınayan bir yazı döşedi. Yazıda eleştirilen gazete başlıkları şunlar: Sabah Gazetesi: "Dalan’ın müthiş cephaneliği." Star Gazetesi: "Saygın şahsın, saygın vakfında saygın silahlar." Yeni Şafak Gazetesi: "İstek’e bağlı cephanelik." Taraf Gazetesi: "Askeri Bölgede Dalan Cephaneliği." Takvim Gazetesi: "Dalan’ın cephaneliği bulundu." Bugün Gazetesi: "Dalan’ın vakfında cephanelik çıktı." Oktay Ekşi, bu gibi başlıkları “kirli gazetecilik”, “yönlendirme” vb. olarak adlandırdı. Ona göre silahları Dalan’ın gömdüğü ispatlanmadan böyle başlıklar vb. atılmamalıymış! Sanki birileri silahların bizzat Dalan tarafından gömüldüğünü iddia etmiş gibi söyleniyor bu laflar. Yönlendiricilikten söz eden yönlendiriyor!
Siyasette Ergenekon avukatlığına soyunan CHP’nin Grup Başkanvekili Kemal Anadol’da Ergenekon soruşturması kapsamında ortaya çıkarılan bombaların basına servis edildiğini ileri sürerek yayın yasağı istedi. Anadol, soru önergesinde “Yayın yasağı olmasına karşın, Ergenekon soruşturmasının her aşamasının sistematik şekilde yazılı ve görsel basına servis edildiğini” öne sürdü ve inceleme istedi. Eh yasalara gerçekten uyulacaksa haksız da değil. Soruşturma yasalara göre gizlidir. Yasalara göre öyledir de, şimdi Ergenekon davasında mı geldi aklınıza ve tam da bombalar, silahlar bulunduğu haberleri ile ilgili olarak mı geldi?
CHP’nin başkanı Baykal grup toplantısında esip gürlüyor, avukatlığa devam ediyor. Şunları söylüyor:
Ta başından beri yapılan yanlışmış! Öyle ise ne yapmak lazımdı? Herhalde Ümraniye’de bulunan cephaneliğin peşini izlememek lazımdı. Öyle ya silahlar TSK’ya ait silahlardı. TSK’ya haber verip, bir deponuzu ihbar üzerine yanlışlıkla bastık, kusura bakmayın özür dileriz demek, başka işlerle uğraşmak lazımdı. Veli Küçük gibi, Eruygur gibi, Tolon gibi çok, hatta “en saygıdeğer” darbecilerimizi rahatsız etmemek lazımdı. Gerçekten çok ayıp edildi!!!
Devam ediyor Ergenekon avukatı Baykal:
Görünen o ki, çok kızmış avukatımız. TSK’nın Ergenekon soruşturması konusunda pasif davranmasından rahatsız. Baykal bu sözleri etmeden bir gün önce 1. Ordu Komutanı Orgeneral Ergin Saygun’un, evinde arama yapılan ÇYDD Genel Başkanı Türkan Saylan’a Kurmay Başkanı Tümgeneral İbrahim Onbay ile çiçek göndererek “geçmiş olsun” dileklerini iletmiş, “çiçek göndermiş, sempati demeçleri vermiş”ti. Aslında müdahaleye çağrılan “millet iradesi”, “milletin kendisi” çok değil bir ay önce, çok esip gürleyen CHP’ye sen muhalefette kal demişti ya, olsundu. Laf olsun torba dolsun.
Sonra aynı Baykal 23 Nisan’ın yıldönümünde Meclis Genel Kurulunda yaptığı konuşmada bir kez daha Ergenekon avukatlığı cübbesini giyiyor, ülkede olanları şöyle anlatıyordu:
Ne demokrat adam bu Baykal diyesi geliyor insanın. Fakat belagat ateşi içinde unuttuğu bir kaç küçük detay var: Memleketin „dürüst, namuslu, vatansever aydınları“nın en azından bir bölümü açıkça darbe kışkırtıcılığı yapıyorlar, bir bölümü bu kışkırtıcılıkta açıkça silahlanıyor filan. Herhalde bulunan bombalar, LAW silahları filan spor olsun diye saklanmıyor. Nasıl kullanildıkları da Cumhuriyet Gazetesinin bombalanmasında, Danıştaya silahlı saldırıda olduğu gibi belgeli.
Savaş kışkırtıcıları iş başında…
PKK’nin “1 Haziran’a kadar çatışmasızlık” kararına devlet güçlerinin verdiği tepki, bir yandan askeri operasyonları sertleştirip, saldırıları arttırmak, diğer yandan da DTP’ye yönelik saldırıları arttırmak biçiminde oldu. Yani devlet güçleri, savaşsızlık ortamından rahatsız, savaşı kışkırtıyor.
DTP’ye yönelik operasyonlarda yüzlerce kişi gözaltına alındı. Bir dizi DTP yöneticisi tutuklandı. Gündem Online’ın haberine göre 26 Nisan itibarıyla durum şöyle idi:
14 Nisan günü DTP'ye yönelik Türkiye'nin birçok ilinde düzenlenen operasyonlar devam ediyor. Şu ana kadar operasyonlarda gözaltına alınanların sayısı dün alınanlarla beraber 345'e ulaştı. Gözaltına alınanlar arasında aralarında DTP eşbaşkan yardımcılarının bulunduğu 194 kişi ise tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Demokratik Toplum Partisi'ne yönelik Türkiye genelinde başlatılan operasyonlar sürüyor. Dün de Adana ve Mersin'de evlere baskın düzenleyen polis 10 kişiyi gözaltına aldı. Adana'da önceki sabah saatlerinden itibaren başlayan ve dün gazetemiz baskıya hazırlandığı saatlere kadar süren operasyon kapsamında Maruf Araz, Ömer Buzlu, Veysi Tan, Ünal Hüsünet, Mehmet İpek, Murat Gürbüz, Kadri Yağmur, Ali Aslan, DTP Mersin Akdeniz İlçe yöneticisi İdris Nas ve adı öğrenilemeyen bir kişi daha gözaltına alındı.
Öte taraftan Bitlis'in Tatvan ilçesinde 27 Mart'ta Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir'in katılımıyla yapılan mitingde slogan attıkları gerekçesiyle gözaltına alınan 7 kişi Sulh Ceza Mahkemesi'ne çıkarıldı. Buradaki ifadelerinin ardından Uğur Tarhan, Taner Tatlı, Erkan Ayaz, Şahbettin Batmaz, Ünal Öter, Barış Karaoğlan ve Bawer Üstyol 'Örgüt propagandası' yaptıkları gerekçesiyle tutuklanarak cezaevine gönderildi. Iğdır'da da gözaltına alınan 17 kişiden 12'si dün çıkarıldıkları Sulh Ceza Mahkemesi tarafından 'Örgüte yardım yataklık' yaptıkları suçlamasıyla tutuklanarak cezaevine gönderildi.
194 kişi tutuklandı
Dün yaşanan gözaltı ve tutuklamalarla birlikte 14 Nisan'dan itibaren DTP'ye yönelik operasyonda gözaltına alınanların sayısı 345'e ulaşırken tutuklananların sayısı 194'ye ulaştı.
Tutuklananlar arasında DTP Eşbaşkan yardımcıları Kamuran Yüksek, Bayram Altun, Selma Irmak, Gün TV Yayın Koordinatörü Ahmet Birsin, Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Ebru Günay ile Şinasi Tur da bulunuyor. 14 Nisan günü Türkiye’de eş zaman zamanlı yapılan ev baskınlarında 53 kişi gözaltına alınmış ve bunların 51'i tutuklanmıştı. Tutuklanan bu 51 kişinin ardından operasyonlar devam etti. Ve 14 Nisan'dan günümüze kadar Mardin'de gözaltına alınan 28 kişiden 20'si, Adıyaman'da 24 kişiden 18'i, Aydın'da 7 kişiden 5'i, Kocaeli'de 23 kişiden 6'sı, Ankara'da 9 kişiden 2'si, İzmir'de 24 kişiden 8'i, İstanbul'da 35 kişiden 7'si, Batman'da 14 kişiden 13'ü, Mersin'de 8 kişiden biri, Adana'da 18 kişiden 2'si, Bitlis'te 39 kişiden 26'sı, Ağrı'da 24 kişiden 23'ü, Iğdır'da 16 kişiden 12'si tutuklanarak cezaevine gönderildi. Bunun yanı sıra bir çok il merkezi ile ilçelerde evlere düzenlenen baskınlarda çok sayıda kişi gözaltına alındı.”
Bu saldırılara tepki olarak gelişen protesto eylemleri de devlet güçlerinin azgın saldırılarının hedefi oluyor. Son olarak Hakkari’de DTP’ye yönelik operasyon ve tutuklamalara karşı gösteri yapan gruba müdahale eden Özel Harekat polisi, açtığı ateşle bir genci öldürdü, 14 yaşındaki Sefer Turan’ın başına ise bir Özel Harekat Polisi silah dipçiği ile vurarak ağır bir şekilde yaraladı.
Daha önce “çatışmasızlık kararı” açıklayan KCK bu gelişmeler karşısında “Her yerde direniş”
çağrısı yaptı. DTP yetkilileri devletin “ateşle oynadığı” mesajlarını verdiler.
Aslında devletin kanla, savaşla beslenen güçleri resmen ve açıkça savaş kışkırtıyorlar.
Bilindiği gibi DTP hakkında açılmış olan kapatma davası Anayasa mahkemesinde kararı bekliyor. Bu ortamda DTP yasaklanması kararı her an gelebilir. Bu da savaşı kışkırtma ve boyutlandırmanın bir parçası olacaktır. Bu bağlamda insiyatif bütünüyle ideolojik Kemalistlerin büyük çoğunlukta olduğu (9’a 2) Anayasa mahkemesinin elindedir. Yasaklama davasının DTP’yi PKK’ya karşı tavır almaya zorlayacak bir araç olarak fonksiyonunu yitirdiğini düşündükleri anda partiyi yasaklayabilir, onlarca parti yöneticisine siyaset yasağı getirebilir, bu arada bir dizi belediye başkanını görevden almaya götürecek kararlar da alabilirler.
1 Mayıs… Taksimde ısrar = devrimcilik mi ?
1 Mayıs geliyor. Her 1 Mayıs öncesinde olduğu gibi bu 1 Mayıs öncesinde de hararetli tartışmalar yaşanıyor. Etraf toz duman. Bu 1 Mayıs’ın bundan öncekilere göre bir temel ayırıcı özelliği var:
1 MAYIS’ın, “Emek ve Dayanışma Günü” adıyla resmi tatil ilan edilmesine ilişkin yasa tasarısı 22 Nisan’da Meclis’te görüşülerek kabul edildi.
Yani bu yıl işçi ve emekçilerin 1 Mayıs’ta gösterilere katılabilmeleri için şartlar, 1 Mayıs’ın işgünü olduğu bundan önceki on yıllara göre çok daha uygun. Kuşkusuz 1 Mayıs’la ilgili bu karar alınırken, hükümet kanadındaki bu fikir değişikliğinin temelinde işçi-emekçi sevgisi değil, oy hesapları, işçi ve emekçilere şirin görünme hesapları yatıyor. İlginç olan Mecliste temsil edilen tüm partilerin desteklediği bir tasarı olması yasalaşan tasarının. MHP dahil hepsi 1 Mayıs’ın “Emek ve Dayanışma Günü” adıyla resmi tatil olmasına destek verdiler. Yani görünüşte hepsi işçi dostu, emek dostu, dayanışma dostu!!! Bunun her biri açısından (DTP yi dışta tutarsak) sahtekarlık olduğu, bunların hiç birinin işçi dostu olmadığı açıktır. Şimdi bu kararı AKP ile birlikte almalarının nedeni, bu kararın rantını AKP’ye yedirmek istememe hesabından kaynaklanmaktadır. Hangi gerekçe ile olursa olsun, şimdi 1 Mayıs’ın tatil günü olması, 1 Mayıs gösterilerine daha kitlesel katılımın şartlarını yaratan bir karardır. Bundan en iyi şekilde işçi hareketini güçlendirmek için yararlanılmalıdır.
Bu 1 Mayıs aynı zamanda son on yılların en derin ekonomik krizinin yaşandığı ortamda gerçekleşen bir 1 Mayıs’tır. En geniş kitleler halinde sokağa çıkmak, krizin nedeninin kapitalist sistem olduğunu anlatmak ve haykırmak; krize karşı mücadelenin kapitalizme karşı mücadele olmak zorunda olduğunu göstermek için; somut telepleri hep birlikte dile getirmek için yüzlerce binlerce neden vardır. İşçi ve emekçilerin on yıllardan bu yana ilk kez tatil günü olan, burjuvazinin “emek ve dayanışma günü” olduğunu kabul etmek zorunda kaldığı bu günü milyonların, ama gerçekten milyonların sokağa çıktığı bir mücadele günü olarak kutlamak, işçilerin gücünü göstermek için kullanmak temel amaç olmalıdır.
Bunun için tabii bütün emek güçlerinin/örgütlerinin “eylemde birlik/ajitasyon propogandada özgürlük” ilkesi temelinde ortak hareketini sağlamak çok önemlidir. 1 Mayıs öncesi tartışılması gereken buydu, budur. Fakat tartışılan bu değil. Öncelikle İstanbul’da 1 Mayıs’ın nerede kutlanacağı sorusu, bundan önceki yıllarda olduğu gibi bu yıl da tartışmaların merkezinde durdu, duruyor. Bu aslında Taksim’i 1 Mayıs kutlamalarına kapamayı adeta ilke ilan eden devletin provokatif tavrı sonucu ortaya çıkan bir durum. Devletin Taksim’i kitlesel 1 Mayıs kutlamalarına açmam inadı karşısında “Taksim’de ısrar devrimde ısrardır” inadını üretiyor. Ve her yıl bu kısır döngünün içinde hapsolup gidiyoruz. Enerjimiz işçileri nasıl kitlesel katılıma ikna ederiz’e yoğunlaşacak yerde, Taksim’e nasıl çıkarız sorusuna cevap aramaya yoğunlaşıyor. Bu yıl da öyle oldu.
Bunun sonucunda hemen her yıl emek örgütlerinin birlikte hareket imkanları burjuvazi tarafından kolayca dinamitlenebiliyor. Bu yıl da öyle oldu.
Türk-İş, Valilik Taksim için istenen izni vermeyince Kadıköy’de kutlama için başvurdu. Türk-İş yöneticilerinden Büyükkucak, 24 Nisan’da Türk-İş'ten 7 temsilciyle birlikte geldiği İstanbul Valiliğine, 1 Mayıs'ı Kadıköy Meydanı'nda kutlamak için başvuruda bulundu.
Valilikten çıkışta basın mensuplarına açıklama yapan Büyükkucak, 20 Nisan’da İstanbul Valiliğine 1 Mayıs'ı Taksim Meydanı'nda kutlamak için müracaatta bulunduklarını, valiliğin buna izin vermediğini açıkladı.
Türk-İş olarak sonuna kadar 1 Mayıs'ta Taksim Meydanı'nda olmaları gerektiğine inandıklarını ifade eden Büyukkucak, sözlerini şöyle sürdürdü:
Taksim'e izin verilmemesi, 1 Mayıs'ın tatil edilmesi sevincine gölge düşürmüştür. Türk-İş, İstanbul Valiliğinin bu kararını, 1 Mayıs'ın Emek ve Dayanışma Bayramı ilan edildiği bu günlerde yasaksız bir Türkiye özlemi adına kaygıyla karşılamıştır. Valiliğin bu kararı ile Taksim Meydanı'nda yaşanacak coşkulu kucaklaşma, Taksim şehitlerini kitlesel olarak anabilme ve Taksim korkularından arınabilme fırsatının bir kez daha kaçırıldığını düşünmekteyiz. Bundan ülkemiz adına üzüntü duymaktayız."
Büyükkucak, KESK ve DİSK'in talebini de saygıyla karşıladıklarını belirterek, şunları kaydetti:
Faruk Büyükkucak, 1 Mayıs sabahı bir grup Kadıköy'de yer alırken, bin kişiye yakın bir grubun yöneticilerle birlikte, Gümüşsuyu'nda bölge başkanlığı binası önünde saat 08.30'da toplanarak kitlesel bir katılımla Kazancı Yokuşu'na karanfil bırakacağını bildirdi.
Saygı duruşunda bulunulmasının ardından Türk-İş Genel Başkanı tarafından bir bildirinin okunacağını ifade eden Büyükkucak, Cumhuriyet Anıtı'na çelenk koyduktan sonra Taksim'den ayrılacaklarını kaydetti.
Büyükkucak, DİSK ve KESK'in Taksim'de ısrarcı olduklarının hatırlatılması üzerine de
1 Mayıs sabahı kendi sendikalarının da Taksim programının olduğunu kaydeden Büyükkucak, "Bin kişiyle Gümüşsuyu'ndaki bölge başkanlığı önünden Kazancı Yokuşu başına yürüyeceğiz. Burada karanfillerimizi bırakıp açıklamamızı yapacağız" şeklinde konuştu.
Türk-İş bu tavrı takınırken DİSK Taksim’de ısrarlı olduğunu açıkladı.
Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Süleyman Çelebi, toplumun büyük bir kısmının 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü kutlamalarının Taksim'de yapılmasını istediğini savunarak, ''Dolayısıyla biz de bu kararımızdan asla dönüş yapmayacağız. Kesinlikle 1 Mayıs'ta Taksim'de olacağız'' dedi.
Çatışmalardan uzak, özgür bir şekilde 1 Mayıs'ı kutlamak istediklerini vurgulayan Çelebi, şöyle konuştu:
Çelebi, hiçbir bayramın izin alınarak kutlanmadığını, kendilerinin de 1 Mayıs'ta Taksim'de bayram kutlayacaklarını, bunun için izne gerek olmadığını savundu.
KESK’de 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacaklarını açıkladı.
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Genel Başkanı Sami Evren de Taksim'in 1 Mayıs kutlamalarına kapatılmasının hiçbir hukuki dayanağının olmadığını belirtti.
Evren, siyasi iktidarla bir meydan kavgası, bir inatlaşma peşinde olmadıklarını, bayramı kavgasız, emekçilere yakışır şekilde kutlamak istediklerini söyledi.
Sami Evren,
Hak-İş'ten yapılan açıklamada ise 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü'nde Taksim'e çıkma kararı alındığı ve İstanbul Valiliğine başvuruda bulunulduğu bildirildi.
Açıklamada, 1 Mayıs'ın işçi hareketinin birlik ve dayanışma günü olarak tüm dünyada yıllardır kutlandığı belirtilerek, Emek ve Dayanışma Günü'nde çatışma görüntüsü vermenin ya da buna alet olacak bir rekabetin tarafı olmanın, sendikal kültür, sendikal birlik ve dayanışma ihtiyacı açısından sakıncalı bir durum yaratacağı ifade edildi.
''Hak-İş Konfederasyonu, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü'nde, merkez yöneticileri, şube başkanları ve işyeri temsilcileriyle işçilerden oluşan bir grupla Taksim'e çıkma kararı almış ve İstanbul Valiliğine başvuruda bulunmuştur. Valiliğin izin vermesi durumunda, grup Kazancı Yokuşu'na karanfiller bırakacak, ardından da Taksim anıtına çelenk koyacaktır. Genel başkanımız Salim Uslu'nun konuşmasını takiben 1 Mayıs bildirisi okunacak ve Hak-İş'in Taksim'deki 1 Mayıs gösterisi sona erecektir.
Hak-İş, 1 Mayıs'ın yasaklarla anılan, korku ve gerilim günü olmaktan çıkarılmasını ve emekçileri temsilen sendikaların Taksim'de mesaj vermelerinin önündeki engellemelerin kaldırılmasını istemektedir. Çünkü Hak-İş, 1 Mayıs'ın gerilimsiz bir biçimde ve barışçıl yöntemlerle kutlanılabileceğini geçen yıl Tandoğan'da göstermiştir. Bu yıl da Taksim'de 1 Mayıs'ı kutlayarak bunu gösterecektir.
Bunun yanı sıra Konfederasyonumuza bağlı sendika ve şubeler, 1 Mayıs'ta kendi illerinde yapılacak olan ortak kutlamalara, Konfederasyon adına temsilin sağlanması durumunda aktif olarak katılacaklar ya da bağımsız etkinlikler düzenleyeceklerdir.''
Yani kısaca bu 1 Mayıs’ta İstanbul’da Türk İş Kadıköy’de; Hak-İş delegasyon usulü Taksim’e çıkacak. Türk-İş te öyle. DİSK ve KESK ise kitlesel bir eylemle Taksim’e çıkmaya çalışacak. Tabii devrimci ve diğer sol örgütler de. Çıkabilir miyiz? Bu aslında devlet güçlerinin “çıkartmayız”da ne kadar ısrarcı olacaklarına bağlı önemli ölçüde. Çok ısrarcı olurlarsa, -ki eğer çatışma körüklemek istiyorlarsa, geçen yıl olduğu gibi yaparlar; bu yıl bir de yoğun bir çatışma ortamının Ergenekon’culara yarayacağı bir durum mevcuttur- ve 1 Mayıs’ın Taksim’deki göstericileri için 1 Mayıs’ın tek anlamı her şeye rağmen Taksim’e çıkmak olur. Kriz, işçilerin kapitalizme karşı mücadele için eğitilmesinin bir aracı olarak da 1 Mayıs güme gider. Ve 1 Mayıs sonrası birbirimize nasıl Taksim’e çıktığımızı (veya bazen çıkamadığımızı) anlatır, en devvvrimmcinin kim olduğu üzerine dehşetengiz tartışmalar, polemikler yürütürüz. Bir dahaki 1 Mayıs’a kadar.
Taksim evet bir semboldür. Evet, bu sembol alanda da 1 Mayıs kutlamaları kitlesel olarak mutlaka yapılacaktır, yapılmalıdır. Bu anlamda Taksim’de ısrarcı olunmalıdır.
Fakat bu sembolün “fethi”nden daha önemli olan şeyler vardır. En başta tabii kelimenin gerçek anlamında geniş işçi yığınlarının 1 Mayıs’a (Taksim alanına değil, Taksim alanı eşittir 1 Mayıs değil, Taksim’e çıkmak devrim değil, Taksim’de ısrar devrimde ısrar değil vs. vs.) sahip çıkar hale gelmesi, getirilmesi vardır! Ve devrimciliğin, işçi sınıfı devrimciliğinin kıstası, bu işi ne kadar becerdik sorusuna verilecek cevapta gizlidir.
T.C. Ermenistan arasında yakınlaşma/Azarbaycan’da itirazlar…
ABD Başkanı Barack Obama'nın 24 Nisan’da,1915 olaylarını "soykırım" olarak nitelendirip nitelendirmeyeceğine odaklanan Ankara'dan, 22 Nisan gecesi "Obama'ya mesaj" niteliğinde bir adım geldi.
Dışişleri Bakanlığı, 22 Nisan’da gece yarısına doğru, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi için kapsamlı bir çerçeve üzerinde mutabık kalındığını ve bu kapsamda bir yol haritası belirlendiğini açıkladı.
Açıklamada şöyle denildi: "İki taraf, bu süreçte somut ilerleme ve karşılıklı anlayış sağlamış ve ikili ilişkilerinin her iki tarafı da tatmin edecek şekilde normalizasyonu için kapsamlı bir çerçeve üzerinde mutabık kalmışlardır. Bu çerçevede, bir yol haritası belirlenmiştir. Üzerinde mutabık kalınan bu zemin, devam eden bu süreç için olumlu bir perspektif sağlamaktadır."
İsviçre’nin arabuluculuğunda yapılan görüşmeler ertesinde yapılan bu “normalleşme için yol haritasında mutabık kalındı” açıklamasında, yol haritası hakkında somut bir bilgi verilmedi, fakat anlaşmanın öngördüğü adımların şunlar olduğundan yola çıkılıyor:
TARİH KOMİSYONU: İki ülke arasında soykırım iddialarının araştırılması için tarih komisyonunun kurulması ve bu komisyona üçüncü ülkelerin de katılabilmesi öngörülüyor.
KARŞILIKLI BÜYÜKELÇİLİKLER: İki ülke önce Tiflis Büyükelçilerini karşılıklı akredite edecek, daha sonraki süreçte ise Ankara ve Erivan’da Büyükelçilik açılacak.
KARS ANLAŞMASININ TANINMASI: Ermenistan, SSCB ile Türkiye arasında imzalanan Kars Anlaşması’nı aynen tanıyacak. Anlaşma yeniden müzakereye açılmayacak.
SINIRLARIN AÇILMASI: İki ülke arasındaki sınırlar açılacak ve ticaret için gerekli ekonomik anlaşmalar tamamlanacak.
Bütün adımlar içinde kuşkusuz en önemli ve Türkiye’nin bugüne kadarki siyaseti açısından eğer yapılırsa bir kırmızıçizginin daha silinmesi anlamına gelecek olan adım bu. Çünkü bugüne kadarki TC devlet siyaseti Ermenistan sınırının açılmasını (ki bu özellikle Ermenistan açısından hayati önemde ve fakat Ermenistan’da Pazar kazanacak Türk burjuvazisi için de önemsiz değil) Dağlık Karabağ sorununun çözümüne bağlı olarak ele alıyordu. Şimdi bu ön şart yok. Ve bu Azarbaycan tarafından tepkiyle karşılandı, karşılanıyor.
Bütün bu atılacak adımlar oldukça kritik adımlar olduğu için, AKP sorumluluğu Meclisle paylaşmanın, hem de muhalefetin gazını almanın bir yolu olarak, anlaşmaların ancak Meclis onayıyla kabul edilmiş olacağını öngörüyor. Yani:
ANLAŞMALAR İÇİN MECLİS ONAYI: Yol haritasının uygulanmasına yönelik Meclis onayı gerektiren anlaşmalar ise TBMM’ye gelecek.
ERMENİSTAN ile sınırların açılması ve diplomatik ilişkilerin kurulmasına yönelik iddialar yüzünden Türkiye’ye diplomatik düzeyde tepki gösteren Azerbaycan, tavrını bu yeni gelişme sonrasında da korudu.
Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Polukhov, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi ile ilgili olarak “Her bağımsız devletin başka devletlerle ilişki kurma hakkı var. Ayrıca Azerbaycan tarafı, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi ve sınırların açılmasının sadece, Ermeni askeri birliklerinin Azerbaycan topraklarına çekilmesine paralel olarak gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyor” dedi.
Türkiye’nin Ermenistan ile müzakereler konusunda Bakü’yü bilgilendirip bilgilendirmediğinin sorulması üzerine sözcü, “Tarafların sürece ilişkin bilgi alışverişinde bulunduklarını” söyledi.
Aslında Ermenistan sınırının açılması, iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesi, birbirine düşman yetiştirilen bu iki halkın birbirine yakınlaşması, birbirini tanımasına yol açacağı için olumlu bir adım olur. Ancak her iki ülkede de ulusalcı güçler bu yönde bir gelişmeyi engellemek için ellerinden geleni yapacaktır. Nitekim Türkiye’de muhalefet şimdiden “Türkiye bitti şimde de Azarbaycan’ı satıyorlar” yaygarasına başladı. Ermenistan’da ise Taşnak partisi koalisyondan ayrıldı.
Obama ne dedi?
DIŞİŞLERİ Bakanlığı’nın Ermenistan ile ilişkilerin normalleşmesi yönünde bir yol haritası üzerinde anlaşma sağlandığı açıklamasının ardından, ABD Dışişleri Bakanlığı da konuyla ilgili bir yazılı açıklama yaptı. “Türkiye ve Ermenistan’ın ilişkilerin normalleşmesi yönünde yaptıkları açıklama memnuniyetle karşılanmıştır” denildi.
Bu Türkiye burjuvazisinin her yıl kilitlendiği “ABD başkanı bu 24 Nisan’da ne diyecek” sorusuna merakı daha da arttırdı.
Nihayet Barack Obama, 1915 Ermeni olaylarını anma gününde yayımladığı açıklamada, "94 yıl önce, 20. yüzyılın en büyük katliamlarından biri başladı. Her yıl, Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde 1.5 milyon Ermeni’nin katledilmesi veya ölüme yürümesini anıyoruz" dedi. Obama, soykırım sözünü kullanmadı ve Türkçe’ye "Büyük Felaket" olarak çevrilen Ermenice "Meds Yeghern" sözüne yer verdi. Barack Obama, "Ermeni halkı bizim kalplerimizde yaşadığı gibi, ‘Büyük Felaket’ de, bizim anılarımızda yaşamalı" diye konuştu.
"Tarihin, çözülmedikçe ağır bir yük olabileceğini" ifade eden ABD Başkanı, açıklamasında, "1915’in korkunç olaylarının insanoğlunun kendi türüne insani olmayan tutumunun karanlık olasılığını hatırlattığını ve geçmişi gözden geçirmenin uzlaşma yönünde kuvvetli bir vaadi de içinde barındırdığını" bildirdi. Obama, Türkiye’deki konuşmasında da söylediği gibi, 1915 olaylarına ilişkin görüşlerini tutarlı bir biçimde ifade ettiğini ve bu tarihe ilişkin görüşünün değişmediğini açıklamasında bir kez daha tekrarladı. ABD Başkanı, kendi ilgisinin, "gerçeklerin tam, samimi ve adil" olarak ortaya çıkarılmasında olduğunu kaydetti.
Yani Obama soykırım sözcüğünü kullanmadan, Ermenilerin soykırımın karışılığı olarak kullandığı sözcüğü Ermenice orjinaliyle kullanarak ve 1915’e ilişkin görüşlerinin değişmediğini belirterek, Ermenilere yönelik soykırımı kınadı. Bu kınamayı fakat gayet diplomlatik bir yöntemle, ne şiş yansın ne kebap usülü yaptı.
Nasıl geçiniliyor?
Kendi kendime hep sorduğum, cevaplandırılmasında zorlandığım bir soru var: Nasıl oluyor da insanlarımız açlık sınırının altında gelirle yaşamlarını sürdürebiliyorlar? Bunun cevabının bir yanında kuşkusuz kayıt dışı ekonomi var. Diğer yanında da yardımlar var. Özellikle seçim dönemlerinde çokça dile getirilen yardımlar. Bununla ilgili olarak TÜİK’in bir araştırması yayınlandı. İlginç veriler var, yukarıdaki soruya cevabın bir yanının resmi istatistiki görünüşü bu veriler:
TÜİK’in 2008 yılı Ekim ayında 2 bin 878 örnek hanede, 6 bin 465 kişiyle gerçekleştirdiği "Yaşam Memnuniyeti Araştırması" kapsamında, hane halkı yaşam koşulları da değerlendirildi.
Araştırma sonucundan derlenen verilere göre, 2008 yılında ayni veya nakdi yardım alan toplam hane halkı oranı yüzde 14,6 olarak belirlendi.
Bu hane halklarının yüzde 36,1’ini aylık geliri 450 lira ve altında olanlar oluşturdu.
Gelir dilimlerine göre 451-700 lira arasında aylık geliri bulunanlar, yardım alanların yüzde 29,4’ünü, 701-900 lira arasındakiler yüzde 13,4’ünü, 901-1.500 lira arasındakiler yüzde 16’sını, 1.501-2.500 lira arasında geliri olanlar da yüzde 3,7’sini oluşturdu. Yardım alanların yüzde 1,5’inin ise aylık geliri 2 bin 500 liranın üzerinde.
TÜİK yayımladığı araştırmada, 2003-2008 dönemine ilişkin verilere de yer verdi. Yardım kaynağına bakıldığında, akraba, eş-dost yardımının başta geldiği görülüyor. Belediye ile Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonundaki (SYDTF) artış ise dikkati çekiyor.
Bu çerçevede, nakdi veya ayni yardım alan hane halkları içinde 2003 yılında belediyeden yardım temin eden hane halklarının oranı yüzde 8,8 düzeyindeydi. Bu oran, 2004’te yüzde 14,4’e, 2005’te 15,3’e yükseldi. 2006’da yüzde 13,1 olarak belirlenen yardım alanların oranı, 2007’de yüzde 20,3, 2008’de yüzde 21,4 oldu.
Yardım alanlar içinde, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonundan yardım sağlayanların oranı da 2003’te yüzde 16,2 idi. Bu grupta, 2004’te 9 puan artışla yüzde 25,5’e çıkan yardım alanların oranı, 2005’te yüzde 22,6, 2006’da yüzde 24,3, 2007’de 29,1 ve 2008’de de yüzde 29,8 olarak tespit edildi.
Hane halklarından yardım alanlar içinde, gönüllü kişi ve kuruluşlardan yardım alanların oranı 2004 yılında, 2003’e kıyasla 9,9 puan artış gösterdi ve yüzde 12,8’e çıktı. Ancak daha sonra 2005’te yüzde 2,5, 2006’da yüzde 5,4, 2007’de yüzde 6,3 ve 2008’de yüzde 3,7 oldu.
Hanehalklarının son bir yılda aldığı yardımların türüne bakıldığında da nakit yardımı öne çıkıyor.
2003 yılında yardım alanların yüzde 38,7’si nakit para aldığını belirtti. Nakdi yardım alanların oranı 2004’de yüzde 59,1’e yükseldi. 2005’te yüzde 47,8, 2006’da yüzde 49,7, 2007’de yüzde 51, 2008’de yüzde 52,2 olarak belirlendi.
2003-2008 döneminde yiyecek, giyecek yardımı alanların oranında fazla bir oynama görülmüyor. Ancak yakacak yardımında 2003’e kıyasla artış göze çarpıyor.
Yardım alanlar içinde yakacak yardımından faydalananların oranı 2003’te yüzde 8,5 olarak tespit edildi. Söz konusu oran, 2004’te yüzde 31’e yükseldi. Yıllar itibariyle de 2005’te yüzde 23,9, 2006’da yüzde 22,5, 2007’de yüzde 34,5, 2008’de yüzde 30,8 oldu.
Bir bütün olarak ele alındığında bu istatistikler aile ve çevre yardımının hala belirleyici olduğunu, ve fakat bunun giderek gerilediğini, devlet ve belediye yardımlarının giderek arttığını gözteriyor.
KKTC’de hükümet değişikliği …
Şimdi Kuzey Kıbrıslı Ergenekoncular hükümet partisi.
KKTC seçimlerini Derviş Eroğlu’nun Ulusal Birlik Partisi (UBP)’nin kazanacağı son kamuoyu yoklamalarının gösterdiği bir eğilimdi. Esas soru UBP’nin birinci parti olup olamayacağı değil, tek başına hükümet kuracak oyu alıp alamayacağı idi. UBP 26 milletvekili çıkaracak oy alarak 50 kişilik KKTC Parlamentosunda mutlak çoğunluğa sahip parti oldu.
Seçimlerin yenik partisi CTP, seçmen tarafından esasta KKTC’nde ekonomik krizin sorumlusu olarak görülüp cezalandırıldı. Görünen bu. Bu arada CTP’nin bazı partizanca davranışlarına ve yolsuzluklara duyulan tepkilerin de bu seçim sonuçlarında rol oynadığından yola çıkılmalıdır.
CTP’yi hükümete taşıyan Annan Planı konusundaki tavrı, Kıbrıs sorununun iki toplum arasındaki görüşmelerle çözülmesi yönündeki tavrının yarattığı hava, Kıbrıs Cumhuriyeti’nde (Güney Kıbrıs/Rum Kesimi) referandumda çıkan „Hayır“ ile ve ikili görüşmelerden hiç bir sonuç çıkmaması ile söndü, umut umutsuzluğa dönüştü. Bu ortamda UBP’nin ikili görüşmeler konusunda gelinen yerde söylemde CTP’den çok farklı şeyler söylememesi durumu da, UBP’nin lehine, hükümette olan CTP’nin aleyhine işledi.
Seçim sonucu şimdi Cumhurşkanı olan, M. Ali Talat’ı, M. Ali Talat’ın başbakanlığı sırasında Denktaş’ın düştüğü duruma düşürdü. Bir farkla: O dönemde Ergenekoncu Denktaş, kendisine karşı olan AB’ci bir hükümet partisi ile birlikte çalışmak zorundaydı. Şimdi AB’ci cumhurbaşkanı Talat, Ergenekoncu bir hükümet çoğunluğuyla birlikte çalışmak zorunda. Zor ki zor! Talat’ın avantajı AKP hükümetinin Talat’ı desteklemesi. Fakat Ergenekon’un gücünü de küçümsememek gerek!
Ah şu antisemitizm…
Abdullah Öcalan’ın 15 Nisan tarihli görüşme notlarından:
Ne diyeyim? Dünyaya “Yanudiler” ve diğerleri diye bakmak Antisemitizmin en temel özelliği. Ve hemen her konuşmasında yineliyor bu dünya görüşünü Abdullah Öcalan. Bu kadim bir dünya görüşü. Tarihi nerdeyse Yahudiliğin tarihi kadar eski! Siyonistler de aynı işi tersten yapıyorlar. Onlar da dünyaya Yahudiler ve diğerleri diye bakıyor. Yalnızca Yahudilere atfedilen özellikler kökten değişik. Birincilerde lanetli, alçak olan, ikincilerde seçilmiş, üstün oluyor.
IMF’in yeni öngörüsü
IMF her ay dünya ekonomisi ile ilgili aylık raporlar, her yıl ise yıllık bir öngörü raporu yayınlıyor. Aylık ve üç aylık raporlarda öngörüler son dönemde revize edilmekten bir hal oldu. Revize de hep aşağıya doğru yapıldı. Şimdi 2008 verileri temelinde “Dünyanın Ekonomik Görünümü” Raporu yayınlandı. Aşağıda bu rapordan bazı verileri aktarıyorum:
Önce tabii Türkiye konusunda öngörüler:
IMF'nin yayımladığı Dünyanın Ekonomik Görünümü raporunda, Türkiye'nin ekonomisinin, bu yıl yüzde 5,1 küçülmesi bekleniyor.
Türkiye'de tüketici enflasyonu, yıllık ortalamalara göre, bu yıl için yüzde 6,9, 2010 için de yüzde 6,8 olarak tahmin ediliyor. Bu % 10’un altında bir enflasyon olarak olumlu görünüyor, fakat temelinde tüketimin, dolayısı ile pazarın daralması yatıyor.
Türkiye'de cari açık beklentisi de bu yıl için gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 1,2'si, gelecek yıl da yüzde 1,6'sı olarak verildi. Bu da şimdiye kadar olanlarla karşılaştırıldığında oldukça düşük rakamlar ve yine olumlu görünüyor. Fakat bunun da temelinde üretimin daralması, dolayısı ile ara mal ithalatında gerileme, bir bütün olarak ithalatta gerileme sonucu, ihracat ithalat dengesinde açığın kapanması yatıyor.
Raporda küresel ekonominin, büyük bir finans krizi ve güven kaybından dolayı derin bir durgunluktan geçmekte olduğuna işaret ediliyor. Burjuva ekonomistleri devrevi aşırı üretim krizini gözlerden gizlemeye devam ediyorlar. Kriz “finans krizi” olarak görülüyor, “güven kaybı” giderildiğinde krizden çıkılacağı masalları yayılıyor.
Raporda dünya ülkelerinin küresel krize karşı aldığı çeşitli önlemler sayesinde, finans piyasalarının istikrara kavuşturulması yönünde bir ölçüde ilerleme sağlandığı belirtiliyor ki “güven krizini” aşma yönünde moral takviyesi babında bir açıklama.
Bu açıklama ardından, “fakat” geliyor. Alınan tedbirlerin henüz güveni yeniden sağlayamadığı ve zayıf ekonomik aktiviteyle finansal sıkıntıların negatif etkileşimini ortadan kaldıramadığı kaydediliyor. Bu da herkesin gözü önünde söylenen moral verme yalanını biraz relative etme operasyonu.
Raporda küresel ekonomik küçülmenin, bu yılın ikinci çeyreğinden sonra yavaşlayacağı ve bu yılki küresel küçülmenin yüzde 1,3 olarak gerçekleşeceği tahmin edildi. Buna ancak IMF denir. Yani İnşallah, Maşallah, Fesupanallah!
Gelecek yıl ise mütevazı ölçülerde büyüme beklendiği, ancak bu büyümenin, ülkelerin finans makamlarının alacağı önlemlerin başarısına bağlı olacağı dile getiriliyor. Burada da devletlere “pamuk eller cebe” siyasetinin devamı öneriliyor. Tabii temel soru kimin cebine sorusu. Ve bu sorunun cevabı net: Emekçilerin cebine!
Raporda, 2010 yılı için küresel ekonominin yüzde 1,9 civarında büyümesi beklentisi dile getiriliyor. Bu da IMF.
Raporda, ABD ekonomisinin bu yıl yüzde 2,8 oranında küçüleceği, 2010 yılında da 0 büyüme olacağı öngörülüyor.
Avro bölgesi ekonomilerinin bu yıl yüzde 4,2, 2010 yılında da yüzde 0,4 oranlarında küçüleceği öngörülüyor. Yani Kriz’in en yoğun vurduğu alan Avrupa.
Özellikle Avrupa'nın finansal sisteminin inşaasına ilişkin sorunların çözümü için koordine edilmiş finansal politikaya ihtiyaç duyulduğu belirtilen raporda, ekonomik durgunluğun İrlanda'da “şiddetli”, İngiltere'de “epeyce şiddetli” olduğu, gelişmiş Avrupa ekonomilerinde işsizliğin, 2009'un sonunda yüzde 10'un üzerine çıkacağı ve 2011 yılına kadar da tırmanacağı ifade ediliyor.
Gelişmekte olan Avrupa ekonomilerinin 2009'da yüzde 3,75 daralacağı, gelecek yıl yüzde 1 büyüyeceği belirtilen raporda, eski SSCB ülkelerinin bu yıl 5,1 küçüleceği ve gelecek yıl yüzde 1,2 büyüyeceği kaydediliyor.
Rapora göre, Rusya'nın ekonomisi bu yıl yüze 6, Almanya'nın yüzde 5,6, İngiltere'nin yüzde 4,1, Meksika'nın yüzde 3,7 ve Kanada'nın yüzde 2,5 küçülmesi bekleniyor.
Gelişmekte olan ülkelerden Çin ve Hindistan'ın ekonomik büyümeleri yavaşlarken, Çin’in bu yıl yüzde 6,5 ve Hindistan’ın yüzde 4,5 büyüyeceği öngörülüyor.
2010 yılında Almanya'nın ekonomisinin yüzde 1 ve İngiltere'nin ekonomisinin yüzde 0,4 küçüleceği öngörülüyor.
IMF Japonya'nın bu yılki ekonomik küçülmesini revize ederek yüzde 2,6'dan yüzde 6,2 oranına çıkarttı. Bu İkinci Dünyla Savaşından bu yana en büyük küçülme.
Japonya, Rusya, Kanada ve Meksika'nın ise 2010 yılında tekrar büyüyeceği, Çin ve Hindistan'ın büyümesinin ise hız kazanacağı ifade ediliyor.
IMF'ye göre, ABD'de işsizlik oranı bu yıl yüzde 8,9 ve gelecek yıl yüzde 10,1 olacak. Almanya'da işsizlik bu yıl yüzde 9 ve gelecek yıl yüzde 10,8, İngiltere'de bu yıl yüzde 7,4 ve 2010 yılında yüzde 9,2 olacak.
Bütün bu rakamların iyimser olduğundan yola çıkılmalıdır. Çünkü burjuva ekonomi araştırmacıları aynı zamanda “güven tesisi” görevlileridir ve araştırmalarının arka planında evet moral verme fonksiyonunu yerine getirmek de vardır.