gelişigüzel notlar



gelişigüzel notlar anasayfagelişigüzel notlar arşivydi çağrı anasayfa


google'de sitede


Ağu
23-
30

+ İktidar dalaşında yeni bir girişim: Yargı reformu
+ “Açılım”a balans ayarı
+ Kim kamulaştıracak ve kamu kim?
+ Kamuoyu araştırmaları ve açılım
+ “İşçi Sağlığı”ndan AKP hükümetinin anladığı …
+ Türk ordusunda “eğitim” ! Ve bilgi adına dezenformasyon !
+ Ordudan gelen açıklamalarda bilgi kirliliğine dikkat
+ Hükümetin memurlara zam teklifi: Gerçek ücret düşüşü teklifi …
+ Ergenekon davasından: Bir ifade …
+ “Yok öyle, Burası Türkiye”…
+ Radikal demokrat Öcalan’dan: Ortak vatan, Türkiye ve Kürdistan'dır
 + İktidar dalaşında yeni bir girişim: Yargı reformu
Yargı KK/T’de egemen sınıfların kendi aralarındaki iktidar dalaşında çok önemli bir rol oynuyor. “Yargının bağımsızlığı”nı, bir çok halde Yargıç kararlarının yasalardan bağımsız olması biçiminde yorumlayıp, uygulayan ve T.C.’de egemen bürokrat elitin önemli bir bölümünü oluşturan Yargı bürokrasisi, egemenliğini tehdit eden her gelişmeye karşı çıkıyor. AKP hükümeti için özellikle Yüksek Yargı’yı bugünkü belirleyici- engelleyici konumundan çıkarmak, tüm Yargı’yı kendine uygun bir biçimde yeniden düzenlemek AKP’nin iktidar yürüyüşünde olmazsa olmazlardan biri. Haziran ayı içinde yaşanan HSYK krizi bunu bir kez daha gösterdi.
Bilindiği gibi AB de Türkiye’deki yargı sisteminin AB normlarına uymadığı görüşünde ve uzun süreden beri T.C.’den Türkiye’deki yargı sisteminin AB normları doğrultusunda yeniden yapılandırılmasından yanda, köklü bir “Yargı Reformu” talep ediyor. Bu talep Türkiye’de TÜSİAD gibi büyük patron kuruluşları tarafından da sahiplenilen bir talep. AKP’nin de Parti programında ve seçim programlarında ve hükümet programlarında “Yargı Reformu” yer alıyor.
AKP hükümeti geçen yıl Mayıs ayında o zamanki Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin üzerinden “Yargıyı bağımsızlaştırın” diyen Avrupa Birliği’nin yetkilisi Olli Rehn’e ilettiği “Yargı Reformu Stratejisi” adlı metinde nasıl bir Reform düşündüğünü ortaya koymuş, bunun üzerine Yargı ayağa kalkmış, Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin temel direği “bağımsız” Yargı’nın şimdi “siyasetin sultasına” sokulmak istendiği vb., yargıya hiç danışılmadan AB’nin direktifleri temelinde reform yapılmak istendiği vb. yorumları temelinde, “Türkiye laiktir laik kalacak” şiarları eşliğinde kimi hakimler ve savcılar cübbeleri ile gösteri yürüyüşleri, mitingler yapmışlardı. Hükümet bu gürültü karşısında geri adım atmış, Yargı reformu üzerine toplumun çeşitli kesimleri ile toplantılar düzenlemeye yönelmişti.
Şimdi, Adalet Bakanlığı internet sitesinde “Yargı Reformu Strateji Taslağı” isimli yeni bir belge yayınlandı. Bu belgede atılması planlanan değişiklikler yer alıyor.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin de Ankara’da 25 Ağustos’ta bir bölüm medya temsilcisi ile yaptığı toplantıda “Yargı reformu stratejisinin günlük sıkıntıların çözümü için başlatılmış bir çalışma” olmadığını, “2006'dan itibaren AB'ye uyum sürecinde” başlatılan bir çalışmada “gelinen noktayı” ifade eden bir strateji belgesi olduğu değerlendirmesini yaptıktan sonra bu reform stratejisinin ana hatlarını açıkladı.
Buna göre yapılması öngörülen değişiklikler ana hattıyla şunlar:
+ Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) yeniden yapılandırılacak. Bugün Yargıtay ve Danıştay’ın yönetimlerinin kendi içinden belirlediği adaylar arasından Cumhurbaşkanı’nın seçip gönderdiği 5 üye + Adalet Bakanı + bir Adalet Bakanlığı temsilcisi olmak üzere 7 kişiden oluşan kurul, 2 veya 3 daireli, 20-21 üyeli bir kurula dönüştürülecek. Böylece
Cumhurbaşkanı'nın, Yargıtay ve Danıştay tarafından boş kontenjan için önerilen adaylar arasından seçim yapma dönemi kapanıyor. Yargıtay ve Danıştay Genel Kurulu, üyelerini doğrudan HSYK'ya gönderecek. Bunun dışında kürsüdeki 12 bin hakim ve savcının HSYK'ya doğrudan üye seçmesi sağlanacak. Birinci sınıfa ayrılmış tüm hakim ve savcılar aday olabilecek. Tüm hakim ve savcılar oy kullanacak. Adalet Akademisi, hukuk fakültesi öğretim üyeleri ve avukatlar da HSYK'ya girebilecek. Bunun yanında HSYK kararları temyiz edilebilecek. Sekretarya işleri Bakanlık Personel Genel Müdürlüğü'nden alınarak, Kurul'a bırakılacak. Hakim ve savcıların disiplin ve soruşturma işlemleri Bakanlık'tan alınarak, kurul bünyesinde müfettişler tarafından gerçekleştirilecek. HSYK'nın müstakil binası ve bağımsız bütçesi olacak. Ayrıca bir bölüm HSYK üyesi Parlamento tarafından seçilip gönderilecek. Kurulda Adalet Bakanı’nın yer alması durumu sürecek.
Bu reform görüldüğü gibi, hakimlerin ve savcıların atanmasında belirleyici kurum olan HSYK’nın Yüksek Yargının iki temel kurumu tarafından (Danıştay ve Yargıtay) atanması yoluyla (Cumhurbaşkanının seçimi ancak önerilen adaylar içinde tercih yapma biçiminde bir seçim) oluşturulması pratiğine son vermeyi amaçlıyor. Ayrıca HSYK kararlarına temyiz yolunu açarak, kurumun denetim dışı konumunu da ortadan kaldırıyor. Buna Yüksek Yargının itiraz edeceği, bu konuda yoğun mücadeleler yaşanacağı kesindir.

+ Anayasa Mahkemesi'nin görev tanımının belirlenmesi ve yeniden yapılandırılması için çalışma yapılacak. Ergin bunu AB’ye uyum açısından gerekli olan "Bireysel başvuru hakkının sağlanması” talebinin yerine getirilmesi sonucu olarak açıklıyor. Bireysel başvuru hakkının sağlanması halinde mahkemenin görev tanımı ve organizasyon yapısının değişmesi gerekiyor. Bu bağlamda tabii Yüce Divan yetkisi de tartışılacak konular arasına girecektir.
Bu bağlamda reformla yapılmak istenen Anayasa Mahkemesi’nin bugünkü onu adeta Anayasa yapıcı konumuna getiren yetkilerinin sınırlandırılması, tırpanlanmasıdır. Buna da Yüksek Yargının direneceği kesindir. Söz konusu olan sonuçta Yüksek Yargının iktidarının kısıtlanmasıdır.

+ Türkiye Hakim ve Savcılar Birliği kurulacak. Birlik, İçişleri Bakanlığı'nın denetimine tabi olmayacak, idari ve mali özerklik taşıyacak. Sivil inisiyatif haline gelecek. Mevcut derneklerin kapatılmasına ilişkin yasal düzenlemeden vazgeçilecek. “Yargıya sivil inisiyatif “ başlığı altında sunulan bu reformla bugün kendini “Laik Cumhuriyet bekçiliğine” adamış, en militan AKP düşmanlığı yapan “Yargıçlar ve Savcılar Birliği ” isimli kuruluşun etkisi kırılmak isteniyor. Tabii Ergin’in açıklaması Yarsav’dan gecikmeden tepki aldı. Yarsav başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, “Taslak beklentileri karşılamaktan uzak olduğu gibi, reform kavramıyla da bağdaşmayan bir içeriğe sahiptir” değerlendirmesini yaptı ve bu taslakla yargının vesayet altına alınmak istendiğini savundu. Yani önümüzdeki dönemde Yargıç ve Savcıların YARSAV’da örgütlü ideolojik Kemalist kesimi ile hükümet arasındaki kapışma daha da sertleşecek.

+ Askeri mahkemeler karargah dışına taşınacak, ayrı binada faaliyet gösterecek. Mümkün değilse ayrı giriş kapısı olacak. Hakim sınıfından olmayan üyeler çıkarılacak. Askeri mahkemenin görev alanı yeniden düzenlenecek. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi de daireler şeklinde yapılandırılacak ve Türkiye'nin AİHM'de ceza almasının önüne geçilmesi amacıyla bir üst dairede kararların temyizine imkan sağlanacak.
Reform Strateji Taslağı Askeri Mahkemelerin yetkilerinin kısıtlanmasını utangaç bir tarzda öngören bir taslak görüldüğü gibi, bu konuda yapılan yasa değişikliğinin Anayasa Mahkemesinden döneceğinin bilincinde olan hükümet, askerle doğrudan karşı karşıya geleceği reformlar yapma cesaretine sahip değil. Bu konuda yaptığı idare-i maslahat. Ancak bu kadarı bile ordu ile hükümeti, askeri yargı ile hükümeti karşı karşıya getirebilir.

+ 2010 sonuna kadar Bölge Adliye Mahkemeleri faaliyete geçecek. İdari yargıda da İstinaf Mahkemeleri kurulacak.
Bu Türkiye’de adli ve idari yargının olağanüstü ölçüde merkezi olmasını eleştiren AB’nin yıllardan beri getirdiği reform talebi. Adli ve idari yargıda Yargıtay ve Danıştay’ın önüne “Bölge Adliye Mahkemeleri” ve “İstinaf Mahkemeleri” konarak, bu aşırı merkezilikten uzaklaşılması öngörülüyor. Bu tabii aynı zamanda Yargıtay ve Danıştay açısından yalnızca “dava yükünün azaltılması” anlamına gelmeyecek, bunun yanında bu iki merkezi yargı kurumunun iktidarı da azalacak. Danıştay’ı ve Yargıtay’ın nerdeyse sınırsız iktidarını sınırlayan ve onların hiç hoşuna gitmeyecek bir reform taslağı bu.

+ Savcılar mahkeme heyetinden ayrılıp farklı bir yere konuşlandırılacak.
Bu ne menem reform denebilir. Bunun anlamı şudur:
Burjuva demokrasisinin hüküm sürdüğü ülkelerde, hakimler “üstte”dirler. Savcılar, hakimlerden ayrı kürsüde, onlardan daha aşağı ve avukatlarla aynı seviyede yer alırlar. Bu şeklen sanık ve suçlama makamının “eşitliği”ni ifade eden bir tavırdır. Türkiye’de bu böyle değildir. Hakim ve savcılar aynı kürsünün değişik yerlerinde, aynı seviyede otururlar. Buna karşı avukatlar daha “aşağıda” sanıkların yanında, hakim ve savcıdan oluşan bir cephe karşısında otururlar. Bu aslında Türkiye’de işleyen hukukun gelişmiş burjuva hukuku olmadığının, Türkiye’de burjuva hukukunun “suçlanan kişi suçu ispat edilip, mahkemece hüküm giyene kadar suçsuzdur” ilkesinin geçerli olmadığının, hakimlerin en baştan savcılarla birlikte sanığın suçlu olduğundan yola çıktığının Mahkemenin şekli düzeninde ifadesidir.
Reform şimdi avukatlar ve savcıların aynı düzeyde olması için kademeli geçiş sağlanmasını öngörüyor.
Bakan Ergin, sözünü ettiğim toplantıda bu kademeli geçişi “teşkilatın hazmetme kapasitesi”ne bağlıyor. Gerçekten de “zor” bir reform bu. Emekli Yargıtay başsavcılarının “onursal başkan” olarak fetva kesmeye devam ettiği bir ülkede yaşıyoruz. Savcıların kendilerinin sanık avukatları ile aynı seviyede olduklarını “hazmetmeleri” zordur bu ülkede.

+ Adli Tıp Kurumu, Sağlık Bakanlığı ile koordineli çalışacak.

+ Türk vatandaşlarının yoğun yaşadığı ülkelerde adli müşavir görevlendirilecek. Bilirkişi kurumu, yeniden düzenlenecek.

+Bilirkişi hukuk rehberi çıkarılacak. Etik ilkeler açıklanacak.
Bilirkişi raporlarının nasıl hazırlandığı bilindiğinde bu “etik ilkeler”in açıklanması önemsiz değildir. Fakat sorun ilke açıklamasından çok, bunların nasıl kullanıldığının denetimidir.

+ Çocukları yargılama sistemi iyileştirilecek. (Bakan Ergin, bu bağlamda 15 yıl vb. ceza tehdidi ile yargılamanın çocuklar için kaldırılacağının bu maddede öngörüldüğünü belirtiyor.)

+ Hukuk eğitimi 5 yıl olacak. İlköğretimde temel hukuk bilgisi ve hak arama öğretilecek.

+ Büyük adliyelerin yönetimi profesyonellere devredilecek.

+ Yüksek Yargı ve büyük adliyelerde basın-halkla ilişkiler birimi kurulacak.

+ Tercüme hizmetleri standarda bağlanacak. (Ergin toplantıda bu maddeyi açıklarken "Mahkemelerde bilirkişi listesi gibi tercüman listesi de olacak" diyor "Kürtçe dilekçe verilebilecek mi?" sorusuna Ergin “Yargılama dili Türkçedir” derken, aynı zamanda “Kürtçe için de tercüman geçerli mi?” sorusuna “Tüm yabancı diller için geçerli” yanıtı veriyor. Bu bağlamda bugüne göre bir düzetme öngörülüyor. Ancak hala anadilde yargılanma hakkı vb. yok. Yani öngörülen bir yarı reform.

+ Cezaevlerinin dış güvenliği, orta vadede jandarmadan Adalet Bakanlığı'na devrolacak.
Bu orta vadenin, eğer bu plan gerçekleştirilirse ne kadar süreceğini göreceğiz. Sivilleşme yönünde atılmak istenen bu adıma karşı da direnişler olacağı kesindir.

Kısaca Yargı alanında önümüzdeki dönemde AKP’nin yukarıdaki reform planını uygulama çabaları ile buna yargıdan -medyanın bir bölümünün desteğinde, (Oktay Ekşi, 27 Ağustos’ta Reform Taslağı hakkında “Bu ‘yargıyı bağımsızlaştırmak’ değil, ‘yargı bağımsızlığı’nın ırzına geçmektir.” değerlendirmesini yaptı. Bunun çok daha ağırlarını bu taslak yönünde somut adımlar atılmaya başlandığında göreceğiz) büyük olasılıkla ordu desteğinde de- gelecek direnişleri yaşayacağız.

 

+ “Açılım”a balans ayarı

Açılım üzerine tartışmalar bütün hızıyla sürerken, ordudan MGK açıklaması ertesinde, ikinci ve daha net bir “balans ayarı” geldi.

30 Ağustos Zafer Bayramı nedeniyle bir mesaj yayınlayan Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Demokratik Açılım’a yönelik TSK’nın tavrını ortaya koydu:

Genelkurmay internet sitesinden yayınlanan mesajında Başbuğ, özetle şu ifadelere yer verdi:

Anayasa'nın değiştirilmesi teklif bile edilemez olan 3'üncü maddesinde ifade edildiği gibi "Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe'dir." Türk Silahlı Kuvvetleri, ATATÜRK tarafından bizlere emanet edilen ve Anayasa'nın 3'üncü maddesinde de belirtildiği şekilde; Türkiye Cumhuriyeti'nin ulus-devlet ve üniter-devlet yapısının korunmasında taraftır ve taraf olmaya da devam edecektir.

Ülkelerin ve milletlerin bütünlüğünün korunmasının bir bedeli vardır. Türk Silahlı Kuvvetleri; bu bedelde kendisine düşen tarihi görev ve sorumlulukların bilinci içerisindedir.
Bugüne kadar bölücü terör örgütü ile mücadelesinde 5003 evladını şehit veren Türk Silahlı Kuvvetleri, Anayasa ve yasalar çerçevesinde, bölücü terör örgütüne karşı bugüne kadar dünyada eşine hiç rastlanmayan bir başarı ve özveriyle yürüttüğü mücadeleye bundan sonra da artan bir kararlılıkla devam edecektir.

Türk Silahlı Kuvvetleri, bölücü terör örgütüne karşı yürütülen mücadeleyi kararlılıkla sürdürürken, güvenlik alanının dışında kalan ekonomi, sosyo-kültürel ve uluslararası alanlarda da devlet tarafından gerekli tedbirlerin alınmasının önemli olduğuna inanmaktadır.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu konularla ilgili görüşleri bilinmekle birlikte, emsalsiz Büyük Zaferi kutladığımız bu hafta münasebetiyle, bu konulara ilişkin düşünce ve duruşumuzun bir kez daha ifade edilmesinde yarar görülmektedir.

Türk Silahlı Kuvvetleri;

- Ulus-devlet ve üniter-devlet yapısına hiçbir gerekçeyle zarar verilmesini kabul edemez.

- Kültürel farklılıklara saygılıdır. Ancak kültürel farklılıkların siyasallaştırılmasını, başka bir ifadeyle siyasal temsil aracı olmasını, toplumsal siyasal kimlik unsuru haline getirilmesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası içinde mümkün göremez.

- Terör örgütü ve destekleyicileriyle ilişki kurulmasına yol açabilecek hiçbir faaliyet içinde bulunamaz.

- Demokrasinin sunduğu fırsat alanlarını kullananların, bireylerin en temel hakkı olan yaşam hakkını hedef alan terör faaliyetlerini hiçbir nedenle hoş görmelerini kabul edemez.

- Usul ve yöntem esası belirler, noktasından hareketle takip edilecek usul ve yöntemlerde özenli olunmasının gereğine inanır.

- Her konuyu tartışabilme özgürlüğünün, devletin varlığını riske sokacak, ülkeyi kutuplaşmaya, ayrışmaya ve çatışma ortamına sokacak konuları içermemesi gerektiğine inanır.

Türk Silahlı Kuvvetleri; Türkiye Cumhuriyeti'nin temel nitelikleri olan laiklik, demokrasi, sosyal ve hukuk devleti ilkelerine yürekten bağlılığı, üstün disiplin anlayışı, köklü gelenekleri, itidalli ve kararlı yaklaşımı, hepsinden önemlisi Türk milletinden aldığı güçle dün olduğu gibi bugün de ve yarın da üstlendiği her görevi başarıyla yerine getirmeye devam edecektir.”

Şüphesiz ki; “Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye'dir.”

Aslında soruna burjuva demokrasisi açısından yaklaşıldığında Genel Kurmay başkanının bu mesajı tam bir aymazlıktır, suçtur. Bir ordu komutanının işi, görevi değildir yürüyen bir siyasi konuda “TSK”nın tavrı budur şeklinde bir müdahale. Bir burjuva demokratik ülkede böyle bir tavrı takınan bir kumandan, karşısında sorumlu olduğu sivil yönetim tarafından demecin hemen ertesinde emekli edilir, kapının önüne konur. Ona ‘madem siyasi görüş açıklamak istiyorsun, siyaset yapmak istiyorsun, o zaman üniformanı çıkar, bir siyasi partiye gir veya kendi siyasi partini kur’ derler. Burjuva demokratik bir ülkede ordu komutanı dış güvenlik işlerinden sorumlu bir devlet memurudur. Ne azı, ne fazlası. Ve bütün devlet memurlarında olduğu gibi, onun da doğrudan siyaset yapma hakkı yoktur. Bizde öyle değil. Bizde genelde devlet memuru, özelde ama her şeyden önce de ordu, gerçekte memur değil, amirdir. Devlet adına onlar konuşur. Sivillere ne yapacaklarını dikte ederler. Alışmışlardır. Sistem böyle kurulmuştur. Ve ilginç olan odur ki, ‘sivil’ siyasetçiler de postal yalamaya alışıktır. Başbuğ’un bu mesajı karşısındaki tavırlarda da bu bir kez daha görüldü. AKP hükümetiyle, muhalefetiyle “sivil” siyasetçilerden biri de çıkıp, bu askerin işi değildir. Başbuğ suç işlemektedir vb. demedi. (Aslında TC’nin faşist Anayasası açısından tabii suç değil Başbuğ’unki, tersine o görevini yerine getiriyor.) Tersine hepsi Başbuğ’un mesajını nalıncı keseri gibi kendilerine yontarak sahiplendiler.
İşte KK/T’nin üç büyük burjuva partisinin Nalıncı keseri yorumları:

Açılıma karşı en sert muhalefeti yürüten, açılımı ülkeyi bölmek için Amerikan planı ve vatan hainliği olarak değerlendiren MHP, Başbuğ’un konuşmasını “Kürt açılımı projesi bitmiştir” biçiminde yorumladı.
MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır, 'Sayın Başbuğ'un yayımladığı mesajı olumlu bulduk. Bu açıklamayla açılımın bir devlet projesi olmadığı da ortaya çıktı. Sayın Başbuğ'un açıklaması, bu projeye MGK'nın destek verdiği, tasvip ettiği ve devamını tavsiye ettiği yalanını da ortaya çıkarmıştır. Bu projeyi, buna rağmen devam ettirmek ısrarı, iddiası, bölücülük olur, bu kanunlarımıza göre suçtur.' açıklamasını yaptı. MHP Genel Sekreteri Cihan Paçacı da 'Sayın Başbuğ'un açıklamasında, 6 maddelik görüşler kırmızı çizgi diyebileceğimiz temel görüşlerdir. 6. maddede her konuyu tartışabilme özgürlüğünün ve bu sürecin kutuplaşmayı meydana getirdiği, çatışmaya doğru götürdüğü ifade edilmiştir.' şeklinde konuştu.

Açılıma karşı MHP’nin kuyruğunda ve fakat söylemde biraz daha temkinli olan
CHP de Başbuğ’un açıklamalarına sahip çıktı. Parti sözcüsü Mustafa Özyürek, 'Sayın Genelkurmay Başkanı bu son açıklamasında bir anlamda MGK bildirisini tekzip etmiştir. Terörle Mücadele ile Anayasa'nın değiştirilmesi teklif edilemez hükümlerine yapılan vurgu TSK'nın bilinen, beklenen noktada olduğunu gösteriyor' dedi. Partinin Grup Başkan Vekili Kemal Anadol ise 'Gönül isterdi ki MGK bildirisine de bunlar yansısın. Terörle Mücadele konusundaki kararlılık her MGK bildirisinde yer alıyordu. Son MGK bildirisinde bu yok' diye konuştu.

Genelkurmay'ın açıklamasını 'Olumlu ve yerinde bir değerlendirme' olarak yorumlayan AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ ise, Başbuğ'un demokratik açılım sürecine verdiği desteği çok net bir şekilde ortaya koyduğunu söyleyip, 'Öte yandan da hem hükümete hem muhalefete 'lütfen üslubunuza dikkat edin, özenli olun' deniliyor' dedi. Bozdağ, 'Sayın Genelkurmay Başkanının açıklamaları, süreçle ilgili kendilerinin kırmızı çizgilerini kamuoyu ile paylaşıyor. TSK'ya yönelik haksız ve mesnetsiz eleştirilerine, bu noktadaki ithamlara karşı bir cevap olarak verildiğini düşünüyoruz' diye konuştu.
Yani kısaca tüm burjuva partileri açıklamadan memnun.

Aslında söylenen yeni bir şey yok. Bildiride önemli olan zamanlama.
Görünen son MGK toplantısından çıkan tavsiye kararına MHP ve CHP’den yöneltilen ve MHP’nin MGK’yi nerede ise vatan haini ilan ettiği gürültülü eleştirilerin orduyu tavrını bir kez daha açıklamaya zorlamış olduğu.
Söylenenler aslında AKP ile ordu arasındaki “açılım” anlaşmasında nelerin olmazlığı konusunda anlaşıma olduğunu belgeliyor:

+ T.C. ulusal (Türk) devleti olarak tartışılmaz çıkış noktasıdır. Çözüm bu devletin çerçevesi içinde bir çözümdür. “Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmezliği” ilkedir.

+ Kürt sorununun çözümünde gidilecek en ileri mevzi, verilecek en ileri taviz Kürtlerin kimi kültürel haklarının tanınması olacaktır. Kürtler ayrı bir ulus olarak kabul edilemez.

+ PKK muhatap alınamaz.

+ PKK silah bırakmadıkça ona karşı silahla yok etme seferleri sürecektir.

+ Tartışma ve fikir özgürlüğünün TSK tarafından belirlenmiş sınırları vardır !

Hiçbiri yeni değil bu söylenenlerin. Hepsi defalarca söylenmiş sözler, açıklanmış “ilkeler”.
Erdoğan’ın da 27 Ağustos’ta “Ulusa Sesleniş” konuşmasında sahip çıktığı bu “ilkeler” eski ilkeler olduğuna göre,

Açılım denen şeyde yeni olan, Gül’ün “tarihi fırsat” olarak değerlendirdiği şey ne?

İçte ordunun artık çok net olarak sorunun salt askeri yöntemlerle çözülmesinin imkansız olduğunu açıkça ve net olarak tespit etmesi ve siyaseti “güvenlik alanının dışında kalan ekonomi, sosyo-kültürel ve uluslararası alanlarda da devlet tarafından gerekli tedbirlerin alınma”ya çağırması.
Bu temelde AKP hükümeti ile ordu arasında bir anlaşmaya varılmış olması.
Ve bundan da önemlisi, dışta tüm batılı emperyalist güçlerin, en başta da PKK’nin silahsızlandırılmasının çözüm için ön şart olarak gördükleri bir noktaya gelmiş olmaları; silahsızlandırma için siyasi alanda TC’nin belli adımlar atması gerektiği konusunda da TC’ye açık telkinlerde bulunmaları.
Hal’in böyle olduğu bir ortamda, PKK’nin çözümü TC içinde bir çözüm olarak düşündüğünü çoktan açıklamış olduğu, belli şartlarda da silah bırakmaya hazır olduğunu çoktan açıklamış olduğu şartlarda, yürüyen savaşın durdurulması için gerçekten de olumlu bir hava ve ortam vardır.

Bu yönde gelişmeyi engellemek isteyenler vardır, olacaktır.
Bunlar tabii başta TC tarafından olmak üzere, her iki yanda da savaştan rant yiyen kesimdir.
MHP ve CHP bugün Türkiye tarafında bu kesimlerin sözcülüğünü yapmaktadır.
PKK açısından ise aslında artık iyice küçülmüş olan maksimal taleplerle (Öcalan muhatap alınmadan olmaz) ortaya çıkanlar, eğer bunu pazarlık güçlerini arttırmak için yapmıyorlarsa, savaşın sürmesinden bu kesim de rant yiyenlerin sözcülüğünü yapmaktadır.

AKP ve devlet açısından “çözüm” planının köşe taşları, ana hatları ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda AKP’nin “açılımının” sınırları ordu tarafından gösterilmiş, öteye geçilmemesi uyarısı açıkça yapılmıştır. AKP sözcüleri bu uyarıyı aldıkları mesajını vermiştir. Bunun ötesinde Erdoğan’ın “bu yolda her türlü bedeli göz aldık” açıklamalarının fazla değeri yoktur.

Gelişmelerin yönü belli olmuştur. Süreç bir raya girmiştir. Fakat bu süreç öyle AKP’nin iddia ettiği gibi bu yılın sonuna dek sonlanacak bir süreç filan değildir, yol kazalarına da uğraması mümkün ve muhtemel olan bir süreçtir. Bu süreçte ordu askeri olarak vurmaya devam ederken, sivil siyaset te belirli siyasi-sosyal –kültürel tedbirlerle sürece katılacaktır. Bu süreçte amaç PKK’nin savaşan silahlı örgüt olma konumundan çıkartılmasıdır.

 

+ Kim kamulaştıracak ve kamu kim?
Bursa’nın Orhangazi ilçesindeki Asil Çelik işçilerinin 30 Ocak tarihinde, patronların 0 zam dayatmasına karşı başlattıkları Grev sürüyor. Şu anda Birleşik Metal İş Sendikası kaynaklarına göre 520 işçinin katıldığı grev, patronların Lokavt ilanı ve fabrikayı çürümeye terk etmesi ile direniş eylemine dönüşerek, şimdi 7 ayını doldurdu.
Asil Çelik işçileri bu arada haklı mücadelelerini tanıtmak ve destek sağlamak amacıyla değişik eylemler yaptılar. Bu eylemlerden biri 14 Nisan günü yapılan 47 km’lik Orhangazi- Bursa merkezi yürüyüşü idi.
20 Ağustos tarihinde ise bir Açlık Grevi eylemi başlatıldı.
BİRLEŞİK Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu 27 Ağustos’ta Fabrika önünde bir basın açıklaması yaparak, Açlık Grevinin başarıya ulaştığını, bu yüzden sonlandırıldığını açıkladı. “Asil Çelik Kamulaştırılsın” talebiyle başlatılan Açlık Grevi eylemi bağlamında kazanılan başarının içeriği şöyle: DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer arasındaki görüşmelerde Dinçer “çözüme katkı sağlayacağına dair söz vermiş”. Serdaroğlu eylemi sonlandıran basın açıklamasında ayrıca “Asil Çelik fabrikasının kamulaştırılması ve fabrikanın yöre halkıyla birlikte parlak günlerine geri dönmesi talebinin kamuoyu nezdinde karşılık bulması”nı da eylemin başarı hanesine yazıyor.
Bu bağlamda:
Kuşkusuz bu lanetli sınıf mücadelesinin olağanüstü geri olduğu bir ortamda Asil Çelik işçilerinin şimdi yedi ayı bulan eylemleri önemli bir mücadele. Yüreği işçi sınıfı mücadelesi için atan herkesin sonuna kadar desteklemesi, sahip çıkması, lafta değil, pratik olarak destek sunması gereken bir eylem. “Asil Çelik işçisi, Direnişin Simgesi” şiarını da hak ediyor bu mücadele. Ne yazık ki, destek gereken ve olabilecek boyutlarda değil. Bu konuda herkes, her kişi, her grup, en başta biz, kendimizi sorgulamalıyız. Yapabileceğimiz her şeyi yaptık mı?
Ve bugün hala ne yapabiliriz?
Diğer yandan: Birleşik Metal İş sendikası bugün var olan sendikalar içinde en mücadeleci olanlardan biri. Yürüyen az sayıdaki grevin çoğunda Birleşik Metal İş var. Bu onu diğer bir dizi sendikadan olumlu olarak ayırıyor. 550 kişilik -direnişe dönüşen bir grev- eylemini başlatmak ve hele hele 7 ay sürdürmek hiç kolay iş değil. Dayanışmanın da istenen boyutlarda olmadığı bilindiğinde bu zorluk çok daha büyüyor. Buna rağmen direnmek, direnişi kararlılıkla sürdürmek bir olumluluk.
Bunlar meselenin bir yanı.
Bir de fakat bu mücadelede kullanılan yol ve yöntemler, ileri sürülen taleplerde işçilere taşınan bilinç sorunu var.
Bu bağlamda son açlık grevi eyleminde ileri sürülen talep de, bu eylemin bitirilme gerekçesi olarak getirilip sunulan “başarı” tespiti de görüşümce yanlıştır.
Önce kamulaştırma talebi: Kamulaştırma talebi, burjuva düzeninde, patronun değiştirilmesi, özel sermaye yerine, kapitalist devletin patronluk görevini üzerlenmesi talebinden başka bir şey değildir. Sonuç olarak özel sermayeli kapitalizme karşı - devlet kapitalizminin savunulması talebidir. Bu talebin işçilere iş yerlerini kurtaracak talep olarak getirilip sunulması yanlıştır. Kamulaştırma kavramı kapitalist bir toplumda genel olarak işçileri/emekçileri kandırmaya yarayan bir kavramdır. Devlet mülkünün “kamu mülkü” olarak gösterilmesi yalanının üzerini örter. Devlet mülkü, ancak devletin doğrudan işçilerin devleti olduğu şartlarda, ya da işçilerin-köylülerin-emekçilerin- ezilenlerin devleti olduğu şartlarda gerçek anlamda “kamu mülkü”dür, kamu yararına kullanılır. Kapitalizmin egemenliği şartlarında, sömürücü sistemin devletlerinde devlet mülkiyeti, o devleti elinde tutan sınıfın, sömürücülerin, burjuvazinin ortak mülküdür! Bunun halkın/kamunun mülkü olarak tanıtılması büyük yalandır. Bu yüzden bütün bunlar açıklanmadan, bugünün KK/T şartlarında mücadele içindeki işçilerin önüne “Kamulaştırma” talebinin olumlu bir talep olarak ve bir çözümmüş gibi konulması yanlıştır.
İkinci olarak, somut bir taleple başlanılan bir mücadelenin (burada “Asil Çelik kamulaştırılsın” talebi), o mücadele talebi elde edilmeden sonlandırılmasının başarı olarak sunulması yanlıştır. Bu bağlamda da açlık grevi en uygunsuz mücadele biçimlerinden biridir. Çünkü açlık grevi eylemi, eylemin talebi ciddiye alınacaksa, sonunda ölümün olduğu ve bugünkü şartlarda esasında eğer eylem bırakılmazsa, işçileri ölüme götürme anlamına gelen bir eylem biçimidir. Kaldı ki, eylemin bir burjuva politikacısının “sorunun çözümüne katkı sağlayacağına dair söz vermesi” üzerine “başarılı” ilan edilip sonlandırılması hiç olacak şey değildir. Yanlış anlaşılmasın benim karşı çıktığım açlık grevi eyleminin sonlandırılması değil. İşçiler zaten aç. Onların daha fazla açlığı ile yapılacak bir eylemle bir sonuç elde etmek -eylemi tanıtmak dışında- aslında bugünkü şartlarda mümkün değil. O yüzden eylemin sonlandırılması doğru. Fakat yukarıdaki gerekçelerle değil. Yukarıdaki gerekçeler kendi kendini ve işçileri kandırma gerekçeleri.

 

+ Kamuoyu araştırmaları ve açılım

Ağustos ayı içinde son “Açılım” tartışmaları ile ilgili iki kamuoyu araştırması yayınlandı. Ortaya çıkan sonuçlar ilginç. Sizlerle paylaşmak istiyorum:

Araştırmanın biri, Yerel Seçim sonuçlarını sonuçlara en yakın tahmin eden şirket A&G'nin AKŞAM için yaptığı bir araştırma.
Araştırma A&G’nin verdiği bilgilere göre 7 bölgede ve 11 ilde 1.260 denekle yüz yüze görüşerek hazırlanmış.
Anketin sonucuna göre:
“Kürt Açılımı” bağlamında,
“Güneydoğu'ya” (genelde anketlerdeki bu kavram Kuzey Kürdistan için kullanılıyor) daha fazla yatırım aş ve iş  imkanına tüm partilerin seçmenleri yüksek oranda 'evet' diyor.
AKP seçmeninin yüzde 73,2'si, CHP seçmeninin yüzde 81,7'si, MHP seçmeninin yüzde 61,8'i 'evet' diyor. AKP'ye oy verenlerin yüzde 26,8, CHP seçmenlerinin yüzde 18,3, MHP seçmeninin yüzde 38,2'si ise 'hayır' diyerek, Kuzey Kürdistan bölgesinin öncelikli kalkındırılmasına karşı çıkıyor.
Hükümetin Kürt Sorunu’nu çözebileceğine inananların oranı yüzde 21,0'de kalırken, 'belki' diyenler yüzde 32,3, 'hayır' diyenler ise yüzde 46,7.
Bu oranlar aslında deneklerin üçte birine yakınının beklemede olduğunu gösteriyor. Çözemez diyenlerin yüksek oranı içinde kuşkusuz bir bölüm zaten çözülmesini istemeyenlerdir.

'Bölünme endişesi taşıyor musunuz?' sorusuna ise yüzde 45,4'ü 'evet' derken, yüzde 54,6'sı 'hayır' dedi. Ankette kadınların daha fazla bölünme endişesi taşıdığı gözlendi. DTP seçmeninin yüzde 98,2'si AKP seçmeninin yüzde 83,3'ü bölünme endişesi taşımazken, MHP ve CHP seçmeni yüksek oranda bölünme endişesi taşıdığını söyledi. Bunda şaşılacak bir şey de yok.

Ankete katılanların en çok 'hayır' yanıtını verdikleri bölümlerden biri PKK'ya af bölümü oldu. Lider kadrosu dışındaki dağdaki PKK'lılara af fikrine % 72,3 oranında 'hayır' yanıtı veriyor. Kadınlar, orta ve üst yaş grupları daha fazla 'hayır' diyorlar. Annem - babam Kürt diyenlerin % 66,7'si 'evet' derken, diğerleri yüksek oranda 'hayır' cevabı veriyor. Diyarbakır'da yaşayanların % 83,7'si 'evet' derken diğer illerde 'hayır' cevapları % 70'lerin üzerinde. DTP seçmeninin % 85,5'i 'evet', diğer partilerin seçmenleri yüksek oranda 'hayır' diyorlar. Afla ilgili olarak söz konusu olan PKK'nın dağdaki lider kadrosu olunca 'hayır' diyenlerin oranı yüzde 72,3'ten % 85,5'e çıkıyor. Annem, babam Kürt diyenlerin % 60'ı da bu fikre 'hayır' diyor. Eğer bu dezenformasyon değilse, ilginç bir bulgudur. Abdullah Öcalan'ın affı konusundaki tablo ise oldukça net. Katılımcıların yüzde 87,1'i Öcalan'ın affına 'hayır' diyor. Bu kadar medya yönlendirmesi sonucu bu oran normal. Annem - babam Kürt diyenlerin % 63,6'sı da Öcalan'ın affına 'hayır' cevabı veriyor.
Diyarbakır'da yaşayanların  % 61,9'u Öcalan'ın affedilmesini istiyor. DTP seçmeninin % 76,5'i Öcalan'a affa 'evet' diyor. Bu rakamlar af talebinin KK/T toplumu bir bütün olarak ele alındığında toplumun çoğunluğuna mal olmuş bir talep olmadığını gösteriyor, fakat diğer yandan Kürtlük bilincinin gelişmiş olduğu kesimlerde bu talebin genel talep haline gelmiş olduğunu gösteriyor.

Ankete katılanların % 63,2'si illerin eski Kürtçe isimlerinin kullanılmasına 'hayır' diyor. Kadınlar daha yüksek oranda yüzde 69,1 oranında hayır diyorlar. Eğitim yükseldikçe 'evet' cevapları artıyor. (- İlkokul % 34,4 - Üniversite % 42,9). DTP seçmeninin % 92,8'i 'evet', AKP seçmeninin % 58,6'sı 'hayır' diyor. Ailem Kürt diyenlerin % 71,3'ü 'evet', ailesinde Kürt olmayanların % 74,8'i 'hayır' diyorlar. Diyarbakır'da yaşayanların % 88,6'sı evet diyor, Ankara, Trabzon, Manisa gibi illerde hayır cevapları % 70'lerin üzerine çıkıyor.

Ankete katılanların % 62,9'u okullarda Kürtçe eğitime 'hayır' diyor. DTP seçmeninin yüzde 92,8'si Kürtçe eğitime 'evet' derken AKP seçmeninin yüzde 54,8'i 'hayır' diyor.

Anket’in 'Kürt çocuklarına anadilde isim koyma hakkı olsun mu' sorusuna halkın % 57,7'si 'evet' diyor. Erkekler ve gençlerin genel ortalamanın üzerinde 'evet' dedikleri gözleniyor. 'Ailem Kürt' diyenlerin yüzde 14,3'ünün bu hakkın verilmesine karşı çıktığı da görülüyor. DTP seçmeninin % 94,2'si, AK Parti seçmeninin % 61,9'u 'evet' diyor, MHP seçmeninin % 63,1'i - CHP seçmeninin ise % 51,2'si karşı çıkıyorlar.

“GÜNEYDOĞU'YA” daha fazla iş ve aş sorusuna erkekler genel ortalamanın üzerinde yüzde 79,1 oranında 'evet' cevabı veriyorlar. Yaş düştükçe 'evet' diyenlerin oranı hızla artıyor. Yatırıma en fazla ‘evet’ diyen yaş grubunu 18 - 27 yaş grubundaki gençler oluşturuyor. Ailesinde Kürt olanlar yatırımla ilgili soruya yüzde 95,8 gibi yüksek bir oranda 'evet' yanıtı veriyorlar. Kürt olup da yatırıma 'hayır' diyen yüzde 4'lük bir grubun olması ise ilginç.

A&G’nin yaptığı son ankete göre bugün seçim olsa 29 Mart’a göre iktidar partisi 3, CHP ise 2 puan az oy alıyor. MHP ve DTP ise oylarını artırıyor.

Bunun anlık ve az sayıda denekle yapılan bir anket olduğu bilinçte tutulmak kaydıyla bu tablo hakkında şunlar söylenebilir:
tabloAnket Açılım tartışmalarının uzamasının ve AKP’nin bu konuda “Açılım” dediği şeyin içeriğini doldurmamasının denekler bazında negatif yansıdığını gösteriyor.
Diğer yandan MHP somutunda ise sert ırkçı söylemlerle muhalefetin, MHP’ye CHP’den oy kaydırdığını gösteriyor.
“Açılım” tartışmaları DTP’nin seçilebilirlik durumunu arttırır görünüyor.

 

 

 

 

 

+ “İşçi Sağlığı”ndan AKP hükümetinin anladığı …

AKP'nin işçi düşmanı bir yönetmeliği daha devreye girdi. İşyeri Sağlık ve Güvenlik Birimleri ile Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimleri Hakkında Yönetmelik, 15 Ağustos tarihinde Resmi Gazete’de yayımlandı. Yayımlanan yönetmelikteki bir madde özellikle dikkat çekiyor. Yönetmeliğin 31. maddesinde iş yeri hekimlerinin çalışma süreleriyle ilgili maddede şu ifadeler dikkat çekiyor: “Az tehlikeli sınıfta yer alan işyerlerine; sağlık gözetimi için ayda en az 12 saat, buna ilave olarak işe giriş ve periyodik muayeneleri ile eğitim için on işçi başına yılda en az 30 dakika.”
Yönetmelikte yer alan 10 işçiye 30 dakika ifadesine göre işyerinde bir hekim kişi başına 3 dakikalık bir muayeneyi yeterli görebilecek. Yönetmelikte, herhalde 'bir işçiye 3 dakika' ifadelerinin tepki çekeceği düşünülerek olsa gerek, 10 işçiye 30 dakika ifadesi yer alıyor.

Yönetmelikte yer alan bu maddeyi bir skandal olarak nitelendiren İstanbul Tabipler Odası Yönetim Kurulu üyesi Nazmi Algan, “Dünya Sağlık Örgütü bir kişiye muayene başına en az 20 dakikanın gerekli olduğunu belirtirken bunlar bir işçiye 3 dakika muayene veriyor. Bu hem hekime hakaret hem de işçiye hakaret. Yılda 3 dakika diyorsan sen senin iş güvenliği ile bir alakan yoktur. 3 dakikada ancak adını soyadını söylersin. Burada form da dolduruluyor. Bu mümkün değil.” değerlendirmesini yapıyor.

Yayımlanan yönetmeliğe göre iş yeri hekiminin bir iş yerinde çalışması gereken saat de azalıyor. Nazmi Algan, bu konuda da “Bu demektir ki patronların hekime verdiği maaş azalacak. Bu işverenlere kıyaktır. Tasarının tümünde muazzam bir taşeronlaştırma var. İş yeri hekimi istihdam etme, taşeronu kullan demek istiyor” değerlendirmesini yapıyor.

İstanbul Tabipler Odası Basın Sözcüsü Dr. Osman Öztürk ise yönetmelik konusunda benzer bir yönetmeliğin daha önce de Refahyol döneminde geçirilmek istendiğine ancak iptal edilmek zorunda kalındığına dikkat çekiyor.

Yönetmelik şimdi “Demokratik Açılım”, “Demokratikleşme” vb. şiarları atan AKP hükümetinin işçi sınıfı karşısındaki gerçek konumunu göstermek açısından ilginç bir işçi düşmanlığı örneği.

 

+ Türk ordusunda “eğitim” !
Ve bilgi adına dezenformasyon !

Taraf'ın haberine göre Elazığ'da dört askerin ölümüyle sonuçlanan patlamanın, nöbette uyuyakalan bir erin komutanı tarafından cezalandırılmak istenmesi sonucu yaşandığı ortaya çıktı.

17 Ağustos 2009’da Haber Ajansları, abonelerine, Elazığ'ın Karakoçan ilçesinde bir askerin elinde bulunan bombanın kazayla patlaması sonucu dört askerin şehit düştüğünü geçtiler. Haberlere göre Er İbrahim Öztürk'ün elindeki bombanın kazara patlaması nedeniyle kendisi ve yanındaki arkadaşları İbrahim Yaman, Ali Osman Altın ve Mesut Bulut şehit olmuştu.
Sonra bu askerler tantanalı şehit törenleri ile gömüldü. Mutad bir tarzda teröristler lanetlendi. Şehitler ölmez/Vatan bölünmez şiarları atıldı, vs. vb.

Taraf gazetesinde haber yayınlanana kadar!

Taraf’ın örnek bir gazetecilik ile ulaşıp yayınladığı ifade tutanakları, olayın, bir kaza sonucu değil, nöbette uyuyakalan Er İbrahim Öztürk'ün, komutanı Teğmen Mehmet Tümer tarafından cezalandırılmak istenmesi nedeniyle yaşandığını gösterdi. Tanık ifadelerine göre Teğmen, pimini çektiği el bombasını Er Öztürk'e verdikten sonra, "Mandalı bırakırsan ölürsün, bırakmazsan yaşarsın" dedi. Ama pimi almak için çok uğraşan Öztürk, saatler sonra bomba patlayınca üç arkadaşıyla birlikte hayatını kaybetti.

Taraf’ın ulaştığı görgü tanıklarının ifadelerine göre, 17 Ağustos 2009'da devriye görevi yapan Uzman Çavuş Şakir Akçan, 05:00-07:00 devriyesini saat 06.00'da attı.

Öztürk ve arkadaşı Ahmet Şensoy'un nöbet yerinde uyuduğunu gören Çavuş Akçan, askerlerden Öztürk'ün mevzideki el bombasını, Şensoy'un ise silahının alev gizleyenini aldı. Amacı askerlerin uyuduğunu kanıtlamaktı. Sabahın erken saatlerinde de nöbetçi askerlerin uyuduğunu söyleyip komutanı Teğmen Mehmet Tümer'e el bombası ve alev gizleyenini verdi.

Teğmen Tümer vakit kaybetmeden, İbrahim Öztürk'ün nöbet tuttuğu mevziye gitti. Er Öztürk'e el bombasının nerede olduğunu sordu. Er Öztürk, mevziye bakmasına rağmen bombayı bulamadı. Teğmen Mehmet Tümer, "Akşam uyuduğun için alındı" diyerek elindeki el bombasını asker İbrahim Öztürk'e gösterdi. Ardından da pimini çekerek
kendisine verdi. "Mandalı bırakırsan ölürsün, bırakmazsan yaşarsın" demeyi de ihmal etmeyerek mevziden ayrıldı.

Elinde pimi çekilmiş el bombası bulunan Er Öztürk, Teğmen Tümer'in bulunduğu mevziye giderek, "25 yaşına geldim. 75 gün askerliğim kaldı. Beni öldüreceksiniz" dedi ve pimi kendisinden istedi. Ama Komutan Tümer, "Nöbet yerine git, ben gelip takacağım zamanı biliyorum" karşılığını verdi. Bunun üzerine Öztürk, çevredeki diğer mevzilere, pim aramaya arkadaşlarından yardım istemeye gitti. İkinci kez komutanının yanına geldiğinde yine aynı cevapla karşılaştı.

Tekrar mevziler arasında dolaşmaya başladı. Olayın üzerinden çok geçmeden de arkadaşları Mesut Bulut, İbrahim Yaman ve Ali Osman Altın'ın bulunduğu mevziye geldi. Bu sırada Öztürk'ün elleri terlediği için bomba büyük bir gürültüyle patladı, Öztürk ve üç arkadaşı olay yerinde yaşamını kaybetti.

Başlatılan soruşturma kapsamında ifade veren Teğmen Mehmet Tümer, fırsat eğitimi kapsamında el bombasının pimini çektiğini, mandalı bırakmadığı sürece bombanın patlamayacağını şehit Er İbrahim Öztürk'e söylediğini ileri sürdü. Yani ölümünün sorumlusu er İbrahim Öztürk ! Hem nöbette uyumuş ! Hem de bırakmaması gerektiği mandalı bırakmış! Ve “Şehit Olmuş!”

Bu Taraf’ın başarılı bir gazetecilik örneği sunarak ortaya çıkardığı bir olay. Ve olay böyle ortaya çıkarılıp kamuoyu önünde teşhir edildiği için, Kaza ve Şehit yalanları da birer balon gibi patladı. Şimdi “eğitim”ci! Teğmen Tümer günah keçisi olarak kurban edilerek, ordu temize çıkarılmaya çalışılacak. Nitekim 28 Ağustos’ta Genel Kurmay internet sitesinde şu açıklama yayınlandı:
17 Ağustos 2009 günü, Elazığ'daki bir askeri birlikte el bombası patlaması sonucu dört asker şehit olmuştur.

Aynı gün 8'inci Kolordu Savcılığı tarafından derhal soruşturma açılmış ve olayla ilgili olduğu değerlendirilen Piyade Teğmen aynı gün göz altına alınmıştır. 18 Ağustos günü ise Teğmen sevk edildiği Askeri Mahkeme tarafından 'Bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olmak' suçundan tutuklanmıştır.

Bu bilgilendirmenin yapılmasının nedeni, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin suç işlediği değerlendirilen personeli hakkında her zaman, yargı yoluna gittiği hususunun bir kez daha ifade edilmesidir.”

Ne güzel değil mi? Teğmen hakkında olayın olduğu gün soruşturma açılmış, ertesi günü de tutuklanmış. İyi de, kamuoyuna “kaza sonucu” bilgisini kim verdi? Şehit törenleri düzenleyen kim? Ailelere yalan söyleyen kim? Bu yalanı Taraf’ta haber yayınlandıktan sonra da ayakta tutmaya çalışan kim? Kimi kandırıyor Genel Kurmay?

Teğmen’in yaptığı “eğitim” adına ve bir disiplinsizliği “cezalandırma” adına bir erin - belki daha fazlasının- ölümünü de bilinçli olarak göze almaktır, pratikte taammüden insan öldürmeye dönüşmüştür onun “eğitim” ve “cezalandırma” eylemi.
Bunun kural dışı, münferit bir eylem olduğu, orduda katiyen böyle şeylerin olmadığı vb.ni kimse anlatmasın.
Bütün burjuva ordularında kölece disiplin ordunun temel direğidir.
Bunun için birey askerin, birey insanlıktan uzaklaştırılması, bir kolektif cinayet aracının (evet tüm burjuva ordularının temel işlevi, burjuva düzenin çıkarları uğruna “düşman” ilan edilenleri öldürmektir. Burjuva askerlik mesleği, öldürme sanatının öğretildiği bir okuldur. Burjuva orduları burjuva düzeninin kolektif cinayet araçlarıdır.) çarkının parçalarından biri haline getirilmesidir. Genelde burjuva ordularında Asker düşünmeye değil, emir alıp, emri yerine getirmeye eğitilir. T.C. ordusu burjuva demokratik ülkelerdeki burjuva orduları ile karşılaştırıldığında körce disiplinin sağlanması için kullanılan yöntemlerin kabalığında şampiyonluğa oynar. Burada üst her şeydir, kışlanın kapısından içeri girdiğinizde “Allah” dışarıda kalır. Küfür, dayak, işkence, aşağılamanın her türü kural dışı değil, kuraldır. Şimdi tutuklanan Teğmen işte böyle bir orduda eğitim almış, bunun ötesinde kendine özel misyon biçen bir elitin en alt kademesinde yer alan yükselmeye can atan bir üyesidir. Böyle bir orduda bir Teğmen’in nöbette uyuyan, silahını çaldıran bir ere ceza vermesinden, onu korkuyla eğitmesinden tabii bir şey olamaz! Teğmen bu faşist orduda her gün olması mümkün olanı yapmıştır. Şanssızlığı, erin “mandalı” tutamaması, (kendi kabahati, tutsaydı!) ve olayın medyaya yansımasındadır.
Teğmen bu ordudaki yüzlerce, binlerce potansiyel katilden yalnızca biridir. Şimdi onun üstlerinin onu feda ederek, olayı münferit bir olay olarak gösterip işin içinden sıyrılmaya çalışması sahtekarlıktır.

Çözüm halkın silahlandırılmasına dayanan demokratik bir ordu yapılanmasındadır. Bu ise sömürücülerin sisteminin yerle bir edilmesini, işçilerin-köylülerin-emekçilerin kendi iktidarını kurmasını gerektirir.

 

+ Ordudan gelen açıklamalarda bilgi kirliliğine dikkat
Bilindiği gibi bundan bir süre önce, Mayıs ayı sonunda, Hakkâri'nin Çukurca ilçesi kırsalında askeri aracın geçişi sırasında patlayan mayınla altı asker ölmüştü.
Türkiye bu haberle sarsılmış, “Şehit” cenaze törenleri, ırkçı dalganın yükseltilmesi için fırsat olarak kullanılmış, “teröristler”e lanetler okunmuş, intikam yeminleri edilmiş vb. idi. Saldırı ertesi gün Ankara'da yapılması planlanan kritik bir görüşmenin de iptal edilmesine neden olmuştu. Bilindiği gibi Başbakan’ın daha önce yine “terörist saldırı”lar ertesinde yükseltilen ırkçı dalgada, “elini sıkmam”, “görüşmem” dediği DTP lideri Ahmet Türk'e 29 Mayıs günü randevu vermişti. O randevunun iptal edilmesinin nedeninin Çukurca'daki mayın patlaması olduğunu bir süre önce bir televizyona verdiği röportajda bizzat Başbakan açıklamış "Randevu vermek için sakinleşsin diye bekledik. Tekrar bir mayın olayı ve 6 şehit. Tam bir adım atmaya karar veriyorsunuz, bombalar patlıyor" demişti.

Olayla ilgili askerî kaynaklardan patlamanın PKK'lıların yol döşediği mayının uzaktan patlatılması sonucu gerçekleştiğini açıklamış, hatta Genelkurmay Başkanlığı saldırı sonrasında hava kuvvetlerine bağlı uçakların Avaşin-Basyan bölgesindeki PKK kamplarını vurduğunu duyurmuştu.

Patlama ile ilgili şimdi internete kimi ses kayıtları düştü. Hakkâri Tümen Komutanı Tümgeneral G.K. ve Çukurca Tugay Komutanı Tuğgeneral Z.E. arasında geçtiği iddia edilen telefon konuşmalarında Z.E. 6 askerin şehit olduğu mayınlarla ilgili Hakkâri Tümen Komutanı'nı bilgilendirirken "Bu mayınlar büyük bir olasılıkla bizim" diyor. Konuşmalarla ilgili askerî çevrelerden bugüne kadar bir yalanlama gelmedi.

İnternete düşen bu konuşma, patlamada hayatını kaybeden piyade erlerden Deniz Demirci'nin Ankara'da yaşayan ailesini harekete geçirdi. Şehit Demirci'nin babası Halil Demirci ve annesi Raziye Demirci çocuklarının ölüm nedeninin aydınlatılması ve sorumluların cezalandırılması için Hakkâri Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu.

Suç duyurusu ile ilgili Taraf gazetesine konuşan anne Raziye Demirci "İlk günden beri bize oğlumun ölümüyle ilgili çelişkili bilgiler verdiler. Aracın içindeydi, dışındaydı, önündeydi, arkasındaydı diye farklı şeyler söylediler. Komutanların konuşmalarını öğrenince ertesi gün dilekçe yazıp Hakkâri Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunduk" dedi. Avukatları olmadığını söyleyen aile, şimdi Hakkari Başsavcılığı'ndaki soruşturmanın sonuçlandırılmasını bekliyor.

İnternet’e düşen mayın konuşmaları şöyle:

Z.E: Komutanım uzaktan komutalı değil. Maalesef.

G. K: Değil mi?

Z. E: Değil komutanım. Uzaktan komutalı değil. Biliyorsunuz bunları korumak için ben burada sıkıntılı oldukları için kendim risk alarak geldim. Bizzat kendim yerleştirdim.

Z. E: Komutanım benim niyet maksadımı biliyorsunuz. Ben bu çocukları koruyayım diye onları döşedim. Ama onlar demek ki bu hassasiyeti o kadar yırtınmama rağmen göstermemişler. Komutanımızla da bir paylaşırsanız komutanım ben sabahleyin sıkıntıda kalabilirim. Yani olduğu gibi paylaşmak durumunda kalabilirim. Komutanım sizi böyle sıkıntıya soktuğum için kahroluyorum.

G. K: Hiç önemli değil. Kahrolacak bir şey yok. Biz elimizden geleni yapıyoruz. Bu mücadelenin içerisinde birileri ufak tefek hata yapacaktır. Bunun bedeli belki ağır olacaktır”.

Ben bu kayıtların gerçek olduğundan yola çıkıyorum.
Burada Hakkari Tümen Komutanı GK’nin yaklaşımı 6 erin ölümünü “bu mücadelenin içinde ufak tefek hata” olarak değerlendiren yaklaşım, suçun üstünü örten, “kol kırılır yen içinde” deyişine uygun yaklaşım, gerçekte Türk ordusunun komuta kademesinin orijinal egemen genel yaklaşımıdır. Onlar bunu fedakar ve kahramanca bir yaklaşım olarak adlandırırlar. Böyle “ufak tefek hatalar” sonucu ölenler de nihayet “şehit” olup en yüksek mertebeye ulaşmış kahramanlar olarak, sağlıklarında görmedikleri itibara kavuşurlar. Böylece çark döner durur. Ne zamana kadar?
Burjuvazinin kurbanlık koyunu gibi sınıf kardeşleri üzerine ölüm makineleri olarak saldırtılanlar uyanıp, silahlarını gerçek sınıf düşmanlarına çevirene kadar!

 

+ Hükümetin memurlara zam teklifi: Gerçek ücret düşüşü teklifi …

Hükümet ile iki memur sendikası arasında yürütülen pazarlıklarda 28 Ağustos’ta hükümetin en son teklifi memur maaşlarına gelecek yıl 6'şar aylık dönemlerde yüzde 2,5 oranında zam oldu.

Daha önce 2 + 2’lik zam “en son rakam” olarak açıklanmıştı. Son görüşmede bu ilk altı ayda % 2,5, ikinci altı ayda % 2,5 oldu. Bu kez de bunun son rakam olduğu görüşmeyi hükümet adına yürüten Devlet Bakanı Hayati Yazıcı tarafından açıklandı.

Enflasyonu bile karşılamayan, gerçekte zam değil, ücret düşüşü anlamına gelen bu komik teklifi biraz daha kabul edilebilir hale getirmek için Hayati Yazıcı sürpriz bir açıklamayla, “Memura sadece iki çocuğa kadar verilen çocuk yardımında sınırı kaldırıyoruz” dedi.

Yapılacak yeni düzenlemeyle 6 yaştan büyük 3 ve daha fazla çocuğu olan memurlar her bir çocuk için aylık 12,5, yıllık da 150 TL alacak. Buna göre örneğin biri 6 yaşından küçük üç çocuğu olan bir memura toplamda yıllık 600 TL çocuk yardımı yapılacak.

Hükümetin bu ücret düşüşü teklifine karşı gelinen yerde görüşmeleri yürüten sendikaların teklifi de ahım şahım bir ücret artışını öngörmüyor. Hatta o teklif te enflasyonu tam olarak karşılamıyor. Memur Sen’in teklifi % 4 + 4 !                        
Şimdi görüşmeler kesilmiş durumda.
Kamu Sen görüşmelerin kesilmesi ardından yaptığı açıklamada
“ Emek düşmanlarına ders vermeye, üretimden gelen gücümüzü kullanmaya davet ediyoruz. Toplu görüşme sürecimiz bitmiştir. Mutabakat için tüm gayretleri ortaya koyduk. Türkiye Kamu-Sen olarak tüm konfederasyonlarla değerlendirme çağrısında bulunacağız. Üretimden gelen gücün kullanılmasını uygulamaya koymaya çağıracağız.

- Eylemlilik süreci başlamıştır. Kamu-Sen, 2008 yılının mutabakat kurallarını uygulamayan Başbakan hakkında suç duyurusunda bulunarak, eylemlilik sürecini başlatıyoruz.” Breh breh ne eylem ama !

Şimdi teklifler uzlaşma kuruluna götürülecek.
Uzlaşma kurulunun önerisine hükümet bir hafta içinde tavır takınacak.

Görünen hem hükümetin hem de görüşmeyi yürüten sendikaların - bunlar arada sırada yukarıdaki gibi mücadele lafı etseler de - sorunu fazla gürültü çıkarmadan hal etmek istedikleri.

Halbuki memurlar haklarını ancak mücadele ile alabilirler.

 

+ Ergenekon davasından: Bir ifade …
ERGENEKON davasının Danıştay davasının birleştirilmesi ile de Ergenekon davasının sanığı olan Osman Yıldırım, davayla ilgili ilk kez konuşarak, Cumhuriyet Gazetesi'ni kendisinin bombalattırdığını, bundan da pişmanlık duymadığını söyledi.

Mahkeme heyetine ve savcılara saygılarını sunarak sözlerine başlayan Yıldırım, tanık, gizli tanık ya da açık tanık olmadığını belirtti. 1982 yılında bir kan davası nedeniyle 12 cinayete karıştığını belirten Osman Yıldırım, yargılandığını ancak yaşı küçük olduğu için hüküm giymediğini kaydetti. 1994'te bir mafya liderine suikast düzenlediğini, tutuklanarak Bayrampaşa Cezaevi'ne girdiğini sözlerine ekleyen Yıldırım, "Gündüz cezaevinde kalıyordum. Gece çıkıp suç işliyordum. Yüzlerce suç işledim. Hiç ceza almadım. Başka bir suçum varsa Türk yargısı beni yargılardı" dedi. Cumhuriyet Gazetesi'ne kendisinin bomba attırdığını belirten Yıldırım, pişman olmadığını, bu işin kendisine geldiğini, kabul etmek durumunda kaldığını anlattı. "Bu gençlere bombalattırdım" diye konuşan Yıldırım, olay pis koktuğu için nedenini öğrenmeye çalıştığını söyledi.
Dönemin Bayrampaşa cezaevi müdürü yaptığı açıklamada, “gece çıkıp suç işleme” konusunda bunun olabilirliğini, kendisinin bilgisi olmadığını açıkladı.
Bazı olaylar yorum istemez. Bu da öyle bir olay!

 

+ “Yok öyle, Burası Türkiye”…
Bir jilet firmasının reklamında yer alan bir Ali Dezidero tiplemesi vardı. Faşo Türkiye’nin, maço erkek tipi idi bu. Milliyetçi, Türkçü, bıçkın “delikanlı” tipi. O yabancılara Türkiye’nin özgünlüğünü anlatırken “Yok öyle… Burası Türkiye” diyordu reklamın birinde. Aşağıdaki haberi okurken aklıma nedense bu reklam geldi.

28 Ağustos’ta Milliyet’te yayınlanan haber şöyle:

Polisle tartıştı vatandaşlıktan çıkma kararı aldı
İngiltere St. Albans Belediyesi’nde polis ve halk ilişkilerini denetleyen komisyonda görev yapan St. Albans Belediye Meclis üyesi Mehmet Gaygusuz, memleketi Trabzon’da polisle tartışınca başına gelmedik kalmadı. Çifte vatandaş Gaygusuz’un anlatımına göre, önce dayak yedi, nezarethanede sabahladı, Londra’ya döndükten sonra da hakkında dava açıldı. Gaygusuz, 16 gün önce çok sevdiği ağabeyinin cenazesiyle ilgili geldiği Türkiye’de duruşmalara katılmadığı için tutuklanınca cenaze törenine katılamadı. Yalan ifadelerle mağdur iken sanık olduğunu öne süren Gaygusuz, yaşadıklarına tepki için Türk vatandaşlığından çıkma kararı aldığını söyledi.

‘Şapşal tartışması’
Çocuk yaşında gittiği İngiltere’de 50 yaşından sonra siyasete atılan ve yaşadığı bölgede Muhafazakâr Parti’den meclis üyesi seçilen Gaygusuz’u isyan ettiren olaylar, 23 Kasım 2008’de Avni Aker Stadyumu’nda oynanan Trabzonspor - Sivasspor maçından sonra başladı. Maça giden Gaygusuz, polis barikatının bulunduğu bir noktadan stadı terk etmek istedi. Gaygusuz’un iddiasına göre, yolu kapatan polisler kendilerine tepki gösteren bir grupla tartışırken, Gaygusuz da arkadaşına ‘Burayı kapatmak ne şapşalca bir iş’ dedi. Bunu duyan polis amirinin tepkisi ise “Sen kime şapşal diyorsun” oldu. Ardından tartışma büyüdü. Polise göre önce sinkaflı küfür eden sonra da kalabalığı galeyana getiren Gaygusuz’a “orantılı güç” kullanıldı. Gaygusuz ise çember oluşturan bir grup polisin arasında tekme tokat dövüldüğünü iddia etti.
Olayın ardından Gaygusuz önce hastaneye daha sonra da karakola götürüldü. Sabaha kadar nezarette tutulan Gaygusuz, Londra’ya dönüş yapacağı için çıkar çıkmaz havalimanının yolunu tuttu. Gaygusuz, 12 Ocak’ta dönemin Trabzon Valisi Nuri Okutan’a mektup yazarak başından geçenleri anlattı. Okutan’ın talimatıyla Emniyet’te başlatılan soruşturmada “polisin görevini layıkıyla yerine getirdiği, iddiaların gerçeği yansıtmadığı” sonucuna ulaşıldı. Gaygusuz hakkındaki “görevli memura hakaret” iddiasıyla başlatılan soruşturma ise devam etti.

Cenazeye yetişemedi
30 Ocak 2009’da Londra Başkonsolosluğu’ndan gelen tebligatla ifadeye çağrılan Gaygusuz, konsolosluk yerine 23 Şubat 2009’da Trabzon İl Emniyet Müdürlüğü’ne giderek olayla ilgili ifade verdi ve Londra’ya döndü. Londra’da bulunduğu sırada yargılanan ve duruşmalara gitmediği için Trabzon 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nce hakkında yakalama emri çıkarılan Gaygusuz, Londra’da vefat eden ağabeyini toprağa vermek için geçtiğimiz 12 Ağustos’ta cenaze ve 18 yakınıyla birlikte Türkiye’ye geldi.
İstanbul Atatürk Havalimanı’nda hakkındaki yakalama kararını öğrenen ve gözaltına alınan Gaygusuz, cenazeyi toprağa vermek için Trabzon’da teslim olmak istedi ancak bu dilek kabul edilmedi. Geceyi geçirdiği nezarethaneden öğle saatlerinde kelepçeli halde sağlık kontrolüne götürülen, daha sonra da İstanbul’da hâkim karşısına çıkarılan Gaygusuz, serbest kaldığında ağabeyi toprağa verilmişti.

‘Sabaha kadar ağladım’
Nezarette sabaha kadar ağladığını belirten Gaygusuz, “Çok sevdiğim ağabeyime son görevimi yapmam engellendi. Benim gibi bir insanın başına bunlar geliyorsa Türkiye’de her an her şeyle karşı karşıya kalınabilir. Artık bu ülkeye gelmemin bir anlamı kalmadı. Vatandaşlıktan çıkmaya karar verdim.” dedi.

Londra’dan Trabzon’a motosikletle
Gaygusuz, ölmek üzere olan çocuklara son günlerinde huzurlu bir hayat sunmaya çalışan Keech Cottage Children’s Hospice için 30 bin sterlin toplamak amacıyla 2007’de Londra-Trabzon arası mesafeyi motosikletiyle kat etmişti. Gaygusuz’u Londra’da uğurlayanlar arasında milletvekili Anne Maine de vardı.

Gaygusuz adlı vatandaşın hatası şu: O hayatının önemli bölümünü geçirdiği gerici burjuva demokrasisinin kurallarının Türkiye’de işlediğini sanmış. Türkiye’de polisin hala Allah olduğunu anlamamış. Hukuk’un guguk olduğunu bilmiyor. Ona kimse “Yok öyle.. Burası Türkiye”yi anlatmamış anlaşılan.
Kızması haklı. Şaşırması Türkiye hakkındaki yetersiz bilgiden kaynaklanıyor. Attığı “vatandaşlıktan çıkma” adımı ise yanlış. Yapılması gereken hakkını sonuna kadar savunmak. Haksızlığın üzerine yürümek. Demokratlar faşistlerden cesur olmadıkça, faşizmi yıkmak mümkün olmaz!

 

+ Radikal demokrat Öcalan’dan: Ortak vatan, Türkiye ve Kürdistan'dır

26 Ağustos görüşme notlarından…

“Bu dayanılmaz sağlık sorunlarına rağmen kendimi zorlayarak, gözlerimdeki bu yanmaya rağmen, beynimi patlatarak bu yol haritasını yetiştirdim ve savunmanın 'Ortadoğu Kültürünü Demokratikleştirmek' kısmını da bitirdim. Ben burada kafa patlattım. Dünya ve Avrupa bilimlerinin hepsini okudum, hepsini inceledim. Yazdıklarım bütün bunlardan çıkardıklarım sonuçtur. Bilimseldir, ulaştığım sonuçlar açısından da çok önemlidir. Bu yazdıklarım moderniteden çıkış olarak değerlendirilebilir. Ben Dilthey üzerine bir makale okudum. Fikirlerim Dilthey'le paralellik arz ediyor.”
Öcalan’ın okuduğu ve incelediği “Dünya ve Avrupa bilimlerinin hepsi” Genel Kurmay’ın denetiminde Öcalan’ın okuması ve incelemesi yararlı bulunan “bilimlerin” hepsidir. Bunların bir çoğunun gerçek bilimle fazla ilgisi yoktur. Öcalan yeni yetme Marksizm “Eleştirmeni” liberal kimi yazarları bilim olarak okuyup, onlardan etkilenmektedir.

üste dön

© 2009 www.ruyawebtasarim.com | Sayfa Tasarımı AzOzDesign