29-
Kas
30
+ Açılımın Güney Kürdistan ayağı
+ Ve KK/T’de “Açılım”... Meclis Görüşmesi ve sonrası...
+ Türkiye doğuya mı kayıyor?
+ ERGENEKONDA YENİ GELİŞMELER …
+ Askeri yargının “Adalet”i
+ Radikal demokrat Öcalan’dan inciler …
+ Afganistan’da Başkanlık Seçimi Komedisinde son perde…
+ Hormonlulaştırdıklarımıza alıştıramadıklarımızdan mısınız?
+ EMPERYAYLİSTLER BİRBİRİNİ NASIL KAZIKLIYOR !
+ AKP’ye yeni rakip arayışı/ Ya tutarsa....
Burjuvazi içinde AKP’ye yeni rakip arayışlarına Ekim ayı sonunda bir halka daha eklendi. Abdüllatif Şener’in partisinden sonra, 31 Ekim/1 Kasım tarihlerinde Ankara’da yapılan kongrelerle Anavatan Partisi kendi kendini feshetti, ardından DP ve ANAP, DP çatısı altında birleşti.
Burjuva medyanın AKP karşıtı olan kesimi bu “birleşme”yi büyük umutlarla karşıladı. Milliyet’ten T.Türenç bu umudu şöyle ifadelendiriyordu :
“2002 seçimlerinde yeni kurulan AKP yüzde 34 oy alarak parlamentodaki sandalyelerin yüzde 65’ini kazandı. AKP’nin bu başarısının tek nedeni, merkezdeki partilerin 2001 ekonomik krizinin ağır faturasını ödemek zorunda kalmasıydı. Merkez sağ ve merkezdeki oyların tamamına yakını AKP’ye akmıştı. 2007 seçiminde ise yine merkezin toparlanamaması nedeniyle AKP ikinci kez tek başına iktidar oldu.
Şimdi bugün iki partinin birleşmesiyle noktalanacak olan siyasi hareket merkez ile merkez sağdaki boşluğu doldurmayı amaçlıyor. Bu hareketin güçlenmesi hiç kuşkusuz alternatifsizlik nedeniyle AKP’ye oy vermek durumunda kalan seçmenlerin DP’ye dönmelerini sağlayabilir.
Bu durumda siyasi yelpazedeki dengesizlik de giderilmiş olur.
Demokratik rejim açısından bugünkü birleşme ve bütünleşme işte bu yüzden çok çok önemlidir. Merkez soldaki partilere oy vermek istemeyen seçmenler AKP’ye oy vermeye mahkûm olmaktan kurtulacaktır. (…)
Onun için demokratik rejimin tehlike içinde olduğuna inanan ve gelişmelerden tedirgin olan merkezdeki insanların bu harekete katkıda bulunması gerekir.
Herkes şunu iyi bilmeli ki, merkezde bütünleşme olmadan siyaseten Türkiye rahatlayamaz.” (Bkz. “Cindoruk bu yaşında neden bu çabanın içinde?” Hürriyet, 30.10.2009)
Bu esasında AKP’nin başlangıçta “merkez sağ” olarak adlandırılan partilerden (Somut olarak DYP ve ANAP’tan, ki DP şimdi bu her ikisi de devletçi sağ partinin bakiyelerinin bir bölümünün -bir bölümünün diyorum çünkü, ANAP’ın bir bölümü, hem de en son merkezde bulunan bir bölümü, birleşmeyi ANAP’ın DYP tarafından yutulması olarak görüyor ve karşı çıkıyor- birleşmesinden başka bir şey değil.) aldığı ödünüç oyların önemli bir bölümünü süreç içinde kendi oyuna dönüştürdüğü gerçeğini, AKP’nin geçmişte “Merkez Sağ” olarak adlandırılan kesimin esas partisi haline geldiğini görmeyen bir yorum. Bir farkla: AKP aynı zamanda geçmişte merkez sol olarak adlandırılan kesimden de oy alan bir Merkez Partisi görünümünde. AKP’nin bugün oy desteği en az % 30 olarak sabitleşmiş görünmektedir. Konjonktüre göre bu oy oranı % 50’lere kadar yükselme gösterebilmektedir. Buna CHP’nin + MHP’nin % 25/30 bantında oynayan oyu + % 7-10 bantındaki DTP ve legal reformist sol oy eklenince diğer bütün partiler arasında pay edilecek oy konjonktüre göre maksimum % 15-30 arasında değişir. Ve bu pazarın şimdi “sağ”daki devletçi taliplerine bir yenisi daha eklenmiştir. Bu yeni’nin AKP’nin yerini alabileceği üzerine kurulu hesaplar “göle maya çalma” hesaplarıdır.
7 Kasım
(Bugün Ekim Devriminin 92. yıldönümü. Kısa Paris Komünü deneyimi dışta tutulduğunda dünya üzerinde proletaryanın ilk kez iktidara geldiği tarih 25 Ekim (7 Kasım) 1917. Proletaryanın iktidarı şartlarında nelerin mümkün olduğunu görmek için herkesin 1917-1956 yılları arasında (onun da 4 yılı, 1917-1921 emperyalist müdahale ve iç savaş yılları; 1939-1945 yılları arası dünya savaşı yılları; yani topu topu 29 yıl!) elde edilen muazzam başarıları incelemesinde büyük yarar vardır.
Ekim devrimi ve onun ürünü olan Sosyalist SB, sosyalizmin mümkün ve emperyalist barbarlığın biricik alternatifi olduğunun şimdiye kadarki en önemli örneğidir. )
Hükümetin büyük tantanayla ilan ettiği „Açılım”ın temeli olan “büyük fırsat”ın, aslında PKK’nin savaşan silahlı güç olarak devreden çıkartılması konusunda şimdiye kadarki en uygun uluslar arası konjonktür olduğunu daha önce yazmıştım. Bu uluslar arası konjonktürde önemli bir aktör de Güney Kürdistan’daki “Bölgesel Yönetim”. ABD bölgeden geri çekilmesi halinde Türkiye ile hem Irak hem de Güney Kürdistan yönetimi arasında iyi ilişkiler istiyor. ABD’nin çekilmesi şartlarında Güney Kürdistan’daki bölgesel yönetim açısından da Türk egemenleri ve TC ile iyi ilişkiler belirleyici önemde. Güney Kürdistan bölgesinde PKK’nin TC’ye karşı savaşan silahlı güç olarak varlığı bu bağlamda rahatsız edici ve ortadan kaldırılması gereken bir faktör. Çıplak emperyalist ve gerici çıkarlar hem andaki işgalci ABD, hem TC, hem Güney Kürdistan bölgesel yönetimini aynı amaçta birleştiriyor. Amberin Zaman’la yaptığı bir söyleşide Güney Kürdistan yönetiminin etkin isimlerinden biri olan Neçirvan Barzani açık konuşuyor.
Şöyle diyor N. Barzani :
“Bizim rolümüz herkeste umut yaratan bu büyük projeye destek olmak. Tabii ki Türkiye ile bu konuda işbirliği içerisindeyiz ve sürekli bilgi alışverişinde bulunuyoruz. Bu projenin başlaması ile birlikte MİT ile MİT Başkanı Emre Taner’le bu proje üzerinde çok konuştuk, geliştirmeye çalıştık. Ama bu Türkiye’nin içişlerine müdahale etmek anlamına gelmiyor. Biz bu sürece mantıklı politikalarla katkıda bulunmayı bir görev olarak görüyoruz.
Her şeyden önce belirtmeliyim ki PKK’nın bu eve dönüşte sergilediği tutum fevkalade yanlıştı. Tahrik edici bir üslup bizce çözüm sürecine zarar verdi. Gerçekçi olmamız lazım, bu projenin birçok düşmanı da var. Hem Türkiye’de, hem PKK’nın içinde, hem de komşu ülkelerde. Her yerde.
Bence bu proje devam edecek. Öncelikle Mahmur kampıyla başlamak gerekir. Oradakilerin hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Onları dönmeye ikna etmek daha kolay. Ve onların üzerinden her iki tarafın da bu sorunu çözmeye hazır olduğu daha kolay anlaşılır.
Biz PKK’nın davranışlarından sorumlu değiliz. PKK’nın Türkiye’ye zarar vermemesi için elimizden geleni yapıyoruz.
Ne var ki sizin de bildiğiniz gibi dağlarda, ulaşılması zor ve coğrafyası çok çetin bir bölgede yaşıyorlar. Onları oradan çıkartmak ve o bölgeleri denetlemek fevkalade zor.
Biz Türk ordusuyla birlikte onları oradan çıkartmayı uzun yıllar denedik ancak sonuç ortada.”
Görüldüğü gibi, Neçirvan Barzani tam destek verdiği Açılım siyasetinin Güney Kürdistan ayağında başarılı olması için somut taktikler öneriyor; MİT ile bu “proje”nin geliştirilmesinde nasıl aktif rol oynadıklarını anlatıyor, PKK’nin ilk dönüşteki tavrını Türk egemenleri ile ağız birliği içinde eleştiriyor. Projenin başarısı için “katkıda bulunma”yı görev olarak gördüklerini açıklıyor.
AKP, Irak ve Güney Kürdistan ile iyi ilişkiler geliştirmeye özel önem ve ağırlık veriyor. Bunun en açık örneği Ekim sonu/Kasım başında iki hafta arayla yapılan Irak ve Güney Kürdistan ziyaretleri. Önce başbakan ardından Dışişleri Bakanı iki hafta arayla ziyaretler gerçekleştirdiler. Davutoğlu’nun 80 kişilik bir patron kafilesi ile birlikte gerçekleştirdiği ziyaretin bir özelliği Güney Kürdistan’a yapılan ilk resmi ziyaret olması idi. Davutoğlu Erbil’de Mustafa Barzani ile görüştü.
Yapılmak istenen açık : T.C. egemenleri bir yandan Irak'ın toprak bütünlüğünü koruyup, merkezi hükümetle yakınlaşırken, Güney Kürdistan ile de karşılıklı ekonomik ve diplomatik ilişkiler kuruyor, bunları geliştirmeye yöneliyor. Bu yolla bir yandan Güney Kürdistan bağlamlında, ABD’nin çekildiği şartlarda TC’nin hamiliği rolünün altı doldurulurken, diğer yandan PKK’nin Güney Kürdistan’ı da üs olarak kullanan savaşan silahlı güç olmaktan çıkarılmasında Güney Kürdistan’ın desteği sağlanmak isteniyor. Şimdi adı “Milli Birlik ve Kardeşlik” açılımında konaklayan “Kürt Açılımı” Güney Kürdistan ayağında bu kurgunun adı gerçekte.
Irak'la sıkı işbirliği politikası izleniyor. Basra ve Musul'da başkonsolosluklar açıldı. Şimdi sırada Erbil var. İlk kez bir Türk Dışişleri Bakanı Erbil'i ziyaret etti. Berham Salih bölgesel yönetimin başbakanı olarak ilk kez bir Türk bakanı, Davutoğlu'nu kabul etti. Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Irak ziyaretinin ikinci ayağında Erbil'de bölgesel Kürt yönetimi lideri Mesud Barzani ile de bir araya geldi.
Davutoğlu bu ziyaret ertesinde “Et ve tırnak gibi iç içe geçmiş bu kardeşlik ilişkisini kimsenin bozmasına izin vermeyelim” dedikten sonra, Türkiye'nin Irak'ın Avrupa'ya açılan kapısı, Irak'ın da Türkiye için Körfez'e ve güneye açılan kapı olacağını ekledi. Davutoğlu bir soru üzerine de “Türk ve Irak halkları birlikte el ele verdiklerinde terörün kalmayacağını, aksine tarihte kurulmuş eski güçlü medeniyetin tekrar ayağa kaldırılabileceğini” belirterek, “Dağlar bizi ayırmayacak, birleştirecek. O zaman bu Ortadoğu dünyanın en cazip çekim alanlarından birisi olacak” dedi.
Mesud Barzani ise açıklamasında, bölgenin geleceği ve ekonomik ilişkilerin gelişmesi için Türkiye'nin rolünün çok önemli olduğunu belirtti. Türkiye'de son dönemde Demokratik Açılım çerçevesinde atılan adımları desteklediklerini ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı kutladığını belirten Barzani, 'İnşallah en yakın zamanda şiddet sona erer, ne Kürt ne de Türk gençlerinin kanı akmasın' dedi. Barzani, Türkiye ve Irak'ın kuzeyindeki yönetim arasındaki ilişkilere ilişkin bir soruya karşılık şunları söyledi: “Ben ilişkilerimizde sorunlar olmasını doğal görmüyordum. İlişkilerin şimdiki hali doğal. İlişkilerin daha da gelişeceğine inanıyorum.”
Her iki tarafa da bütün bunları söyleten tarafların çıkarlardır. Ve bu çıkarlar gelinen yerde PKK’nin silahsızlandırılması konusunda tarafları ortaklaştırmıştır. “Açılım” ın Güney Kürdistan ayağında Türk hakim sınıfları açısından işler şimdilik gayet “iyi” gitmektedir.
14 Kasım
Aylardan beri hükümet ‘açılım, açılım’ diyor, muhalefet de “içeriğini doldur”, “ne istediğini söyle” diye bastırıyordu.
Sonunda 10 Kasım 2009’da şimdi adı hükümet tarafından “Milli Birlik ve Demokratik Açılım Projesi” konan açılım Meclis gündemine geldi.
Bu konudaki görüşmenin 10 Kasım’a alınmasının kendisi hükümetle muhalefet arasında polemik konusu oldu. Medya’da da bir dizi köşe yazarı Açılım tartışmasının Atatürk’ün ölüm günü olan 10 Kasım’a rastlanılmasını ayıpladı, bir bölümü bu tarihin seçilmesini ‘uygunsuz’, ‘talihsiz’ vb. bulurken, bir bölümü CHP/MHP’nin suflör ve hoparlörü olarak bu tarihin seçilmiş olmasının AKP’nin Atatürk cumhuriyeti ile hesaplaşmasının, Atatürk cumhuriyetinden intikam almaya kalkmasının bir işareti için seçildiği tezlerini seslendirdiler. Kimi CHP milletvekilleri TBMM görüşmelerinde Atatürk’e bağlılıklarını ifade eden pankartlar açtılar. Meclise izleyici olarak gelen profesyonel bir şehit anası Açılım’a karşı gösteri yaptı vs. Hükümet sözcülerinin bu polemiklere cevabı, 10 Kasım’ın da Millet Meclisi açısından bir çalışma günü olduğu, Türkiye’nin bu en önemli meselesinin bu tarihte görüşülmesinin uygun olduğu, daha önce gündem belirlenirken sesini çıkarmayan muhalefetin şimdi gürültü etmesinin anlaşılır olmadığı vb. şeklinde oldu. Bu tartışmalar aslında Türkiye’de burjuva siyasetinin seviye(sizliği)ni gösterdi bir kez daha.
Meclis görüşmesi İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın “Açılım” konusunda yapılanlar ve yapılacaklar hakkında bilgi veren konuşmasıyla açıldı.
Atalay'ın konuşmasında öne çıkan satırbaşları şöyle idi:
# “Türkiye artık işkence ve kötü muamele ile anılmıyor.”
(İçişleri Bakanı bu bağlamda Türkiye’de örneğin cunta dönemleri ile karşılaştırıldığında yaşanan görece düzelmeleri abartıyor. Türkiye’nin adı hala işkence ve kötü muamele ile anılıyor. Bunun için Amnesty raporlarının Türkiye ile ilgili bölümlerine bakmak yeter.)
# “İnsan hakları ihlallerinin önlenmesi için reform niteliğinde çalışmalar yapıldı.”
(Kağıt üzerindeki reform çalışmalarının varlığı inkar edilmez. Sorun uygulamadaki değişikliğin gerçek boyutudur. Bu açıdan bakıldığında değişen şey azdır.)
# “İl Özel İdarelerimizi siyasi parti ayrımı yapmaksızın destekledik.”
(Bu açıkça yalandır. AKP’nin elinde olan illerin daha fazla desteklendiği olgudur. Bu Türkiye açısından yeni bir şey değildir. Merkezi idare kimin elinde ise, o yerel idarelere kaynak aktarmada ‘kendi’ yönetiminde olan yerelleri öne almaktadır. AKP hükümeti tarafından KK’a kaynak aktarımının artmış olmasının temelinde “parti ayrımı” yapılıp, yapılmaması vb. yatmamaktadır. Alana artan kaynak aktarımının temelinde devletin Kürt sorununun salt askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini nihayet kabullenmiş olması yatmaktadır.)
# Terör zararlarıyla ilgili olarak 1 milyar TL'nin üzerinde tazminat ödendi.
(Bu bağlamda ödenen “zarar” esas olarak korucu ailelerine ödenenlerdir. Devlet terörü sonucu zarar görenlere -AİHM kararları sonucu ödenmek zorunda kalanlar dışta tutulursa- beş kuruş para ödenmemiştir.)
# 'Demokratik Açılım'ın sloganı: "Herkes için daha fazla özgürlük"tür.
(Laf düzeyinde söylenen çok güzeldir de, gerçekte Demokratik Açılım vb. isimlerde konaklayan açılımın gerçek içeriğinin PKK’yi silahsızlandırmak olduğu da açıktır.)
# Bu Türkiye'yi zayıflatmaz, aksine güçlendirir.
(Kastedilen ve güçlendirilmek istenen Türkiye, işçilerin, emekçilerin değil, işbirlikçi tekelci patronların, toprak beylerinin Türkiye’sidir.)
# RTÜK’ün özel televizyonlarda farklı dil ve lehçelerde 24 saat yayın yapmasına imkan verecek gelişme burada zikredilmeye değer bir gelişmedir.
( Devlet TV’sinde 24 saat Kürtçe yayın yapılması, kuşkusuz “kart kurt”lardan buralara gelinmiş olması anlamında küçümsenmeyecek bir gelişmedir. Buradaki temel soru şudur: Eğer Kürt Ulusal Mücadelesi olmasa idi, bu gelişme mümkün mü idi? Söyleyene değil söyletene bak derler. Burada yapana değil yaptırana bakmak gerek.)
# İnsan haklarını korumaya yönelik yeni denetim mekanizmalarından bahsetmek istiyorum.
# “Bağımsız bir “Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu” ülkemizde kurulacaktır.
İlgili yasa yakında TBMM'ye gelecektir.”
( Kurulacağı söylenen “Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu” nun bağımsız olacağı koca bir balondur. TBMM’nin diğer komisyonları ne kadar bağımsız(!) ise, bu komisyon da o kadar bağımsız olabilir ancak.)
# "İnsan Hakları Komisyonu" ile ilgili tasarı da kısa sürede Meclis'e gelecek.
(Şu anda da Hükümette İnsan Haklarından Sorumlu Bakan var, mecliste “İnsan Hakları Komisyonu” var. Fakat bunlar ağır insan hakları ihlallerini engellemiyor!)
# İsimleri değiştirilen yerleşim birimlerine, talep olması halinde, eski isimlerinin verilmesine imkan sağlanacaktır.
(Bu bağlamda isimleri değiştirilen yerleşim birimlerinin büyük çoğunluğunda halk zaten kendi bildiği ismi kullanıyor. Yani yapılacak olan değişiklik sonuçta de fakto olanın kabulünden başka bir şey olmayacak. Tabii bu bile azgın ırkçıları daha da azgınlaştıran bir adım olur. AKP’nin örneğin Dersim’e resmen de Dersim ismini vermesi, Amed’e Amed ismini vermesi en azından bugün için beklenmemelidir.)
# Herkes için daha fazla hak daha fazla özgürlük istiyoruz.
(Hoş ve boş bir vaat. Boş çünkü bu bu hükümetin tutucu Kemalist bürokrasi ile açıktan kapışması anlamına gelir. AKP’nin ise böyle bir niyeti yok. Muhalefetin ve ordunun bastırdığı her noktada geri adım atıyor ve bekliyor.)
# Tüm vatandaşlarımızın temel hak ve özgürlüklerinin genişletilmesini amaçlıyoruz.
(Yukarıdaki maddede söylediklerim aynen bu madde için de geçerli.)
# “Demokratik Açılım” ucu kapalı bir paket değil, dinamik bir süreçtir.
(İçişleri Bakanı’nın söylediklerinde doğru olan az sayıda tespitten biri budur. Gerçekten de “Açılım”ın sonucunun ne olacağı belli değildir. Bunu güçler dengesinin belirleyici olduğu süreç belirleyecektir. Burada da fakat bu bilinçli bir tercihin sonucu olmaktan çok, hükümetin bu siyasette tam olarak ne yapacağını, yapabileceğini bilmemesinden kaynaklanan bir durumdur.
# Mevcut Anayasa her açıdan toplumun gerisinde kalmıştır. Millet bu anayasayı hak etmiyor.
(Bu bağlamda İçişleri Bakanı’nın söylediği yeni bir şey değildir. AKP’nin kuruluşunda ilan ettiği programda da, seçim programlarında da mevcut Anayasa’nın “toplumun gerisinde kaldığı” ve yeni bir Anayasa ile değiştirilmek zorunda olduğu tespitleri vardır. Fakat AKP Anayasayı kökten değiştirme, Yeni Bir Anayasa konusunda bugüne dek ciddi denecek bir girişimde bulunmamış, tartıştırmaya başladığı Yeni Anayasa taslağını da ilk negatif tepkiler ertesinde rafa kaldırmıştır. Mevcut Anayasa ile, onda değişiklikler yaparak, “idare etme”yi tercih etmektedir. Bu onun iktidara adım adım ve özellikle ordu ile doğrudan çatışmaya girmeden yürüme stratejisine uygundur.)
# “Demokratik Açılım” milli birliğimize zarar veren değil pekiştiren bir projedir.
(Burada muhalefetin “bölücülük” suçlamaları karşısında, AKP’nin “biz sizden iyi milli birlikçiyiz” savunusu vardır. Ve bu savunu aslında Türk egemen sınıflarının aralarındaki bütün ayrıylıklara rağmen “milli birlik”, “TC’nin ülkesi ve milleti ile bölünmezliği” ırkçı “ilkesi” konusunda özde bir olduğunu göstermektedir.)
# Birileri sürekli milletimizi bölmeye, aralarındaki itilafları artırmaya çalışmıştır. Bu konuda bir sürü unsurları kullanmıştır. Milletimizin önünde bu fitne unsurları kalmasın ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ile bağlarını daha da artırsın, bizim dileğimiz budur. Biz hep daha fazla refah, uluslararası alanda Türkiye'nin daha çok güçlenmesi için çalıştık.
(Burada bölünmeye çalışıldığı söylenen millet Türk milletidir. Türkiye’de Türk milleti dışında bir milletin varlığı red edilmekte, örneğin Kürt ulusu, Türk milletinin bir alt etnik grubu olarak görülmektedir. Sorun böyle görüldüğü ve konulduğu sürece de aslında ulusların, milliyetlerin eşitlik temelinde bir arada yaşamasının temeli de dinamitlenmektedir. Bu noktada açılımcı AKP ile, açılıma “bölücülük” deyip karşı çıkan muhalefet arasında özde fark yoktur.)
# Gelin hep beraber bir şefkat dilini vatandaşlarımıza sunalım. Muhalefetin vereceği her katkı bizim için önemlidir.
(Aslında AKP açısından muhalefetin açılıma katkı vermeyeceği başından belli idi. AKP açısından bu bağlamda önemli olan ordunun tavrı idi. Ordu ise Genel Kurmay Başkanının ağzından Nisan 2009’da tavrını belirlemiş, sorunun salt askeri yöntemlerle çözülmesinin mümkün olmadığını, kimi siyasi adımlar atılması gerektkiğini belirtmişti. AKP için bu noktadan itibaren CHP ve MHP’nin ne diyeceği çok önemli değildi. AKP tabii ki bu partilerin de sürece katılması, destek vermesi için çağrılarda bulundu, fakat esasta süreci yalnız başına götürecek gibi adımlar attı.)
İçişleri Bakanı Beşir Atalay, konuşmasında ayrıca “izledikleri aktif dış politika sonucu, terör örgütünü bölgede ve dünyada büyük ölçüde yalnızlaştırdıklarını” söyledi. Ki bir çok kez belirttiğim gibi “büyük fırsat” olarak adlandırılan şey tam da bu olgudur.
12 Kasım’da da sürdürülen “Açılım” görüşmelerinde muhalefet beklendiği gibi, açılım denen şeyin gerçekte AKP’nin PKK ile anlaşarak yürüttüğü “ülkeyi bölme” planı olduğu suçlaması ile bu siyasete tümüyle karşı çıktığını açıklayan, hükümeti “hain” likten dönmeye çağıran konuşmalar yaptı.
En dikkat çekici konuşmalardan birini CHP Genel Başkan yardımcısı Onur Öymen yaptı. Onur Öymen AKP’nin Açılım bağlamında çokça kullandığı “Analar ağlamasın” şiarı bağlamında şunları söyledi :
“Maalesef bu ülkenin anaları çok ağladı. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı'nda 200 bin şehit vardı, hepsinin anası ağladı. Kimse çıkıp ‘Bu savaşı bitirelim' demedi. Kurtuluş Savaşı'nda, Şeyh Sait İsyanı'nda, Dersim İsyanı'nda, Kıbrıs'ta analar ağlamadı mı? Kimse ‘Analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım' dedi mi? İlk siz diyorsunuz. Çünkü sizin terörle mücadele cesaretiniz yok.”
Bu söylenenler aslında CHP zihniyetinin ne olduğunu göstermesi açısından çok önemli idi.
Hükümet sözcüleri de açılımı savunan kornuşmalar yaptılar.
Meclis tartışmasını kapatan konuşmayı R.T. Erdoğan yaptı. Erdoğan’ın konuşmasında bugün çözüm olarak “Dersim Katliamı”nı göstermenin yanlış olduğunu, bunun Seyit Rıza’ya atfen “ayıp, zulüm, günah” olduğunu söylemesi CHP’yi; şehit cenazeleri beklemenin doğru bir siyaset olmadığını söylemesi MHP’yi çileden çıkardı. CHP’li milletvekilleri toplantıyı terk ederek başbakanı protesto ettiler.
TV’lerde canlı yayınlanan görüşmeler açılım konusunda AKP ile CHP ve MHP arasında bütün köprülerin atıldığı, bütün gemilerin yakıldığını gösterdi. DTP açılımdan yana tavır takınırken, hükümeti samimi olmamakla, açılım için çözümün gerçek muhatapları ile görüşmekten kaçınmakla suçlayarak, silah bırakma konusunda çözümün Kürtler açısından adresinin DTP olmadığını bir kez daha vurguladı.
Erdoğan konuşmasında ayrıca önümüzdeki dönemde AKP’nin projeyi halkla paylaşmak için sahaya ineceklerini, 81 ilde toplantılar düzenleyeceklerini açıkladı.
Meclis görüşmeleri ertesinde gelinen yeri sivri sözleri ile öne çıkan Bülent Arınç Dicle Ünivirsitesinin açılış töreninde yaptığı konuşmada şöyle özetledi:
"Üç-beş tane yıllanmış, kaşarlanmış siyasetçi ile uğraşmayacağız. Artık halkımıza gideceğiz. Halkımızla bu projeyi paylaşacağız."
Bu konuda hükümet/muhalefet arasında köprülerin atılmış olduğunun bundan açık ifadesi zor olsa gerektir.
Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, kendisini makamında ziyaret eden Bülent Arınç'a “Kararlılığınız, cesaretiniz ve samimiyetiniz gerçekten güven veriyor. Kavga, çatışma, ölüm ve gözyaşı hepimize kaybettirdi. Artık kaybedecek tek bir insanımız yok” diyor.
Arınç, “Mahmur Kampı'ndan buraya gelişler olabilir. Topraklarına gelsinler, ülkemizden, vatanımızdan ayrı düşmesinler, onlarla kucaklaşmayı isteriz” diye konuşuyor.
Görünen o ki, AKP en azından DTP’nin bir bölümünden umutlu, Açılım siyasetini DTP’nin bir bölümünün de taşıyabileceğinden yola çıkıyor. Bu noktada fakat ilk grubun gelişindeki büyük gösterilerden rahatsızlığını da dile getiriyor. DTP’nin “tabanı” kontrol altına almasını, bu gibi gösterilerin bir daha olmamasını vb. istiyor. AKP bu bağlamda DTP’nin zorluklarını doğru değerlendirmediği gibi, aslında DTP’nin başının üzerinde Anayasa Mahkemesinin kapatma davasının Demokles’in kılıcı gibi sallandığı gerçeğini de görmezden geliyor.
15 Kasım
Kasım ayı içinde Türkiye’nin nereye gittiği, yönünü mi değiştirdiği vb. soruları, dünya basınında hararetli tartışmalara konu oldu. Türk hükümetinin Türkiye’de yapılan bir NATO tatbikatına alışılmışın dışında İsrail’i davet etmemesi, Başbakan Erdoğan’ın Gazze konusunda İsrail’in Gazze’de savaş ve insanlık suçu işlediği tespitlerini yapan Goldstone raporuna sahip çıkması, Erdoğan’ın Pakistan ve İran gezileri, bu gezilerde verdiği kimi demeçler Batı’da yer yer kaygı ile karşılandı.
Bu bağlamda batıda çeşitli dergi ve gazetelerde bir dizi yazı yayınlandı.
“The Economist” teki bir yazıda şu tespitler var :
“Türkiye’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleriyle ticaret hacmi son yedi yılda 7 kat artıp 31 milyar dolar düzeyine geldi. Ayrıca kuru incirden, televizyon dizilerine kadar Türk mallarının on yıl öncesine kadar gözükmedikleri Cezayir’den Tahran’a uzanan bir coğrafyada, her yerde görülmeye başlandı. Bu pragmatik diplomasi Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından şevkle izleniyor, ama bu değişim Türkiye’deki önemli değişikliklerden ayrı düşünülemez. Çoğu Arap da, İran’a karşı ılımlı bir denge unsuru ve Batı’ya açılan bir pencere olarak görmeleri nedeniyle, Türkiye’yi olumlu karşılıyor. Türk yetkililer Türkiye’yi kullanışlı bir köprü, bölgesel bir barış gücü ve İslam’la birlikte yaşayabilecek bir demokrasi modeli olarak sunuyor. Batılı ülkeler genel olarak bu görüşe katılıyor ve Türkiye’nin Doğu’ya kayışına karşı çıkmıyor. Ancak Türkiye’nin AB üyesi olma umudu ölür ve Ankara İran’a baskı girişimlerinin önünde bir engel gibi görünürse, bu yumuşak tavır değişebilir. Türkiye Doğu’ya yönelmesi nedeniyle şimdiden bazı bedeller ödemeye başladı. Bunun en açık örneği de İsrail’le ilişkiler... Türk yetkililer İsrail’le ilişkileri koparma niyetinde olmadıklarını söylüyor ancak Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bir danışmanı “Biz İsrail’le ilişkilerimizi Ortadoğu sorunundaki ilerlemeye bağlıyoruz. Batı da bunu yapmalı” diyor.”
“Wall Street Journal” de “Şeytana uyan Türkiye” (Turkish Temptation) başlığı altında yayınlanan yorum Türkiye’nin dış politikadaki önceliklerinin değiştiği temel tezi üzerine kurulu. Batının bugünkü Türkiye’ye kuşkucu bakışını iyi ifade eden bu yorumda aynen şunlar söyleniyor :
“Türk dış politikasında ve bu politikaya eşlik eden değerlerde yaşananlar, ülkenin stratejik önceliklerinde köklü bir değişimi yansıtıyor.
Türkiye’nin Kürt terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’ı Şam’da barındırdığı için Suriye’ye işgal tehdidi savurmasının üzerinden 10 yıl geçti. O günlerde bir Türk gazetesinin kullandığı ifadeler ülkenin ruh halini ve Suriye’yle İsrail’e yaklaşımını yansıtması açısından manidardı: “Golan Tepeleri’ndeki İsraillilere ‘şalom’ diyeceğiz.”
Zaman değişti, ülkeler de. Bu ay başında Türkiye, çokuluslu bir hava kuvvetleri tatbikatını, İsrail’in de katılması planlandığı için ve iki ülke ordusu arasındaki sıkı tarihsel ilişkilere rağmen iptal etti. The Guardian’la kısa süre önce yaptığı söyleşide Başbakan Tayyip Erdoğan, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’la ilgili ‘dostumuz olduğuna kuşku yok’ ifadesini kullandı.
Hazirandaki hileli seçimin ardından Ahmedinecad’ı ilk kutlayanlar arasında olan Erdoğan, İran’ın nükleer programını da ‘barışçı ve insani’ diye niteliyor. Suriye’yle ilişkiler de giderek daha sıcak hale geliyor: Hatta iki ülke ortak askeri tatbikatlar yapmayı bile planlıyor.
Ulusların komşularını seçme lüksü yoktur ve Türklerin sınırlarında düşman istememesi kesinlikle anlaşılabilir bir tutum. Fakat Erdoğan ve AKP’nin iktidara geldiği 2002’den bu yana Türkiye’nin dış politikasında ve bu politikalara eşlik eden değerlerde yaşananlar, sadece bölgesel gerilimleri yumuşatmaktan ziyade Türkiye’nin stratejik önceliklerinde köklü bir değişimi yansıtır görünüyor.
Sözgelimi Ocak’ta Erdoğan, Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’i herkesin önünde azarladı. Erdoğan ona ‘yalancı’ deyip, Gazze’deki savaşla ilgili olarak “Öldürmeye gelince siz öldürmeyi gayet iyi bilirsiniz” diye konuştu. Bundan kısa süre sonra da Erdoğan Sudan devlet başkanı yardımcısı Ali Osman Taha onuruna bir akşam yemeğine evsahipliği yaptı. Görünen o ki yemekte Darfur konusunda ders vermedi.
Ortadoğu’da Türkiye’nin değişen yaklaşımlarından etkilenen tek ülke İsrail değil. Washington Enstitüsü’nün Yakındoğu Politikası analisti Soner Çağaptay şu noktaya dikkat çekiyor: “AKP’nin dış politikası bütün Müslüman ülkelere yönelik sempatiyi teşvik ediyor değil. Parti daha ziyade İslamcı, Batı karşıtı rejimlerle (sözgelimi Katar ve Sudan) dayanışmayı teşvik ederken, laik, Batı yanlısı Müslüman yönetimlere (Mısır, Ürdün ve Tunus) mesafeli davranıyor.” Filistinlilere karşı da aynı tutum söz konusu; Erdoğan dünyaya Hamas’ı tanıma çağrısı yaparken, Filistin Yönetimi’nin daha laik eğilimli başkanı Mahmud Abbas’ı dikkate almıyor.
Erdoğan’ın İsrail aleyhine dönmesi daha genel bir değişimin belirtisi; Amerikan çıkarlarıyla çok uyuşan bir değişim de değil bu. Laik bir Müslüman ülke olarak Türkiye NATO’nun ana direklerinden biri ve çeşitli komşularının siyasi radikalizmine (Komünist, Baasçı, İslamcı) karşı bir kale olageldi. Şimdi Erdoğan belki de, Türkiye’nin geleceğinin Batılı muhataplarının kuyruğunda değil, Müslüman dünyanın tepesinde olduğu düşüncesiyle kumar oynuyor.
Avrupa’nın Türkiye’nin üyelik arzusuna bunca uzun zamandır darbe üstüne darbe vurduğu düşünülürse, bütün bu gelişmeler pek şaşırtıcı gelmemeli belki de. Laiklik, hoşgörü, özgürlük gelenekleriyle ve Doğu’yla Batı arasındaki köprü olmalarıyla uzun yıllar gurur duyan Türklerin, karanlık zaferler uğruna bütün bunları feda edecek kadar baştan çıkmamasını umut edelim. »
Ekim ayı sonunda İstanbul’da yapılan “İstanbul Forum” paneller dizisine katılan Amerikalı gazeteci Flynt ve Hillary Mann Everet çiftinin imzasını taşıyan “Ciddi Türk Diplomasisi” başlıklı bir yazıda ise bugünkü Türk Dış Politikası Obama’nın öğreneceği bir politika olarak gösterilip, şunlar söyleniyor :
“Burada Obama yönetimi için önemli bir ders var. Amerika artık Ortadoğu’da stratejik sonuçları dikte edebileceği ekonomik ve siyasal konumda değil. Dahası, eğer Washington bu kritik bölgede ABD çıkarlarını geliştirmek ve korumak istiyorsa, bunu ciddi diplomasi yoluyla ve evrilmekte olan güç dengelerine saygı göstererek, diğerlerinin meşru çıkarlarıyla ABD’ninkileri uyum haline getirerek yapabilir. Türkiye’nin Ortadoğu politikası o tür bir diplomasinin neye benzemesi gerektiği konusunda değerli bir model sunuyor.”
Görüldüğü gibi batı medyasında Türk dış politikası konusunda kafalar karışık, rivayet muhtelif ve bir bölümü için kaygılar belirleyici. Tabii Türk medyası da bu tartışmanın dışında kalmadı. İdeolojik Kemalist kanat kaygıları paylaşıp, bakın bizim yıllardır söylediğimizi şimdi batılılar da söylüyor diyerek, kendi korkularına batılı tanık gösterirken, AKP yanlısı medya da Türk dış siyasetini öven batılıları kendilerine tanık gösterdiler.
Türk dış siyasetinde şimdi yüzünü batıdan, batı ile sıkı ittifaktan, müslüman dünyanın liderliği adına doğuya dönme şeklinde bir “eksen kayması” olduğu tezini savunan ve kaygılarını dile getirenlerin bu kaygıların temeli olarak gösterdiği verilere göz atıldığında görünen şu:
İsrail konusunda: Türk dış siyasetinde İsrail’e karşı tavır takınılmış olan tüm konularda (‘One minute’ çıkışı, NATO tatbikatına çağırmama, Goldztone raporuna sahip çıkış) söz konusu olan diplomatik/siyasi tavırlardır. Bunların hepsinde Türkiye esasta dünyada halkların da devletlerin de büyük çoğunluğunun açıkça savunduğu pozisyonlarda durmaktadır. Bu tavrın İsrail ile Türkiye arasında çok sıkı olan ekonomik ve askeri ilişkilere dönük bir maliyeti, bunlara zarar veren bir yanı yoktur.
Suriye konusunda: Türkiye’nin Suriye ile olan ilişkilerini düzeltmesinin, düşmanca olan ilişkileri iyi komşuluk ilişkilerine dönüştürmesinin gerçekte batının yaşamsal çıkarlarına ters bir yanı yoktur. Tersine Suriye’nin batıya bağlanması konusunda bu iyi ilişkiler kullanılabilir ilişkilerdir.
İran konusunda: Türkiye ile İran arasındaki iyi ilişkilerin de batılı emperyalistlerin yaşamsal çıkarları ile çelişen bir yanı yoktur. Görünürde bu iyi ilişkiler ABD’nin siyaseti ile çelişiyor gibi görünse de, İran’ın içine etki yapabilmek için batı dünyasının güvenilir bir üyesinin İran ile iyi ilişkilerin içinde olmasının yararı vardır.
Filistin konusunda: Türkiye’nin Hamas’la da görüşebilir konumda olmasının da batılı emperyalistlerin yaşamsal çıkarına ters bir yanı yoktur. Tersine Hamas’ı da emperyalist çözümün bir parçası haline getirebilmenin mümkün olup olmadığı ancak böyle ilişkiler üzerinden sınanabilir.
Böyle bakıldığında eksen kayması konusunda kopartılan fırtına’nın gerçek değeri ortaya çıkmaktadır : Bir avuç suda fırtına!
Türkiye batılı emperyalistlerin, en başta da ABD emperyalizminin ortadoğudaki en önemli ve en güvenilir (tabii emperyalizmde güvenilirlik çıkarla, karşılıklı çıkarla olan bir şeydir, vefa filan semt adıdır) müttefiklerinden biri, İsrail ile birlikte batının bölgedeki esas temsilcisidir. Bu anlamda eksen kayması, batıdan kopma, yüzünü doğuya dönme filan söz konusu değildir. Ancak AKP döneminde izlenen dış politikada Türk egemen sınıflarının kendi öz çıkarları çok daha net ifade edilmekte, geçmişe oranla daha çok çıkış noktası alınmaktadır. Böyle olduğu için de yer yer ABD emperyalizmi ve diğer batılı emperyalistlerin politikası ile çelişir görünen edimler ortaya çıkabilmektedir.
+ ERGENEKONDA YENİ GELİŞMELER …
Ergenekon davası egemenler arasında iktidar dalaşının önemli alanlarından biri olarak yeni gelişmelerle sürüyor. Kasım ayı içindeki kimi gelişmeler şöyle :
* “İrtica ile mücadele planı” belgesinin (Bu bilindiği gibi, altında Albay Dursun Çiçek’in imzasının bulunduğu, Genel Kurmay Karargahında hazırlanmış olan ve Genel Kurmay Başkanı Başbuğ’un yoktur dediği, “kağıt parçası” ilan ettiği belge) aslını araştıran Ankara Cumhuriyet Savcılığı yetkisizlik kararı verdi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma dosyasını İstanbul'a gönderdi.
* Belgenin fotokopisinin Taraf gazetesinde yayınlanması üzerinden 4.5 ay geçtikten sonra sözkonusu belgenin Dnz. Kurmay Albay Dursun Çiçek'in "ıslak imzası bulunan orijinal"i kimliği açıklanmayan bir subay tarafından Ankara Adliyesine, oradan da İstanbul'da Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılığa gönderildi. Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların belgeyi Adli Tıp Kurumuna gönderdikleri, Adli Tıp Kurumundan yapılan incelemede de imzanın Albay Dursun Çiçek'in el mahsulü olduğunun tespit edildiği açıklandı.
* Dnz. Kurmay Albay Dursun Çiçek tarafından hazırlandığı ileri sürülen belge ile ilgili olarak Genelkurmay Başkanlığı ve İstanbul Beşiktaş'ta bulunan Özel Yetkili Savcılık tarafından iki ayrı soruşturma başlatıldı. İstanbul Beşiktaş'ta bulunan Özel Yetkili Savcı Zekeriya Öz ve beş savcı tarafından Ergenekon soruşturması kapsamında bir hukuki süreç sürdürülüyor. Bu soruşturma ile ilgili olarak belgenin bürosunda ele geçirildiği ileri sürülen Avukat Serdar Öztürk tutuklu bulunuyor. Serdar Öztürk de bu belgenin kendi bürosunda ele geçirilmediğini arama yapan polisler tarafından ya da daha önceden bürosuna konulduğunu ileri sürüyor. "İrtica ile Mücadele Planı" ile ilgili olarak soruşturma sonucunun Ergenekon'un 4. iddianamesinde yer alacağı belirtiliyor.
* Genelkurmay Başkanlığı da Dnz. Kurmay Albay Dursun Çiçek'in el mahsulü olduğu belirtilen belge ile ilgili olarak ayrı yeni bir soruşturma başlattı. Bu çerçevede ihbar mektubunda adı geçen 5 askeri personelin ifadesi alındı. Genel Kurmay bu sorunda askeri yargının sorumlu olduğu gerekçesiyle, Ergenekon savcılarından belgenin orjinalinin kendilerine gönderilmesini talep ediyor. Ergenekon savcıları bu talebe olumlu yanıt vermiyor. Herhalde ellerindeki orjinal belgenin başına bir şey geleceğinden korkuyorlar olsa gerektir! Olur ya burası Türkiye!
* Bu arada yürüyen davada ilginç gelişmeler yaşanıyor: Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye getirip sorgulayan ekipte yer aldığını söyleyen ve Ergenekon Davası’nda “Silahlı terör örgütü yönetmek”le suçlanan emekli Albay Atilla Uğur, davada hâkim önüne çıktı. Uğur, yasadışı telefon dinleme iddialarını kabul etmedi. Bu bağlamda söyledikleri şöyle: “2002’de Jandarma İstihbarat Daire Başkanlığı’na atandım. İki ayrı istihbarat başkanı ve jandarma komutanı ile çalıştım. Onlardan aldığım emirleri yerine getirdim.” Yaptıklarının suç olmadığını savunan Uğur, “Eğer örgüt varsa, Jandarma Genel Komutanlığı ve TSK mensuplarının tamamı üyelik ve yöneticilikten yargılanmalı” diyor. Doğru söze ne denir? Uğur, duruşmada Genelkurmay eski Başkanı Özkök’le görüşmesini de şöyle anlatıyor: “Bana ‘Neden benim aleyhimde yazı yazan gazeteci ile görüşüyorsun’ diye sordu. Ben de ‘Üstlerim böyle emir verdi. Yorumlama konumum yoktu’ karşılığını verdim”. Özkök hiyerarşide en üstteki komutan! Uğur onun altındaki kendi üstündekilerin emriyle gazeteci Balbay’la Özkök hakkında kaynatıyor, darbe planlarında görevler üzerine laflıyor. Sonra Özkök bu konuda kendisini sorguya çekince “Üstlerim böyle emir verdi” diyor. Ergenekoncular şimdi mahkemede ordu içinde nasıl bir cuntalar savaşı olduğunu da belgeliyor. İyi de oluyor! O çok kahraman Türk ordusunun nasıl işlediği kornusunda nihayet bilgi sahibi oluyoruz.
* “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” altında ıslak imzası bulunduğu iddiasıyla dört buçuk ay önce Ergenekon savcılarınca sorgulanan ve tutuklanması istenen, tutuklanıp daha sonra tutaklanmaya itirazı ertesi itirazı görüşen mahkeme tarafından serbest bırakılan Dnz. Kurmay Albay Dursun Çiçek, yeni bir ihbar mektubuna ek olarak gönderilen ıslak imzalı belge temelinde yeniden sorguya çağırıldı. 4,5 ay önce olduğu gibi bu kez de sorguya çeken Ergenekon savcıları Dursun Çiçek’i tutuklanması talebiyle mahkemeye sevkettiler. Mücadele Planı’ndaki ıslak imzanın sahibi olduğu iddia edilen, Adli Tıp’ın da bu kanaatte bir rapor verdiği Deniz Piyade Kurmay Albay Dursun Çiçek çıkarıldığı mahkemece tutuklandı. Genel Kurmay başkanının bizzat sahip çıktığı Dursun Çiçek’in 4,5 ay önceki tutukluluk hali 18 saat! sürmüş, itirazı görüşen mahkeme Çiçeği serbest bırakmıştı. Bu kez tutukluluğun ne kadar süreceği merak konusu idi.
* 4,5 ay önce olduğu gibi, bu kez de Dursun Çiçek’in avukatı tutukluluk haline derhal itiraz etti. İtiraz İstanbul Nöbetçi 9. Ağır Ceza Mahkemesi heyetince değerlendirildi. Heyet, Çiçek'in kaçma şüphesinin bulunmaması ve sabit adresinin bulunması sebebiyle, tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilmesine karar verdi. Bu kez Dursun Çiçek’in tutukluluğu 48 saat sürdü. Eh 4,5 ay önceye göre yine de bir ilerleme sayılır !
Diğer yandan Dursun Çiçek’in “kaçma şüphesinin bulunmaması” ve “sabit adresinin bulunması” nedeniyle serbest bırakılmış olması, burjuva hukuku açısından gayet doğru bir karardır. Öyledir de, bugün Türkiye’de bu kural kaç kişiye uygulanmıştır, uygulanmaktadır? Bu bağlamda benim dileğim: Darısı tüm tutukluların başınadır !
Bir başka sorun şudur: Hukukta temel üç tutuklama gerekçesi vardır a) Suç konusunda ciddi suçlama b) Kaçma kuşkusu c) Delilleri karartma kuşkusu.
Dursun Çiçek hakkında ciddi bir suçlama olduğu, adli tıp raporuyla sabittir.
Delilleri karartma bağlamında, ihbar mektubunda bu konuda neler yapılmış olduğu birer birer anlatılmaktadır. Silinen bilgisayarların numarasına kadar vardır ihbar mektubunda. Yani delil karartma konusunda ciddi suçlama vardır.
Görünen odur ki, Mahkeme heyeti (şu Arnayasa Mahkemesi Başkan yardımcısı Paksüt’ün eşi Ergenekoncu hanımefendinin “Bizimkiler” den saydığı heyetlerden olsa gerektir) söz konusu olan Albay Dursun Çiçek olduğunda “masuniyet karinesi”ni oldukça geniş yorumlamıştır. Darısı normal tutuklular başına !
Ergenekon davası belki de bu yönüyle Türkiye’nin giderek bir hukuk devleti yönünde gelişmesinin önünü açar!!
* Ergenekon davası dosyasından bir belge daha çıktı: Kafes planı !
Ergenekon soruşturması çerçevesinde el konulan bilgisayar kayıtlarının birinin çözümünden Deniz Kuvvetleri içinde yeni bir cunta ve darbe ortamı hazırlık planı çıktı.
Poyrazköy kazıları sonrası ev ve iş yerinde arama yapılan Emekli Binbaşı Levent Bektaş’ın ofisinden ele geçirilen bir CD’de de inanılmaz bir plan yakalandı. CD’nin içeriğinde “data stash” isimli bir programın yer aldığını gören uzmanlar, bu programın film,
resim veya metin dosyalarının arkasına normal kullanıcılar tarafından görülmeyecek şekilde bilgi ve doküman saklandığını tespit ettiler. Dosyalar şifrelendiği için tüm çalışmalar bu boyuta kaydırıldı. Yapılan incelemeler sonucu bir film CD’sinin arkasına “data stash” programı yardımı ile gizlenmiş, şifreli bir dosya tespit edildi. Profesyonel bir biçimde gizlenen ve şifrelenen bu dosya uzman ekiplerin uzun süren çalışmaları sonucu açıldı ve içinden “Kafes Eylem Planı” isimli dokümana ulaşıldı.
Kafes Eylem Planı hakkında 19.11. tarihli Taraf gazetesinde yayınlanan yazıyı aşağıya olduğu gibi alıyorum :
“Suikast, bombalama ve kara propaganda
Taraf / MEHMET BARANSU - İstanbul - 19.11.2009
Ergenekon tutuklusu Levent Bektaş’ta ele geçen film CD’sindeki şifreyi çözen savcılar Deniz Kuvvetleri’ndeki cuntanın “Kafes Operasyonu Eylem Planı”nı ortaya çıkardı. Plana göre gayrımüslimler vurulup dindarlar suçlanacak, AKP üzerindeki dış baskı arttırılacaktı
Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan emekli Binbaşı Levent Bektaş’ın ofisinde ele geçirilen bir film CD’sinin içerisine şifrelenerek gizlenen “Kafes Operasyonu Eylem Planı” gayrımüslimlere yönelik korkunç planları gözler önüne serdi. Plana göre AKP üzerinde iç ve dış baskıyı artırmak için Türkiye’de yaşayan gayrımüslimlere suikast düzenlenecek, azınlıkların yaşadığı mahallelerde bomba patlatılacak.
Plan, Ergenekon kapsamında tutuklanan Deniz Yarbay Ercan Kireçtepe tarafından hazırlandı. Eylemlerin ise çoğu Ergenekon soruşturmasında tutuklu Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda görevli muvazzaf ve emekli subaylar tarafından gerçekleştirileceği belirtiliyor. Hangi subayın hangi hücrede olduğu planda ayrılıtı olarak yer alıyor. Son iki hafta içinde Ergenekon savcıları tarafından ifadeleri alınan 27 subayın bu planla ilgili sorgulandığı belirtiliyor.
Mart 2009 tarihli “Kafes Operasyonu Eylem Planı”nın “Genel” bölümünde “Rahip Santaro, Malatya Zirve Yayınevi ve Hrant Dink operasyonları sonrasında Türkiye’de yaşayan gayrımüslimlerin irticai grupların hedefinde olduğu yönünde kamuoyu oluşmuş, ancak AKP tarafından karşıt medyanın da desteğiyle söz konusu olayların Ergenekon tarafından organize edildiği şeklinde yoğun propaganda faaliyetlerinde bulunulmuştur” deniyor.
Biz yapacağız AKP’nin üstüne atacağız
Planda bu durumun tersine çevrilmesi için “gayrımüslimler üzerinde korkutucu propagandanın icra edileceği” vurgulanıyor ve şöyle deniyor: “Özel Operasyon Gücü Komutanlığı tarafından Ergenekon Davası’nda tutuklu bulunanlara destek vermek, AKP ve yandaşlarının karşı psikolojik harp faaliyetlerini etkisiz kılmak, gündemi değiştirerek hedef saptırmak, teşkilatın moralini yükseltmek ve kamuoyunun desteğini kazanmak maksadıyla; gayrımüslimler üzerinde korkutucu propaganda icra edilecek ve sözkonusu faaliyetler kaynağı bakımından kara propaganda ile AKP ve AKP’ye destek veren diger şer odaklarınca icra edilmiş gibi gösterilecektir.”
Dört aşamalı plan
Planda operasyonun “Hazırlık”, “Korku oluşturma”, “Kamuoyu oluşturma” ve “Eylem” olmak üzere dört safhadan oluştuğu belirtiliyor.
Hazırlık safhasında yapılacaklar şöyle sıralanıyor:
» Gayrımüslim nüfusun isim ve adresleri belirlenecek.
» Gayrımüslimlere ait gazete, dergi vb. abone listeleri elde edilecek.
» Gayrımüslimlere ait eğitim kurumların öğrenci, veli ve çalışanların listeleri tesbit edilecek.
» Gayrımüslimlere ait vakıf ve ibadethanelerin cemaat listeleri elde edilecek.
» Gayrımüslimlerin dini bayram/önemli günlerinin ve nerelerde ayin/tören düzenledikleri tesbit edilecek.
» Eyleme uygun gayrımüslimlerin mezarlıkları belirlenecek.
Eylemin “Korku oluşturma” safhasında ise şunların yapılması planlanıyor:
» Tesbit edilen Agos gazetesi abonelerinin listeleri paylaşım siteleri ve irticai web siteleri başta olmak üzere internet ortamında yayınlanacak
» Agos gazetesi abonelerine tehdit telefonları açılacak ve tehdit mektupları gönderilecek.
» Adalar bölgesindeki yoğun güzergahlardaki duvarlara tehdit içerikli sloganlar yazılacak.
» Abone listeleri çoğaltılarak, adalarda yaşayan vatandaşların kolaylıkla görebilecekleri bölgelere bırakılacak.
Medya ve internet siteleri kullanılacak
Planın “Kamuoyu oluşturma” safhasında yapılacaklar da şöyle sıralanıyor:
» Abone listelerinin ulusal basında yayınlanması ve haber yapılması sağlanacak.
» Konu hakkında köşe yazıları yazdırılacak.
» Tartışma programlarında konuya yer verilecek ve AKP Hükümeti’nin vurdumduymazlığı ele alınacak.
» 6-7 Eylül olayları, Varlık Vergisi haberleri gibi konulara medyada tekrar tekrar yer verilecek.
» AKP karşıtı web siteleri artırılarak faaliyetleri yoğunlaştırılacak.
» Azınlıklar lehine faaliyet gösteren web siteleri içerik yönünden desteklenecek.
» Mevcut sitelere ilave olarak “www.tehditaltindayiz.com”, “www.agosasahipcikalim.com” vb. adlarla yeni web siteleri oluşturulacak, belirlenen temalar doğrultusunda yayınlar yapılacak ve bu siteler etkin şekilde tanıtılacak.
» Kaynağı AKP ve yandaş gruplara aitmiş izlenimi verilen web siteleri kurularak, söz konusu sitelerin gerekli tanıtımları yapılacak ve dini içerikli yayınlar arasına Agos gazetesi başta olmak üzere, azınlıklara ait medya unsurlarını hedef gösteren mesajlar serpiştirilecek.
» İcra edilen eylemlerin suçlusu olarak AKP ve irticai gruplar gösterilerek, kaynağı hakkında “kara propaganda” icra edilecek.
Suikast yapılacak, bomba atılacak
Planın en ürkütücü bölümü ise “eylem” bölümünde yer alıyor:
» Adalar bölgesindeki çeşitli mahallelerde bomba patlatılacak.
» Azınlık haklarını hararetle savunma konusunda ön plana çıkmış kişi/kişilere suikast düzenlenecek.
» Agos gazetesi civarı gibi belirlenen yerlere ses bombaları konacak.
» Birçok yere şüpheli paket bırakılıp, ihbar edilerek güvenlik güçleri meşgul edilecek.
» Adalarda vapur seferi düzenlenen iskelelerde bombalı eylemler düzenlenecek.
» Gayrımüslimlere ait mezarlıklara yönelik olarak sansasyonel eylemler icra edilecek.
» Tanınmış gayrımüslim işadamı ve sanatçılardan belirlenen bir ya da birkaçı kaçıralacak.
» Gayrımüslim nüfusun yoğun bulunduğu bölgelerde sık aralıklarla araç, ev ve işyeri kundaklanacak.
» İstanbul ve İzmir gibi gayrımüslimlerin yoğun olarak yaşadığı illerde de benzeri eylemler yapılacak.
» İcra edilen sabotaj, adam kaçırma, suikast eylemleri özel plan hücre lideriyle kurulacak koordineyi müteakip, belirlenecek irticai örgütler adına üstlenilecektir.
Davos çıkışı ‘Düşman Unsur’
Planda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos çıkışı da “Düşman Unsurlar” bölümünde,“Davos’ta yaptığı çıkış taraftarlarından yoğun destek gördü. Ama yerel seçimlerde başarısız oldu” ifadeleriyle yer aldı.
Özel Operasyon Gücü Komutanlığı
Planda operasyonu yönetecek “Özel Operasyon Gücü Komutanlığı” için şu ifadeler kullanılıyor:
» Korku oluşturma safhasındaki faaliyetler bölge komutanlıklarınca koordine edilecek ve planlama detayları uygulama öncesi ivedilikle özel plan hücre liderine ulaştırılacaktır.
» Kamuoyu oluşturma safhası kapsamında istifade edilecek kanaat önderleri, sanatçı, akademisyen, gazeteci ve yazarlar ile diğer kilit haberleşmecilerin belirlenmesi ve organize edilmesi Danışma Kurulu Başkanının emirlerine maruzdur.
» Eylem safhası için gerekli detaylı planlamalar bölge komutanlıklarınca hazırlanarak, emniyetli kanaldan özel plan hücre liderine ulaştırılacaktır.
Planlamalar aşağıda belirtilen isteklere cevap verecek şekilde hazırlanacaktır:
a- Eylemin amacı
b- Eylemin başlama zamanı ve toplam süresi
c- Eyleme ait zamanların diyagramı
ç- Eylemi icra edecek personel ve görevleri
d- Kim, ne zaman, nerede, ne yapacak sorularını ihtiva eden görev matrisleri
e- Eylem bölgesinin harita ve varsa hava fotoğrafı
f- Eylemin yapılış şeklini açıkça izah eden planlama krokisi
g- Eylem sonrası bölgeden çekilme planı
ğ- Eylemde kullanılacak malzeme ve teçhizat listesi
h- Muhabere usulleri şeması
ı- Yedek planlar
i- Eylem öncesi ve sonrası buluşma noktalarının kroki ve tarifleri
j- Eylem sonrası gelişmelerin nasıl takip edileceği,
k- Eylem sırasında ihtiyaç duyulabilecek sıhhi desteğin karşılanma usulleri
4- Meydana gelebilecek hukuki durumlarda Özel Operasyon Gücü K.nın onayını almak suretiyle Av. Serdar Öztürk’ten destek alınabilecektir.
Planın “İdari ve Lojistik” bölümünde de şöyle deniyor:
» Personelin ulaşım, iaşe, ibate, teknik ve taktik ihtiyaçları görevli bulundukları bölge komutanlıklarınca temin edilecektir.
» Operasyon kapsamında ihtiyaç duyulacağı değerlendirilen genel silah, mühimmat ve malzeme listesi EK-C’de belirtilmiştir.
Planın “Komuta ve Muharebe” bölümünde de şu ifadeler dikkat çekiyor:
» Kafes Operasyonu Özel Operasyon Gücü Komutanı tarafından sevk ve idare edilecektir.
» Özel Operasyon Gücü Komutanı ana karargahta bulunacaktır.
» Operasyon süresince gizli haberleşme ve buluşma usulleri haricinde kesinlikle açık kanallardan istifade edilmeyecektir.
» Papor ve mesajlar mutlaka şifrelenecek ve gönderilmesinde CPK yöntemi kullanılacaktır.”
Planda adı geçen darbeci amirallerin durumları hakkında bilinenler şunlar :
* KORAMİRAL Ahmet Feyyaz Öğütçü, geçen Ağustos ayında yapılan Yüksek Askeri Şûra’ya (YAŞ) kadar Kuzey Deniz Saha Komutanı olarak görev yapıyordu.
Koramiral Öğütçü, YAŞ’ta Oramiralliğe terfi edebilmiş olsaydı, Donanma Komutanı görevine atanacak, bu atama da kendisini 2011 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı makamına taşıyacak yolun önünü açacaktı. YAŞ bir başka koramirali terfi ettirince, Öğütçü kadrosuzluktan emekliye ayrıldı.
* Koramiral Kadir Sağdıç, bu rütbeye 2008 yılı YAŞ’ında terfi etti ve geçen Ağustos ayında Güney Deniz Saha Komutanı olarak İzmir’e gitti. Ayrıca, bugünkü konumu itibarıyla gelecekte Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na da aday bir isimdir.
Tuğamiral Mehmet Fatih İlğar ise bu rütbeye 2008 YAŞ’ında terfi etti. Tuğamiral İlğar, halen Çıkarma Gemileri Komutanı olarak Foça’da görev yapıyor.
Taraf’ta Kafes planı hakkında yayınlananlar bununla sınırlı değil.
10 Mayıs 2009’da yine Taraf gazetesinde ilginç bir haber yayınlanmıştı. Koç müzesinde bir denizaltında patlayıcı bulunmuştu. Birileri yoğun ziyaretçi trafiğinin yaşandığı müzedeki denizaltı içine patlayıcı yerleştirmişti. Patlayıcıların tesadüfen bulunmuş olması muhtemel bir faciayı önlemişti. Taraf’ta haber 10 Mayıs 2009’da “Ya patlasaydı” başlığı altında duyurulmuştu. Şimdi çözülmüş olan Kafes Planını da içeren dosyada -Taraf’ın haberine göre- bu patlayıcılar hakkında da bilgi var. Bu patlayıcılar Kafes Planı çerçevesinde yerleştirilmiş !
Taraf gazetesinde bu konuda yayınlanan haberde şunlar belirtiliyor :
“Taraf’ın dün yayımladığı “Kafes Operasyonu Eylem Planı”nın eklerinde bulunan notlar, bu katliam hazırlığının ayrıntılarına ışık tutuyor.
“Notlar.txt” adlı dosyada “C. H. ile görüşme” başlığıyla tutulan notlarda Koç Müzesi’ne ilişkin şu bilgilere yer veriliyor: “Koç Müzesi’yle ilgili malzemeler yerine konulmak üzere operatöre ulaştırıldı. Müzenin ziyaretçilerini arttıralım. Okullarda tanıtım, reklam ve organizasyon faaliyetleri yapılarak ziyaretçi yoğunluğunun en fazla olduğu zamanın belirlenmesi C. Bey söyleyecek. Öğrenciler projenin en önemli parçası. Operasyonun tarihini teyit edelim. C.G’ye sadece E.U. üzerinden ulaşılacak. Başka kanal kullanmıyoruz. Aynı zamanda bilişim projelerinde de ortak çalışacaklar.”
Yine Kafes Planı’yla birlikte yakalanan yedi sayfalık başka bir notta da “Koç Müzesi’nde ziyaretçi patlaması olmalı. Sıkıntı çıkmasın. Bşk takip ediyor” şeklinde bilgilere yer veriliyor.
(…)
Hatırlanacağı gibi Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından Koç Müzesi’ne hediye edilen Uluç Ali Reis Denizaltı’sında 14 Kasım 2008’de TNT kalıpları ve patlayıcılar bulunmuştu. Konuyla ilgili İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne bilgi verilmezken, askerî yetkililerin aranarak bombaların teslim edilmesi tartışmalara neden olmuştu. Bombaların bulunmasının ardından müze yetkililerin aradığı kişi ise “Kafes Operasyonu Eylem Planı”nda adı “Başkan” olarak geçen dönemin Kuzey Deniz Saha Komutanı Koramiral A. Feyyaz Öğütçü’ydü.
Öğütçü de aynı gün, Beykoz’da bulunan Kurtarma ve Sualtı Grup Komutanlığı’nı arayarak müzeye bir SAS görev timi gönderilmesi emrini verdi. Binbaşı Bülent Başarkanoğlu başkanlı-ğında görevlendirilen SAS timi, saat 17:00’de müzeye giderek, santral dairesi iskandil cihazı arkasında poşet içerisinde bulunan patlayıcıları yerinde inceledi. İnceleme sonrası emniyet altına alınan patlayıcılar, buradan Beykoz SAS Grup Komutanlığı’na götürüldü. Beykoz’da yapılan inceleme sonrası, patlayıcılar Koramiral Feyyaz Ögütçü’nün emriyle 17 Kasım 2008’da Kıdemli Üsteğmen Erhan Atasoy tarafından imha edildi.
(…)
Patlayıcıların Koç Müzesi’nde bulunmasının ardından, Emniyet Müdürlüğü’ne konuyla ilgili bilgi verilmesi gerekirken, askerlerin konudan haberdar edilmesinden sonra Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılara konuyla ilgili bir ihbar mektubu geldi. Mektupta, bombaların Ergenekonculara ait olduğu iddia ediliyordu. Kuzey Deniz Saha Komutanı Koramiral A. Feyyaz Öğütçü’nün olayın kapatılması için emir veridiği de iddialar arasındaydı. İşte o mektupta yer alan iddialardan bazıları:
“Rahmi Koç Müzesi’nde sergilenen denizaltının içerisinde, güvenlikçiler tarafından 600 gram civarında TNT kalıpları ile fünyeler bulundu. Müze polis bölgesinde olmasına rağmen, Koramiral Ahmet Feyyaz Öğütçü’ye haber verildi, Ögütçü’nün talimatıyla askeri personel adli mercilere haber vermeden patlayıcıları Beykoz’daki SAT’a ait eğitim alanında imha etti. Ögütçü, emrindeki kişilere, patlayıcılar hakkında herhangi bir işlem yapılmaması emrini verdi. Patlayıcıların deniz altının faaliyette olduğu dönemden kalmış olabileceği yönünde rapor yazmalarını da istedi. İmha işleminin nedeni ise Ergenekon’a ait patlayıcıların adli mercilerin eline geçmesini önlemekti.”
Bu ihbar mektubu üzerine müze yetkilileri ile görüşen emniyet güçleri, ihbarı teyit edecek bilgi ve belgelere ulaştı. Müze yetkilileri patlayıcıları Deniz Kuvvetleri Komutanlığı yetkililerine tutanak ile teslim ettiklerini belirtti. Polis, müze yetkililerinin ifadesini aldıktan sonra tutanaklara el koydu.
Poyrazköy kazıları ve Taraf’ın konuyu kamuoyuna duyurmasının ardından ilginç bir gelişme daha yaşandı. Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz, 9 Temmuz 2009’da Koç Müzesi’nde keşif çalışması yaptı. Keşfin ardından da bir rapor hazırladı. Öz raporunun sonuç bölümüne, “Bombaların Denizaltı faaliyetteyken unutulduğu” yönünde askerin hazırladığı rapora inanmadığını belirten şu bilgilere yer verdi: “Patlayıcılar kolaylıkla bulunamayacak bir yere saklanmış. Günlük yaşam koşullarında unutulması mümkün değil. Basit bir işlem ile kullanıma hazır hale getirilebilir.”
Doğan Medya Kafes Planını genelde sessizlikle geçiştirirken, medyanın diğer kesiminde bu plan oldukça geniş yankı buldu.
Belgede yer alan tezgah gerçekten korkunçtu.
Savcılık Kafes Eylem Planı ile ilgili olarak kimi muvazzaf askerler hakkında sorguya gelmeleri için talepte bulundu. Sorumlu olanın askeri yargı olduğu, soruşturma yapıldığı gerekçesiyle bu talebe baştan olumlu cevap verilmedi. Daha sonra savcılığın talebi ile bir dizi şüpheli hakkında yakalama kararı çıkarıldı.
Yakalama emri çıkarılması ardından sorguya gelen Albay Mücahit Erakyol, Albay Levent Gülmen ve Yarbay Halil Özsaraç adliyedeki işlemlerinin ardından 27 Kasım’da nöbetçi 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından "Yasa dışı terör örgütüne üye olmak" suçlamasıyla tutuklandı.
Tutuklanan subaylar hakim ve savcıların kullandığı protokol kapısından dışarı çıkartıldı. Perde gibi subayların önünde duran görevli erler basın mensuplarının görüntü almaması için uğraş verdi. Görevli erler basın mensuplarına nakil esnasında da görüntü aldırmamaya çalıştı. Tutuklu subaylar Beşiktaş İnzibat Bölük Komutanlığı'na götürüldü.
Burada işlemleri yapılan tutuklu sivil bir polis aracı nezaretinde Hasdal Askeri Cezaevi'ne götürüldü.
Genel Kurmay Başkanlığı tarafından bu gelişmeler üzerine 28 Kasım’da şu açıklama yapıldı:
“1. Halen devam etmekte olan bir soruşturmayla ilgili olarak bazı basın yayın organlarında haberler ve yorumlara yer verildiği görülmektedir.
(Genel Kurmay burada güya “soruşturmanın gizliliği” ilkesini savunmakta, bu ilkenin çiğnendiğinden yakınmaktadır. Genel Kurmay kendi içinden sızan bilgilerin medyaya yansımasından rahatsızdır. Kendileri andıçlarla medyayı araç olarak kullananların şimdi bir bölüm medyanın kaynağı ordunun içi olan kimi haberleri, belgeleri, ihbar mektuplarını vb. yayınlamasından şikayetlenme hakkı yoktur.)
2. Söz konusu soruşturmaya İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 05 Kasım 2009 tarihinde başlanılmış ve olayın medyaya yansıdığı 19 Kasım 2009 tarihine kadar, 24 askeri personel ifade vermeye gönderilmiştir. Gerçek bu iken, olayın 19 Kasım 2009 günü medyaya servis edilmesinin nedenleri üzerinde düşünülmelidir. Müteakiben 20 Kasım 2009 tarihinde 5 askeri personel daha ifade vermeye çağrılmış, böylece bugüne kadar ifade vermeye gönderilen askeri personel sayısı 29 olmuştur.
(Egemenlerin iktidar dalaşında medyaya servisler yapıldığı ortadadır. Eğer istenirse Genel Kurmay Başkanlığının basın açıklamaları vb. de medyaya servistir. Haklarında darbe hazırlama suçlaması, silah saklama, suikast planlama vb. suçlaması olan “askeri personelin ifade vermeye gönderilmiş” olması bir lütuf değildir. Askeri personel de sivil yargıya hesap vermekle yükümlüdür.)
3. İfadesi alınanların çoğu Savcılık tarafından serbest bırakılmıştır. Savcılık tarafından tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edilenler de sevk edildikleri mahkeme tarafından serbest bırakılmışlardır. Sadece son gurupta ifade verdikten sonra mahkeme kararıyla serbest bırakılan 3 subayın, Savcılığın istemi üzerine 26 Kasım 2009 günü tutuklanmalarına karar verilmiştir.
(İfadesi alınanların bir bölümü zaten tanıklıklarına baş vurulma çerçevesinde ifade vermeye çağrılmaktadır. Bunların ifade sonrasında serbest bırakılması zaten normal prosedürdür. Savcılık tarafından tutuklanma istemiyle mahkemeye sevkedilenlerin tutuklanmaması onların suçsuzluğunun ispatı filan değildir. Görünen odur ki yargı net olarak sizinkiler/bizimkiler biçiminde bölünmüştür. Alınan kararlar hukuki olmaktan çok siyasi kararlardır. )
4. Türk Silahlı Kuvvetleri, her fırsatta hukukun üstünlüğüne ve yargıya saygısını ifade etmiş, yargı kararını vermeden insanların peşinen suçlu ilan edilmelerinin evrensel hukuk kurallarına ve masumiyet karinesine aykırı olduğunu vurgulamıştır. Benzer hususlar Başbakanlık tarafından 29 Ekim 2009 ve 19 Kasım 2009 tarihlerinde yapılan açıklamalarda aynı şekilde yer almıştır.
(Darbeci ordunun „hukukun üstünlüğüne ve yargıya saygısını ifade etmesi“, „masuniyet karinesine“ sahip çıkar görünmesi gerçekten komiktir. Masuniyet karinesinden söz edenlerin nasıl darbe dolapları çevirdikleri, bunun için insanları nasıl karaladıkları (andıç!) belgelidir. Sıkı yönetim mahkemelerinin „masuniyet karinesi“ ni nasıl anlayıp uyguladıkları belgelidir. Türkiye’de ordunun hukukun üstünlüğünden anladığı, Kemalist yüksek yargının kararlarına herkesin kayıtsız koşulsuz amin demesidir. Bunun olmadığı yerde yaygara basılmaktadır.)
5. Hal böyle iken, ortaya atılan her iddiayı peşinen doğru kabul eden ve bunu başkalarına da kabul ettirmeye çalışan bir zihniyetin mensupları, ısrarla yargı sürecini etkilemek ve soruşturma kapsamında adı geçen herkesi suçlu, her iddiayı doğru kabul eden bir gayret içine girmişlerdir.
(Burada da bir takım belgelerin ortaya saçılmasından duyulan rahatsızlık dile geliyor. Gerçekten de Ordu ve Genel Kurmay için ortaya çıkan durum vahimdir. Ortaya saçılan belgeler Genel Kurmay’da kocaman bir delik olduğunun da belgesidir. Belgelerde yazılanların doğru olması halinde durum vahimdir. Doğru olmaması halinde de vahimdir. Çünkü birileri Genel Kurmayın içini dışını bilmektedir.)
6. 25 Kasım 2009 günü de, konunun farklı boyutlarla basında yer aldığı görülmüştür.
7. 26 Kasım 2009 günü ise son gurupta ifade veren ve mahkeme kararıyla serbest bırakılan 3 subayın, Savcılığın istemi üzerine mahkeme kararıyla tutuklanmalarına karar verilmiştir.
8. Türk Silahlı Kuvvetleri, adaletin er ya da geç, doğruyu ortaya çıkaracağına inanmaktadır.
(Genel Kurmay’ın „adalet“e güveninin temelinde yatan gerçek hala hemen bütünüyle ideolojik Kemalist kanadın denetiminde olan Yüksek Yargıya güven yatmaktadır.)
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
* Kasım ayı içinde Genel Kurmay’la medyanın bir bölümünün karşı karşıya geldiği tek olay Kafes Planı olmadı. Bunun yanında iki haber daha bir Genel Kurmay açıklamasının konusu oldu.
Bunlardan birincisi yine Taraf gaztesinde 17 Kasım‘da yayınlanan bir haber. Haberde
Genelkurmay Adlî Müşavirliği, Lahika’yı “darbe” suçu sayınca, dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Saygun “imha” emrini vermiş olduğu iddia edilerek şunlar belirtiliyor:
“Genelkurmay Başkanlığı Adlî Müşavirliği’nin Taraf’ın ortaya çıkardığı Lahika’yı “darbe planı” olarak değerlendirip cezasının ise “müebbet” olduğu yönünde görüş bildirmesi üzerine dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun’un belgeleri imha emri verdiği ortaya çıktı.
Taraf’ın 20 Haziran 2008’de “Genelkurmay’ın Türkiye’yi biçimlendirme planı” başlığıyla yayımladığı haber üzerine dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun konuyla ilgili Genelkurmay Adlî Müşavirliği’nden hukuki görüş istedi.
(…)
Haziran 2008 tarihli “Bilgi Notu” başlığıyla, Hukuk Müşaviri Avukat Simay Fahriye Biçken tarafından hazırlanan belge, Hâkim Binbaşı H. Çeken, Genelkurmay Başkanlığı Adlî Müşaviri Tuğgeneral Hıfzı Çubuklu ve dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun’a sunuldu.
Lahika’nın darbe planı olduğunu belirten hukuk muşavirliğinin görüşünde şöyle dendi: “Son günlerde basında çıkan ‘Bilgi Destek Eylem Planı’ ve bu kapsamda Hükümet’i düşürmek için yapıldığı iddia edilen eylemlerin açığa çıkması halinde, bu durumun hukuki açıdan ne tür sonuçlarının olacağı Genelkurmay Başkanlığı Adlî Müşavirliği’nden sorularak görüş istenmektedir. Bu konuya ilişkin tesbitlerimiz şunlardır:
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 312’inci maddesinde Hükümeti yıkmaya yönelik yasadışı eylemlerin cezalandırılacağına yönelik düzenleme yer almaktadır. Bu maddeye göre:
1- Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.
2- Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.
Hükümeti gerek doğrudan baskı yoluyla gerek sivil toplum kuruluşlarını devreye sokmak suretiyle devirmeye yönelik faaliyetler yukarıda belirtilen Hükümete karşı suçu oluşturacaktır.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun dava zamanaşımını düzenleyen 66’ncı maddesinin 1’inci fıkrasının a) bendinde; ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarca dava zamanaşımının otuz yıl olduğu belirtilmektedir. Dolayısıyla ilgi (a) yazıda belirtilen eylemler nedeniyle yargılama süreci otuz yıl içinde her an başlatılabilecektir.
Konunun hassasiyeti dikkate alınarak ilgi (a) evrakın ve bu evraka; konu taslak çalışmaların biran önce imha edilmesi kıymetlendirilmektedir. Arz ederim.”
Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılara “İrticayla Mücadele Eylem Planı”nın orijinalini gönderen meçhul subay da Lahika’yla ilgili belgelerin Ergin Saygun’un Özel Sekreteri Kurmay Albay Uğur Berksu’nun kontrolünde imha edildiğini ayrıntılarıyla anlatmıştı.”
Genel Kurmay başkanlığının kendini tavır takınmak zorunda his ettiği ikinci belge ise yine ordu içinden geldiği iddia edilen ve medyaya yansıyan üçüncu bir ihbar mektubunun ekinde bulunan bir CD’deki belgeler içinde yer alan ve TSK Harekât Dairesi Başkanlığı’nca hazırlandığı belirtilen ‘kamuoyu yaratma’ çalışmalarını kapsıyor.
Bu belgeye göre, TSK kamuoyu oluşturmak için ‘irtica’ ve ‘terör’ konularında film yaptırmayı amaçlıyor, bunun için ünlü yönetmenlerin isimlerini belirliyor, hatta senaryosunu bile kendisi yazıyor. Filmlerin müziklerinin ‘Hırsız - Polis’ ya da ‘Ihlamurlar Altında’ dizilerindeki gibi akılda kalıcı olması isteniyor. ‘İrticayı anlatmak’ için seçilen yollardan biriyse oldukça farklı: “Türban takmaya zorlanan bir genç kızın Hürriyet gazetesi yazarı ‘Güzin Abla’ya durumunu yazması ve yardım istemesi.
Belgeye göre ‘kamuoyu yaratma’ faaliyetlerinden biri de anket çalışması yapmak. Konu bölümünde “TSK’nın irticai faaliyetler, terörle mücadele ve ülkenin birliği ve bölünmezliğine ilişkin görüş ve söylemlerinin toplum tarafından onaylandığını gösteren anketler hazırlatılarak, kamuoyuna yansıtılacaktır” deniliyor.
Belge detayları ile değişik medya organlarında yayınlandı.
Genel Kurmay Başkanlığı bu iki haber/belge hakkında şu tavrı takındı :
“Son günlerde medyada, var olduğu iddia edilen üçüncü bir ihbar mektubu ve mektubun ekinde yer alan CD’de bulunan konulara ilişkin haberler yer almaktadır.
Var olduğu iddia edilen yeni ihbar mektubunun; Genelkurmay Askeri Savcılığı tarafından yapılan ve 24 Haziran 2009 tarihinde görevsizlik kararı verilerek yetkili makamlara gönderilen soruşturma dosyasında yer alan bazı maddi hususlardan da yararlanmak suretiyle, hazırlayanların kendi hedefleri istikametinde düzenlendiği değerlendirilmektedir.
Medyaya yansıyan haberlerden öğrenildiği kadar, söz konusu ihbar mektubu ekindeki CD’de yer alan hususlardan büyük bir kısmının 2008 ve daha önceki yıllarda medyaya yansıyan haberlerle benzerlik gösterdiği tespit edilmiştir.
Kamuoyunun, gereğinden fazla, bu tip haberlerle meşgul edilmesinden üzüntü duyulmakla birlikte, dün olduğu gibi bugün de medyaya yansıyan ve Türk Silahlı Kuvvetlerini ilgilendiren bütün haberler değerlendirilmekte ve gerekli görülen durumlarda gerekli işlemler yapılmaktadır.
(Kamuoyunun “gereğinden fazla bu tip haberlerle meşgil edilmesinden” duyulduğu söylenen üzüntü, gerçekte haberlerin içeriği ile ilgilidir. Bu içerik TSK’nın ülke içinde komplocu ve darbeci bir iktidar odağı olduğunu gösteren bir içeriktir. Gelinen yerde at izi ile it izi birbirine karışmıştır. Hangi belgenin gerçek belge olduğu, hangisinin kim tarafından neden üretilmiş sahte belge olduğu belli değildir. Bunun baş sorumlusu fakat darbeci TSK’nin kendisidir.)
17 Kasım 2009 günü bir gazetede yer alan ve bu konularla ilişki kurulmaya çalışılan Genelkurmay Adli Müşavirliği tarafından hazırlandığı iddia edilen belge ise, sahtedir. Söz konusu bilgi notu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca (CMK 250’nci md. ile yetkili) yapılan soruşturma doğrultusunda bazı şüphelilerde ele geçirildiği belirtilerek, 08 Nisan 2009 tarihinde Genelkurmay Başkanlığına incelenmek üzere gönderilen belgeler arasındadır. Yapılan inceleme neticesinde, ilgili savcılığa 01 Mayıs 2009 tarihinde “Kayıtlarımızda böyle bir belgeye rastlanmamıştır. Askeri yazım teknikleri ve isimler kullanılarak kurgulanmış sahte bir belgedir” ibaresiyle cevap verilmiştir. Sahte belgeyi, kasıtlı olarak gerçek gibi sunan, gazete hakkında suç duyurusunda bulunulmuştur.
(Bu konuda Genel Kurmay başkanlığının açıklamalarının ne kadar güvenilir! olduğunun örnekleri çoktur. Genel Kurmay başkanının silahlar hakkında verdiği bilginin yalan olduğu belgelidir. “Kağıt parçası” denen, yoktur denen belgenin, belge ve var olduğu ortaya çıkmıştır. Burada Genel Kurmay Müşavirliğince hazırlandığı iddia edilen belgenin “sahte” olduğunun açıkça ilan edilmesinin bu kategoride bir “gerçek” olduğu hiç te küçük olmayan bir olasılıktır.)
İddia edilen üçüncü ihbar mektubunun 15 Kasım 2009 günü medyada yer almaya başlamasının tesadüf olmadığı ve zamanlamasının da oldukça düşündürücü olduğu ortadadır.
Türk Silahlı Kuvvetleri, kendisine karşı uzun bir süreden beri yürütülmekte olan faaliyetlerin ve bu faaliyetlerin bütün boyutlarının farkındadır. Bugüne kadar yapılan ve bundan sonra yapılacak her türlü saldırı da Türk Silahlı Kuvvetlerinin kararlı duruşunu ve mücadele azmini asla etkilemeyecektir.
(TSK için TSK’nin bugüne dek sorgulanmasından korkulan kimi açıkça yasadışı eylemlerin belgelerinin ortaya dökülmesinin açıklaması vardır: TSK’ya karşı yürütülen,TSK’yı yıpratmaya yönelik faaliyetler, saldırılar! Bu tip açıklamalara inananların sayısındaki her azalma aslında Türkiye’de demokrasi bilincinin giderek artmasına bir işarettir.)
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”
Genel Kurmay Başkanlığı tarafından “hukukun üstünlüğüne” bağlılık yeminleri edilirken, Genel Kurmay’a bağlı Askeri yargının verdiği bir karar, ordunun hukuk’tan ve adalet’ten ne anladığını çok açık olarak ortaya koydu.
Nöbette uyuduğu gerekçesiyle pimi çekilmiş bir el bombasını bir onbaşıya vererek sonuçta dört askerin ölmesine sebep olan Teğmen Mehmet Tümer’in askeri yargıdaki davası sonuçlandı. Mehmet Tümer cezalandırdığı onbaşı Öztürk’ün bütün yalvarmalarına rağmen pimi vermemiş, sonuçta bombanın patlamasıyla Onbaşı Öztürk ile birlikte Piyade Çavuş İbrahim Yaman, Piyade Onbaşı Ali Osman Altın ve er Mesut Bulut parçalanarak ölmüştü. Bir süre kamuoyundan gizlenen ve 'eğitim zayiatı' olarak yansıtılan olayın ortaya çıkmasının ardından Mehmet Tümer tutuklandı. Elazığ 8'inci Kolordu Mahkemesi'nde yargılanan Tümer'in son duruşmasında, kamuoyunu ve olayda ölen askerlerin yakınlarını şaşkına çeviren karar çıktı.
Davaya bakan askeri mahkeme Teğmen Mehmet Tümer’i 9 yıl iki ay hapis cezasına mahkum etti. Kuşkusuz eğer bu olay medyaya yansımasa idi, erler bir ‘kazaya’ kurban gitmiş olarak gösterilecek, kimse cezalandırılmayacak, olayın üzeri örtülecekti. Olayın medyaya yansıması sonucu evet Mehmet Tümer yargılanmak ve cezalandırılmak zorunda kalınmıştır. Fakat verilmek zorunda kalınan cezanın “ağırlığı” bu mahkumiyet kararını verenlerin adaletlerini de net olarak ortaya koyuyor. 4 askeri “disiplin” adına göz göre göre ölüme göndermenin bedeli bu adalet’te 9 yıl 2 ay hapis cezası oluyor. Pratikte bu 6 yıllık hapis cezası anlamına geliyor. Yani her cinayetin bedeli ortalama 1,5 yıl oluyor. Bu orduda subaylara verilen “emrinizdekileri öldürebilirsiniz, askeri adaletimiz sizin arkanızdadır” mesajıdır !
+ Radikal demokrat Öcalan’dan inciler …
Bu kez yorumsuz… Söylenen yeni bir şey yok. Daha önce söylenmişlerin varyasyonları. İhtiyaca ve duruma göre şu veya bu yan öne çıkıyor. Söylenenlerin hepsinin çıkış noktasında kendini dünyanın bugüne dek gelmiş geçmiş en büyük filozofu ve siyasetçisi, en büyük ekonomi uzmanı vb. olarak gören A. Öcalan duruyor. Her türlü sorunun -en başta da tabii Türkiye/KK’da Kürt sorununun- tek çözüm adresi A.Öcalan. Savaş veya barış A. Öcalan’a karşı tavır tarafından belirleniyor. Ekim sonundan bu yana konuştuklarında giderek artan dozda AKP’nin kendini muhatap alma ihtimalinin ortadan kalktığını gören ve AKP’nin siyasetini “en tehlikeli” olan tasfiye siyaseti olarak değerlendiren (ki bu değerlendirme yanlış değildir), buna bağlı olarak sağlık sorunlarını öne çıkararak tabanı eyleme çağıran bir tavır var. Bunun sonucu ortamın sertleşmesi olacaktır.
28 Ekim 2009 tarihli Görüşme Notu'ndan :
Açılım konusunda AKP’nin tavrı hakkında
„AKP, bu işte ciddi değil. Kasım ayı içinde birşeyler olabilir diyorlar ama göreceğiz. Bunlar bir tek halkı aldatmıyorlar devleti de aldatıyorlar. Günübirlik çıkarlarını düşünen politikacılar devlete de zarar veriyor, devletin itibarı ve saygınlığına gölge düşürüyorlar. Devlet adamlığı ciddiyet ister. Osmanlı'da devlet adamlığı vardı, devlet ciddiyeti vardı, bunlarda o da yok. Barış ciddi iştir, AKP samimi değil, bunların barış istedikleri yok. Bu açılım sürecinin geldiği son nokta yine 'alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete'dir. Yine herşeyin günahını Kürtlerin üzerine atmaya çalışıyorlar. Bunların yaklaşımı on beş yaşındaki kızı kandırmaya çalışmaktır. Burada bana bu muameleyi yapmaya çalışıyorlar. Ama sonuç alamazlar. Süreci yeniden değerlendireceğiz falan diyorlar, olmaz böyle. Erdoğan'ı ciddiyete davet ediyorum. Bundan sonra grup murup da gelmeyecek. Gelmelerine gerek kalmadı.”
(Öcalan’ın burada söyledikleri AKP’yi “devlete” -yani orduya, yüksek yargıya- şikayet anlamına geliyor. Öcalan aynı zamanda PKK‘ya da gelişleri durdurma direktifi veriyor.)
“Sil baştan ne demek? Ne yapıyorlarsa yapsınlar. Zaten bunların barış gibi bir niyetleri yok. Bunlar barışta ciddi değil, samimi değil. Bunların tek amacı tasfiyedir. CHP ile MHP'yi de geçelim, bunlar zaten barış istemiyor. Biri ulusalcı faşist diğeri milliyetçi faşist. Bunlar zaten savaş istiyor. Bülent Arınç'ın yaklaşımı biraz daha olumlu gibi görünüyor. Sayın Arınç'a buradan sesleniyorum. Bu AKP'nin yaptığı dine sığmaz, bin yıllık kardeşlik diyorlar, kardeşliğe de sığmaz, demokrasiye de sığmaz. Sayın Bülent Arınç, İslam tarihini biliyorsunuz; Uhud savaşını, Bedir savaşını, Hendek savaşını bilirsiniz. Beş bin asker ve beş bin korucu öldü diyorlar, kırk bin de bizden öldü diyorlar, toplam elli bin. Elli bin kişi ölmüşse orada savaş vardır. Terör diyorlar terör de olsa yine ortada bir savaş vardır. Savaş varsa ortada iki taraf olur. Ve barış da taraflar arasında olur.”(...)
“AKP, samimi değil. Bu barış grubunun gelmesiyle AKP'nin ne yapmaya çalıştığı açıkça ortaya çıkmıştır. Zaten benim grup çağırmamdaki amaç da buydu. Bunlar sözde burada beni kullanarak bu meseleyi kendilerince halledeceklerini hesaplıyorlar. Beni bu amaçla kullanamazlar. Açılım hikaye, asıl amaçları PKK'nin tasfiyesidir.”
“Bugün için bazı görüşleri yan yana getirdiğimizde anlıyoruz ki devlet içinde bu sorunu çözmek isteyen bir grup var. Ama hükümetin ne yapacağı artık belli oldu, büyük bir şovdu sona erdi. Ben daha önce de tahmin ediyordum ama yine de çözüm konusunda iyiniyetli olup olmadıklarını görmek gerekiyordu. Ben AKP'nin samimi olduğundan ciddi şüphe duyuyorum. CHP ve MHP'yi konuşturan güç-merkez ile AKP'yi konuşturan güç-merkez aynıdır. İkisi de aynı yerden yönlendiriliyor. Bunları yönlendiren, kontrol altında tutan güç, Kürtlerin de bir kısmını kontrolde tutmak istiyor. DTP'ye 'işte siz bu planımızı kabul etmezseniz, sizi tasfiye ederiz' mesajı veriliyor. Kapatma meselesi de bu nedenle gündemde tutuluyor. Yüzlerce DTP'li tutuklandı, tutuklanmaları da devam ediyor. Çok daha büyük operasyonlar da olabilir.”
Dünyayı çözümleyen biricik lider.. A. Öcalan :
“Ben savunmalarımda devletin çözüm olmadığını tarihsel toplumsal temelde anlattım, açımladım. K. Marks, Lenin, Mao bunlar da devleti iyi tahlil edememişlerdir. İngiltere K. Marks'a kucak açıyordu, onlar tarafından besleniyordu, Almanya'ya karşı kullanma amacındaydı. K. Marks İngiliz ajanıdır demiyorum ama objektif olarak İngiliz politikalarına hizmet etmiştir. Alman sosyalistleri, komünistleri Marks'ı bu yüzden sevmezlerdi. O nedenle komünizm yerine Almanya'da milliyetçilik gelişmiştir. Hitler faşizmi deniliyor ama kapitalist modernite faşizmin ta kendisidir. Lenin, 'sosyalist devlet' üzerine kafa yoruyordu. Prodhon, Kropotkin ve Bakunin bunlar devleti daha iyi tahlil etmişlerdi. Hatta Kropotkin, Lenin'e karşı çıkarak 'sen diktatörlüğü getiriyorsun, demokrasiyi yok ediyorsun' diye karşı çıkmıştı. Lenin de ona 'bunamış' diyordu. Ama sonuçta Sovyetler Birliği yıkıldı, Çin bugünkü krizde kapitalizmi ayakta tutan ülkedir. Dolayısıyla Kropotkin haklı çıktı. Öncesinde Sovyetler Birliği de objektif olarak kapitalizme hizmet etmiştir. Devletin sosyalisti olmaz. Sosyalist devlet de olmaz. Baskının, sömürünün, zorbalığın kaynağı devlettir. Devlet tümüyle de kötüdür demiyorum. İyi yanları da var; demokratik devlet, hukuk devleti olursa.”
Apoist Tarih Çözümlemeleri ... Her şeyin müsebbibi İngiliz politikaları ve tabii Yahudiler !
“İngilizler bunu hep yapmışlardır tarih boyunca. Ben 16.Yüzyıla kadar çok iyi inceledim. 16. Yüzyılda Portekiz gibi küçük bir devlet kurdurtarak İspanya İmparatorluğu'nu yıkmışlardır. Avustarya-Macaristan İmparatorluğu’nu da Prusya devletini kurdurarak yıktılar. İşte bu Türk üst kimliği politikasıyla ve buna dayalı Türk devletiyle Osmanlıyı yıktılar. Bu Türk üst kimliği anlayışı gerçek Türklükle alakalı değil, Türkleri de içine almıyor. Balkanlardaki, Kafkaslardaki Türkler dışarıda kaldılar. Hani neredeler bunlar, neden onlara sahip çıkılmıyor? Bu Türk üst kimliğiyle Osmanlı Bakiyesi halklara dar bir elbise biçilmiştir. Dar ve kalın, katı ve değişmez yasalarla çevrilmiş bir elbise içine on kişi yirmi kişi sığdırmaya çalışıyorlar. Bununla kültürleri eriterek bir alaşım yaratmak istediler. Nihal Atsız bile bunu görmüştür. Oğlu da halen yaşıyor ve yazıyor. Bu Türklüğün korkunç bir Türklük olduğunu o bile söylemiştir. Bu Türklüğe karşı olduğu için kendi Türklük anlayışı nedeniyle yıllarca cezaevinde kalmıştır.'
İngilizler önce Yahudi devletini Batı Anadolu'da kurdurmaya çalıştılar hatta toprak satın almak istediler Osmanlı kabul etmedi. Daha sonra Filistin'de kurdular. Şimdi de Güney'de küçük bir Kürt ulus-devletiyle de tüm Kürtleri Güney ulus-devletçiği etrafında toplayıp kontrol altına almak istiyorlar. Barzani'nin açıklamasını dinledim. Benim için 'Kürt düşmanlığı yapıyor' dedi. Benim amacım Kürtleri gerçek anlamda özgürleştirmektir. Barzani bunu ya anlamıyor ya da işine gelmiyor. Ona kızmıyorum, devlet kurabilir ama feodal temelde değil, demokrasiye açık olmalıdır.”
“İsmail Beşikçi 1920'lerden bahsediyor. Ben 1920'leri yıl yıl inceledim. İngilizler Türkleri Anadolu'ya sıkıştırarak küçük bir Türk devletçiği yarattılar. Hatta o zamanki milletvekilleri Meclis'te buna itiraz ettiler, karşı çıktılar. Misak-ı Milli bu değil dediler. Misak-ı Milliyle Türklerin ve Kürtlerin oturduğu yerleri kastediyorlardı. Mustafa Kemal, Musul ve Kerkük'ü vermek istemiyordu ama İngilizler'in oyunları nedeniyle Mustafa Kemal vermek zorunda kaldı. Şeyh Sait İsyanı-Dicle İsyanı bir provokasyondu. Bunun provokasyon olduğunu anlamadılar. Dersim isyanı sonunda da Mustafa Kemal, Seyit Rıza ile görüşecekti ama bunu yapmasına bile izin vermediler, onu beklemeden Seyit Rıza'yı idam ettiler. Mustafa Kemal gerçek bir isyancıydı. Ama Fevzi Çakmak Genelkurmay Başkanıydı. İnönü onlar başından beri İngilizlerin tarafındaydı. Hatta onlar tarafından görevlendirildiler. Bunlar Mustafa Kemal'in isyanına destek için katılmadılar, Mustafa Kemal ve kurulacak devleti İngiliz yanlısı politikalar çerçevesinde kontrol altına almak için Ankara'ya gönderildiler. Mustafa Kemal İngiliz politikalarını biliyordu, kabul etmiyordu. Mustafa Kemal 1925'e kadar Lenin'le ilişki içindeydi. Ve cumhuriyetin ancak Kürtlerle birlikte hareket edilerek kurulabileceğini biliyordu. Kürtlere özerklik verilmesinden bahsediyordu. Ama bu İngiliz yanlıları onu kuşattılar. 1925'teki suikastle Mustafa Kemal'i etkisizleştirdiler, yalnızlaştırdılar. Mustafa Kemal suikaste ismi geçen üç dört tanesini astırdı ama karşısında hepsi birleşince Mustafa Kemal onların gücünü anladı, ileri gidemedi. Mustafa Kemal'i etkisizleştirdiler, etrafını İngiliz yanlısı İttihat Terakkici kadrolarla sardılar. Ve kendi politikaları için onu ilahlaştırdılar. 1944'e kadar bu şekilde İngiliz etkisi devam etti. 1944'ten sonra ABD devreye girdi, Türkiye ABD politikalarına teslim oldu.”
Bir futbol dahisi olarak Öcalan :
“Erdoğan birkaç rolü birden oynamak istiyor. Erdoğan da geçmişte futbol oynamıştı, futbolu iyi bilir. Futbolda oyunun kuralları önceden bellidir, oyunun ortasında kurallar değiştirilmez, değiştirilirse kural ihlali olur. Kürtler oyunda kural ihlali yapmıyor ama Erdoğan oyunun ortasında kendisi üç kural ihlali yapıyor. Bir yandan savunmada oynayacağım diyor, kaleyi koruyorum diyor, işte bunu tek devlet, tek millet, tek bayrak deyip yapıyor, sözde kaleyi savunuyor. Bu birinci kural ihlali. Aynı anda oyun başlamışken bu sefer orta sahada oynayacağım diyor. İkinci kural ihlalini yapıyor. Yine aynı oyunda bu sefer ben ileride oynayacağım, gol atacağım diyor. Bu da üçüncü kural ihlalidir. Oyun böyle oynanmaz. İşte bu açılımla ileride oynayarak Kürtlere gol atmaya çalışıyor. Ama Kürtler bu gölü yemez. Diyarbakırlılar futbolla ilgililer, iyi anlarlar.”
Çözümde tek adres: A. Öcalan:
“Benim silahları bıraktırma iradem var, gücüm de var. Ta 1999'da hakime de söylemiştim. Hakim bana 'Apo sen silahları bıraktırabilir misin?' diye sormuştu. Evet güvence verilirse üç ay içinde silahları bıraktırabilirim, demiştim. Hükümete, AKP'ye yedi yıl süre verdik. Şimdi diyorlar ki, askerler de buna dahil; 'ah biz keşke o süreci değerlendirseydik' diyorlar. Niye değerlendirmediniz, niye adım atmadınız, nerdeydiniz? Demek ki amaçları çözüm değilmiş, tasfiyeymiş. 2004'te Osmanlar üzerinden bunu denemeye çalıştılar, olmadı.'
“Barış grubunun gelişinden de anlaşılıyor ki silah bırakma konusunda hala PKK'yi ikna edebilirim. Beni dinliyorlar, bana bağlılar. Ama ben artık karışmıyorum. Ben demokratik çözüm ve barış konusunda üzerime düşeni yaptım.”
“Eğer barış için samimilerse ben rol alırım. Daha önce de belirttim, önüm açılmazsa bu rolü oynayamam. Gidip konuşursam ikna edebilirim. Ben bunu barış grubunun gelişiyle ispatladım. Gelenlere ve karşılayan halkımıza şükran borçluyum.”
“'Ben '99'da gerillaların sınır dışına çekilmesini sağladım. 2006'da ateşkes çağrısı yaptım. Üç kez ateşkesin uzatılmasını sağladım. Barış için elimden gelen herşeyi yaptım. Yol haritamı da verdim. Defalarca barış için çağrı yaptım, savunmalarımı yazdım. Artık benim burada yapabileceğim bir şey kalmadı. Ben barış için elimden geleni yapıyorum ama buradaki şartlarım elverişsiz. Rolümü oynamam için önümün açılması gerekiyor. Birinci ve İkinci barış grupları süreci yeterince değerlendirilemedi. Bu üçüncü barış grubudur. AKP'nin samimiyetini görmek istedim ve anlaşıldı ki AKP samimi değilmiş.”
Apoist Kapitalizm eleştirisi …
“Başarılı bir kapitalizm eleştirisi yapıyor, Kapitalist Modernite'yi çözümlüyorum. Kapitalizmin maskesini düşürüyorum. Avrupalı aydınlar utanç duymalılar. Onlar orada doğru dürüst bir şey yapamadılar. Bunları kendimi övmek için de söylemiyorum. Mesela Hannah Arendt, çok iyi bir politik filozoftur ama bu gerçekliğin ancak kıyısından geçiyor. Bu filozoflar sadece işin teorisiyle ilgileniyorlar. Ben hem teori hem de pratikle, pratik siyasetle de ilgileniyorum. Arendt ancak bir ufuk açıyor. Koskoca Marks'ı dahi kapitalizm yuttu, kapitalizmi iyi çözemediklerinden sonuç olarak kapitalizme hizmet etmiş oldular. Lenin de bu nedenle pratikte çaresiz durumdadır. İki şeyi geliştiriyor; endüstriyalizm ve ulus-devlet. Stalin de sonuç olarak kapitalizme hizmet etmiştir. Mao yine aynı şekilde. Şu an Mao'nun yarattığı Çin, ABD kapitalizmini ayakta tutuyor, ABD'ye hizmet ediyor. Rusya da Avrupa kapitalizmini ayakta tutuyor ve ona hizmet ediyor. Savunmalarımda bu hususları detaylıca işledim. Ben bu nedenlerle Mustafa Kemal'i önemsiyorum. Mustafa Kemal bunlara karşı bağımsız kalmak istiyordu. Bunları ordusuyla kovdu ama sistemini aşamadı, bu sisteme teslim oldu; kendini yaşatmak için İngilizlerle uzlaşmak zorunda kaldı ve Kürtler de bu hale geldi.”
Sol kontrol altında, kontrol altında olmayan tek güç odağı .. İmralı’daki Öcalan !
“Emniyet Genel Müdürlüğü'nün bir raporu yayınlanmış benimle ilgili. İşte Öcalan-PKK-Ergenekon ilişkisi falan diyorlar. Ben bu konuda burada hep söyledim, savcı gelip beni dinlemelidir diye ama gelip dinlemediler. Hep söyledim, bunlar içimize sızdılar, bizi de kontrol altına almak istediler. Hasan Bindal olayını da hep bu yüzden anlatıyorum. Sol'u da kontrol altında tuttular. Mustafa Suphi'den beri Sol, kontrol altındadır. Bugünkü Sol, kontrol altında tutulan Sol'dur. Sol'u kontrol altında tutmak için bir çok sahte Komünist Partisi kurdular. Eskiden Türkiye'deki Gladio'yu PKK'nin içine de sızdırmak için onlarca küçük gruplar kurdurdular. Hogir onlar çoluk, çocuk katletmeye başladılar. İşte Hogir bunların adamıdır, Kolordu Komutanının yardımcısı olduğu ortaya çıktı. Bunlar bizim adımıza yüzlerce eylem yaptılar; çoluk, çocuk, bir sürü insan öldürdüler, bunları bize mal etmek istediler. Bunları Hogir'lere yaptıranlar, bunları bilmelerine planlamalarına rağmen bunu bize yıktılar. Bu yüzden bilinçli olarak bize işte 'Apo bebek katili, cani' dediler. Bunlar 2005 yılında Mersin'de bayrak provokasyonunu da yaptılar, bize yıkmaya çalıştılar ama öyle olmadığı ortaya çıktı. Bize karşı PKK içinde birçok kişi ve grup çıkardılar. Ancak hiç birisi başarılı olamadılar. Bunlar pratik olarak beni aşamadılar. Teorik olarak da hiç aşamadılar.”
4 Kasım 2009 tarihli Görüşme Notu'dur:
Yeni ceza evi hakkında: Henüz yeni yere taşınmadan … eskisinden kötü…
“Burası eski yere göre daha kötü. Bunu bir gelişme olarak sunmaya çalışıyorlar ama aslında tecritin daha da ağırlaştırılmış halidir. Beni burada etrafımı daha da daraltarak, koşullarımı daha da ağırlaştırarak teslim almak istiyorlar. Evet, daha izole, daha kötü koşullar. Burada nefes alamıyorum, boğazıma kadar dolmuşum. Kaldığım oda 6 metrekare kadar, öncekinin yarısı kadardır. Pencereden vuran güneş tamamen yakıyor, hava almak için mecburen pencereye dayanıyorum, bu seferde güneş yakıyor ama hava almak için dayanmak zorundayım. Öbür yerdeki pencere daha iyiydi, dışarıyı görmek ve hava almak açısından. Bu pencere yukarıya bakıyor, dışarıyı göremiyorum. Yani şimdiki koşullarım daha kötü, geriye gitti, iyi olmadı. Buraya getirilenlerle henüz görüşmedim, bir aya kadar ancak olabileceğini söylediler. Bunu açılım, gelişme, iyileştirme olarak sunuyorlar ama öyle değil. Amaç iç kamuoyunu yanıltmak dış kamuoyunun, CPT'nin baskısını azaltmaktır. Durumum böyle bilinmelidir. İyileştirme falan yok.”
AKP yalnızca imzacı:
“Açılım deniyor. Aslında AKP'nin yaptığı hiç bir şey yok. Açılımı devlet yapıyor, AKP sadece imzacı. TRT-6 gibi hamlelere de devlet içinde belli bir güç var, bunlar karar verdi, AKP de uyguladı. AKP'ye düşen rol uygulamaktır. Ama AKP'nin içinde de çözüm isteyenler var.”
Yol Haritasındaki üç aşamalı plan :
“Yol haritamda üç aşamalı bir plandan bahsetmiştim: Birinci aşama Meclis'de bir araştırma komisyonunun kurulması, bu komisyon gelip beni de dinleyebilir. Ondan sonra Meclis'te bizimle ilgili, sorunun çözümüne ilişkin bir karar alırlar. Böyle bir karar alınırsa ikinci aşama devreye girer. İkinci aşama olarak; silahlı güçlerin sınır dışına çekilmesi devreye girer. Tamamen çatışmasızlık sağlanır. Bundan sonra üçüncü aşama devreye girer. Üçüncü aşamada anayasal ve yasal düzenlemeler yapılarak ona göre güçlerin ülkeye dönmesi sağlanabilir. Bunun dışındaki hiç bir öneri ya da görüş bizim çözümümüz değildir. 160 sayfalık çalışmam sadece bir yol haritası değil, çözüme ilişkin geniş bir çalışmaydı. Orada anlamlı çözüm önerilerim vardı.”
Maxmur için dönüş önşartları :
Maxmur için de aynı şeyi söylüyorum. Maxmur bir KCK birimidir. Maxmur'un üç kırmızı çizgisi var; kendi meclisleri, yürütmesi ve kendi öz savunmaları var. Bunların kabul edilmesi gerekir, bunlardan vazgeçemez. Bu hususlar görüşülür, tartışılır ve kabul görürse toplu olarak -ancak buna da kendileri karar verirler- geri dönerler. Geri dönüş koşulları oluşup da karar vermeleri halinde onlar için benim yerleşime ilişkin önerim şudur; onlara Cudi'nin eteklerinde bir kent kurulur, oraya yerleşirler. Geliş olursa ancak böyle olur.
13 Kasım 2009 tarihli Görüşme Notu'ndan:
Mustafa Kemal Dersim katliamında suçsuz ! Katiyen Kürt düşmanı değil!
Atakürt olmak isteyenden Atatürk’e selam !
“Sizi öldüren, bitiren bu zihniyeti tanıyacaksınız. Seyit Rıza'yı şafak vakti, daha Mustafa Kemal'i beklemeden asıyorlar. Kim asıyor? Kürt-Türk uzlaşmasını istemeyenler asıyor. Bunun yüz yıllık tarihi var. Ta 1906 darbesine kadar dayanıyor, hala günümüze kadar varlığını sürdürüyor. İşte bu ekip asıyor. Şimdi bunların temsilcileri Kamer Genç, Deniz Baykal ve Kemal Kılıçdaroğlu’dur. Bunlar hepsi bu çetenin devamıdır. Şimdi de Kamer Genç gibileri çıkmış Dersim hakkında ileri geri konuşuyorlar. Seyit Rıza'yı, Mustafa Kemal'i beklemeden asmalarının nedeni, Kürtlerle uzlaşmasının önüne geçmekti. Yine Mustafa Kemal'i Kürt düşmanı olarak göstermek, burada bana da bebek katili, Türk düşmanı dediler. Bununla da nasıl Mustafa Kemal’i Kürt düşmanı olarak gösterdiyseler beni de Türk düşmanı olarak göstermek istediler. Böylece Kürt-Türk uzlaşmasını engellemeye çalışıyorlar.”
(…)
“Tarih, işte böyle çarpıtılmıştır. Kürtler, Mustafa Kemal'i Kürtlerin katili, Kürtlerin düşmanı olarak biliyor! İşte benim adımı da bebek katiline, Türk düşmanlığına çıkardılar. Mustafa Kemal, Kürt düşmanı; Apo Türk düşmanı! Mustafa Kemal nasıl Kürt düşmanı değilse ben de Türk düşmanı değilim. İşte Mustafa Kemal'i Kürt düşmanı beni de Türk düşmanı gösteren aynı zihniyettir.”
Ermeniler üzerinde soykırımın relative edilmesi :
“Belki abartılı oldu denilecek ama bunların Türk milliyetçiliği-Türkçülüğü, Hitler milliyetçiliğinin-Hitler faşizminin atasıdır, o niteliktedir. Kürtlerin durumu da Ermenilere benziyor hatta Ermenilerin durumundan daha kötü bir durumdalar; Ermeniler bir kere katledildiler ancak Kürtler defalarca katliamlardan geçirildiler ve hala katlediliyorlar.”
AKP’ne tehdit dolu son uyarılar !
“Bu oyun tutmaz, bu oyun herkese kaybettirir. Sayın Erdoğan'a sesleniyorum; eğer bu sorunu çözmezsen, böyle sağa sola savurursan, yedi yıldır yaptığın gibi demagoji yaparsan, ciddiyetsiz davranırsan durumun Özal'ın ölümünden kırksekiz saat öncesi gibi olur, Özal'ın son kırksekiz saat içinde başına ne getirildiyse sizin de başınıza getirebilirler. Cesaretli olmalısınız. 'AKP'yi Amerika destekliyor' deniliyor ama bilinmeli ki durumunuz Özal'ın Amerika ile olan ilişki durumundan daha iyi değildir. Çünkü herşeyden önce AKP'nin islami kimliği var, Özal da bu yoktu. ABD bu kimliği çok benimsemez, tutmaz. Bütün bu işlerin arkasında Amerika var tabi. İşte Özal'ın sonu ortadadır. 1950'lerden itibaren Türkiye tamamen Amerikan politikalarına bağımlı hale getiriliyor.”
Bensiz olmaz ! Çözümün tek adresi: A. Öcalan :
“Kesin olarak şunu söylüyorum. Kimse benden pratik önderlik beklemesin. Kürtler, kendi içlerinde tartışsınlar, kararlaştırsınlar, kendileri karar versin ne yapacaklarına. Ama benim rol almam isteniyorsa koşullarımın düzeltilmesi gerekir, her yere ulaşabilmeliyim. Onbir yıl etti, sağlık durumum da bunlarla bağlantılıdır. Hiç bir şeyi takip edemiyorum, birçok şeyden haberim yok.'
'Meclis, demokratik anayasa, demokratik çözüm ve barış kararını almalıdır. İşte 10 Kasım deniliyor. Farketmez, parlamentoda barışın, demokratik çözümün kararı alınmalıdır. Halk bunun için, demokratik çözüm için demokratik eylemselliklerini yükseltebilmelidir, devam ettirmelidir. Eğer Meclis bu kararı almazsa PKK ve Kürtler kendi kararlarını alırlar, ben de buna karışmam. Ancak bir çözüm iradesi oluşursa ben o zaman üzerime düşeni yaparım. Devlet bundan sonra benden bir şey beklemesin, ben üzerime düşeni yaptım.”
18 Kasım 2009 tarihli Görüşme Notu'ndan:
A.Öcalan 17 Kasım’da yeni cezaevine nakledildi. 18 Kasım görüşmesi yeni cezaevindeki ilk görüşme idi. Bu görüşmede ağırlığı A. Öcalan’ın sağlık sorunları ve yeni cezaevindeki şartlardan yakınmaları oluşturuyor.
17 Kasım darbesi…
“Yeni cezaevini CPT, AİHM önerdi. Bu, aynı zamanda onların projesidir. Benim burada bu koşullarda, bu şekilde tutulmamda onların da sorumluluğu var. Burası onların bir projesidir. Zaten ben CPT'ye, AİHM'e buradaki koşullarım hakkında hazırladığım raporu gönderdim. Bu raporda buradaki koşullarımın düzeltilmesi gerektiğini belirttim. Buna karşı onlara bu sorumlulukları hatırlatılmalıdır, CPT ve AİHM'e, 'bu durumdan siz sorumlusunuz, sorumluluğunuzu yerine getirin, güvence altına aldığınız hakları koruyun' dedim. Ayrıca bunca ihlal karşısında insan hakları savunucuları, duyarlı tüm çevreler; 'Öcalan'ın durumunu açıklayın' çağrısında bulunmalıdırlar; 'Ne oluyor orada' diyebilmelidirler, kamuoyuna net bir açıklama istemelidirler. CPT'nin yapmış olduğu hatadan dönmesini istenmeli ve koşulların düzeltilmesi talep edilebilmelidir. Gelip burayı görüp incelemek zorundadırlar, bu onların görevidir. CPT kendisi daha önce geldi, incelemelerde bulundu. F Tipine nakledilmem gerektiğini ve F-Tipi cezaevi inşaatının yapılması ve F-Tipi koşulların yaratılmasını CPT söyledi, raporlarında var. Bütün bunları CPT istedi. Bana da buradaki koşullarımın eskisine göre daha iyi olacağını belirttiler ama hiç biri olmadı. Koşullarım daha da kötüye gitti. Buraya gelip kendi yarattıkları eserlerini görmeliler. Bizi kandıramazlar, kandırmaya çalışmasınlar. Buraya 17 Kasım'da getirildim. Bu bir darbedir. Ben buraya getirilmemi darbe olarak değerlendiriyorum, 17 Kasım darbesi olarak tanımlıyorum.”
Nefes alamaz durumda .. yarı ölü bir şekilde yaşamaktayım…
“Sağlık sorunlarım devam ediyor. Daha ağırlaşan durumlar var. Burada düzenlenen havalandırma sisteminden dolayı nefes alamaz durumdayım. Odamın havasız olmasından dolayı boğazıma kadar tıkanmış durumdayım. Boğazımdaki akıntı devam ediyor. Sinüzit rahatsızlığım zaten vardı, genzimde ve boğazımda, bu bölgelerde kaşınma ve yanma var. Bu ağrılar gün geçtikçe daha da şiddetleniyor, her geçen gün ağırlaşıyor. Nefes alamıyorum. Nefes almakta oldukça zorluk çekmeye başladım. Durumum buradaki koşullardan dolayı daha da ağırlaşıyor. Sağlık sorunlarım buraya, buradaki duruma bağlı. Daha ne olur, nasıl olur, nasıl gelişir bilemiyorum. Havasızlık bütün vücut fonksiyonlarımı etkiliyor. Bilinen bir şeydir, havasız kalan bir insanın beyin hücreleri ölür. Ben de havasızlıktan dolayı sanki beynimdeki hücrelerin öldüğünü hissediyorum. Baş ağrısı yapıyor. Bu durum konsantremi dağıtıyor. Oldukça rahatsız edici ve beyinsel işlevlerimi etkileyen bir durum bu; durumum yarı ölü, yarı baygın gibidir. Ben burada yarı baygın bir şekilde, yarı ölü bir şekilde yaşamaktayım. Buna ne kadar dayanırım, ne kadar bu koşullar da yaşanır bilemiyorum.”
6.50 metrekare…
'Tek katlı, yaklaşık 6- 6.50 metrekare genişliğinde bir yerdeyim, içeriye kapalı banyo tuvalet yapmışlar, yani iç içedir. Hemen duvar dibinde yatağım var. Duvara bitişik. Öbür duvarla yatağım arasında çok dar bir mesafe var.”
'Önceki yerde cama dayanarak nefes alıyordum, hava alabiliyordum. Şimdiki yerde öyle bir imkân da yok. Havalandırma boşluğu, penceresi küçük ve yüksekte. Bu durum benim buradaki yaşamsal tüm fonksiyonlarımı etkiliyor. Uyurken havasız ve nefessiz kalıyorum. Yani ya uyuyacağım ya da nefes alabilmek için uyanık kalacağım.”
'Nasıl bir idam mahkûmu asılma sırasında can havliyle kasılır, son nefesini vermeden önce çırpınır, benim durumum da buna benzerdir. Biliyorsunuzdur, insan asılırken ilk verdiği tepki kasılmadır, vücut kasılmasıdır. Bu, o ölüm sürecinin yüzde yirmi beşidir, sonra da diğer ölüm safhası tamamlanır. Ama idam edilen bir insanın ilk tepkisi bu yüzde yirmi beşlik kasılma safhasıdır. Benim buradaki durumum da şu anda idam edilen bir kişinin yüzde yirmi beşlik safhasıdır.”
“Çok güçlü inancım olmasa ben burada intiharvari tarzı eylemlere girerdim. İşte Kemal Pir, Hayri Durmuş gibi arkadaşlar ölüm oruçları gibi intiharvari eylemlere girdiler. Bu arkadaşların bu değerli direnişlerine karşı saygım ve sorumluluğum, halka karşı sorumluluğum var. Zaten bu değerlere karşı çok güçlü, büyük inancım olmasaydı ben de bu kadar dayanamaz, intiharvari eylemlere girebilirdim. Tabi ben burada her an ölebilirim. Benim ölümümün etkisi çok büyük olur, kaos olur. Ölümüm sonrası çok kanlı süreçler yaşanır ve büyük karışıklıklar olur. Ben burada her gün sorumluluklarım için yaşadım, halk için mücadele ederek yaşadım. Onurluca mücadele ve yaşamım bu anlamda halk için hep olacaktır.”
“Ama bu da bir gerçektir, şimdiki yerim adeta bir ölüm çukurudur. Ben burayı böyle adlandırıyorum. Bir insanın burada nefes alması bile çok zordur. Havasızlık beynimdeki hücreleri öldürüyor. Bu beyin hücrelerinin ölümünü hissediyorum. Burada konsantre olamıyorum. Yine söylüyorum benim buradaki durumumdan CPT, AİHM, yani Avrupa sorumludur; onlar istedi bu cezaevinin yapılmasını. Burası onların bir projesidir, onların bilgileri dahilinde yaşatıldı her şey. Bu durum böyle bilinmelidir. CPT'nin buraya gelmesi gerekiyor. Burayı inceleyecek. Başka türlü olmaz. Herkes bu durumu böyle bilsin. Ben durumumun açıklığa kavuşturulmasını talep ediyorum. Tekrar söylüyorum; bu bir öldürmedir. Ben buraya getirildiğimde CPT'den biri, bir kadın beni burada karşıladı. Bana benim burada kalacağımı, buradaki yaşantımın takipçisi olacaklarını, buradaki sistemi takip edeceklerini ve kendilerinin güvencesi altında olduğumu söylemişti. Bütün bunların güvencesini verdiklerini belirtti, bu sorumluluğu kabul etti.”
25 Kasım Görüşme Notu’ndan :
A. Öcalan üzerinde büyük oyun…
“Koşullarım ortada. Benim üzerimde binbir türlü oyun oynanıyor. Herkes bunu görebilmelidir. Bu oyunları fark edebilmelidir. İsa çarmıha gerilirken, eti paramparça edilirken bile üzerinde bu kadar oyun, bu kadar dalavere dönmüyordu. Ama benim üzerimde ise binbir türlü oyun oynanıyor. Bir sürü hesap, dalavere dönüyor. Burada olmamdan bile faydalananlar var. Benim burada tutulmamın başlıca aktörleri İngiltere, ABD, Avrupa Birliği, İsrail ve Yunanistan komploculuğudur. Bütün bu güçlerin beni Türkiye'ye teslim etmesi boşuna değildir. Burada tutulmam karşılığında Türkiye'den koparttıkları var. İngiltere ve özellikle ABD, Birinci Dünya Savaşı'nda elde edemediklerini beni burada tutarak elde etmeye çalışıyorlar. Hatta İngiltere başaramadı, ABD bunu başardı. İşte 1920'lerdeki amaçlarını beni buraya hapsederek gerçekleştirdiler. Şimdi ise benim burada tutulmam karşılığında Türkiye hepsine tavizler vermiştir. Benim Türkiye'ye verilmemle birlikte İngiltere ve ABD Irak'ı tuttu. ABD'nin, bu güçlerin amacı, Güney'de bir Kuzey Irak Kürt Devleti kurup bütün sorunları oraya yıkma ve orayı sorunun kaynağı haline getirerek boğmadır. Yine biliniyor, Yunanistan'da Pontuslar var. Pontuslar kendi yerlerinden koparılıp Yunanistan'a sıkıştırılarak orada bir sorun haline getirildiler ve bu halde bırakılarak bitirilmeyle yüz yüze bırakıldılar. Kürtlerin getirilmek istendiği noktada aynıdır. Yunanistan'daki Pontuslara yaklaşımın aynısını şimdi Güney'de Kürtlere yapacaklar. Kürtlerin bütün özgürlük dinamiklerini tasfiye edip kendilerine bağlı bir küçük devletçik kurup bütün sorunları buraya hapsetme, buranın şahsında Kürtlerin özgürlük mücadelesini boğuntuya getirme çabası vardır. Avrupa Birliği ise Ermenistan, Kıbrıs ve Yunanistan'ı tuttu. Bütün bunlar karşılığında ben komployla buraya getirildim. Burada Türkiye'nin etkisi yoktur. Türkiye'ye açıkça 'sen gardiyanlık edeceksin' denilmiştir. Bu durum çok zavallıcadır.'
“Bu cezaevinde hiç kimse kendi başına ve direkt bir davranış sergileyemiyor. Daha önce de söylemiştim burası özel ve dıştan müdahaleyle yönetiliyor. Nasıl istenirse öyle oluyor. Bütün bu güçler amaçladıklarını benim üzerimde gerçekleştirdiler. Komployu bu şekilde sürdürüyorlar. Yirmi yıldır bu komplo var ve devam ediyor. Yirmi yıldan beridir süren bu komplonun anlaşılması gerekiyor. Asırlardır Türkiye'den alamadıklarını benim durumumu kullanarak, benim durumumdan faydalanarak tavizler şeklinde elde ettiler. Bunlar görülmüyor mu? Hatta Avrupa Birliği Türkiye'yi kendi istediği şekle getirmek için AKP'yi her türlü yollarla kullanıyor. Benim durumum üzerinden tavizler alıyor. Yine belirtiyorum benim hakkımda kararlarını vermişler zaten. Beni burada devre dışı bırakıp, PKK'yi, Barzani-Talabani ve o Güney'e yerleşen, PKK'den kaçanları da kullanarak köşeye sıkıştırıp, tasfiye etmeye çalışacaklar. Görülüyor işte DTP'nin de üzerine gidip, köşeye sıkıştırıp, yanlarına çekip buradaki boşluğu da bu Hak-Par, Elçi gibi farklı çevrelerle doldurmaya çalışacaklar. İşte bu durum iyi okunmalıdır.”
Tasfiye süreci …
“Bu bir tasfiye sürecidir. İşte bütün bunlar gerçekleştirildikten sonra ben de burada tasfiye edilip yerime yeni bir Öcalan koymaya çalışacaklar! Öcalan ismini böyle kullanacaklar. İşte DTP'nin başına getirilmeye çalışılanlar görülüyor. DTP'nin üzerine giderek, köşeye sıkıştırarak kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlar. DTP'yi örgütsüzleştirerek, eğitimsiz bırakarak da kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlar. Bu tasfiyeci yaklaşım iyi görülmelidir. Bu durumun doğru değerlendirilmesi gerektiğini, bu durumun tehlikeli olduğunu ve beraberinde bitişi getireceğini iyi tahlil etmeleri gerektiğini daha öncede değerlendirdim. Tasfiyeci eğilim böyle çalışmaktadır. Hemen her yöntemi kullanarak yaratılmak istenen siyasi boşluğu da, işte kaçanlarla, kendilerine bağlı Kürtlerle doldurmaya çalışacaklar. Talabani ve Barzani de kullanılarak PKK köşeye sıkıştırılacak ve tasfiye edilmeye çalışılacak. Türkiye'de de DTP'yi bu şekilde köşeye sıkıştırarak, etkisizleştirerek bitirmeyi, beni de burada bitirip benden sonrasında bunları örgütlemeye çalışacaklar. İşte özgürlüğüne, onuruna düşkün Kürtler bu tasfiye sürecini iyice anlayıp, farkına varmalı, kavramalıdırlar. Tasfiye süreci başlamıştır. Bunun farkına varmalıdırlar. Tasfiye ediliyorlar ama hiç biri bunun farkında değil sanki.”
AKP çözüm önünde engel…
“Yine şunları değerlendirilebilmelidir. Benim koşullarım ortadadır. Burada ölüme terk edildim. Tüm duyarlı demokrat dost çevreler, Kürtler bu gerçekliği iyi görüp kendi iradelerini ortaya koyabilirler. Bu süreç bir tasfiye sürecidir. Herkes buna göre konumlanmalıdır. Bu tasfiye süreci fiilen başlatılmıştır. Bu anlaşılmıyor, görülmüyorsa tehlike büyüktür. AKP, sorunun çözümünün önünde engeldir, aslında çözüm gücü olarak gözüküp tasfiyeyi amaçlıyor. Üzerine geliyor, seni tasfiye edeceğim diyor, tabi ki buna karşı direnmekten başka yapılacak birşey kalmıyor. Sorun varlık, özgürlük ve öz savunma sorunudur. Biz varlığımızı ve özgürlüğümüzü koruma yönünde çaba sarf ediyoruz, edeceğiz diyebilmeliler. FBI Başkanı Türkiye'ye geldi. Dikkat edilmelidir, o gittikten sonra ardından İsrail Ticaret ve Çalışma Bakanı geldi. Şimdi de Erdoğan ABD'ye Obama'yla görüşmeye gidecek Aralık ayında. Bunların, bu gidiş gelişlerin hepsi birbirleriyle bağlantılıdır. Bir planın devreye sokulması niteliğindedir.”
İmralı’ya yeni tutsaklar…
İmralı’da Öcalan’ın da konuşmalarında belirttiği gibi CPT’nin önerileri doğrultusunda yeni F tipi bir cezaevi inşa edildi. Bu yeni cezaevinde A. Öcalan eskisinde oltduğu gibi tek kişilik bir hücreye yerleştirildi.
Fakat artık bu ceza evinde eskisinde olduğu gibi tek başına değil.
Bu ceza evine Kasım ayı içinde yine tek kişilik hücrelerde kalacak ve fakat belli aralıklarla –A. Öcalan’la da -yanyana gelme hakları olan 5 tutsak daha nakledildi. Medyaya yansıyan haberlere göre Şeyhmuz Poyraz, Cumali Karsu, Hakkı Alkan, Hasbi Aydemir ve Bayram Kaymaz isimli mahkumlar 16 Kasım’da A. Öcalan’ın da kalacağı İmralı F Tipi Cezaevine nakladildiler.
İmralı’ya nakledilen tutsaklardan Bayram Kaymaz, Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesi sırasındaki eylemlerden birinde kendisini yakmıştı. 2006’da yakınları tarafından Kırıklar F Tipi Cezaevi’nde bulunan Bayram Kaymaz’ın belden aşağısının felçli olduğu açıklanmıştı. Aynı açıklamada felçli olmasına rağmen Kaymaz’ın tek başına hücrede tutulduğu da ortaya konmuştu. Bu açıklamada Kaymaz’ın İzmir Kırıklar 2 Nolu F Tipi Cezaevi’nde iken revir doktoru tarafından yapılan yanlış iğne sonucu felç edildiği iddia edilmişti.
PKK davasından hüküm giyen Bayram Kaymaz, 1971 doğumlu. AİHM’de Türkiye aleyhine açtığı davadan da tazminat kazandı. AİHM, Kaymaz’ın adil yargılanmadığına hükmederek Türkiye’nin 5000 euroya yakın para ödemesi gerektiğine karar verdi.
Cumali Karsu 12 Şubat 1994’te Tuzla Tren İstasyonu’nda askerleri hedef alan bombalı saldırının düzenleyicileri arasında yer olduğu suçlaması ile yargılandı ve idama mahkum edildi. Hakkında idam kararı verilen Cumali Karsu’nun cezası Avrupa Birliği'ne uyum çalışmaları çerçevesinde 2002 yılında müebbet hapse çevrildi.
Hasbi Aydemir, PKK üyeliği suçlaması ile yargılanan ve hüküm giyen bir tutsak.
Aydemir, Tekirdağ 2 No'lu F Tipi Cezaevi'nde tutuklu iken ‘Sayın Öcalan’ dedikleri için yargılanan DTP’lilere destek için 'Sayın Öcalan' ifadesi yer alan dilekçe verdi. Bu dilekçe nedeniyle Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesi'nde yeniden yargılandı ve hüküm giydi.
Hakkı Alkan de medyaya yansıyan bilgilere göre PKK üyeliği suçlamasıyla hüküm giymiş bir tutsak.
Şeyhmuz Poyraz, DHKP-C örgütü üyesi olduğu suçlaması ve DHKP-C üyesi olarak gerçekleştirdiği iddia edilen kimi eylemler nedeniyle idam cezası aldı. Ancak AB’ye uyum yasaları doğrultusunda 2002 yılında idamı müebbet hapis cezasına çevrildi.
Poyraz, F Tipi cezaevlerini ve tecridi protesto için İzmir Kırıklar F Tipi Hapishanesi’nde iken açlık grevi eyleminde yer almıştı.
Son dönemde Bolu F Tipi Cezaevi’nde bulunan Şeyhmuz Poyraz, Sri Lanka topraklarında yaşayan Tamillere yönelik baskıları protesto etmek için 30 Mayıs-5 Haziran 2009 tarihleri arasında açlık grevi yapmıştı.
Bu eylemi nedeniyle cezaevi yönetimi kendisine 17 Haziran 2009’da “üç ay etkinliklerden alıkoyma cezası” vermişti.
Bunların ardından bazı tutsakların daha İmralı’ya gönderilmelerinin planlandığı medyaya yansıyan haberler arasında.
Gönderilenler İmralı’ya gönderilme dilekçesi verenler içinden değil. A. Öcalan’ın da değişik görüşmelerde isimlerini seslendirdiği tutsaklar değil.
A. Öcalan henüz disiplin cezası nedeniyle de yeni gelenlerle karşılaşmış değil. Fakat yeni cezaevine taşınmasını “darbe” olarak, tasfiye planının parçası olarak değerlendirdiği bilindiğinde, yeni gelenlerle yan yana gelme imkanını kullanıp kullanmayacağı da belli değil.
+ Afganistan’da Başkanlık Seçimi Komedisinde son perde….
Emperyalist işgal altındaki Afganistan’da seçim komedisinde son perde de kapandı. Devlet Başkanlığı seçimlerinin ikinci turu için Karzai’nin rakibi olan eski Dışişleri Bakanlarından Abdullah Abdullah, Kabil’de destekçilerine hitaben yaptığı konuşmada, 7 Kasım’da yapılacak ikinci tur seçimlerinden çekilme kararının kendisi için zor bir karar olduğunu söyledi. Abdullah, taleplerinin reddedildiğini, bu koşullarda şeffaf seçim yapmanın mümkün olmadığını belirterek seçimlere katılmayacağını açıkladı. Seçimin ikinci turuna da 20 Ağustos’taki ilk seçimlerde olduğu gibi usulsüzlük ve hile karışabileceğini belirten Abdullah, halkın da mevcut seçim komisyonu üyeleriyle seçimi kabul etmemesi gerektiğini söyledi.
Abdullah, ikinci turdan önce seçim komisyonu başkanının görevden alınmasını istemişti. Abdullah Abdullah, komisyon başkanı Azizullah Lodin’in “güvenilirliğinin olmadığını ve derhal yerine başka birinin getirilmesi gerektiğini” belirtmiş, koşullarının yerine getirilmesi için 6 Kasım’a kadar süre tanımıştı.
Abdullah Abdullah’ın bu açıklamasına verdiği ilk tepkide Kabil yönetimi ise ikinci tur seçimlerin her koşulda yapılacağını açıkladı. Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai’nin sözcüsü, seçimin her şeye rağmen yapılması gerektiğini söyledi. Sözcü Vahid Ömer, “Seçimin yapılması gerektiği kanısındayız. Süreç tamamlanmalı. Afgan halkına oy kullanma hakkı verilmeli” dedi.
Bilindiği gibi 20 Ağustos’ta yapılan devlet başkanı seçiminden sonra Seçim Komisyonu tarafından yapılan açıklamada, Karzai’nin yüzde 50’den fazla oy alarak ilk turda seçimi kazandığı bildirilmiş, rakiplerin itirazı üzerine yapılan soruşturmalarda seçimin sonuçlarını etkileyecek hilelerin yapıldığı belirlenmiş ve ikinci turun yapılması kararlaştırılmıştı. Aslında Karzai’ın ikinci tura zorlanması Abdullah Abdullah’ı favorize eden ABD emperyalizminin bastırması sonucu olmuştu. ABD emperyalistleri fazla başarılı bulmadıkları ve daha çok Alman emperyalizminin desteklediği Karzai’ın yerine, Amerikan yetiştirmesi Abdullah Abdullah’ı geçirmek, bu olmazsa Karzai’ın zaten Kabil ve çevresi ile sınırlı olan iktidarını Abdullah Abdullah ile paylaşmasını sağlamak istiyorlardı. Abdullah Abdullah’ın seçimlerden çekildiğini açıklayıp boykot çağrısı yapması, bu imkanı ortadan kaldırdı.
İkinci adayın olmadığı bir ikinci tur seçimi, birinci tur seçimin hangi zorluklar içinde yapıldığı bilindiğinde, emperyalistler açısından gereksiz bir riziko idi. Afganistan’ı işgal eden emperyalist güçler aslında bu durumda ikinci tur bir seçim yapılmasını gerekli görmeyen tavırlar takındılar.
Bunun üzerine Seçim Komisyonu, BM başkanının da katıldığı bir basın toplantısında ikinci tur seçimin gerekli olmadığını, Karzai’ın ikinci turun tek adayı olarak Başkanlık seçimini kazandığını açıkladı. Böylece gayet demokratik !!! bir şekilde, Karzai yeniden emperyalist işgalcilerin Afganistan devlet başkanı olarak seçilmiş, daha doğrusu Kabil valisi olarak atanmış oldu !
GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ÜRÜNLER SORUNU…
Önce değişik kaynaklardan derlenmiş bir ön bilgi :
Emperyalist sistemde Genetik Mühendislik ürünleri teknolojisi, yaşayan organizmaların genetik ana yapısını değiştirmeyi ve elde edilen yeni ürünleri maksimum kar amaçlı olarak satmayı hedefleyen bir teknolojidir. Bu teknoloji bazı emperyalist “yaşam bilimi” tekelleri tarafından geliştirilmekte, kullanılmaktadır.
Bu tekellerin sözcüleri çalışmalarının dünyadaki açlığı azaltacağını, hastalıkları tedavi edeceğini, insan sağlığını olumlu etkileyeceğini, bu teknoloji sayesinde tarımda sürekliliğin sağlanabileceğini vb. iddia etmektedirler. Gerçekte yaptıklarına bakıldığında ise görünen şudur: Amaç dünyadaki başta tohum, gıda, tıbbi ürünler, lifli besinler sektörlerini ve genelde tarım üretimini bütünüyle kontrol altına almaktır. Ve bu işte birkaç emperyalist (en başta Amerikan) büyük tekel çok önemli mesafe kaydetmiş durumdadır.
Genetik mühendisleri, genetik malzemeye ilaveler yapmak, yeniden düzenlemek, düzeltmek, programlamak gibi işlerle meşgul olmaktadırlar. Bitki ve bazı hayvanların kromozomlarına başka hayvan genleri ve hatta insan genleri enjekte edilerek hayal edilemeyecek transgenic (farklı canlıların genlerinin özelliklerini taşıyan) yaşam biçimleri elde etmektedirler. İnsanlık tarihinde ilk defa uluslararası bioteknoloji şirketleri yarattıkları transgenic yaşamın mimarları ve sahibi konumu durumuna gelmişlerdir.
Kanuni kısıtlamalar ve kurallar, isimlendirme şartları veya bilimsel protokollar çok az olduğu için bio mühendisler yüzlerce yeni “Franken foods” (yapay, farklı türler arası birleştirilmiş genlerden oluşan besinler) ve tahıl türleri yetiştirmeye başladılar. Bunların gerçekten insana ve çevreye zararlarının ne ölçüde olduğu konusunda ateşli tartışmalar yürüyor. Boyutları tam bilinmese de zarar verdikleri kesin. Bunun yanında özellikle bağımlı ülkelerde milyarlarca köylü için bu mühendislik ürünü Genetiği Değiştirilmiş Ürünlerin çok büyük olumsuz sosyo ekonomik etkileri vardır. Sonuçta yerel, doğul tarım çökmekte, geri ülkelerin tarımı giderek GDO’lu ürünlerin patent hakkını elinde tutan birkaç büyük emperyalist tekelin uzantısı haline gelmektedir.
Gün geçtikçe artan sayıda bilim insanı kullanılan gen ayırma teknolojilerinin tam gelişmemiş, yanlış ve sonuçlarının öngörülemez olduğunu söyleyerek uyarıda bulunmaktadır. Ancak, ABD’nin liderliğindeki bio teknoloji taraftarı hükümetler ve düzenleyici kurumlar tüm Genetik Mühendisliği ürünü yiyeceklerin, geleneksel yiyeceklerle aynı olduğunu ve özel bir şekilde etiketlenmesine veya pazarlama öncesi bir zararı olup olmadığının anlaşılabilmesi için bir teste tabi tutulmalarına gerek olmadığını söylemektedir.
Şu anda ABD’de genetiği değiştirilmiş dört düzineden fazla besin ve tahıl yaygın olarak satılmaktadır. 70 milyon acre (1acre = 4.046,9 m2) tarım alanı üzerinde Genetiği Değiştirilmiş Ürünler alanı ekili durumdadır. Buna ilaveten bir firmanın ürettiği Bovine Büyüme Hormonu (BGH) düzenli olarak 500.000 süt ineğine enjekte edilmektedir.
Süpermarketlerdeki işlemden geçmiş besinlerin çoğunda genetik katkı maddeleri vardır ve testler de bunu doğrulamaktadır. Buna ek olarak düzinelerle genetiği değişmiş tarım ürünü geliştirilmektedir ve bunlar da kısa bir zaman sonra piyasaya sürülmüş olacaklardır. Gelecek 5-10 yıl içinde ABD’deki besin ve lifli gıdaların tamamının genetiği değiştirilmiş olacağından yola çıkılmaktadır. Bunların arasında soya fasulyesi, mısır, patates, kanola yağı, pamuk tohumu yağı, papatya, domates ve süt ürünleri sayılabilir.
Besin ve lifli ürünlere uygulanan genetik mühendisliğinin sonuçları belirsiz olduğu kadar hayvanlar, insanlar, çevre ve organik tarımın geleceği için tehlikelidir de. İngiliz moleküler bilimci Dr. Michael Antoniu’nun belirttiğine göre gen ayrıştırılması beklenmedik bir şekilde toksik maddelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Toksik maddeler özellikle genetik mühendisliğin uygulandığı bakteriler, mayalar, bitki ve hayvanlarda görülmektedir. Ancak, büyük bir sağlık sorunu ortaya çıkana kadar bu sorun pek dikkati çekmeyecektir.
GDO’lu besin maddelerinin zararları konusunda şimdiye dek bilinenler :
Zehirli maddeler…
Genetik mühendisliği uygulanmış ürünler potansiyel olarak toksik olup insan sağlığını tehdit edici bir konumdadır. 1989 yılında L-tryptophan isimli çok bilinen bir maddenin genetik mühendisliği uygulanmış bir türü 37 Amerikalı’nın ölümüne ve 5000 kişininde sakatlanıp ölümcül ve ızdıraplı bir kan hastalığına yakalanmasına (eosinophilia myalgia syndrome “EMS”) sebep olmuştur.
Japonya’nın üçüncü büyük kimyasal şirketi olan Showa-Denko ilk defa 1988-89 yıllarında serbestçe satılan bileşimde genetik mühendisliği uygulanmış bakteriler kullanmıştır. Düşünülen odur ki DNA nakli işlemi sırasında bakteriler bir şekilde kirlenmiş ve de bu insanların hastalanmasına neden olmuştur. Bu yüzden Showa Denko şirketi ilaçdan zarar görüp EMS hastalığına yakalanan kişilere 2 milyar dolar tazminat ödemiştir.
1999 yılında İngiliz basını Rowett Enstitüsü’nden bilim adamı Dr. Arpad Pusztai’nin yaptığı detaylı araştırma genetiği değiştirilmiş patateslerin de zararlarını ortaya koymuştur.
Laboratuar testlerinde kardelen çiçeğinin DNA’sı ile bilinen bir viral promoter olan Cauliflower Mosaic Virus (CaMv) kullanılarak genetik yapısı değiştirilmiş patateslerin memeliler için zehirli olduğu tesbit edilmiştir. Kimyasal kompozisyonu normal patateslerden oldukça farklı olan bu patatesler farelerin hayati önemi olan organlarına ve bağışıklık sistemlerine zarar vermiştir. En tehlikelisi ise farelerin midelerinin iç yüzeyinde son derece ciddi bir viral enfeksiyon ortaya çıkmıştır ki bunun da nedeninin CaMv denilen viral promoter olduğu kesindir ve de bu madde bütün genetik mühendisliğinin yarattığı ürünlerde kullanılmaktadır.
Dünyada her geçen gün artan sayıda bilim adamı genetik manipülasyonun besinlerde doğal olarak bulunan bitki toksinlerinin seviyesini arttıracağı veya yeni toksinler yaratacağı konusunda uyarılarda bulunmaktadırlar.
Bütün bunlara rağmen, GDO’lu ürünler hemen hiç denetimsiz tüketiciye ulaşmakta, böylece tüketiciler kobay olarak kullanılmak durumunda kalmaktadırlar.
Artan kanser riski
1994 yılında ABD’de Sağlık Bakanlığı bir firmanın Büyüme Hormonu satmasını ve süt veren ineklere bu hormonun enjekte edilmesini bilim adamlarının tüm itirazlarına rağmen onaylamıştır. Bu ineklerin sütünden elde edilen besinleri tüketen insanlarda göğüs, prostat ve bağırsak kanserine yakalanma riski oldukça fazladır.
1998 yılında Kanada’da hükümetin görevlendirdiği bilim adamları farelerde yaptıkları deneylerde prostat kanseri ve tiroid kistleri olasılıklarına rastlamışlardır. Sonuç olarak 1999 yılı başlarında Kanada hükümeti süt veren ineklerde bu hormonun kullanılmasını yasaklamıştır.
Yiyecek allerjileri
Yiyecek allerjisi olan kişilerde (ki örneğin ABD’de çocukların %8’inde bu sorun vardır) semptomlar hafif huzursuzluktan ani ölüme kadar değişkenlik gösterir. Dolayısıyla bu kişiler günlük besin maddelerine eklenen yabancı proteinlerden zarar görebilirler, çünkü söz konusu proteinler insanlar tarafından şimdiye kadar hiç tüketilmemişlerdir. Gelecekte olası bir kamu sağlığı felaketini önleyebilmek için pazarlama aşamasından önce hayvanlarda ve gönüllü insanlarda uzun dönemli testler yapılması gereklidir.
Ayrıca, bu besin maddelerinin etiketlerine gerekli uyarıların yazılması da besin allerjisi olan kişileri korumak açısından şarttır. Fakat kural bu değildir.
Antibiyotik Direnci
Gen mühendisleri bir bitki veya mikroba yabancı bir gen ilave ettikleri zaman onu başka bir gene bağlarlar ve bu da antibiyotik direnç simgesi (antibiotic resistance marker-ARM) olarak isimlendirilir. Bu sayede ilk verilen genin ev sahibi organizmada başarılı bir şekilde kalıp kalmadığı tesbit edilir.
Bazı araştırmacılar bu ARM genlerinin beklenmedik bir şekilde hastalık yapan bakteriler veya mikroplarla birleşebileceği ikazını yapmakta ve geleneksel antibiyotiklerle tedavisi mümkün olamayacak hastalıkların ortaya çıkabileceğini belirtmektedirler. Örneğin salmonella’nın yeni tipleri, e-coli, kampilobakter bunlardan bazılarıdır. Avrupa Birliği’nde sağlık uzmanları bütün genetiği değişmiş ve ARM taşıyan besinlerin yasaklanmasını önermektedirler.
TOPRAKTA VE ÜRÜNLERDE DAHA FAZLA TARIM İLACI KALINTISI
Yapılan çalışmalarda genetiği değiştirilmiş ürünler yetiştiren Amerikalı çiftçilerin geleneksel tarım yapan çiftçilere göre daha fazla tarım ilacı kullandıkları tesbit edilmiştir, çünkü bu bitkiler tarım ilaclarına karşı da dirençlidir, tarım ilaçlarından zarar görmemektedir. Dolayısıya çiftçiler bitkilerdeki haşeratı öldürmek için tarım ilaçlarını fazla miktarda kullanabilmekte ve bitki de bundan zarar görmemektedir:
Bio teknolojide lider olan şirketler aynı zamanda toksik tarım ilaçlarını da üretip satmaktadırlar. Dolayısıyla bu şirketler bitkileri özellikle genetik olarak ilaca karşı dirençli olarak dizayn etmekte ve böylece çiftçilere daha fazla tarım ilacı da satma imkanı bulmaktadırlar. Bunun sonucu toprakta ve ürünlerde daha fazla tarım ilacı kalıntısıdır. Toprak ve tüketicinin daha fazla zehirlenmesi pahasına azami kar ! Mantık budur.
GENETİK KİRLİLİK
Genetiği değiştirilmiş ürünlerin ekili olduğu alanlardan genetiği değiştirilmiş polenler rüzgar, yağmur, kuşlar, arılar ve polen taşıyıcı böcekler tarafından hem organik hem de normal tarımın yapıldığı alanlara taşınmakta ve buradaki ekinlerin DNA’sını kirletmektedir.
Organik tarımla uğraşan çifçiler genetik kirliliğin kontrol edilemeyeceğini savunmakta ve bunların yaşayan canlılar oldukları için çoğalabileceklerini, göç edebileceklerini, mutasyona uğrayabileceklerini belirtmektedirler. Pratikte olan da budur. Sonuçta “genetik tarım ürünü” etiketi altında satın aldığınız bir ürünün GDO ile temasa gelip etkilenmiş olması büyük olasılıktır. GDO’lu tarım alanları arttıkça bu olasılık da artmaktadır.
Faydalı böceklerin ve toprak verimliliğinin zarar görmesi
2009 yılının başlarında bazı araştırmacılar şaşırtıcı bir keşifte bulundular. Genetik olarak değiştirilmiş mısırların polenleri Monarch kelebeklerini zehirlenmesine sebep olmaktaydı. Araştırmalar bu tür ürünlerin yararlı böceklere ve topraktaki yararlı mikroorganizmalara belki de kuşlara bile zarar verdiğini tesbit etmiştir.
Yeni virüs ve bakterilerin yaratılması
Yıllar önce ABD’de Michigan State Üniversitesinde yapılan deneyler bitkilerin genetiğini değiştirmenin ve onları virüslere karşı dirençli yapmanın, söz konusu virüslerin mutasyonla daha etkin bir hale gelmesine yol açtığını belirlemiştir.
Sosyo ekonomik zararlar
Genetiği değiştirilmiş yiyecekler ve bio teknoloji ürünü gıdaların kullanımı bilinen tarihi 12.000 yıl olan geleneksel tarım üretimini kökten değiştirmekte, GDO’lu tarımın gelişmesi ile gelenksel tarım çökmekte, görünürde daha verimli, daha dayanıklı, daha büyük vs. olan GDO’lu tarıma yönelim çiftçiler açısından zorunlu görünmektedir. GDO’lu tarımın gelişmesi pratikte tüm ülkelerde tarımın genetik mühendisliği ürünü tohumları üreten ve patentini elinde tutan bir avuç emperyalist tarım tekeline giderek daha fazla bağımlı hale gelmesi anlamına gelmektedir.
Bütün bu zararlar bağlamında söylenenlerde dikkat edilmesi gereken şudur: Burada sorunlu olan şey teknoljik gelişme değil, teknolojik gelişmenin azami kar amacına bağlı olmasıdır. Suçlu teknoloji, teknoljik gelişme değil, emperyalist azami kar ilkesidir, emperyalist sistemde bu teknolojinin böyle kullanılmasıdır.
T/KK’de güncel GDO’lu ürünler tartışması :
Türkiye’de GDO’lu (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalı) ürünler üzerine güncel tartışma 26 Ekim’de Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren bir yönetmelik. Söz konusu Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı Yönetmeliği “Gıda ve yem amaçlı genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar (GDO) ve ürünlerinin ithalatı, işlenmesi, ihracatı, kontrol ve denetimine ilişkin yönetmelik” başlığını taşıyor.
Söz konusu Yönetmeliğin 1. maddesinde amaç şöyle açıklanıyor:
“Bu Yönetmeliğin amacı, insan yaşamı ve sağlığı, hayvan sağlığı ve refahı, tüketici çıkarları ve çevrenin en üst düzeyde korunması için genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünleri ile genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünlerini içeren gıda ve yem maddeleri hakkında karar verme, işleme, ithalat, ihracat, izleme, tescil, etiketleme, kontrol ve denetim ile ilgili usul ve esasları belirlemektir.”
Yönetmeliğin Genel Hükümler başlıklı 5. bölümünde şunlar yer alıyor :
“MADDE 5 – (1) Bu Yönetmelik hükümlerine aykırı olan GDO’lu gıda ve yemlerin işleme ve tüketim amacıyla ithali, piyasaya sürülmesi, tescili, ihracatı ve transit geçişleri yasaktır. Gümrük idarelerince bu Yönetmelik kapsamındaki ürünler için GDO’ya ilişkin ek bir belge aranmaz.
(2) İthal edilen, üretilen veya dağıtımı yapılan GDO’lu gıda veya yemin çevre, insan veya hayvan sağlığı açısından olumsuzluğu tespit edildiğinde, gıda veya yem işletmecisi sağlığı ve çevreyi korumak amacıyla gerekli tedbirleri almak, Bakanlığı, diğer ilgili mercileri ve tüketicileri acilen bilgilendirmek ve söz konusu gıda veya yemi, piyasadan geri çekmek zorundadır.
(3) GDO’lu ürünlerin, bebek mamaları ve bebek formülleri, devam mamaları ve devam formülleri ile bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanılması yasaktır.
(4) İnsan ve hayvan tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı direnç genleri içeren GDO ve ürünlerinin ithalatı ve piyasaya sunulması yasaktır.
(5) Bakanlık, GDO’lu gıda ve yemlerin ithalat ve ihracat kapılarıyla ilgili gerektiğinde düzenleme yapabilir.
(6) Gıda veya yem, GDO’lardan biri ya da birkaçını toplamda en az % 0,9 oranında içeriyor ise, GDO’lu olarak kabul edilir.
(7) Gıda veya yemin % 0,5’ten fazla izin verilmeyen GDO içermesi halinde ithalatına, işlenmesine, nakline, dağıtımına ve satışına izin verilmez.
(8) GDO’suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO’suz olduğuna dair ifadeler bulunamaz.
(9) Bu Yönetmelikte yer almayan hususlarda Bakanlık her türlü düzenlemeyi yapmaya ve tedbiri almaya yetkilidir.”
Bu yönetmelik kornusunda bilinmesi gereken şunlar: GDO’lu ürünler bağlamında bu yönetmeliğe gelene dek Türkiye’de herhangi sınırlayıcı, düzenleyici bir kural yoktu. Hükümet önüne bir “Biyo Güvenlik Yasası” çıkarma görevini koymuştu. Fakat yasa çıkarılmamıştı. GDO’lu ürünler Türkiye’ye kontrolsuz girebiliyor, satılabiliyordu. Sonuçta yasa çıkarılmadan - ki yasa çıkarılsa idi, bu konular daha önce tartışılmak zorunda olacaktı- Yönetmelik çıkarıldı. Araba atın önüne koşuldu. Buna rağmen yönetmelik ilk kez GDO’lu ürünlerin Türkiye’ye girip satılması ve gıda ve yem amaçlı kullanımı konusunda kurallar koyuyor, belli sınırlar koyuyordu. Örneğin bu yönetmelikle
* GDO’lu ürünlerin, bebek mamaları ve bebek formülleri, devam mamaları ve devam formülleri ile bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanılması yasaklanıyordu..
* İnsan ve hayvan tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı direnç genleri içeren GDO ve ürünlerinin ithalatı ve piyasaya sunulması yasaklanıyordu..
* Bu Yönetmelik hükümlerine aykırı olan GDO’lu gıda ve yemlerin işleme ve tüketim amacıyla ithali, piyasaya sürülmesi, tescili, ihracatı ve transit geçişleri yasaklanıyordu.
Bunlar yetersiz de bulunsa, Yönetmelik öncesindeki uygulamaya göre bir ilerleme anlamına geliyordu.
Fakat tartışma böyle yürümedi. Yönetmelik, Yönetmeliğe karşı olanlar -daha doğrusu AKP hükümetine ne olursa olsun muhalif olanlar- açısından, GDO’lu ürünlere belli ölçülerde de olsa sınır getiren bir yönetmelik değil, GDO’lu ürünleri serbest bırakan bir yönetmelik olarak değerlendirilerek eleştirildi.
Örneğin Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Başkanı Gökhan Günaydın Yönetmeliği, “hukuk, egemenlik ve halk sağlığı açısından bir skandal” olarak değerlendirdi.
Yönetmelikle GDO'ların ülkeye girişine meşruluk kazandırıldığını vurgulayan Günaydın, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın söz konusu düzenlemeyle sanki bu ürünlerin ticareti yasaklanmış gibi bir algı oluşturup kamuoyunu yanılttığını iddia etti.
Günaydın “GDO'ların ticaretinin birkaç küçük istisnayla serbest bırakılması, bu alandaki kararların devlet memuru ağırlıklı bir Komite'ye bırakılması, yine Bakanlık tarafından seçilecek uzmanlar listesinden görüş alınması gibi hükümler, halk sağlığı alanındaki tehlikenin açık görünümleridir. Siyasilerin ve şirketlerin baskısına direnebilecek bağımsız bilim otoriteleri yerine güdümlü organizasyonlar yeğleyen Yönetmelik, bundan da öte, bir Bakan talimatı ile her an değiştirilebilecek konumdadır" dedi.
Yönetmeliğin sonuçta GDO’lu ürünlerin serbest bırakılması anlamına geldiği yorumunun karşısında duran bir yorum GDO’lu ürünlerin esas üreticisi ve satıcısı olan ABD’den geldi. Ayrıca yönetmelik Resmi Gazete'de yayınlandıktan sonra beri gıda ve yem sanayicileri kaygılarını dile getirmeye ve yönetmelikteki kimi maddelerin değiştirilmesi için ve uygulamanın geciktirilmesi için baskı yapmaya başladılar.
ABD’deki GDO lobicilerinin tavrı konusunda AA’nın geçtiği haber şöyle idi :
“Türkiye'nin GDO kararı ABD'yi kızdırdı
WASHINGTON (A.A)
Türkiye'nin 26 Ekim'de yürürlüğe soktuğu Genetiği Değiştirilmiş Organizmalı (GDO) ürünlerle ilgili yönetmelik, ABD Senatosu Finans Komitesi'nin duruşmasında gündeme geldi.
Komitenin kıdemli üyesi Senatör Chuck Grassley, duruşmada, ABD Başkanı Barack Obama tarafından ABD Ticaret Temsilciliği'nde (USTR) tarım konusundaki başmüzakerecilik görevine aday gösterilen İslam Sıddıki'ye Türkiye'nin GDO'lu ürünlerle ilgili yeni düzenlemesini sordu.
Grassley, Türkiye'nin GDO'lu ürünlerle ilgili geçen hafta yeni bir düzenlemeye gittiğini hatırlatarak, bu düzenlemenin, Türk pazarlarını Amerikan mısırı ve soya fasulyesinin ithalatına kapattığını söyledi.
Türkiye'nin, bu düzenlemeyi duyurmadan önce ABD'ye danışmadığını, Dünya Ticaret Örgütü'ne (DTÖ) de haber vermediğini, dolayısıyla düzenlemenin hemen yürürlüğe girdiğini ileri süren Grassley, İslam Sıddıki'ye, 'Yeni görevinizin onaylanması halinde sizi, Türk yetkililerin bilimi temel alan GDO politikalarını onayladıklarını ve Amerikan GDO ürünlerinin ithalatına karşı ayrımcılık yapmadıklarını görmek için onlarla bir an önce çalışma yürütmeye davet ediyorum. Bu konuda görüşünüzü alabilir miyim?" sorusunu yöneltti.
Sıddıki de soruya yanıtında, bu gelişmenin USTR'de kaygı yarattığını ifade ederek, 'Çünkü Türkiye, DTÖ'ye haber verme konusunda, örgüte olan sorumluluklarına bağlı kalmadı. Ayrıca bildiğim kadarıyla, (Türk yetkililerin) bu konuda harekete geçmeden önce bilimsel risk analizi yaptıklarını zannetmiyorum. Görevim onaylanırsa, hem sizinle hem de Senato'nun diğer üyeleriyle bu konuda yakından çalışacağım ve gerekli tüm önlemleri alacağım' dedi.”
Gerek ABD’deki bu tavır, gerekse Türkiye’deki lobicilerin baskıları sonuç ta verdi. Referans’ta 11 Kasım tarihli Selma Bektaş haberinde bu şöyle yansıdı :
“Bakanlık geri adım attı, 20 ürüne GDO analizi kalkıyor
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı analize tabii tuttuğu 27 GDO'lu ürün listesini 7'ye düşürecek, analiz laboratuvarının sayısını da 5'e çıkararak sanayiciyi rahatlatacak. Bakanlık, mısır ve soya ithalatının yapıldığı ve yönetmeliğe sert tepki gösteren ABD'nin Dünya Ticaret Örgütü'ne gitmemesi için de masaya oturacak.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Avrupa Birliği'nden bile ileri dediği Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) Yönetmeliği'ni esnetecek. Aralarında domatesten bibere, muzdan buğdaya kadar 27 ürünlük bir listeyi analiz için zorunlu kılan bakanlık, liste üzerinde değişikliğe gidileceğini açıkladı. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Koruma ve Kontrol Genel Müdürü Doç. Dr. Muzaffer Aydemir, dünya ticaretinde ağırlığı olan 7 ürünü rutin analizlere dahil edeceklerini belirterek analiz laboratuvar sayısının da 5'e çıkarılacağını açıkladı. Bu arada GDO yönetmeliğine sert tepki gösteren ABD'nin konuyu Dünya Ticaret Örgütü'ne taşımaması için de masaya oturulacak.
Resmi Gazete'de yayımlandığı 26 Ekim'den bu yana kamuoyunda büyük tartışmalara neden olan, analiz laboratuvarlarının yetersiz olmasıyla da sanayicinin üretimine darbe vuran GDO Yönetmeliği yeniden ele alınıyor. Bakanlığa bağlı Koruma Kontrol Genel Müdürü Doç Dr. Muzaffer Aydemir, 27 ürünü kapsayan liste konusunda bir düzenleme yapılacağını açıklayarak yeni listenin dünyada ticareti yoğun olarak yapılan mısır, soya, kanola, patates, pamuk ürünleri, çeltik, pirinç ve buğdaydan oluşacağını bildirdi. Aydemir, 81 ile gönderilen listenin aslında doğru olduğunu ve büyük bir titizlikle hazırlandığını savunarak şu açıklamayı yaptı: "Ancak bu konuda yeni bir düzenleme olabilir. Biz büyük bir titizlikle dünyada GDO konusunda araştırma konusu olmuş tüm ürünleri listeye dahil ettik. Şunu biliyoruz ki bu ürünler arasında en çok mısır, soya, pamuk ve kanola dünya ticaretinde büyük paya sahip. Diğerlerinin hem üretimi hem de ticareti az. Bu nedenle ilk 7 ürünü rutin analizlere dahil edip diğerlerini risk analizlerine göre sınıflandırarak zaman zaman denetimlere tabii tutabiliriz. Sonuç olarak Türkiye domates ya da patates ithal etmiyor. Bunlara ihtiyaç duyulmayabilir."
Aydemir, bu düzenlemeye göre yine rutin analizlere dahil edilen buğday ve pirinç konusunda ise gelen ülke orjinine bakılacağını ve buna göre bir değerlendirme yapılabileceğini söyledi.
Laboratuvar sayısı 5'e çıktı
Genel Müdür Muzaffer Aydemir, sanayicinin diğer bir sıkıntısı olan analiz laboratuvarları konusunda ise sayının 3'ten 5'e çıkarıldığını açıkladı. Ankara'daki Ulusal Referans Gıda Laboratuvarı'nın analizler konusunda hazır olduğunu belirten Aydemir, kısa bir süre sonra ise Gebze'de bulunan TÜBİTAK MAM Laboratuvarı'nın analizlere açılacağı açıkladı. Şu anda ürün çeşitliliğinin çok fazla olması nedeniyle birikme olduğunu kabul eden Aydemir, "Bu konuda bir yoğunluk var ama kilitlenme yok. Var yok analizleri ile bu birikmeleri de kısa sürede eriteceğiz" dedi.
Bir adet bile GDO'lu ürün girmedi
Tarım Bakanı Mehdi Eker'in geçen günlerde, "GDO'lu ürün yemedim, yemem" açıklamalarını değerlendiren Aydemir, konuya ilişkin şunları söyledi:
"Biz şimdiye kadar ülkemize bir adet GDO'lu tohum sokmadığımız gibi o tohumlardan üretilmiş domates, patlıcan sokmadık. Diğer ürünlerde ise risk esasına göre tedbirlerimizi almaya çalıştık. Bu konuda bir mevzuata ihtiyaç vardı onu da Biyogüvenlik Yasa Taslağı'na paralel olarak çıkardığımız yönetmelikle gidermiş olduk. Yönetmelik öncesinde ise hem beyana göre hem de piyasa kontrolleri ile tedbirlerimizi aldık. Beyanda eğer GDO var deniyorsa zaten kabul etmedik, yok deniyorsa da sık sık masaya yatırarak risk analizi kapsamında piyasa denetimleri yaparak denetimler konusunda tedbir aldık."
Halkımız yağlar için rahat olsun
Şu anda tüketicide özellikle mısır, ayçiçeği ve kanola yağlarına ilişkin bir tedirginlik olabileceğine dikkat çeken Aydemir, "Kesinlikle bu ürünlere GDO'lu ürün karışmış olması söz konusu değil. Halkımızın bu konuda rahat olması gerekir" dedi. Aydemir, ayrıca tohum ıslahı (hibrid tohum) ve GDO'nun çok farklı konular olduğunu belirterek, "Tohum ıslahı, ürün aynı ürünün tohumlarının melezlenmesi anlamına gelir. Bu işlemde GDO'da olduğu gibi ayrı bir organizmanın gen transferi söz konusu değildi. Hibrid tohum demek GDO'lu anlamına gelmez. İkisi çok farklı" dedi.
ABD ile masaya oturacağız
Türkiye'nin ithal ettiği mısır ve soyanın yüzde 60'ını aldığı ABD ile yönetmelik krizine de çare aranıyor. ABD'nin Türkiye'nin GDO'lu ürünlerin ithalatına kısıtlama getirdiği ve bu durumun tarife dışı engel kapsamına girdiğini savunarak konuyu DTÖ'ye taşıması ihtimalini de değerlendiren Doç. Dr. Muzaffer Aydemir, ABD'nin bu girişimini engellemek için karşılıklı masaya oturacaklarını ve bu duruma engel olmaya çalışacaklarını açıkladı. Aydemir, "Biz DTÖ'nün bir tarafıyız. Bu konuyu ikili görüşmelerle çözeceğimizi düşünüyoruz. ABD ile oturup karşılıklı oturarak üzerinde çalışacağız. ABD'nin bize danışmadan bu konuyu panele götüreceğini sanmıyorum" diye konuştu.
ABD kredisi ile GDO'lu mısır aldık
Türkiye'ye 2003 ve 2008 yılları arasında en az 17 milyon ton GDO'lu mısır ve soya girdiğini ve Türkiye'nin bu ürünlere 15 milyar dolar ödediğini belirten Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın, Türkiye'ye gelen bu ürünlerin büyük kısmının ABD hükümeti tarafından finanse edildiğini söyledi. ABD'nin kendi ürünlerinin ithalatçı tarafından tercih edilmesi için ithalatçı firmalara düşük faizli kredi imkânı sağladığını açıklayan Günaydın, "İç piyasada bu mekanizma çok kullanıldı" dedi.
Muz GDO testini geçti
Tüm Gıda İthalatçıları Derneği (TÜGİDER) Başkanı Mustafa Manav, bakanlığın yayımladığı listenin gereksiz yere uzun tutulduğunu savundu. Bakanlığa bağlı Adana İl Kontrol Laboratuvarı'ndan ithalatçı bir firmanın verdiği muz örneklerinin GDO'suz olduğunun tespit edildiğini açıklayan Manav, "Muz GDO sınavını geçti. Bu sonuç muzda GDO olmadığının kanıtıdır. Sanayici gereksiz yere laboratuvar köşelerinde bekletiliyor. 10 günlük bir bekleme 100 bin dolarlık maliyet" diye konuştu.”
Görüldüğü gibi Yönetmelikten rahatsızlıklar birbirine zıt iki yönden geliyor. Ve bu bağlamda tartışma daha çok sürecektir.
Bütün tartışmada bilinmesi gereken, Türkiye’nin aslında GDO’lu ürünlere hiç ihtiyaç duymadan kendi tarımsal ihtiyacını karşılayacak bir durumda olduğudur.
+ EMPERYAYLİSTLER BİRBİRİNİ NASIL KAZIKLIYOR !
GM, Opel'i satmaktan vazgeçti, Alman emperyalistleri çok kızdı !
Krizde iflasın eşiğinden dönen ve anda çoğunluk hissesi ABD devletinin elinde olan ABD'li otomotiv tekeli GM, Alman hükümetini çok kızdıran bir kararla Opel'in satışından vazgeçtiğini açıkladı. Karara gerekçe olarak markanın stratejik önemi ve iş koşullarında iyileşme gösterildi.
GM CEO'su Fritz Henderson, yaptığı açıklamada, GM'in yeniden yapılanma planını Alman hükümetine daha sonra sunacağını bildirdi. Bilindiği gibi Alman hükümeti daha önce GM’in Opel'in yüzde 55 hissesini Kanadalı otomobil parçaları üreticisi Magna International ve partneri Rus Sberbank'a satacağından yola çıkıyordu. Her ne kadar GM yönetimi bu konuda kesin bir karar almamış olsa da, Magna’ya satışın da olabileceği yönünde sinyaller vermişti. Alman hükümeti Magna’nın Opel’in işçi temsilcileri !!! ile birlikte geliştirdiği, 10.000 işçinin işsiz kalmasını, Almanya dışındaki kimi Opel üretim mlerkezlerinin kapanmasını, işçilerin ücret düşüşlerini öngören „Opel’i kurtarma“, „Opeli (GM)‘den özgürleştirme“ planına 4,5 milyar euro tutarında destek vereceğini açıklamış, GM‘in bu yönde karar almasını „kolaylaştırmak“ için de 1,5 milyar euroya yakın mali desteği Opel’e vermişti. Opel’in „GM den özgürleştirilmesi“ aslında Alman emperyalizminin otomotiv sanayiinde en azından Opel’deki etkinliğinin kırılması anlamına geliyordu. Opel’de işçiler adına konuşan sendika ağaları da kendi emperyalistlerini güçlendirecek bu adımın ateşli savunucuları idiler. GM‘in sonunda „satmıyoruz“ kararı alması bu yüzden ABD emperyalizminin, Alman emperyalizmine attığı bir kazık oldu. Şimdi daha önce Magna satışı bağlamında -iş yerlerini kurtarma demagojisi ile - kesenin ağzını açmış olan Alman hükümeti, GM’in Opel‘i kurtarma yeni planına mali destek vermeme noktasında çok zorlanacaktır.
Opel'in Magna'ya satılması planını destekleyen Almanya GM‘in satmama kararına hemen tepki verdi. Almanya Ekonomi Bakanı FDP‘li Rainer Bruederle "Bu U dönüşü kesinlikle kabul edilemez" dedi. Kabine toplantısında durumu değerlendireceklerini ifade eden Brüderle, GM'den Opel için yeniden yapılanma planını mümkün olduğunca çabuk sunması isterken, otomobil üreticisini desteklemek için hükümetin verdiği 1.5 milyar euronun (2.2 milyar dolar) da geri alınabileceğini söyledi. Almanya'nın Hessen Eyaleti Başbakanı Roland Koch da bu kararı duyduktan sonra çok öfkelendi ve Opel'e şimdiye kadar aktardıkları parayı derhal geri istedi. Adı verilmeyen bir Alman yetkili, Reuters'a yaptığı açıklamada bu haberin Washington'u ziyaret eden Başbakan Angela Merkel üzerinde tam anlamıyla bir sürpriz etkisi yarattığını söyledi.
Küresel mali kriz ve resesyon nedeniyle 2008 yılında 30 milyar doların üzerinde zarar açıklayan GM geçen Mart ayında 50 bin civarında çalışanının bulunduğu Avrupa'daki yatırımlarını satmayı planladığını duyurmuştu. Eylül ayında ise GM'den yapılan açıklamada, Opel'deki çoğunluk hissenin Kanada-Rus ortaklığına satışına sıcak bakıldığı bildirilmişti. GM açıklamasında, "Anlaşma uyarınca Magna/Sberbank yüzde 55 hisseyi alacak, GM'de ise yüzde 35 hisse kalacak. Yüzde 10'luk kısmın sahibi ise çalışanlar olacak" ifadesi kullanılmıştı. Ancak Amerikan hükümetinin mali desteği ve Amerika'da Haziran ve Temmuz aylarında "iflas koruma" kapsamına alınması ardından şirket biraz toparlandı. ABD otomotiv piyasasında yüzde 21 payla liderliğini koruyan şirketten Kasım başında yapılan açıklamada Ekim ayında satışların yüzde 4 arttığı böylece yıllık bazda 2008'den bu yana ilk kez satış artışının gerçekleştiği bildirildi. Bu çerçevede Opel ve Vauxhall'ı mülkiyetinde tutmayı istediğini belirten GM'in son açıklaması uzmanları şaşırtmadı.
IHS Global Insight'tan Aaron Bragman, "GM aslında Opel'den kurtulmayı istemiyordu ama mali durum nedeniyle buna zorlandı. Opel mühendislerinin ürettiği çok sayıda GM ürünü araç var, ayrıca Opel'in küresel düzeyde önemli bir servis desteği var. Bu nedenle Opel'le bağlantılarını korumaları uzun vadede GM'in yararına olacaktır" görüşünü dile getirdi.
Opel ile GM arasındaki ilişki bundan tam 80 yıl öncesine dayanıyor. 1862 yılında Adam Opel tarafından kurulan Opel, 1898 yılında otomobil üretimine başladı. Sekiz yıl sonra da o zaman için çok büyük bir rakam olan bininci aracını üretmeyi başardı. Ancak Opel o dönemde daha çok bisiklet üretimi ile tanınıyordu. 1929 yılında GM tarafından satın alındıktan sonra tüm ağırlığını otomotive verdi. ABD metotlarını kullanarak kısa süre içerisinde hızla büyüyerek Avrupa'nın en bilinen markalarından biri haline geldi. 1970'lerde Almanya pazarının yüzde 20'sini elinde tutan Opel, özellikle Kadett modeli ile büyük sükse yapmıştı. Opel'in Avrupa'da 54 bin 500 çalışanı bulunuyor. Bunların 25.000'i ise Almanya'da yer alıyor. Opel'e bağlı Vauxhall markası ise İngiltere'de iki ayrı fabrikada 5 bin 500 kişi çalıştırıyor.
İşçi temsilicisi değil, adeta Alman emperyalizmi ve Magna temsilcisi !
İlginç şeyler yaşandı ve yaşanıyor GM/Opel olayında. Opel yönetim kurulunda „işçi temsilcisi“ olarak yer alan sendika ağası Klaus Franz (1960‘lı yılların sonunda „proleterleşme“ şiarı ile fabrikalarda çalışma yapan radikal solcu bir gruptan gelerek, IGM fonksiyonerliğine‚ gelişen‚ uslanan „radikaller“den Franz. Bir zamanlar Almanya Dışişleri Bakanlığı yapan Joschka Fischer de aynı grupta idi!) Opel‘in Magna‘ya satılması için aslanlar gibi „mücadele“ etti. Alman emperyalizminin çıkarları ile uyuşan bu hedefte hükümet-sendika- Magna aynı safta hareket ettiler. Franz’a işçileri ücret düşüşlerini, iş yeri kayıplarını vb. kabul ettirmek rolü düştü. Bu rolü başarıyla da oynadı Franz. Magna satışı olmayınca Franz birden, Alman emperyalizminin diğer sözcüleri ile birlikte yaygarayı bastı. Daha önce verilmiş sözlerin (işçilerin haklarının Magna‘ya satılması konusunda verilmiş sözlerin, yapılmış anlaşmaların) geçersiz olduğunu, şimdi Opel işçisinin MG‘ye karşı savaşacağını duyurdu. IGM Opel'in tüm tesislerinde çalışan yaklaşık 25 bin işçiye uyarı grevleri yapmaları yönünde çağrıda bulundu. İşçi temsilcisi Başkanı Klaus Franz, grevlerin Almanya'da başlayacağını ve tüm Avrupa'ya yayacaklarını belirtti. Opel çalışanları Rüsselheim, Bochum, Eisenach ve Kaiserslautern'deki fabrikalar önünde Opel'in GM bünyesinde kalmasını protesto eden gösteriler yaptılar. Franz, "GM'nin Opel'i satmak istememesi kabul edilebilir bir karar değil. Opel için kara bir gün" şeklinde konuşuyor.
Yani işçiler yine kandırılıyor. Onların haklı mücadele ve talepleri, bir tekele karşı, bir başka tekele satılmamayı protesto eylemlerine dönüştürülüyor. İşçiler bu tip işçi temsilcilerini yakalarından silkip atmadıkça, kendi öz örgütlenmelerini gerçekleştirmedikçe mücadeleleri böyle tekeller arası, emperyalistler arası rekabetin aracı olarak da kullanılacaktır.
GM’in Kriz Takvimi :
2008
Temmuz: 10 milyar dolarlık maliyet kesintisi, 5 milyar dolarlık borçlanma ve varlık satışı planı açıkladı.
Eylül: Chrysler'le birleşme görüşmelerine başladı.
Kasım: 2009'da likidite sıkıntısına girebileceği uyarısında bulundu.
19 Aralık: ABD Hükümeti GM ve Chrysler'e 17.4 milyar dolarlık kredi verdi.
2009
21 Ocak: Toyota, GM'den dünya liderliğini devraldı.
17 Şubat: 2012'ye kadar 47 bin çalışanını işten çıkaracağını, ABD'deki 5 fabrikasını kapatacağını duyurdu. Hükümetten talep ettiği yardım miktarını 30 milyar dolara çıkardı.
26 Şubat: 2008'de 30.9 milyar dolar zarar ettiğini bildirdi.
30 Mart: Hükümet GM CEO'su Rick Wagoner'i kovdu. Yerine Fritz Henderson getirildi. Şirkete yeniden yapılanma planı geliştirmesi için 60 gün mühlet verildi.
17 Nisan: İflastan korunma başvurusu yapmaya hazırlandığını duyurdu.
7 Mayıs: İlk çeyrekte 6 milyar dolar zarar ettiğini bildirdi.
21 Mayıs: UAW sendikası ile yeni bir maliyet tasarrufu anlaşması imzaladı. Sendika GM'in 20 milyar dolarlık borcunun yarısını üstlendi!
22 Mayıs: ABD Hazinesi'nden 4 milyar dolar daha aldı.
1 Haziran: İflastan korunma başvurusunda bulundu. Yeniden yapılanma planı doğrultusunda toplam 50 milyar dolar yardım yapan ABD devletinin yeni GM'de yüzde 61, Kanada hükümeti yüzde 12,5, UAW yüzde 17,5 ve hissedarlar yüzde 10 hisse sahibi olmasına karar verildi.
10 Temmuz: İflas koruma kapsamından 40 günde çıktı.
18 Ağustos: Saab'ı İsveçli Koenigsegg Automotive satmak için anlaştı.
10 Eylül: Opel'i Magna'ya satmaya sıcak baktığını Alman hükümetine bildirdi.
4 Kasım: Opel'i satmaktan vazgeçtiğini bildirdi.
İFLASTAN ÖNCE VE SONRA GM |
||
|
Önce |
Sonra |
Borcu (milyar dolar) |
176 |
48 |
Çalışan sayısı |
91 bin |
68 bin 500 |
Marka sayısı |
8 |
4 |
Bayi sayısı |
6200 |
3600* |
ABD'deki fabrika sayısı |
47 |
34 |
* 2010 sonunda hedeflenen rakam
GM'de 2008‘den bu yana ne değişti?
* GM'in ABD'de pazar payı yüzde 21 ve şirket hâlâ pazar lideri
* ABD hükümeti GM'in iflastan kurtulması için 50 milyar dolar harcadı, şirketin yüzde 61'ine sahip
* GM beyaz yakalı çalışanlarının yüzde 20'sini, yöneticilerinin yüzde 35'ini çıkardı
* Bayi sayısını azaltırken California'da e-bay açık artırma sitesinden satışa başladı