5-
7
Dünya otomotiv “devi”nden iflas tehditli açıklama …
Bayram değil, Seyran değil, ama seçim var! Ulusalcı CHP birdenbire Newroz’u ve 1 Mayıs’ı keşfetti...
Abdullah Öcalan'ın Hegel savunusu...
Doların önlenemez yükselişi (mi?) …
Yapı Kredi net kârını % 45 artırdı...
El Beşir'in tutuklanması... Türkiye’de de Ekonomik Kriz derinleşiyor
Ekonomik Krizin (Kapitalizmin devrevi “aşırı üretim kriz”inin) en önemli göstergelerinden biri hızla artan işsizliktir. Aşırı üretim sonucu üretilen mallar satılamaz hale gelir, üretim yavaşlar, yer yer durma noktasına gelir. (Sanayide kapasite kullanımı hızla düşer). Bir dizi firma iflas noktasına gelir. Büyükler kendilerini kurtarmak için yoğun kısa çalışma, işçi çıkarma tedbirlerine baş vururlar. İşsizlik büyür.
Türkiye’deki işsizlikle ilgili resmi rakamlar, teğet geçeceği söylenen krizin (Hadi haksızlık etmeyeyim: Eğer kastedilen mali kriz, öncelikle banka krizi idi ise, krizin bu yönü Türkiye ekonomisine, diğer birçok ülkeye vurduğundan daha az vurdu. Bir anlamda “teğet” geçti. Bunun nedeni 2001 krizi ertesinde bankacılık sektöründe alınmak zorunda kalınan oldukça radikal tedbirlerdi + IMF’nin dayatmaları sonucu da izlenen “mali disiplin” siyaseti idi. Kastedilenin bu olmadığı, Başbakan’ın aslında bir bütün olarak ekonomik krizi kastettiği ise bugün medyaya yansıyan yeni bir açıklaması ile ayan beyan ortada. Sanki devrevi kriz alınacak siyasi önlemlere bağlıymış gibi Başbakan “Seçim ertesinde kriz aşılacak” yollu açıklamalar yapıyor. Her halde başbakan krizi seçim nedeniyle terk edilen mali disipline geri dönme ile ve IMF ile yapılacak anlaşmayla vb. aşacağını sanıyor. Her ne kadar ekonomi bürokratları, en başta da Merkez Bankası Başkanı Durmuş durumun öyle olmadığını biliyor ve açıkça söylüyorsa da, Başbakan palavralara devam ediyor. Belki de ekonomik krizi gerçekten de “evel allah” ve İnşallah-Maşallah- Fesupanallah’la aşacağına inanıyordur!!!) derinleştiğini, giderek daha da derinleşeceğini gösteriyor.
TÜİK’in işsizlikle ilgili Kasım verilerine göre, Toplu işten çıkarmaların henüz başlamadığı günlerde bile işsizlik oranı % 10,1’den % 12,3’e, tarım dışı işsizlik % 12,6’dan % 15,4’e, kentlerdeki genç işsizliği % 21,6’dan % 25,5’e yükselmiş. TÜİK’in yeni verileri açıklandığında, çok daha vahim bir tablonun ortaya çıkacağı kesindir. Burada şuna da dikkat edilmelidir: Bunlar sadece resmi veriler; sigortasız ve kayıt dışı çalıştırılan kesimi kapsamıyor. Daha önce de aktardığım gibi değişik uzmanlar (örneğin M. Sönmez) TÜİK’in % 12,6 olarak hesapladığı işsizliğin gerçeği yansıtmadığını söylüyor ve gerçek işsizlik % 20/25 bandında gösteriyor. Ki bu tahminler gerçeği, TÜİK’in hesaplamasından daha yakındır.
Şimdi Mart ayındayız. Bu arada köprülerin altından çok su aktı. İşsizler ordusuna her ay 50 binin üzerinde yeni işsiz eklendi ve eklenen sayısı katlanarak artıyor.
Merkez Bankası Para Politikası Kurulu’nun önceki gün açıklanan toplantı tutanaklarında, tarım dışı işsizliğin 2009’un ilk çeyreğinde daha da artarak, “tarihi değerlere” ulaşacağına dikkat çekiliyor. (Radikal, 4 Mart)
Bu arada Türkiye Ziraat Odaları Birliği Başkanı Şemsi Bayraktar uyarıyor: “Bu krizde işsizler tarıma sığınıyor. Tarımın kurtarıcı sektör olabilmesi için, tarım ürünlerinin para etmesi lazım.”
Tarım sektörünün istihdamdaki payı 2001’de % 37,6 iken, 2007’de % 26,4’e geriledi. Gelişmiş ülkelerde bu oran % 10’un çok altında; Türkiye’de de gerilemenin sürmesi bekleniyordu. Nitekim 2008’in ilk 6 ayında tarımsal istihdam 1 milyon kişi azaldı. Ancak 2008 Ekim ayında 384 bin kişi, Kasım’da 283 bin kişi arttı. 2008 sonu itibariyle 1 milyon kişinin yeniden tarıma döndüğüne işaret eden Bayraktar’a göre bu eğilim, 2009’da da artarak sürecek.
Bu eğilimin artması fakat işsizliğin eksilmesi anlamına gelmiyor, gelmeyecek.
Türkiye ekonomisinin önemli bir ayağı olan ihracat rakamları da ekonomik krizin büyüyen boyutlarını göstermek açısından önemli:
TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi, Şubat ayı ihracat rakamlarını, Bursa'da düzenlediği basın toplantısıyla açıkladı. Büyükekşi'nin verdiği bilgiye göre, Türkiye'nin Şubat ayındaki ihracatı, geçen yılın aynı dönemine oranla yüzde 35'lik düşüşle 6 milyar 866 milyon dolar oldu. İlk iki aydaki ihracat 13 milyar 908 milyon dolar, Şubat ayı itibarıyla geriye dönük bir yıllık ihracat ise yüzde 8,01'lik artışla 121 milyar 68 milyon doları geride bıraktı.
Kuşkusuz 2008 bütünü için toplam ihracatın geçen yıla göre % 8’lik bir artışla 121 milyar dolarlık bir değere varması, geçmişteki rakamlarla karşılaştırıldığında önemlidir. Türkiye ekonomisinde son yıllardaki büyük gelişmenin işaretidir. Diğer yandan fakat 2009’un ilk çeyreğinde; geçen yılın ilk çeyreğine göre üçte birden fazla düşüş krizin ihracat alanındaki yansımasını göstermesi açısından önemlidir. Bu 2009 yılında Türkiye ekonomisinde hiç te küçümsenmeyecek bir küçülme olacağının, hükümetin % 4’lük büyüme hedefinin boş bir balon olduğunun açık göstergesidir.
Dünya otomotiv “devi”nden iflas tehditli açıklama …
Dünyanın en büyük otomotiv tekellerinden General Motors’un (GM), ABD Sermaye Piyasası Kurulu'na (SEC) sunduğu 2008 yılı raporunda, küresel otomobil piyasasının toparlanacağı veya ciddi küçülme göstermeyeceği yönünde herhangi bir garanti olmadığı belirtildi.
GM’un sunduğu rapor aynı zamanda ABD hükümetinden 30 milyar dolara kadar kredi talebini de içeriyor. Şirket, son 27 yılın en kötü otomobil satışlarının yaşandığı ortamda bugüne kadar 13,4 milyar dolarlık devlet kredisi kullandı.
ABD'li şirket, geçen 3 yıl zarfında 82 milyar zarar ederken, bunun 30,9 milyar doları 2008 yılında kaydedildi.
GM'nin operasyonlarda tekrar eden kayıplar, ortaklıkta bulunduğu işlerde verdiği açıklar ve yükümlülüklerini karşılamak için gerekli nakidi karşılamayabileceği tespitleri de yer alıyor raporda. Raporda, ''Herhangi bir sebepten dolayı başarısız olursak, artan kaygılarla devam edemeyebiliriz ve potansiyel olarak ABD İcra ve İflas Kanunu gereğince başvuruda bulunarak rahatlama yolunu seçmek zorunda kalabiliriz'' denildi.
Sonuç olarak GM devletin önüne ya hemen 30 milyar dolar kredi (ki bunun da krizi aşmak için yetmeyeceği, ardından yeni taleplerin geleceği garantidir) ya da iflas tehdidini koyuyor. Bu “ya/ya” ya devletin vereceği cevap belli: Devlet büyük tekellerin devleti sonuçta. Dipsiz kuyuya dolar atmaya devam! Nasreddin Hoca’nın göle mayası gibi: Ya tutarsa?!
Bayram değil, Seyran değil, ama seçim var!
Ulusalcı CHP birdenbire Newroz’u ve 1 Mayıs’ı keşfetti.
CHP bugün Newroz ve 1 Mayıs'ın resmi tatil olması için kanun teklifi verdi. AKP de bu kanun teklifini görüşmeyi gündemine aldı. Ancak bu teklifin görüşülüp karara bağlanmasının seçime yetişmesinin mümkün olmadığı, seçim sonrasında olabileceği şeklinde açıklamalar da geldi bu kesimden. MHP de CHP’nin kanun teklifine olumlu baktığını, desteklediğini açıkladı. Ne oluyoruz? Nasıl oluyor da işçi düşmanları 1 Mayıs’ın, Kürt düşmanları Newroz’un bayram/resmi tatil olması için öneri getiriyor?! Başlarına taş filan mı düştü? Yok canım taş filan düştüğü yok. Şimdi kısa süre sonra seçim var. Bir kaza olup ta bu yasa teklifi meclise gelip, meclisten yasalaşıp geçerse, onun işçiler, emekçiler ve Kürtler arasında yaratacağı hoşnutluğun oya tahvil edilmesi hesapları var. Yok bu yasa teklifi meclise getirilmez, engellenirse (RTE’nin geçen dönemde 1 Mayıs konusunda, kendi partisi içinden gelen 1 Mayıs’ı resmi tatil ilan edelim önerilerine, ordunun ve büyük patronların tavrını da dikkate alarak takındığı tavır biliniyor: Türkiye’de zaten tatiller nedeniyle çok iş günü kaybı var. Yeni bir tatil günü ilan etmek ekonomik açıdan doğru olmaz!!! Newroz bağlamında ise ordunun kesin vetosu bellidir. Ve hükümet ordu ile açıkça kavgadan kaçınmaktadır) bu kez de AKP’nin teşhir edilmesi imkanı doğacaktır. Yani teklif zamanlama açısından iyi düşünülmüştür.
Bu arada unutulmaması gereken ve CHP’nin bu konudaki tavrının sahtekarlığını belgeleyen birkaç şeyi hatırlatayım:
DTP 10 Nisan 2008'de 1 Mayıs, 7 Ocak 2009'da ise Newroz için bu günlerin resmi tatil olması için önerge vermişti. CHP bu önergeye karşı tavır takınmıştı.
Aynı CHP’nin başkanı Baykal şimdi yaptığı açıklamada “Türkiye artık anlamsız bunalımların tuzağına düşmekten kurtarılmalıdır. Nevruz (Bir türlü Newroz demeye dili varmıyor. Fakat sonunda onu da diyecekler. Nasıl ki TRT Şeş’e geldilerse, Newroz’a gelecekler sonunda. Gerçekler inkar ile, red ile gerçek olmaktan çıkmıyor çünkü) ve 1 Mayıs toplumsal bir sahiplenme duygusuna sahiptir. Her iki günün de kutlanmasının insan haklarına, demokrasiye, ülkemizin bölünmez bütünlüğüne yönelik aykırı hiç bir yanı yoktur” diyor.
Doğru söylüyor da, 7 Ocak’ta var mıydı? Ne oldu, ne değişti iki ayda? Hidayete mi erdiniz?
Hangi gerekçeyle verilmiş olursa olsun, şimdi 1 Mayıs ve Newroz’un tatil günü olması teklifine CHP’nin ve MHP’nin sahip çıkmak zorunda kalmış olması iyidir. Gelinen yerde egemenlerin nerelere kadar gerilemiş olduklarının işaretidir. Bu günlerin resmi tatil günü olacağı günler görünen odur ki çok uzak değildir artık. Bu günlerin tatil günü olması, işçiler ve halklar açısından demokratik bir kazanım olacak, egemenlerin beslendiği gerginlikleri de azaltacak bir rol oynayacaktır. Bu “tatil” günlerinin içeriğinin devrimci bir tarzda doldurulması devrimcilerin görevi olacaktır.
7 Mart
Abdullah Öcalan'ın Hegel savunusu...
5 Mart Görüşme Notlar’ında (Gündem Online) Abdullah Öcalan bir kez daha kendisi ile Hegel arasında bağ kurup şöyle diyor:
“Tüm kadınları selamlıyorum. 8 Mart’larını kutluyorum. Hegel köle-efendi ilişkisinden yola çıkarak ulus-devlete ulaştı. Ben de ‘güçlü ve kurnaz erkeğin’ kadın üzerindeki sömürgesinden yola çıkarak demokratik uygarlığa ulaştım. Savunmam ile Hegel’in Tinin Fenomenolojisi arasında paralellikler olduğu söyleniyor. Tinin Fenomenolojisi’ni daha sonra okudum, paralellikler var. Tabii Hegel bunu 200 yıl önce söylemiş, ben de şimdi söylüyorum, ilginç. Hegel ulus-devletin filozofu, ben de demokratik uygarlık düşüncesini geliştiriyorum.”
Çağımızın yeni Hegel adaylığına soyunmuş görünen Abdullah Öcalan’a birilerinin Hegel’in pek de öykünülecek bir filozof olmadığını, kendisinin iflah olmaz bir idealist olduğunu anlatması iyi olur. Hegel’in felsefeye esas katkısı olan diyalektik konusundaki görüşleri de esasında Marx’ın dediği gibi “başı üzerinde durmaktadır.” O diyalektik de ancak Marx’ın onu “ayakları üzerine dikmesi” ile işe yarar hale gelmiştir.
Ama Abdullah Öcalan Hegel’e atıfta bulunmakta bir noktada haksız da değildir. Sonuç olarak onun Marx’ı aştığını iddia eden ve devşirme olan “demokratik uygarlık düşüncesi” dediği şeyin temelinde yatan dünya görüşü ve felsefe idealizmdir.
Doların önlenemez yükselişi (mi?) …
Son haftalarda dolar diğer para birimleri karşısında hızla değer kazandı, kazanıyor. Türkiye’de dolar 1,80 seviyesini yakaladı. Merkez Bankası şimdilik müdahalede bulunmadı. Fakat biraz daha bekledikten sonra yükseliş eğiliminin sürmesi halinde ya faiz yükseltme, ya da dolar satarak piyasaya girme biçiminde müdahale edeceği kesindir. Beklentisi seviyenin belki biraz daha yükseldikten sonra kendiliğinden gerilemesidir.
ABD ekonomisi krizin bütün göstergelerine en ön sırada sahipken, nasıl oluyor da dünya piyasalarında doların değeri yükseliyor? Bu bir çelişme değil mi? Hayır bu yalnızca görünürde bir çelişme. Çünkü doların dünya piyasasında diğer para birimlerine göre pahalılaşması ABD’ye ihracat yapan ülkeler açısından, ABD pazarının onlara daha fazla açılması; ABD’nin ise dışsatımının düşmesi anlamına geliyor. Yani ABD ekonomisi açısından “pahalı” dolar arzu edilen bir şey değil.
Doların “pahalılaşması” uluslararası piyasalarda dolara talebin artması ile bağıntılı bir gelişme. Spekülatör yatırımcılar ellerindeki diğer yatırım araçlarını elden çıkararak, bunları dolara çevirmeye çalışıyor. Çünkü bütün krizine rağmen dolar spekülatörlere dünya ekonomisi içinde en büyük paya sahip olan ABD ekonomisinin güvenilmezler içinde yine de en az güvenilmez olanı olarak görünüyor. Ehven-i şer tercihi yapılan tercih. Yalnızca dolara değil, ABD devlet tahvillerine de talep artıyor. ABD devlet tahvillerine yatırım, aslında ABD devletinin alacaklısı olma anlamında bir yatırım. Çin’in en büyük yatırımı bu alanda örneğin.
Türkiye’de doların değerinin yükselmesinin (TL’nin dolar karşısında değer kaybetmesinin) ihracat açısından olumlu bir etkisi var. Diğer yandan ithalatı da azaltarak, dış ticaret dengesindeki açığın biraz kapanmasını beraberinde getirecektir bu gelişme. Fakat bu önemli ölçüde ithal ara malı girdisi ile çalışan sanayi üretiminde düşüş, ekonomik alanda bir bütün olarak küçülmenin hızlanması ile el ele gidecektir.) uluslararası bu gelişmeler yanında bir de Türkiye’nin kendi iç ekonomik siyasetinden kaynaklanan nedenleri var. Bunlardan en önemlisi hükümetin aldığı bir karar: Hükümet bir yasa çıkararak, belli bir süre içinde (Mart sonuna kadar) getirilecek, kayda geçirilecek döviz için kaynak sorulmayacağı kararı aldı. Döviz Türkiye içinden getirilip kayda geçirilse % 5 vergi alınacak, yurtdışından getirilirse vergi % 2 olacak. Bu burjuvazinin yurtdışında veya yurtiçinde devletten sakladığı, vergisini vermediği paranın, şimdi çok düşük bir vergiyle legalleştirilmesi için yapılan bir şey. Burjuvazinin kara parasını aklama operasyonu. Bu yolla Mart başına kadar açığa çıkmış olan para miktarı 13,5 milyar dolar civarında. Daha da yükseleceği bekleniyor. Yurtdışından getirilecek paranın daha düşük vergi oranıyla aklanması imkanı, Türkiye’de dolara talebi arttırıyor. Burjuvazi yurtiçindeki kara parasını dolara çevirip, doları yd.’na çıkarıp, yurtdışından transfer ederek vergi yüzdesindeki farktan da yararlanmaya çalışıyor. Tabii bunun yanında çok miktarda olmasa da kimi yabancı yatırımcıların daha karlı ülkelere gitmesi de doların değer kazanmasına katkıda bulunuyor.
“Önlenemez yükseliş” bu faktörler ortadan kalktığında duracak, dolar normal seviyesine gerileyecektir.
Bugün Referans’ta şu haber yayınlandı:
“Yapı Kredi net kârını % 45 artırdı
Yapı Kredi Bankası'nın 2008 yılı konsolide net kârı, 2007'ye göre yüzde 45 artarak 1 milyar 261 milyon lira oldu. Bankanın güçlü sermayesi ve güçlü likit kompozisyonu sayesinde zorlu döneme hazırlıklı bir şekilde girdiğini belirten Yapı Kredi Murahhas Azası ve Genel Müdürü Tayfun Bayazıt, "Nakdi kredilerimizi bir önceki yıla göre yüzde 35 artırarak 38,9 milyar TL'ye çıkardık. Mevduatımızı ise yüzde 31 artırarak 44 milyar TL seviyesine ulaştırdık, sermaye yeterlilik rasyomuz ise banka bazında yüzde 15,7, grup bazında ise yüzde 14,2 olarak gerçekleşti" dedi. Yapı Kredi'nin aktif büyüklüğünün yüzde 26'lık artışla 70,8 milyar TL'ye çıktığını ifade eden Bayazıt, 2008 yılında hızlı şubeleşme planını büyük başarıyla yürüttüklerini ve en çok şube açan banka unvanını aldıklarını kaydetti. 2008'te 185 yeni şube açarak toplam şube sayısını 861'e yükselttiklerini ifade eden Bayazıt, dünyada bankacılık sektöründe yaşanan kan kaybına rağmen Yapı Kredi'nin 2008 marka değeri sıralamasında yaklaşık 100 basamak yükseldiğini söyledi.”
Bu Türkiye’de banka sektörünün 2001 krizi ertesinde yeniden düzenlenmiş olmasının bir sonucu. Türkiye’de banka sektöründe aşırı spekülatif yatırımların payı oldukça düşük. Bunun sonucu, bir çok emperyalist ülkede banka çöküşleri yaşanırken, Türkiye’de banka sektörüne bunun fazla yansımaması biçiminde oluyor. Tabii burada Türkiye bankalarındaki sermaye miktarının emperyalist devletlerin büyük bankaları ile karşılaştırıldığında çok düşük olduğu da unutulmamalı.
“"Savcı yazmış... Ne savcısı, sen kim oluyorsun... Sen kimsin lan bana yazıyorsun... Sen kimsin? Doğru oraya, aha oraya. Kendi doğurduğu bebeği yetimhaneye vermektir teğmeni bunlara teslim etmek. Teğmenini teslim eden ordu olmaz. Ordu komutanına diyorum ki, o paşayı cezaevinde tutmak ihanet demektir. Selimiye'ye yeniden otursam, kurmay başkanına derim ki, aç Cengiz Aykut'a (İstanbul Cumhuriyet Savcısı Aykut Cengiz Engin) de ki, GATA'dan bir heyet gönderiyoruz, Koşuyolu'na, hastamızı almaya geldik. Haydi şimdi o çevik kuvvetle durdursun. Haydi gücünü göreyim."
Bu sözler, internete düşen yeni bir ses kasetine göre, Ergenekon sanığı (Gata raporlu tahliyeli) emekli paşa Tolon’un bir telefon konuşmasında ettiği sözler. Avukatı protesto edip, bu kasetin komplo olduğunu söylüyor.
Tolon’un görüntülü kimi konuşmalarını TV’lerden bilenler için, bu kasetin de orijinal olma ihtimali büyüktür. Tam da onun -genelde Ergenekoncu paşaların- yaklaşımının ifadesidir bu kasette yer alanlar. Ve zaten şimdi protesto eden avukat ta daha önce Tolon’un yalnız bırakılmaktan şikayetlerini dile getirmişti.
El Beşir'in tutuklanması...
NTV'de dün yayınlanan bir haberde, Ankara'nın El Beşir'in tutuklanmasının Sudan'daki istikrarsızlığı artıracağı gerekçesiyle kararın en az 1 yıl süreyle ertelenmesinden yana olduğu belirtildi.
El Beşir bilindiği gibi geçen yıl 6 ay arayla Türkiye'yi iki kez ziyaret etmiş, resmi törenle karşılanıp Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile görüşmüştü.
El Beşir'in Darfur'da insanlığa karşı suç ve savaş suçu işlemekle suçlandığı bir dönemde o en üst düzeyde Ankara'da ağırlanmıştı. Bu El Beşir’e açık bir destek anlamına geliyordu.
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin verdiği tutuklama kararının ardından da Türkiye desteği sürdürüyor. BM Güvenlik Konseyi üyesi olan Türkiye, tutuklama kararının ertelenmesi için ise girişimde bulunmaya hazırlanıyor. Rusya, Çin, Afrika Devletleri Birliği örgütü de bundan yana.
Hillary Clinton’un bugünkü ziyaretinde bu konunun da gündeme gelmesi muhtemeldir.
AKP hükümeti açısından tabii Gazze’deki katliama (haklı olarak) tepki koyarken, şimdi Darfur’daki katliama “sessizlik” ve hatta destek anlamına gelen bu tavrın açıklanması zorluğu vardır.
Fakat bu zorluk aşılır: İkiyüzlülük, sahtekarlık bütün burjuva siyasetçilerinin temel özelliğidir.