6
+ Sri Lanka’da savaş soykırıma doğru gelişiyor...
+ DİSK, KESK, TMMOB ve TTB'den ortak 1 Mayıs değerlendirmesi
+ Nepal’de iktidar mücadelesi sertleşiyor…
Nepal’de Maoist Parti’nin çoğunlukta olduğu koalisyon hükümetinin Genel Kurmay Başkanı Roogmangud Katawal’ı görevinden alıp, yerine şimdiye kadarki Genel Kurmay II. Başkanı Kul Bahadur Katka’yı ataması Nepal’deki iktidar mücadelesinde yeni bir dönüm noktası oldu. Roogmangud Katawal gerçekte sivil siyasi iktidarın aldığı kararları hiçe sayıyor, her şeyden önce geçici Anayasa’da öngörülen eski Maoist gerillaların (söz konusu olan toplam 19 bin kişi) orduya entegre edilmesini red ediyor, bu konuda hiçbir somut adım atmıyordu. Ayrıca Kraliyet döneminin 8 generalinin görev süresini uzatmıştı. Bunun dışında son dönemde Genel Kurmay Başkanı önderliğinde yüksek rütbeli subayların bir – Çevik Bir’in literatüre kattığı deyimle- postmodern darbe hazırlığı içinde olduğu söylentileri yaygın bir biçimde konuşulup, tartışılmaya başlanmıştı. Ana muhalefet partisi Nepali Kongre’nin sahip çıktığı Genel Kurmay Başkanı’nın sivil hükümeti hiçe sayan tavrı karşısında hükümetin tavrı ülkede burjuva anlamda demokrasinin geleceği açısından önemli hale gelmişti. Bu durumda Maoist Parti’nin başkanı ve başbakan Pushpa Kamal Dahal (Prachanda) önce hükümet içinde ve dışında Genel Kurmay Başkanı’nın azli için geniş bir destek aradı. Bunun imkansızlığını gördüğü noktada Maoist Parti yalnızca kendi çoğunluğuna dayanarak Katawal’i azil, yerine Bahadur Katka’ya atama kararını aldı ve açıkladı. Hükümet içinde Maoist Parti’nin büyük koalisyon ortağı olan KP Nepal (Birleşik ML’ler) yanında, küçük koalisyon ortakları Madeşi Janadikar Forumu ve Sadbhavna Partisi de Maoist Parti’nin bu kararına katılmadı. KP Nepal (Birleşik ML’ler) önce bakanlar kurulunu boykot etti, ardından hükümetten çekildiğini açıkladı. Bu durumda andaki hükümet kıl payı bir çoğunlukla hükümet eder duruma geldi.
Hükümetin Genel Kurmay Başkanı konusunda aldığı azil ve yeni atama kararının yürürlüğe girmesi için kararın devlet başkanı tarafından da imzalanması ve yayınlanması gerekiyordu. İmza aşamasında Nepali Kongre taraftarlarını sokağa döktü. General Katkawal lehine ve hükümeti protesto eden gösteriler en başta başkent Kathmandu’da olmak üzere, ülkede yaygın bir biçimde gerçekleştirildi.
3 Mayıs Pazar günü Nepali Kongre, Katawal lehine bir ortak platform oluşturmak amacıyla bir “bütün partiler buluşması” gerçekleştirdi. Maoist Parti dışındaki partilerin temsilcilerinin katıldığı bu buluşmadan devlet başkanı Ram Baran Yadav’a bir muhtıra/mektup gönderilmesi kararı çıktı. Söz konusu muhtıra/mektupta katılımcılar devlet başkanına, Genel Kurmay Başkanı Katawal’in azli kararını “geçici Anayasanın ve barış sürecinin ruhuna aykırı” bir karar olarak değerlendirdiklerini ve red ettiklerini açıkladılar. Devlet başkanı Ram Baran Yadav bu muhtırayı da gerekçe göstererek hükümetin azil kararını “anayasaya aykırı” olduğu gerekçesiyle imzalamadı. 4 Mayıs’ta general Katawal’in ve diğer tüm ordu komutanlarının bulundukları mevkide göreve devam edecekleri devlet başkanı tarafından açıklandı.
Bunun üzerine Maoist Partinin başkanı, başbakan Pushpa Kamal Dahal (Prachanda) başbakanlıktan istifa ettiğini açıkladı. Maoist Parti ayrıca, devlet başkanı azil kararı konusunda tavrını değiştirip, özür dilemediği süre Anayasa hazırlama görevine sahip kurucu meclis toplantılarını da boykot edeceğini açıkladı. Yeni hükümet kurulana kadar Maoist Parti hükümeti sürecek.
Şimdi Maoist Parti taraftarları devlet başkanının kararını büyük gösterilerle protesto ediyorlar. Karşılıklı gösteriler şimdilik barışçıl gösteriler biçiminde yürüyor, fakat mücadele giderek sertleşiyor, keskinleşiyor.
Maoist Parti hükümetine karşı olan partiler arasında şimdi hükümet pazarlıkları tüm hızıyla sürüyor. Birleşik ML Parti’nin (CPN/UML) başkanı Jhala Nath Khanal Maoist Parti’nin içinde yer almadığı yeni bir koalisyon hükümetinde başbakanlık yapabileceğini açıkladı. Nepal Kongre Partisi (Nepali Congres NC) de bu çözüme kapalı değil. Fakat pazarlıkların uzun süreceğinden yola çıkılmalıdır.
Maoist Parti Başkanı, başbakan Pushpa Kamal Dahal (Prachanda) 4 Nisan’da TV’den yaptığı “ulusa sesleniş” konuşmasında, hükümetinin halkın beklentilerine cevap veremediğini, sürekli engellendiğini, bu engellemelerin geri planında “açık ve gizli yabancı devlet müdahaleleri” olduğunu belirterek, halktan hükümete destek istedi.
Kimi yabancı gözlemciler, Nepal’deki iktidar mücadelesinde, Çin’in bu arada iyi ilişkiler geliştirmiş olduğu Maoist Parti iktidarına destek verdiği; Maoist Parti karşısında mücadele eden güçlerin ise öncelikle Hindistan tarafından desteklendiği yorumları yapıyor; Nepal’deki iktidar mücadelesinde Çin ve Hindistan arasında Nepal’de egemenlik mücadelesinin de yattığını belirtiyorlar.
Her halükarda Çin HC ile Nepal arasında bu hükümet döneminde bir dizi ikili anlaşma imzalanmış olduğu, Pushpa Kamal Dahal hükümeti ile Çin HC hükümeti arasında iyi ilişkiler geliştirilmiş olduğu olgu. Nepal Kongre Partisi’nin, Hindistan’daki Kongre Partisi’nin “kardeş örgütü” olarak Hindistan ile iyi ilişkiler içinde olduğu da olgu.
Bu “iyi ilişkiler”in Nepal’deki iktidar mücadelesinin aynı zamanda bir “temsilciler” mücadelesi olduğu anlamına gelip gelmediğini ancak mücadelenin daha sertleştiği bir ortamda görebileceğiz.
+ Sri Lanka’da savaş soykırıma doğru gelişiyor
Sri Lanka hükümetinin Tamil Elam Kurtuluş Örgütü’ne (LTTE) karşı giriştiği yok etme savaşında sona doğru yaklaşıldıkça, savaş soykırıma dönüşüyor. Mayıs ayı başı itibariyle yürüyen savaşta Sri Lanka ordu güçleri, LTTE savaşçılarını Jaffna adasının Kuzey doğusundaki Mullaitivu kentinin kuzeyinde 5 km genişliğinde bir kıyı şeridinde ablukaya almış durumda idi. Denizden de ablukaya alınmış olan LTTE ordu tarafından kayıtsız koşulsuz teslim olmaya çağrılıyordu. Yabancı gözlemcilerin giriş çıkışının yasaklandığı bölgede ordunun havadan ve karadan bombardımanında şimdiye dek on bini aşkın sivil Tamil’in hayatını kaybettiğini; son dört hafta içinde 470.000 Tamil’in evlerini terk edip göç yollarına düşmek zorunda kaldığını, hükümetin bu göçmen Tamil’leri “Toplama kamplarında” göz altında tuttuğunu, kamplarda açlık ve salgın hastalıkların kol gezdiğini dışarıya ulaşabilen Tamil kaynakları bildiriyor.
Ablukaya alınmış olan ve LTTE’in direndiği son kıyı şeridinde hala 50.000 sivil Tamil bulunuyor. Sri Lanka hükümeti, Tamil halkına karşı giriştiği, gelinen yerde soykırım boyutlarına varan savaşta sivil kayıpların suçunu ve sorumluluğunu LTTE üzerine yıkmak için, sivil halkın LTTE tarafından “koruyucu kalkan” olarak kullanıldığı propagandasını yapıyor. Gerçekte ise sivil Tamil halkı için Sri Lanka hükümetinin sunduğu tek alternatif toplama kamplarında köle olarak yaşamak. Alternatifin bu olduğu şartlarda “köle gibi yaşamaktansa özgür ölmek yeğdir” diyecek pek çok insan olacaktır. Bunun için LTTE savaşçılarının kimseyi zorla yanlarında alıkoymalarına gerek yoktur. Bu işi Singal Sri Lanka hükümeti ırkçı, soykırımcı politikasıyla gayet iyi beceriyor.
Gelinen yerde LTTE savaşçılarının etraflarının çevrili olduğu ve kayıtsız koşulsuz teslimiyete zorlandığı şartlarda kolektif intihar da dahil çok korkunç gelişmeler mümkün görünüyor.
Sri Lanka hükümeti bütün dünyanın gözü önünde gerçekleştirdiği bu soykırımı, uluslararası alanda terörizme karşı savaşın bir parçası olarak göstererek, tüm emperyalist dünyanın desteğini yanına aldı. Emperyalist dünya medyası için Sri Lanka’da yaşanan soykırım, korkunç insanlık dramı üç beş satırla geçiştirilen bir haber. Ve dünya emekçileri çoğunlukla habersiz oldukları bu dram konusunda duyarsız ve sessiz. Böylece Sri Lanka’da soykırımcı Singal egemenler hiç rahatsız edilmeden katliamlarını sürdürüyorlar.
Emperyalizmin barbarlığının en kanlı gösteri alanlarından biri bugün Sri Lanka. Emperyalist sistem sürdükçe, başka Sri Lanka’lar da olacak.
+ DİSK, KESK, TMMOB ve TTB'den ortak 1 Mayıs değerlendirmesi
KESK, DİSK, TMMOB ve TTB 5 Mayıs’ta İstanbul'da düzenlenen bir basın toplantısıyla 1 Mayıs'a ilişkin ortak değerlendirmelerini açıkladılar.
Basın açıklamasının tam metni şöyle:
“Bizler uzun zamandan beri ülkenin içinden geçmekte olduğu ekonomik ve siyasal sorunları, emek ve demokrasiden yana güçlerle birlikte değerlendiren, nedenlerini sorgulayan, taleplerimizi ısrarla savunan, çözüm önerileri sunan örgütler olarak, toplumsal sorumluluğumuz gereği, kararlı ve inatçı bir mücadele azmiyle bugüne kadar açığa çıkan toplumsal tepkilerin vicdanı olduk.
Emek ve meslek örgütlerinin, demokratik kitle örgütlerinin, yani demokrasi güçlerinin varlık nedeni, geniş kitlelerin meşru ve haklı taleplerini doğru bir mücadele ekseninde pratik olarak da yükseltmektir.
Demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinde toplumsal dinamiklerin yerini; emek ve meslek örgütlerinin bu çerçevede mücadele birliğini hep önemsedik, bundan sonra da önemsemeye devam edeceğiz.
1- İçinde bulunduğumuz ekonomik krizin halka yansıyan en çıplak yüzü, 1 milyona yakın emekçinin işten atılması olmuştur. Büyümenin durmasına, istihdam politikalarının yanlışlığına, siyasi iktidar tarafından açıklanan paketlerin emekçileri ve yoksul halkı daha da yoksullaştırmasına rağmen, neoliberal politikaların uygulanmasında ısrar edilmektedir. Ön aşamaları tamamlanmış olan ve önümüzdeki günlerde açıklanması beklenen IMF anlaşmasıyla birlikte emekçilere ve halkımıza çok ağır faturaların kesileceği açıktır.
Bizler, DİSK, KESK, TTB, TMMOB ve diğer demokrasi güçleriyle birlikte ekonomik kriz henüz Türkiye’nin gündemine oturmadan uyarılarda bulunmuş; 29 Kasım’da Ankara’da 100 bin emekçiyle gerçekleştirdiğimiz büyük gösteriyle ilk anlamlı tepkimizi ortaya koymuştuk.
15 Şubat’ta İstanbul’da DİSK, KESK ve TÜRK-İŞ öncülüğünde, meslek örgütlerinin ve demokrasi güçlerinin katılımlarıyla düzenlediğimiz mitingle bir kez daha geniş birlikteliklerle taleplerimizi yeniledik. Ülkenin dört bir tarafında yüz binlerce emekçiyle gerçekleştirdiğimiz büyük gösterilerle mücadeleyi yaygınlaştırdık. Ne yazık ki bu haklı toplumsal tepkileri anlamak istemeyen siyasi iktidar, önerilerimizi ve taleplerimizi dikkate almadı.
2- Yerel seçimlerde ortaya çıkan sonuçlar da göstermiştir ki, iktidar partisinin uygulamalarına yönelik hoşnutsuzluk %8’lik bir oy kaybıyla sandığa yansıtmıştır. Sokaktaki tepkilerin sandığa yansımasından ders çıkarması gereken iktidar, hem iktisadi açıdan, hem de siyasal açıdan ülkenin içine sürüklenmekte olduğu kaos ortamına çözüm üretme çabasından uzak durmaktadır.
3- 12 Eylül’de tamamen gaspedilen 1 Mayıs ve tatil hakkımızın, emekçilerin ve emek dostlarının onlarca yıllık mücadeleleri sonucunda “Emek ve Dayanışma Günü” olarak iade edilmesi önemli bir kazanımdır. Emekçilerin ve halkımızın taleplerini her fırsatta dile getiren ve bu doğrultuda mücadele eden bizler, 2009 1 Mayıs’ında da emekten, kardeşlikten, barıştan, özgürlükten, eşitlikten yana, adaletli bir demokratik düzene duyulan ihtiyacın altını çizerek hazırlandık. Bunu yaparken emek örgütlerinin birliğini savunduk; emeğin evrensel değerlerini üretenlerin 1 Mayıs gibi önemli bir günde, yönetenlere karşı ortak bir duruşla meydanlarda olmasının önemini dile getirdik. Ancak tarihsel birikimlerimizden gelen sendikal mücadele anlayışlarımızın örtüşmediği bir kez daha 2009 1 Mayıs’ında ortaya çıkmış oldu.
Tartışmanın “Taksim Alanı”nda yapılacak kutlamalara kilitlenmesi, sürdürdüğümüz mücadelenin muhtevasının anlaşılmamasından kaynaklanmaktadır. 32 yıldır sürdürülen bu mücadelenin bütünlüğü içerisinde Taksim Alanı’nın inatla emekçilere kapatılması başlıbaşına bir demokrasi sorunu haline gelmişti. 12 Eylül askeri darbesine uzanan ortamın yaratılmasında “1 Mayıs 1977 katliamı” önemli bir kilometre taşıdır. Bugüne kadar katliamdan sorumlu olanların açığa çıkarılması yolunda hiçbir çaba gösterilmemiş, hiçbir soruşturma yapılmamış, hiçbir dava açılmamış, aksine olayın üzeri örtülmeye ve toplumsal bellekten silinmeye çalışılmıştır.
Türkiye, yaşadığı siyasi travmaların en önemlilerinden biri olan 1977 1 Mayıs katliamıyla yüzleşmediği sürece, ülkemizde demokrasi ve özgürlükler sorunu hiçbir zaman tam olarak çözülemeyecektir. İşte bu nedenle 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması bir demokrasi sorunudur. Dolayısıyla bu basit bir yer tartışması değildir. Siyasi iktidarlar sorunun farkındadır. Aslında yasaklanan Taksim değil demokrasi mücadelesidir. İşte bu nedenle emek örgütlerinin birlikte tutum alması çok önemliydi.
4- 2009 1 Mayıs’ı bütün olumsuzluklara ve engellemelere rağmen, Taksim’de kutlanmıştır. Burada emeği geçen, katkı veren, bizlerle dayanışma içerisinde olan uluslararası sendikal harekete ve bizzat katılan temsilcilerine, 1 Mayıs kutlamalarında canla başla çalışan 70’e yakın meslek örgütü ve demokratik kitle örgütü temsilcilerine, siyasi partilerimizin temsilcilerine, milletvekillerine, aydınlara, sanatçılara teşekkür ediyoruz. Taksim’de 32 yıl sonra yeniden 1 Mayıs’ı kutlamanın heyecanını taşıyan bizler, konuyu bir “zafer kazanılması” ya da “bir alanın fethedilmesi” gibi ifadelendirmek istemiyoruz. Olay, demokrasi güçlerinin kararlı ve direngen tutum göstermesi sonucu, emeğin 1 Mayıs kürsüsünün Taksim Meydanı’na yeniden kurulmasıdır.
Emniyet güçlerinin saldırgan tutumu bu 1 Mayıs’ta da gerginliği ve çatışmaları büyütmüş ve istenmeyen bazı aşırılıklara yol açmıştır. Alana giremeyen ve girmeleri engellenen onbinlerce insana yönelik “orantısız güç” kullanan anlayışı bir kez daha kınıyoruz.
5- Krizin derinleşmesinin emekçilere yeni yükler getireceği kesindir. Bu nedenle siyasi iktidarın daha baskıcı, daha faşizan uygulamalara yönelmesi mümkündür. Bu durum bizlere daha fazla sorumluluk yüklemektedir. Ve sorumluluğumuzun güvencesi, bundan sonra da sürdürmekte son derece kararlı olduğumuz mücadeledir. Bizler açısından demokrasi dışı duruşlar ve tutumlar meşru değildir. Ne adına yapılırsa yapılsın, darbe ve darbeciyi övmek veya ona kitlesel destek oluşturmak demokrasiyle bağdaşmaz, bağdaştırılamaz. Darbeyi yapanların yargılandığı, yapmak isteyenlerin hesap verdiği, iktidar olanaklarının siyasal bir güce dönüştürülmediği, hukukun ve adaletin üstün olduğu gerçek demokratik bir ülkede yaşamayı özlüyoruz.
Siyasi iktidarın parlamentodaki çoğunluğunu bir tek parti diktatörlüğüne dönüştürme hevesi ise bizleri kaygılandırmaktadır. Ülkenin gerçek ihtiyacı olan barış ortamını bozan şiddet, kan ve gözyaşını çoğaltan politikalardan vazgeçilerek demokrasi alanının genişletilmesi gerekliliğine inanıyoruz. Kürt sorununun çözümünün gerginlikleri arttırmakla, silah ve şiddetle sağlanamayacağı artık belli olmuştur. Bu hassas konuda kardeşlik duygularını ortadan kaldıracak davranışlardan her kesim kaçınmalıdır. Parlamento sorunun çözümü için en meşru organdır. DTP’nin dışlanması ve baskı altına alınması çözüm değildir.
Ülkemizin geleceği için eşit, özgür, demokratik bir anayasasın yapılması artık kaçınılamaz. Bizler için iş aş ve barış mücadelesi her geçen gün daha da önem arz etmektedir. Örgütlerimiz daha kapsayıcı birlikler için caba sarf ederken aynı zamanda da ileriye yönelik bir mücadele programını en kısa zamanda örgütleyecektir. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın bu duygularla hepimize kolay gelsin.”
Bu ortak açıklamada dikkat çekmek istediğim yan Taksim’e polis kontrolünde çıkartılan “makul sayı”cıların, onlar Taksim’de kutlama yaparken polisin saldırısına uğrayan binlerce 1 Mayıs göstericisi konusunda takındığı tavır. Bu tavrı belirleyen şey “orantısız güç kullanan anlayışa” yönelik eleştiri. Yani “makul sayı”cılar için polisin güç kullanarak 1 Mayıs’ı kutlamak isteyenleri engellemesinde sorun yok. Sorun kullanılan gücün “orantısız” olmasında! Burada tabii oranı kim belirleyecek sorusu var. Eğer polisin 1 Mayıs’ı kutlamak isteyenleri güç kullanarak engellenmesi meşru ise, hak ise, o zaman tabii ki bu hakkı gerçekleştirmek için kullanılacak şiddetin dozunu belirleme de onun işi olacaktır. Nitekim oldu da.
Reformizmin bir türlü içinden çıkamadığı kısır döngü de buradadır. Reformistler düzenin kimi aşırılıklarının törpülenmesi gerektiğini savunurlar, bunun için mücadele ederler. Sonuçta düzeni iyileştirme mücadelesidir mücadeleleri. Mücadeleleri hastalığı değil, hastalığın kimi görüntülerini hedef alır. Sistemin hatalarını düzeltmeye çalışırlar. Anlamadıkları bizzat sistemin kendisinin hata olduğudur.
Bu arada Hak İş Başkanı Salim Uslu da bir açıklama yaparak Bir Mayıs Tabu’sunu yıkanın Hak İş olduğunu iddia etti. Onun yaptığı değerlendirme de şöyle:
''İki bin işçiyle Taksim'e çıkmak ve Taksim tabusunu yıkmak sadece ve sadece bizim başarımızdır. İki bin üyemiz Taksim'e çıkmıştır. 50 dakika orada kalmışlardır ve bizim açtığımız yoldan diğer sendikalar da Taksim'e girmiş ve yıllardır süren özlemlerini gidermişlerdir.''
Hem mülki idarenin, hem de bazı sendika ve sivil toplum örgütlerinin ''Taksim inadını'' abartılı bulduklarını belirten Uslu, kendileri için doğru olanın, bu Taksim inadını kırmak olduğunu söyledi. Uslu, akıl ve sağduyuyla hareket ettiklerini belirterek,
''Bu sayede Taksim fenomeni, Taksim tabusu aşılmış oldu. Taksim'in emeğe açılmasındaki en büyük pay bizimdir. En büyük çabayı biz gösterdik. Taksim'e konfederasyonların sırayla girmesi önerisini biz yaptık'' diye konuştu.
Aslında Hak İş’in Taksim’e çıkışı ile DİSK’in Taksim’e çıkışı arasında çok fark yok. Her ikisi de polis denetiminde ve gözetiminde çıktılar Taksim’e; çelenklerini koyup, mitinglerini yapıp, polisin belirlediği şartlarda kutlamalarını yapıp dağıldılar.
DİSK eylemini diğerinden ayıran, devrimci grupların bu yürüyüşe katılmaya çalışmaları, 1 Mayıs’ı kendilerine daha yakın gördükleri DİSK ile birlikte Taksim’de kutlama istekleri idi. Polis buna izin vermedi. Yaşanan çatışmaların nedeni budur. Ve bu bağlamda DİSK-KESK-TMMOB -TTB için “makul sayıyla” Taksim’e çıkmak, devrimci gruplara yönelen polis saldırısına karşı onlarla dayanışma içinde olmaktan daha önemli olmuştur.
Bu arada tabii aslında sayıları on bini aşan devrimci grupların neden DİSK gibi örgütlere güvendikleri, neden kendilerini DİSK gibi örgütlere göre ayarladıkları da sorgulanmalıdır. Örneğin bu 1 Mayıs’ta Devrimci 1 Mayıs Platformunu oluşturan örgütler, enerjilerini Taksim’e çıkma konusu üzerine yoğunlaştıracak yerde, birlikte işçi semtlerinde eylemler düzenlemeye yoğunlaştırsalardı; ya da merkezi bir eylem daha doğru bulunuyorduysa, merkezi izinli bir eylemi bizzat düzenlemeye yoğunlaşsalardı, bu işçilerle birleşme, onlara devrimci bilinci taşıma açısından daha yararlı olmaz mıydı? Soruyorum yalnızca. Bu sorular sorulmalı, tartışılmalıdır.