gelişigüzel notlar



gelişigüzel notlar anasayfagelişigüzel notlar arşivydi çağrı anasayfa


google'de sitede


Haz
8-
25

+ AB Seçimleri…. Avrupa Birliği Parlamento Seçimleri üzerine...
+ Bir Darbe Hazırlık Belgesi üzerine tartışmalar…
+ İran: İslamcı Faşist Korku İmparatorluğunun Duvarlarında Gedikler…
+ Türkiye bu kez aile içi şiddette, şiddet kurbanlarını yeterince korumadığı için mahkum..

AB Seçimleri…. Avrupa Birliği Parlamento Seçimleri üzerine...

Haziran ayı başında Avrupa Birliği üyesi devletlerde değişik günlerde yapılan AB Parlamento seçimleri 7 Haziran’da tamamlandı.

Seçimlerin en dikkat çeken özelliği kuşkusuz -ulusal devlet seçimleri ile karşılaştırıldığında- olağanüstü düşük olan katılım oranı. AB çapında % 43 olan katılım oranı kimi ülkelerde ve özellikle yoksulluğun ve işsizliğin çok büyük boyutlarda olduğu bölgelerde % 20’lere kadar düşüyor.
Bu açık olarak AB içinde seçmenin tek tek ülke seçimlerine, henüz sahiplenmediği AB seçimlerinden daha fazla önem ve değer verdiği anlamına geliyor. AB parlamentosu hakkında seçmenin tavrı adeta “olmasa da olur” tavrı. Bu pasif direnme tavrı bir yanı ile yanlış, çünkü bugün AB üyesi ülkelerde uygulanan yasaların % 70’e yakını ya doğrudan AB parlamentosunda yasalaşıyor, ya da onun onayını almak zorunda. Diğer yandan fakat AB parlamentosuna fazla önem vermeme tavrının haklı bir yanı da var: Çünkü AB’nin bir çeşit ortak merkezi hükümeti işlevine sahip kurumu “Avrupa Komisyonu”nun seçiminde, oluşturulmasında ve denetiminde AB parlamentosunun belirleyici bir rolü yok. Komisyon üyeleri belirlenmiş bir anahtar temelinde ulusal devlet hükümetleri tarafından belirlenip gönderiliyor. Parlamentonun “onayı” ise ulusal devlet hükümetleri arasında yürüyen at pazarlıkları temelinde sağlanıyor.

Seçim sonuçlarının gösterdiği ikinci bir gerçek şu:
Bir bütün olarak ele alındığında AB parlamento seçimleri sosyal demokrat partiler için büyük bir yenilgi ile sonuçlandı. Ekonomi ve sosyal siyasetleri ile “muhafazakar” partilerden özde bir farkları kalmayan sosyal demokrat (ve sosyalist) partiler bir çok ülkede, örneğin Almanya’da, örneğin Avusturya’da, örneğin İngiltere’de tarihlerinin en düşük oy oranlarını elde ettiler. Burada bu partilerin iyice sağa kaymalarının seçmen nezdinde bu partileri büyütmediği, tersine küçülttüğü görüldü. Olağanüstü düşük katılım da tabii bu partilerin bu seçimlerdeki büyük yenilgilerinde rol oynuyor. Bu partiler artık kendi geleneksel seçmenlerini sandık başına götüremiyorlar. Muhafazakarlarla sosyal demokratların programları arasında farkların iyice silindiği bir ortamda da orjinali dururken, neden takliti seçilsin sorusu çıkıyor ortaya.
Bir bütün olarak ele alındığında geleneksel muhafazakar partiler AP’nun büyük arayla en güçlü grubunu oluşturacak oy oranı ile seçimin galibi oldular. Fakat gerek aldıkları mutlak oy sayısı, gerekse oy oranları ele alındığında bu seçim zaferinin abartılacak bir yanı yok. Aslında geçen seçimlerle karşılaştırıldığında bir yerinde sayma, hatta bir çok ülkede az miktarda gerileme söz konusu. Seçim zaferini getiren muhafazakarların kazanmasından çok, esas rakipleri olan sosyal demokratların çok daha büyük oranda oy kaybetmesi. Yani muhafazakarlar büyük partiler arasında kaybedenler içinde daha az kaybeden oldukları için seçim kazanmış oldular.

Yine bir bütün olarak ele alındığında Avrupa’da siyasette var olan geleneksel sağ (muhafazakar) ve sol (sosyalist, sosyal demokrat) merkez “halk partileri” bölünmesinde ilk kez bu iki kesimin toplam oy oranı % 60’ların altında seyrediyor. Bu seçimler bu anlamda büyük partilerin küçüldüğü, küçüklerin ise büyüdüğü seçimler olarak geçecek tarihe.
Fakat yaşanan büyük ekonomik krize rağmen “küçüklerin büyümesi” oyların küçük sol partilere yönelmesi şeklinde olmadı. Kimi radikal söylemli, kendine sosyalist yer yer komünist diyen sol sosyal demokrat partilerin aldığı oylarda-genelde- kayda değer bir artış yaşanmadı. Büyüyen belli ölçülerde Yeşiller ve bunun dışında yer yer açık ırkçı, faşist partiler ve milliyetçilik temelinde AB karşıtı sağ güçler oldu. Bir bütün olarak ele alındığında sağ bu seçimlerden güçlenerek çıktı.
Seçimlerden bir de sürpriz çıktı: Korsanlar Partisi. Söz konusu Parti 2006 yılı başında önce İsveç’te “Korsanlar” isimli bir internet sitesini yürütenler tarafından kuruldu. Temel talebi internet’te her türlü elektronik bilgi ve belgeye ulaşımın serbest olması. Söz konusu sitede örneğin yeni çıkan tüm müzik kasetleri, filmler vb. yayınlanıyor, isteyen herkesin kullanımına açılıyor. Buna tabii medya tekelleri çok kızıyorlar. Siteyi yasaklamak için onlarca dava yürüyor. İsveç’in ardından Avusturya, Almanya, Fransa, İspanya, İngiltere, İtalya, Hollanda, Rusya, Finlandiya ve Çek Cumhuriyetinde de “Korsanlar Parti”leri kuruldu. Yeşillerin ortaya çıktığı dönemdeki gibi, yerleşik burjuva partileri bu yeni partileri pek ciddiye almadılar. Fakat Korsanlar Partisi 2009 AB seçimlerinde İsveç’te % 7,1 oy aldı. Soruşturmalar bu partinin özellikle internet kullanıcısı gençler arasında tanındığını ve onlardan oy aldığını gösteriyor. Kuşkusuz bu partiler de Yeşiller gibi sistem içi partiler ve geleneksel “halk partileri”nin yerini alamaz. Fakat internet ortamında sansüre karşı özellikle genç insanlar arasında geniş bir taban olduğunu gösteren bu partilerin sahip çıktığı talepler önümüzdeki dönemde diğer partilerin programlarına da girecektir.

Aşağıya Haziran 2009 AB Parlamento seçimlerinin tek tek AB üyesi ülkeler açısından kaba bir dökümünü sunuyorum:

11 Haziran itibarıyla AB resmi sitesinde verilen “geçici genel sonuçlar” listesine göre durum şöyle idi:

Avrupa Parlamentosunda Temsil edilen Fraksiyonlar  Yeni AB Parlamentosunda Temsilci Sayısı
EVP-EDP (Hristiyan Demokrat- muhafazakar) 264
SPE (Sosyal Demokrat) 161
ALDE (Liberal Demokrat) 80
KVEL-NGL (Kendine sosyalist komünist diyen sol) 32
Yeşiller-EFA 53
UEN (Ulusalcı Muhafazakarlar) 35
Diğerleri (Bunların önemli bölümü AB konusunda
kuşkucu yaklaşan ve bir bölümü ülkelerinin AB'den çıkmasını savunan değişik partiler- yelpaze açık Faşist ırkçı partilerden, kendiliğindenci sol gruplara, kadar uzanıyor. Bunların ayrı Fraksiyon (lar) oluşturup oluşturmayacakları henüz belli değil)
111
   
Toplam 736
   

Tek tek AB ülkelerinde seçim sonuçları:

Almanya ...  AB Parlamentosunda temsilci sayısı 99   
Partiler  Oy oranı (% olarak) kazandığı parlamenter sayısı
CDU-CSU (Hristiyan demokrat Parti) 37,9 42
SPD (Sosyal Demokrat Parti) 20,8 23
Yeşiller 12,1 14
FDP (Liberal Demokratlar) 11,0 12
Sol Parti (Sol sosyal demokrat parti) 7,5 8
Diğerleri 10,7  
Katılım oranı 43,3  

 

Fransa  AB Parlamentosunda temsilci sayısı  72 
Partiler  Oy oranı  % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP-EDP (Hristiyan Demokrat- muhafazakar) 28,4  29 
SPE (Sosyal Demokrat  16,8  14 
ALDE (Liberal Demokrat)  8,5
KVEL-NGL (Kendine sosyalist komünist diyen sol)  12,0 
Yeşiller-EFA  15,1  14 
Front National (faşo) 6,3 1
Libertas 4,8  4

 

İngiltere  AB Parlamentosunda temsilci sayısı  72
Partiler  Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EC ( Muhafazakar parti)  26,0 29 
İP (Sosyal demokrat)  16,0 13
ALDE 15,0 11
KVEL-NGL 0  
Yeşiller 14,0 5
British Neational Party  5,0  1
IND-DEM (AB eleştiricileri) 18,0 13
     

 

İtalya   AB Parlamentosunda temsilci sayısı  72
Partiler  Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP-ED (Berlusconi!) 39  35
SPE 27,5  21
ALDE 11,9 7
KVEL-NGL 2,5  
Lega Nord (açık faşist !)  9,5 9

 

İspanya  AB Parlamentosunda temsilci sayısı  50
Partiler  Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP-ED 42,03 23
SPE  38,66 21 
ALDE  4,89  2
KVEL-NGL 3,78  
Yeşiller EFA   2,63 2
Diğerleri  2  

 

Polonya  AB Parlamentosunda temsilci sayısı  50
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP-ED 53,11  28 
SPE  11,9 
EC (Kendini ortanın sağı olarak adlandınran bir parti, İngiltere ve Çekoslovakya’daki AB eleştiricisi panrtilerle yeni bir fraksiyon kuracaklarını açıkladılar) 29,53 15

 

Romanya   AB Parlamentosunda temsilci sayısı  33
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP-ED 39,5 13
SPE  31,0 11
ALDE  16,0
PRN (Aşırı sağ)  7,2 4

 

Hollanda   AB Parlamentosunda temsilci sayısı  25
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP-ED 19,6
SPE 13,9
ALDE  21,2 6
KVEL-NGL  7,9
Yeşiller EFA 8,8 3
Özgürlük Partisi (ırkçı) 15,3 4
AB eleştiricileri  7,4 2
     

 

Belçika    AB Parlamentosunda temsilci sayısı  22
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP-ED 26,78 6
SPE  18,74 5
ALDE  22,10 5
Yeşiller EFA 13,0 3
AB eleştiricileri  3  

 

Yunanistan  AB Parlamentosunda temsilci sayısı  22
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP-ED  33,8 8
SPE 36,0 8
KVEL-NGL   12,5 3
Yeşiller EFA 3,3 1
AB eleştiricileri 7,0 2

 

Portekiz   AB Parlamentosunda temsilci sayısı  22
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP-ED   42,0 10
SPE  26,47 7
KVEL-NGE   19,79   5

 

Çek Cumhuriyeti AB Parlamentosunda temsilci sayısı  22
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP/ED   2
SPE   7
Yeşiller/EFA    4
Diğerleri    9

 

Macaristan   AB Parlamentosunda temsilci sayısı  22
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP/ED   15
SPE    4
Diğerleri    3

 

İsveç     AB Parlamentosunda temsilci sayısı   18
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP/ED   5
SPE   5
ALDE    4
Yeşiller     
KVEL/NGE     1
Korsanlar Partisi     1

 

Bulgaristan  AB Parlamentosunda temsilci sayısı   17
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP/ED   6
SPE    4
ALDE   5
Diğerleri      2

 

Avusturya  AB Parlamentosunda temsilci sayısı   17
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP/ED   6
SPE   4
Yeşiller   2
Diğerleri    5

 

Danimarka  AB Parlamentosunda temsilci sayısı   13
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP/ED   1
SPE    4
ALDE   3
UEN    2
Yeşiller     2
KVEL/NGE   1

 

İngiltere  AB Parlamentosunda temsilci sayısı  72
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP/ED   6
SPE   5
UEN   1
Diğerleri   1

 

Finlandiya  AB Parlamentosunda temsilci sayısı   13
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP/ED    4
SPE      2
ALDE   4
Yeşiller   2
Diğerleri   1

 

İrlanda   AB Parlamentosunda temsilci sayısı   12
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP/ED    4
SPE   3
ALDE     1
UEN     3
Diğerleri   1

 

Litvanya    AB Parlamentosunda temsilci sayısı   12
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP/ED    4
SPE   3
ALDE     2
UEN        2
Diğerleri    1

 

Letonya   AB Parlamentosunda temsilci sayısı   8
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP/ED   1
ALDE   1
UEN    3
Yeşiller   1
Diğerleri    2

 

Slovenya   AB Parlamentosunda temsilci sayısı   7
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP/ED    3
SPE    2
ALDE    2

 

Estonya  AB Parlamentosunda temsilci sayısı   6
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP/ED   1
SPE   1
ALDE    3
Diğerleri   1

 

Kıbrıs Cumhuriyeti  AB Parlamentosunda temsilci sayısı   6
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP/ED    2
SPE   1
KVEL/NGE   3

Lüksemburg   AB Parlamentosunda temsilci sayısı   6

İngiltere  AB Parlamentosunda temsilci sayısı  72
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP/ED   3
SPE   1
ALDE    1
Yeşiller    1

 

Malta   AB Parlamentosunda temsilci sayısı   5
Partiler Oy oranı % olarak kazandığı parlamenter sayısı
EVP/ED   2
SPE   3


Türkiye’nin AB üyeliği görüşmeleri açısından ortaya çıkan yeni AB Parlamentosu bileşimi, AB Parlamentosunda oldukça büyük bir çoğunluğun Türkiye üyeliğine karşı olduğunu gösteren bir tablo çiziyor.
Türkiye’de demokratikleşme umudunu AB üyeliğine endeksleyen “liberal”lerimiz için kötü haberdir bu.
Bu arada yeni AB Parlamentosu kurucu toplantısını yaptı. Yeni parlamentonun üyeleri yemin ederek parlamenter sıfatını resmen de kazandılar. Türkiye açısından ilginç olan bir de -Türkiye kökenli- türbanlı bin kadın parlamenterin bu AB parlamentosunda yer alması. Mahinur Özdemir isimli 26 yaşındaki Türkiye kökenli bir Belçikalı, Belçika Hristiyan Demokrat Parti listesinden seçilerek AB Parlamenteri oldu. Mahinur Özdemir şu anda AB Parlamentosunun tek türbanlı üyesi. Bundan rahatsız olan faşist Valon Partisi milletvekillerinin parlamentoya türbanlı girilmesinin yasaklanmasını talep eden önerisinin başarı şansı sıfır. Türkiye’de parlamentoya türbanlı giren kadın milletvekili Merve Kavakçı’nın başına gelenler hatırlandığında, AB parlamentosunda türbanlı -Türkiye kökenli- bir kadın milletvekilinin yemin töreninde epeyi alkış alması, ilginç bir olay ve AB ile Türkiye arasındaki laiklik anlayışı ve uygulaması arasındaki farkın da ilginç bir örneği.

 

 + Bir Darbe Hazırlık Belgesi üzerine tartışmalar…

12 Haziran’da Taraf Gazetesinde yayınlanan bir darbe hazırlık planı Türkiye’de siyasi gündemin en ön sırasına yerleşti, hararetli tartışmaların odağı oldu.
Taraf’ta yayınlanan haber şöyle idi:
“AKP ve Gülen’i bitirme planı
Taraf/MEHMET BARANSU - İstanbul - 12.06.2009

Deniz Kurmay Albay Çiçek imzalı, “gizli” ibareli “İrticayla Mücadele Eylem Planı”, hükümeti ve Fethullah Gülen cemaatinin, başta ordu içindekiler olmak üzere bütün mensuplarını hedef alıyor. Planın “İcra” bölümünde şöyle deniyor: Laik düzeni yıkıp İslam devleti kurma hayalindeki AKP hükümeti ve Gülen grubu başta, dinî oluşumların faaliyetlerine son vermek için çalışılacaktır. Dört sayfalık planın “Durum” bölümünde, “Ergenekon adı altında, TSK’ya büyük emeği geçmiş emekli ve muvazzaf askerî personel yersiz ithamlarla lekelenmektedir” saptaması var. Plan, Psikolojik Harp Dairesi’nin yeni adı olan Genelkurmay Harekât Başkanlığı 3’üncü Destek Şube Müdürlüğü’nde hazırlanmış. Plan, Ergenekon’da tutuklanan Serdar Öztürk’ün ofisinde ele geçirildi. Emekli yüzbaşı Öztürk, Devlet Üstün Hizmet Madalyası’nı iade etmesiyle gündeme gelmişti.

Genelkurmay Başkanlığı’nın, “irtica ile mücadele” adı altında yeni bir eylem planı hazırladığı ortaya çıktı. Nisan 2009’da Deniz Piyade Kurmay Kıdemli Albay Dursun Çiçek tarafından hazırlanan planda, Ergenekon soruşturmasından duyulan rahatsızlık açık bir şekilde dile getiriliyor. “Ergenekon davasının gündemi değiştiriliyor havası oluşmadan” eylemler yapılması isteniyor, Ergenekon kapsamında tutuklanan muvazzaf ve emekli askerlerin irtica ile mücadele ettikleri için cezaevine kondukları yönünde haberlerin ön plana çıkarılması hedefleniyor.
Planı hazırlayan Albay Dursun Çiçek tanıdık bir isim. Daha önce Taraf’ın manşetten yayımladığı “Koç da andıçlandı” başlıklı haberle gündeme gelmişti. Albay Çiçek tarafından hazırlanan andıç belgesinde bütün sivil toplum örgütleri fişlenmişti. Planın yazıldığı Genel Kurmay Harekat Başkanlığı 3. Bilgi Destek Şube Müdürlüğü, Psikolojik Harp Dairesi’nin yeni adı. Genelkurmay adına yapılan planlamalar artık buradan yürütülüyor.
Ergenekon soruşturmasında tutuklanan eski asker avukat Serdar Öztürk’ün bürosunda ele geçirilen Genelkurmay’a ait yeni plan tutanaklara geçti ve Ergenekon üçüncü iddianamesine girmesi bekleniyor. Öztürk, aynı zamanda yine Ergenekon kapsamında tutuklanan emekli Albay Levent Göktaş’ın avukatlığını yapıyordu.
Dört sayfadan oluşan “İrticayla Mücadele Eylem Planı”nın “Durum” başlıklı bölümünde Ergenekon soruşturması eleştiriliyor: İrticai gruplar tarafından TSK başta olmak üzere devletin resmî kurumlarını yıpratmak üzere yoğun faaliyetler yürütülmekte, Ergenekon adı altında TSK’ya büyük emekleri geçmiş, emekli ve muvazzaf askerî personele yersiz ithamlarda bulunularak lekelenmeye çalışılmaktadır.

‘Vazife’ çıkardık, ‘İcra’ya geçelim
Bütün bunlardan “vazife” çıkarılması gerektiği belirtilen planda bu görev “İrticai oluşumların iç yüzünü göstererek bu konudaki tereddütlere son vermek ve söz konusu örgütlere olan kamuoyu desteğini ortadan kaldırmak. Ergenekon kapsamında yapılan yıpratıcı kampanyaların etkisini azaltmak, TSK’ya yönelik olarak yapılan olumsuz propagandalara son vermektir” olarak tanımlanıyor.
Ardından ise planın “İcra” bölümü geliyor ve şu ifadeler kullanılıyor: Laik ve demokratik düzeni yıkarak, şeriata dayalı bir İslam devleti kurma hayalinde bulunan AKP Hükümeti ve ona destek veren çeşitli gruplar ile Fethullah Gülen grubu başta olmak üzere radikal dinî oluşumlar hakkındaki gerçekleri gün yüzüne çıkarmak, kamuoyunun desteğini kırmak ve faaliyetlerine son vermek üzere bilgi destek faaliyetleri icra edilecektir. “

Taraf gazetesinin elinde fotokopisi olan 4 sayfalık belgede "Planlama ve Genel Faaliyetler" bölümünde yapılması istenenler şöyle sıralanıyor:

“İcra edilen propagandalarda dine karşı olunmadığı teması işlenecektir.

Eylemler Ergenekon davasının gündemi değiştiriliyor havası oluşmadan planlanacak, dinci medyanın bu konuyu işlemesine imkân tanınmayacaktır.

"Fethullah Gülen (FG)'ciler gemi azıya aldılar, doğrudan TSK'ya saldırıyorlar" teması işlenecek, bu kapsamda muhafazakâr vatandaşların bile "Pes doğrusu biz de Elhamdülillah Müslüman'ız, ama FG'ciler resmen TSK'ya saldırmak için provokasyon yapıyorlar" dedirtecek çalışmalar yapılacaktır.

Sakıncalı/şüpheli kategorisindeki irticacı subay ve astsubayların irticai propaganda yaptıklarına dair ihbar çalışmaları yapılacak, müteakiben bu kişilerin ahlaki yönden olumsuzlukları ile ilgili haberler yaptırılacaktır.

İrticacı TSK personeline yapılan operasyon kapsamında tespit edilememiş diğer irticai TSK personeline yönelik korkutucu propaganda geliştirilerek, bu kişilerin hata yaparak tespit edilmeleri veya kendiliğinden çözülmeleri sağlanacaktır.

Askerî suç kapsamında yapılacak Işık Evleri baskınlarında, silahlı terör örgütü oluşturmak doğrultusunda; silah, mühimmat, plan vb. materyal bulunması sağlanarak, FG grubu "Silahlı Terör Örgütü", "Fethullahçı Silahlı Terör Örgütü", (FSTÖ) kapsamına aldırılacak ve soruşturmalar askerî yargı kapsamında yürütülecektir.

Ilımlı islam konusu özellikle vurgulanacak, FG'cilerin ABD güdümünde hareket ettikleri ve islam'ın orjinalini bozmak istedikleri hususu yoğun olarak dile getirilecektir.”

"Medya Faaliyetleri" bölümünde ise Ergenekon operasyonuna atıf yapılarak, TSK mensuplarının "masum" olduğu yönünde haberler yaptırılması isteniyor:'

İskender Evrenesoğlu, Ömer Öngüt gibi hazırda beklettiğimiz elemanlara medyatik eylemler ve söylemler yaptırılacak ve bu kişiler FG'ciler başta olmak üzere diğer irticai gruplarla özdeşleştirilerek, kamuoyunun tüm bu gruplar arasında benzerlik kurması sağlanacaktır.

Yakalanan veya çözülen TSK personelinin bizim belirlediğimiz temalar doğrultusunda beyanda bulunmaları ve bu açıklamaların basında geniş yer bulması sağlanacaktır.

Ergenekon kapsamında tutuklanan TSK personelinin masum olduğu, irticayla etkin şekilde mücadele ettikleri için üzerlerine iftira atıldığı şeklinde haberler yaptırılacaktır.

Nurettin Veren gibi isimlerin TV programlarında FG grubu hakkında bizim istediğimiz temalar doğrultusunda açıklamalar yapmaları sağlanacaktır.

Kurdoğlu cemaati vb. diğer cemaatlere mensup TSK personelinin TSK ile ilişkileri kesilirken FG grubuna mensup oldukları için atıldıkları şeklinde haberler yaptırılarak, kamuoyunda FG grubunun büyük yara aldığının düşünülmesi sağlanacaktır.

PKK terör örgütünün Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri ile Irak'ın kuzeyinde bulunan FG'cilere ait okul, dershane ve yurtlara eylem yapmıyor olmasının iki örgüt arasında bağ olduğu ve anlaştıklarının açık bir göstergesi olduğu yönünde haberler yaptırılacaktır.

Vatandaşlar tarafından yoğun olarak izlenen ve gündemdeki olaylar hakkında kamuoyunu yanlış yönlendiren, Kurtlar Vadisi, Kollama ve Tek Türkiye benzeri diziler hakkında olumsuz haberler yaptırılarak söz konusu dizilerin güvenilirliğinin yitirilmesi sağlanacaktır.

Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı okul öğrencilerine ait ibadet, görüntü ve haberlerinin medyada yoğun olarak yer alması sağlanarak, Milli Eğitim Bakanı kamuoyu nezdinde yıpratılacaktır. AKP mensuplarının, ülkemizde ekonomik krizin etkisinin ciddi olarak hissedildiği bir dönemde, lüks yaşamlarından taviz vermedikleri yönünde haberler yaptırılarak, bu durumun hem "islam anlayışıyla çeliştiği" hem de uygulamaya çalıştıkları "Halk Adamı" yaklaşımlarının gerçeği yansıtmadığı konusunda kamuoyu bilgilendirilecektir.

Ermenistan ve Yunanistan ile ilgili kamuoyunda tepki uyandıracak haberler sürekli gündemde tutularak milliyetçi partilerin tabanının genişletilmesi sağlanacaktır.”

Planın sonunda ise "Kara Propaganda Faaliyetleri'ne yer veriliyor, işte o bölüm:

“Son dönemde geniş yankı bulan ses kayıtları bilgi kirliliği yaratmak üzere irticacılar tarafından yayınlanmış gibi gösterilecek, ama dinleyenlerin bizi haklı bulacağı tarzda ses kayıtları düzenlenecektir.

Çeşitli bilgi ve belgelerle ilgili ortaya yem atılarak yakalanan personel hangi gruba ait olursa olsun FG'ci oldukları şeklinde ifade vermeleri sağlanacak ve bahse konu personelin adı basında duyulduktan sonra ahlaki açıdan olumsuzlukları ile ilgili haberler yaptırılacaktır.

Yukarıda açıklanan şekildeki personelin, sıradan dahi olsa arkadaş çevresindeki en olumsuz kişi onların en yakın arkadaşı gibi gösterilerek, FG'cilerin iç yüzüymüş gibi düşünülmesi sağlanacaktır.

İhbara dayalı ev baskınları yaptırılarak, buralarda silah ve mühimmatın yanı sıra, FG'ciler ile irtibat kurulması istenen oluşumlara (Yahudilik, CIA, MOSSAD, Moon Tarikatı, Humeyni vb.) ait objelerin aynı ortamda bulunması sağlanacaktır.

Ev baskınları kapsamında Alevi düşmanlığını körükleyici bilgi ve belgelerin bu evlerde bulunması sağlanacaktır.

İzleyici veya dinleyici kitlesi fazla olan radyo, televizyon programlarına farklı bir kimlikle, canlı yayın esnasında, telefonla bağlanılarak; FG'ci maskesi altında konuşmalar yapılarak tahrik olmuş bir FG'ci gibi, "Evet kardeşim, bizimle uğraşan herkes Ergenekoncudur. Onlarla uğraşmak bizim boynumuzun borcudur. Bizimle uğraşmaya kimsenin gücü yetmez" şeklinde açıklamalar yapması sağlanacaktır.

AKP mensubu kilit haberleşmecilere kamuoyuna çelişkili açıklamalar yaptırılarak, AKP içerisinde ciddi anlamda anlaşmazlık ve bölünmeler yaşanıyormuş şeklinde algılanması sağlanacaktır.”
Haber ve belgenin yayınlanmasının ve Doğan medyanın bile çoğunlukla ‘bu kadar da olmaz’ yönlü tavrı takınmasının, AKP’nin AK Partiye açık müdahale olan belge hakkında derhal savcılık nezdinde şikayette bulunmasının hemen ertesinde, Genel Kurmay başkanlığı askeri savcılara derhal “kapsamlı araştırma” emri verdi. Askeri savcının ilk işi ise belge hakkında yayın yasağı getirmek oldu.
Aslında bu edim aynı zamanda fotokopi/belgenin altında imzası olan ve halen görevinin başında olan Kıdemli Kurmay Albay Dursun Çiçek’in askeri yargı tarafından- en azından bir süre- sivil yargıçlar tarafından sorgulanmasının önünü alan bir edimdi.
Ortada bir çok burjuva gazetecinin kullandığı deyimle “vahim bir durum” vardı. Bir dizi olasılık vardı.
Söz konusu belge ya emir komuta zinciri içinde hazırlanmış bir belge idi. Bu durumda En başta Genel Kurmay Başkanı resmen darbe planları hazırlamakta, bunu sürekli güncelleştirmekte idi.
Ya bu belge emir komuta zinciri dışında, TSK içinde Genel Kurmayın da denetiminde olmayan bir kısım subay tarafından hazırlanmış idi. Bu durumda darbeciler TSK’nın andaki komuta heyetinin de kontrolü dışında idiler. (Özkök dönemindeki Ayışığı, Sarıkız vb. kod adlı darbe planları hatırlansın ; 1961-1963 dönemindeki darbe girişimleri ; 1970-71 döneminde “sağ” ve “sol” ! darbeci kliklerin darbe planları hatırlansın)
Ya bu belge askeriye içinde de uzantısı olan Ergenekon tipi bir örgütün andaki askeri yönetim ile AKP arasındaki zaten iyice sallantılı olan köprüleri de atmak için hazırladığı naylon bir belge idi.
Ya bu belge FG takımının (bu arada AKP’nin) iktidar mücadelesinde orduyu teşhir için hazırladığı naylon bir belge idi.
Ya da bu belge Türkiye’nin içinin karışmasından çıkar uman, bunun için Türkiye’deki kimi güçleri bilinçli-bilinçsiz maşa olarak kullanan kimi yabancı servislerin ürettiği/ürettirdiği bir belge idi. (Bu son üç olasılık biraz fazla komplo koksa da, bunları da bütünüyle dışlamak bugünün Türkiye-Kuzey Kürdistan şartlarında mümkün değil. Egemenlerin arasındaki iktidar dalaşında kimin eli kimin cebinde belli değil. Ortalık toz duman.)
Neresinden bakılırsa bakılsın, hangi olasılık gerçek olursa olsun durum vahimdi !
Genel Kurmay Askeri savcılığa “derinlemesine araştırma” görevi verdikten ve belgenin kendisi hakkında yayın yasağı getirildikten sonra, tartışma belgenin gerçek olup olmadığı üzerine yoğunlaştı. Bu arada Yargıtayın fotokopi’nin bir davada geçerli hukuki belge olamayacağı yönünde içtihat kararları sürüldü piyasaya. TSK’nin darbeci olabilemeyeceğini baştan beri savunan kesimler açısından böylece sorun çözülmüş oldu. Ortada orijinal belge olmadığına göre fotokopi-belge, aslı olmayan anlamında sahte bir belge idi. Bunu piyasaya sürenler ve yayınlayanlar TSK’yi yıpratmak isteyen güçlerdi.
24 Haziran’da Askeri savcılık araştırma sonuçlarını kamu oyuna duyurdu.
Askeri savcılığın yazılı açıklamasının sonunda verilen kararın özeti şöyle:

“#Belgenin Genelkurmay Karargahında düzenlenmediği tespit edildi, elektronik ortamda ve yazılı kayıtlarda herhangi bir bilgi, belge, emir veya emareye rastlanılmadı.

# Belge fotokopi olduğu için kriminal incelemelerde imzanın Albay Çiçek’e ait olduğuna dair kesin kanaate varılamadı.

# Tüm incelemelere rağmen iddiaları destekleyebilecek hiçbir yan delile ulaşılamadı.

# Belgenin hiçbir şekilde karargah çalışması/askeri yazışma usullerine ilişkin mevzuat, emir ve uygulamalara uyuşmadığı belirlendi.

# Tüm bunlar üzerine soruşturma konusu olay hakkında ‘kovuşturmaya yer olmadığına’ karar verildi.”

Zaten bu araştırmadan başka bir sonuç çıkmasını beklemek saf dillik olurdu. Herhalde askeri savcının TSK bünyesinde emir komuta zinciri içinde veya dışında darbe planlandığını söylemesi, katiyen darbeci olmayan, yaptığı darbeler katiyen darbe olmayan şerefli Türk ordusuna hakaret olurdu. Yapılan araştırmanın esası herhalde böyle bir belge emir komuta zinciri dışında hazırlandı ise, hazırlayanların içinde kimlerin bulunduğunu bulup çıkarmak; ikincisi de böyle bir belgenin kim(ler) tarafından dışarıya (hele Taraf gibi bir gazeteye) ulaştırıldığını bulup çıkarmaktı. TSK’nin “iç işi” olan bu konularda araştırma sonucunu da herhalde kamu oyu ile paylaşması işin ruhuna aykırıdır. TSK’nın bu araştırma sonucunu merak edenler, 30 Ağustos’ta terfilere ve emekli edilenler listesine bakmalıdır.
Askeri savcılık yaptığı açıklamanın sonunda şöyle diyor:
‘Genelkurmay Başkanlığı ile ilgisinin bulunmadığı tespit edilen söz konusu belgenin; kim veya kimler tarafından üretildiği, üretenlerin amaçları, bu suretle TSK’nın hedef alınıp alınmadığı, belgenin Taraf gazetesi muhabirine ulaştırılması ve yayımlanması eylemlerinin adli yargının görev alanına giren muhtelif suçları oluşturabileceği anlaşıldığından, bu hususlarla ilgili olarak Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı’nın ‘görevsizliğine’, soruşturma dosyasının bir suretinin görevli ve yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına ‘gönderilmesine’ karar verilmiştir.’
Yani sonuç olarak TSK kendi yaptığı 12 günlük araştırma sonucu kendini “aklamış”, gerekli tedbirlerini almış, topu sivil yargıya atmıştır. Haydi ispatlayın bakalım! Sivil savcıların işi -bu kadar ön hazırlık ve tedbirden sonra- imkansız denebilecek kadar zor.
Tartışmayı başlatan belgeyi yayınlayan Taraf gazetesi 25 Haziran’da “Genel Kurmay’a 8 soru” manşetiyle çıktı. Söz konusu yazı şöyle:
“Genelkurmay Askerî Savcılığı, Taraf’ın yayımladığı “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı” belgesinin fotokopi olduğu gerekçesiyle “Kovuşturmaya yer yok” kararı verdi. Şu sorular cevap bekliyor...

1- Kurmay Albay Dursun Çiçek’in imzasıyla ilgili kararınızı verirken “şüpheli”nin askerî savcılık ifadesinde attığı sahte imzayı neden tümüyle soruşturma dışı bıraktınız?

2- Jandarma, Emniyet ve Adlî Tıp raporlarındaki “imza benzer” saptaması “kesin kanaat” olmasa bile ciddi şüphe ihtiva ederken, neden bu şüphenin üstüne gitmediniz?

3- Tübitak’ın, fotokopi üzerinde belgenin orijinalinde olmayan unsurların eklenmesi yoluyla tahrifat yapılmadığı saptamasını neden görmezden geldiniz?

4- Kurmay Albay Çiçek’in devre arkadaşı olan ve ofisinde söz konusu belgenin bulunduğu Ergenekon zanlısı Serdar Öztürk’le ilişkisini incelediniz mi, ne sonuca vardınız?

5- Kurmay Albay Çiçek’in imza örneklerinin belgedeki imzayla benzerliği ortadayken, “şüpheli”nin evindeki bilgisayarı incelemek için neden beş gün beklediniz?

6- Belgenin “fotokopi” olmasına dayanarak “kovuşturmaya gerek yok” diyorsunuz. Neden belgenin aslı bulunmadan soruşturmayı durduruyorsunuz?

7- Planın Genelkurmay Karargâhı’nda hazırlanmadığını söylüyorsunuz ama neden Türk Silahlı Kuvvetleri’nin herhangi bir biriminde hazırlanmadığını açıklamıyorsunuz?

8- “İrticayla Mücadele Eylem Planı” için sahte demiyorsunuz, gerçek de demiyorsunuz. Bu şartlarda bu soruşturmayı nasıl bitirebiliyorsunuz?”

Bu bağlamda Taraf’ın liberalleri aslında askeri savcılığın tavrını yanlış yorumluyor: Onlar savcının tavrını “İrticayla mücadele eylem planı” için sahte veya gerçek değerlendirmesi yapmadığı biçiminde yorumluyor. Yanlış! Askeri savcı bu belgenin gerçek bir belge olmadığını yani sahte olduğunu açıkça ilan ediyor. Ve bulun orjinalini gelin konuşalım biçiminde meydan okuyor ! Bu kadar net olduğuna göre bu belgenin orjinali bu-lun-maz !
Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün
“Türkiye şeffaf bir ülkedir. Bir yanlış varsa hukuk yoluyla ortaya çıkar ve gereği yapılır. Yanlışlar yoksa, kasıtlı yapanlar varsa, o da ortaya çıkar. Onlarla ilgili de gereken yapılır. Ama artık Türkiye’de hiç bir şey gizli kalmaz.” sözleri, açıkça halkı aldatmaya yönelik sözlerdir.
Bu tartışmada başından itibaren yayınlanan belgenin sahte olduğu ve TSK’yı yıpratmak için hazırlanmış bir belge olduğu tezini işleyen CHP şimdi bu belgeye dayanarak TSK’ya “Haksız suçlamalar getirenlerden!” özür beklediğini açıklıyor ! Aynı CHP’nin başkanı grup toplantısında esip gürlüyor, Türkiye’de darbecilere karşı mücadele ettiğini söyleyen AKP’ne hodri meydan diyor, 12 Eylül’cü darbecilerin yargılanmasına destek vereceklerini vb. açıklıyor. Bir Ergenekon avukatından 29 yıl önceki bir darbenin bugün geri kalan az sayıdaki somut sorumlusundan hesap soralım, darbeye karşı gerçek mücadele budur tavrı tabii ucuz ve bugünkü darbeciliğin üzerini örtmeye yönelik bir “kahramanlık”. Yine de hiç yoktan ve Radikal gazetesinde atılan başlıkta dendiği gibi “nihayet” ucundan köşesinden de olsa darbeye karşı tavır alınmış olması iyidir. Bu durumda “hadi bakalım”, derhal 1982 Anayasasını külliyen değiştirelim, Yeni demokratik bir Anayasa yapalım. Bu yapıldığında zaten darbecileri koruyan Anayasa maddesi de kalkmış olacak, yargılanma yolu açılmış olacaktır demek gerek. O zaman CHP’nin 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasına ne ölçüde var olup olmadığı görülür.

 

+ İran: İslamcı Faşist Korku İmparatorluğunun Duvarlarında Gedikler…

İran’da yapılan Parlamento seçimleri ülkede çok önemli gelişmelerin tetikleyicisi oldu. Batı’lı emperyalist güçler bu Parlamento seçimlerinden, kendilerinin “reformcu” “ılımlı” vs. olarak değerlendirdikleri aday -kendisi de İslamcı olan ve İran İslam Cumhuriyetinin kurucuları içinde yer alan- Mir Hüseyin Musavi’nin galip çıkacağı hesabı içinde idiler. Batı medyası seçim öncesi yaptığı bütün İran yayınlarında İran’da önemli bir değişimin gündemde olduğu verilerin Musavi’nin - ikinci turda da olsa- kazanacağını gösterdiği propagandasını yaptılar. Batı medyası özellikle başkent Tahran’dan yapılan ve Musavi yanlılarının yaptıkları etkileyici büyük miting resimleriyle bu umudu yeşerttiler. Seçimlerin bitiminin hemen ertesinde Musavi galibiyetini ilan etti. Tahran’da yüzbinlerin katıldığı sevinçli gösteriler yapılmaya başlandı. Seçim’in ertesi günü batının gözünde dincilerin en “tutucu” kanadının temsilcisi olan bugüne kadarki başkan Ahmedinecad’ın % 60’ın üzerinde oyla birinci turda başkan seçilmiş olduğu açıklandı. 13 Haziran’da yüzbinler Tahran’da “seçim sahtekarlığı” yapıldığı gerekçesi ile, “benim oyum nerede” ve “Allahü Ekber” sloganları ile sokağa döküldüler. Bu İslamcı faşist korku imparatorluğunda korku duvarında büyük gedikler açılmış olduğunun, toplumun küçümsenmeyecek bir kesiminin bugünkü yönetimden hoşnutsuz olduğunun ve gelinen yerde bu hoşnutsuzluğu yüksek sesle de dile getirmeye hazır olduğunun bir işareti idi. Musavi kitle gösterisinde oyların yeniden sayılması talebini getirdi. İslamcı faşist rejim bu ilk kitle gösterisinin hemen ertesinde tüm gösterileri yasakladı. Göstermelik olarak ve halkı sakinleştirmek için yapılan itirazların gözden geçirileceğini açıkladı. Fakat bu açıklama ve yasak da halkın tepkisini dindirmeye yetmedi. Özellikle kentli aydın kesimin çoğunluğunu oluşturduğu ve fakat hemen her sınıf ve katmandan insanların katıldığı gösteriler -modern iletişim araçları, cep telefonları ve internet ağı sayesinde de- devam etti. Rejim bu kez bir yandan Ahmedinecad taraftarlarının kitle gösterilerini, diğer yandan “Devrim Muhafızları” örgütünün milis gücü olan İslamcı terörist “Besici” gruplarını göstericiler üzerine saldırtarak gösterileri bastırmaya yöneldi. Çeşitli gösterilerde göstericilerin üzerine ateş açıldı. Yüzlerce gösterici göz altına alındı. Ölen ve yaralananların ve göz altına alınanların sayısı hakkında kesin bir bilgi yok. Çünkü olağanüstü bir sansür uygulanıyor. İnternet ortamından alınabilen az sayıdaki bilgi yetersiz. Batı medyası 25 haziran itibarıyla en az 20 ölü, yüzlerce yaralı, en az 800 gözaltı olduğunu bildiriyor. Yoğun faşist terör sayesinde başlangıçtaki çok yoğun katılımlı gösteriler engellendi. Fakat gösteriler şimdi de küçük katılımlı korsan gösteriler olarak sürüyor. Özellikle Tahran geceleri gelinen yerde İslamcı faşist rejime karşı adeta bir isyan sloganı haline gelmiş olan “allahü ekber” nidaları ile çınlıyor.
İran’da islamcı faşist rejimin İran İslam Cumhuriyeti anayasasında da yeri olan koruyucu kurumları var.
Bu kurumlar şunlar:
Rehberlik Makamı. Bu Makam İran İslam Cumhuriyetindeki en yüksek makamdır. Bu makamın sahibi, burjuva tipi bir başkanlık sistemindeki seçilmiş başkandan çok daha büyük yetkilere sahip en Yüce dini lider’dir. Sözü bir çeşit Allahın yeryüzündeki temsilcisinin sözüdür. Her inançlı kişi (Şii) buna uymak zorundadır. Anda bu makamda Hamaney oturuyor. İlginç olan şu ki, İran İslam Cumhuriyeti tarihinde ilk kez bu makamın Cuma hutbesinde durdurulması çağrısında bulunduğu gösteriler durulmadı.
Rehber, Hibregan (Bilirkişiler) tarafından seçilir. Bu kurum ağırlıklı olarak dinin en yüksek temsilcileri Ayetullahlardan oluşur. Hibregan aslında ülkenin gerçek iktidar organı durumundadır. Anayasada bu kurumun görevi “İslam devrimini korumak ve kollamak” olarak belirtilmiştir. Ordu, yargı ve bütün yüksek bürokrasideki atamalarda son sözü söyleyenler bunlardır.
Şura-i Nigehban, adlı kurum bir çeşit Anayasayı Koruma Konseyi’dir. Parlamentonun çıkardığı tüm yasaların İslami Cumhuriyetin ilkelerine uygun olup olmadığını denetler. Yani yasamada son söz bu kurumundur.
Bu kurumlar aslında yürütme olarak işlev gören başkanlık kurumunun, hükümetin ve parlamentonun üzerindedir.
Gelinen yerde İslami Cumhuriyet’in seçimle ilgili kurumları, seçimlerde seçim sonuçlarını değiştirecek ölçüde önemli bir düzensizlik olmadığı açıklamasını yaptılar. Böylece Ahmedinecad’ın başkanlığı kesinleşti. Bunun yanında Hameney, “Rejimin ve halkın baskılara boyun eğmeyeceğini ve rejime isyan edenlerin şiddetle cezalandırılacağı açıklamasını yaptı. Bu durumda eğer dini liderler arasında kesin bir bölünme ve açıkça karşı karşıya gelme olmazsa, gösterilerin giderek dindirileceğinden yola çıkmamız gerekir. İran’daki bugünkü isyan ne yazık ki henüz Molla rejimini kaldırıp atacak düzeyde, bilinçte, örgütlülükte değil. Yine de bu isyan gelecek için korku imparatorluğunun duvarlarında açtığı gediklerle buzu kıran, yolu açan, halka kendi gücünü görmesi için veriler sunan bir isyan. Buradan kurtuluşun işçi sınıfı önderliğinde gerçek bir demokratik devrimde olduğunu gören noktaya gelmek için gidecek epey yol var. Fakat yollar bilindiği gibi gitmekle tüketilir, tüketilecektir. Önemli olan yola koyulmaktır. İran emekçileri için bir anlamda kurtuluşa giden yolun başlangıcı olan Haziran eylemleri, ilerde İran İslam Cumhuriyetinin tarihi açısından da herhalde sonun başlangıcı olarak yazılacaktır.

Bugün Ahmedinecad’ın başkanlık seçimini kazanmasının ilanı üzerine ayaklanan kesimlerin başına geçen Musavi’nin savunduğu programda İran İslami Cumhuriyetinin bu kurumlarını ve “ilkelerini” sorgulayan herhangi bir tavır yoktur. Kendi de İslamcı olan Musavi’yi batılı emperyalist güçlerin gözünde Ahmedinecad’a tercih edilir kılan şey, onun Ahmedinecad’ın batının sözünü dinlemeyen, İran’ı bu anlamda enternasyonal alanda batıdan tecrite götüren siyasetini eleştirmesi, batı ile işbirliğinden yana tavır takınmasıdır. Bugün demokrasi talebinde, seçim sahtekarlığına karşı tepkide Musavi ile birlikte hareket eden güçler içinde yer alan işçilerin, emekçilerin, onların sol örgütlerinin bu gerçeği iyi görmeleri ve kendi bağımsız hareketlerini geliştirmeleri mutlak gerekliliktir.

 

+ Türkiye bu kez aile içi şiddette, şiddet kurbanlarını yeterince korumadığı için mahkum..

TC’nin AİHM kararları ile mahkumiyetine bir yenisi eklendi.
AİHM, Türkiye'yi bu kez aile içi şiddete uğrayan bir kadını korumadığı gerekçesiyle mahkum etti. Fuhuşa zorlayan, kendisini bıçakla yaralayıp, annesini öldüren kocasına karşı devletin korumadığı Nahide Opuz, 36 bin 500 Euro tazminat kazandı. Karar bir ilk.
AİHM, Nahide Opuz'un yaşadığı olayda, 'yaşam hakkının ihlal edildiği', 'şikayete rağmen işkencenin engellenmediği' ve 'kadına yönelik negatif ayrımcılık yapıldığı' tespitinde bulundu. Örnek davayı Nahide Opuz, 2002 yılında AİHM'e yaptığı başvuru ile açmıştı. Opuz, H.O.'ya karşı devletin kendisini 'etkili bir şekilde koruyamadığı' şikayetinde bulunmuştu. 37 yaşındaki Opuz, dilekçesinde 1990'da tanıştığı ve 1995 yılında evlenerek birlikte üç çocuk sahibi olduğu H.O.'nun sürekli kendisine şiddet uygulamasına ve tehdit etmesine rağmen, mahkemelere yaptığı başvurulardan etkili sonuç alamadığını ve korunmadığını anlatmıştı.
Davayı karara bağlayan AİHM, H.O.'nun 1995 ve 1998 yılları arasında, şikayet başvurusu yapan karısı ve annesini arabayla ezme girişiminde bulunduğu, bıçakla yaralama ve şiddetli şekilde dövmek gibi suçlar işlediğini bildirdi. Kararda, 'Bu ağır suçlara ve tıbbi raporlara rağmen, H.O.'nun hakkında yeterli delil bulunmadığı için önce dava açılmadığı, daha sonra yapılan duruşmalar sonucunda ise üç ay hapis cezası aldıktan sona bunun da para cezasına çevrildiği' belirtildi. Nahide Opuz'un eski kocası tarafından 2000'de bıçaklandığı söylenen kararda, 'Bu suçtan dolayı da H.O.'nun sadece sekiz taksitle ödemek üzere 840 bin Türk Lirası para cezasına çarptırıldığı' anlatıldı.
Kararda, Nahide Opuz ve annesinin ağır tehditler ve sonuçlanmayan davalar nedeniyle başvurularını geri çekmek zorunda kaldıkları kaydedildi. AİHM, Nahide Opuz'un annesi ile birlikte 2002'de İzmir'e kaçma teşebbüsünde bulunurken, H.O.'nun kendilerini bulduğu ve arabada annesini tabancayla vurarak öldürdüğü belirtildi. Adam öldürme suçundan ömür boyu hapse mahkum olan H.O'nun 2008'de 'şartlı tahliye' hakkından yararlandığı, serbest kalır kalmaz eski karısını yine tehdit etmeye başladığı anlatılarak Nahide Opuz'un Türk adli makamlarına şikayette bulunduğu avukatının da AİHM'e, 'Türk yetkililerin müvekkilini yeterli şekilde koruyamadığı' şikayetinde bulunduğu bildirildi.
AİHM'in kararında, Nahide Opuz'un annesinin öldürülmesinin 'yaşama hakkının ihlali', mağdur kadının şikayetten sonra yeniden şiddete uğraması 'işkencenin önlenmemesi' ve Opuz'un şikayetine rağmen gerekli önlemlerin alınmaması ise 'kadına yönelik negatif ayrımcılık' olarak değerlendirildi.
NAHİDE Opuz'un avukatı Mesut Bektaş, H. O.'nun tehditlerine devam ettiğini anlattı. Bektaş kararla ilgili yaptığı bir açıklamada müvekkilinin, hapisten çıkan eski kocası tarafından 2008 yılında yeniden tehdit edildiğini anlattı. Avukatın verdiği bilgiye göre, bu gelişme üzerine Nahide Opuz savcılığa başvurup 'hayatının tehlike altında bulunduğunu' bildirdi ve gerekli önlemlerin alınmasını istedi. Bu şikayet üzerine sadece eski koca H.O.'nun ifadesine başvurulmakla yetinildi. Nahide Opuz’a yönelik herhangi bir koruma önlemi alınmadı. Çaresiz kalan Nahide Opuz, Diyarbakır'ı terk etti ve bir başka şehirde, başka bir kimlikle yaşamaya başladı. Her gün öldürüleceği korkusuyla yaşıyor ve can güvenliği yok. AİHM'in Türkiye'yi mahkum ettiği hak ihlalleri bugün de devam ediyor.'
Yani TC devleti bugün de Nahide Topuz somutunda mahkum olduğu bir suçu işlemeye devam ediyor. Nahide Topuz  bugün de tehdit altında olduğu halde devlet güçleri ona sahip çıkmıyıor, onu korumuyor. Bu erkek egemen devletin olağan erkek egemen tavrıdır. Ne yazık ki bu tavır bugün bir çok kadın tarafından da kader olarak kabullenilmiş, barbar erkek şiddeti bir çok kadın tarafından da içselleştirilmiştir. Bunun sonucunda giderek özellikle de feminist hareketin çabaları sonucu artan sayıda kadın ev içi erkek şiddetini (bu yalnızca kadınlara karşı değil aynı zamanda çocuklara karşı da yönelmektedir) sorgulamasına rağmen bunların sayısı hala çok azdır. Nahide Topuz’un hakkını burjuva yasaları çerçevesinde de sonuna kadar arayan ve sonuçta TC devletinin mahkum edilmesine yol açan tavrı örnek alınması gereken bir tavırdır.

üste dön

© 2009 www.ruyawebtasarim.com | Sayfa Tasarımı AzOzDesign