gelişigüzel notlar



gelişigüzel notlar anasayfagelişigüzel notlar arşivydi çağrı anasayfa


google'de sitede


Kas
sonu

+ İlginç anket sonuçları …
+ “Sınırsız olanaklar ülkesi”nden haberler: 49 milyon ABD’li açlıkla boğuşuyor
+ Nepal: Maoist Parti’nin “Genel Ayaklanma” Taktiği
+ Yüksek Yargı iktidar dalaşında…
+ Biraz Ekonomi … İşsizlikte 2009 üçüncü dönem rakamları…
+ Büyüme şampiyonu Türkiye ?!!
+ Honduras’ta seçimler ve sonrası:
+ İlginç anket sonuçları …

Bütün burjuva ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de bir çok “araştırma şirketi” var. Bunlar çeşitli başka şirketlerden ısmarlanan araştırmaları yaparlar. Çoğunlukla tüketicilerin (müşterilerin) alışkanlıklarını, piyasada bulunan veya piyasaya yeni sürülmeye hazırlanan bir ürün hakkındaki görüşlerini almak için yapılan araştırmalar, sonuçta ısmarlayan şirketin ürün ve piyasa siyasetini belirlemede kullanılır. Araştırma ne kadar çok insanı kapsarsa ve örnekleme sistemi ne kadar kapsamlı ve derinlemesine ise, “gerçekliği” yansıtmada o kadar sağlam veriler elde edilebilir. Yine de en geniş araştırmaların kapsamının bile sonuçta 70-80 milyonluk ülkelerde 50.000 kişiyi aşmadığı + verilen cevapların bir çoğunun anlık ve baştan savma cevaplar olduğu bilindiğinde, bu “araştırma”ların gerçeği yansıtmalarının sınırlı olduğunun ve bunların gerçeğin birebir yansıması olarak okunmasının yanıltıcı olacağı bilinmelidir.
Bu “yanılma payı” en geniş araştırmalarda bile artı /eksi iki puan olarak hesaplanır.
Yanılma payı araştırılan sorunlar toplumsal sorunlar olduğunda çok daha büyük olabilir. Özellikle siyasi sorunlarda istatistik yönteminin çok sınırlı kullanılabileceği ve tavırların günlük değişimlere göre çok çabuk değişmeler gösterebileceği bilindiğinde, “anket”lerin en fazla anlık bazı eğilimleri gösterme açısından bir değeri olabileceği bilinçte tutulmalıdır. Bunun yanında sorun siyaset, araştırmayı ısmarlayanların siyasi partiler olduğu hallerde, bir çok araştırma şirketi partinin hoşuna gidecek sonuçlara uygun “araştırma sonucu” çıkarmayı şirketin siyaseti haline getirebilmektedir. Ya da siyasi mücadelede, siyasi aktörler kendilerine uygun sonuçları ısmarladıkları “araştırma”lar yaptırıp, bunları “son araştırma sonuçları” olarak yayınlayabilmekte, yayınlatabilmektedir. Bunlar kamuoyunun eğilimlerini yansıtmaktan çok, kamuoyunu etkilemeye, onu yönlendirmeye hizmet eden “araştırma”lardır. Bu bağlamda örneğin Kasım ayı içinde ortaya çıkan “Kafes Planı”nda öngörülen ve sonuçlarının ne olması gerektiği baştan belirtilen “araştırma” ısmarlama planları ilginçtir. Bunu tabii burjuvazinin bütün kesimleri yapmaktadır. Hiç birinin diğerinden bu konuda fazla farkı yoktur.
Kasım ayı içinde medyaya sonuçları birbiri ile taban tabana zıt üç “anket” düştü. Aşağıda kısaca bu üç “araştırma”nın sonuçlarını koyuyorum:

GENAR anket sonuçları …
GENAR Araştırma ve Danışmanlık Merkezi'nin yaptığı "Türkiye Toplum ve Siyaset Araştırması 2009 Üçüncü Çeyrek verileri", GENAR’ın verdiği bilgiye göre Türkiye genelinde 17 il ve 49 ilçede 2152 kişi ile yüzyüze görüşülerek yapılan bir araştırma.
Bu araştırma sonuçlarına göre:
- Toplumun büyük çoğunluğu "Demokratik Açılım"a dair umutsuz. Ankete katılanların yüzde 40,9'u açılımın başarıya ulaşacağını düşündüğünü belirtirken, yüzde 59,1'i ise demokratik açılımın başarıya ulaşmayacağını öngörüyor.
- Toplumun 'Kürt Sorununu' Türkiye'nin önemli bir sorunu olarak görme durumu da ilginç sonuçlar verdi. Katılımcıların yüzde 43,7'si bu sorunun önemli bir sorun olmadığını ifade ederken, yüzde 56,3'ü "Evet, Kürt sorunu önemli bir sorundur" diyor.
- "Türk halkı ve Kürt halkı arasında temel bir geçimsizlik olup olmadığı" şeklindeki soruya "Evet, temel bir geçimsizlik olduğunu düşünüyorum" şeklinde cevap verenlerin oranı yüzde 26,8 iken, “Hayır, temel bir geçimsizlik olduğunu düşünmüyorum" diyenlerin oranı yüzde 73,2 gibi yüksek bir oran.
- Muhalefetin "Demokratik Açılım" sürecinde hükümete yönelik "Bu bir ABD ve AB projesidir" eleştirisi toplumu ikiye böldü. Yüzde 49,2 buna katılıyorum derken, yüzde 50,8 bu eleştiriye katılmadığını söylüyor.

- Ankete göre, toplumun büyük bir kısmı ana muhalefet partisi CHP'nin Kürt sorunu hakkında bir çözüm önerisi olduğuna inanmıyor. Ankete katılanların yüzde 25,1'i CHP'nin Kürt sorununa karşı bir çözüm önerisi olduğunu düşündüğünü belirtirken, yüzde 74,9 gibi büyük bir kesim ise çözüm önerisi olduğunu düşünmediğini söylüyor. Bu sorunun MHP'li biçimi de CHP'ye yakın sonuçlar çıkardı. MHP'nin bir çözüm önerisi olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 21,3 iken, çözüm önerisi olmadığını söyleyenlerin oranı yüzde 78,7.

- "Hükümetin gündeme getirdiği "Demokratik Açılım çalışması yapılmamış olsaydı, bunun yerine toplumun önerdiği çalışmalar" başlıklı kısımda ise konuşulanların Kürt sorununa yönelik çözüm önerilerine yer verildi.

- GENAR’ın verdiği bilgiye göre, katılımcıların yüzde 43'ü "bu konu hakkında fikrim yok" derken, cevap verenlerin 1. çözüm önerisi "bölge ekonomisinin düzeltilmesi" şeklinde. Bunu "İşsizlik oranının düşürülmesi-iş imkânlarının artırılması, Eğitim sorununun çözülmesi, Sorunlu bölgeye yatırımın teşvik edilmesi" gibi yine ekonomiye yönelik cevaplar izliyor.

GENAR araştırmasına göre, son seçimden altı ay sonra siyasi tabloda dikkate değer bir değişiklik olmadı. AK Parti’de görülen minimal düşüş ve muhalefette görülen minimal yükselişler radikal bir oy kaymasına işaret etmiyor. Bu minimal kaymalar Demokratik Açılım ile ilişkili olarak gerçekleşmiş gibi gözüküyor.
Bu çerçevede muhtemel bir genel seçimde partilerin oy dağılımı GENAR araştırmasına göre şöyle gözüküyor.

AK PARTİ %37.5
CHP %24.7
MHP %17.5
DTP %6.6
SP %4.4
DİĞER %9.3

- GENAR'ın yeni kabineye dair sorusu da, araştırmaya katılanların yeni Milli Eğitim Bakanı ve Dışişleri Bakanları'na tam not verdiğini gösterdi. Halkın en takdir ettiği Bakan Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan olurken, Bülent Arınç da listeye üst sıralardan girdi. Bakanların araştırmaya katılanlar bazında karnesi şöyle:

Bakanlar Yüzde
Ali Babacan (Devlet Bakanı ve Başbakan Yard.) 23,4
Ahmet Davutoğlu (Dışişleri Bakanı) 17,8
Nimet Çubukçu (Milli Eğitim Bakanı) 14,1
Bülent Arınç (Devlet Bakanı ve Başbakan Yard.) 11,4
Recep Akdağ (Sağlık Bakanı)   5,4
Beşir Atalay (İçişleri Bakanı) 5,0
Cemil Çiçek (Devlet Bakanı ve Başbakan Yard.) 4,0
Binali Yıldırım (Ulaştırma Bakanı) 3,9
Ertuğrul Günay (Kültür ve Turizm Bakanı) 3,5
Faruk Çelik (Devlet Bakanı) 2,2
Faruk Nafiz Özak (Devlet Bakanı) 1,3
Mehmet Şimşek (Maliye Bakanı) 1,2

- Ankette ilginç ve şaşırtıcı bir bir sonuç ta var. Bunun anketçilerin ya da anketi ısrmarlayanların, isteklerinin ve yönlendirici bir sorusunun sonucu olup olmadığını pratik gösterecektir.
GENAR’ın verdiği bilgiye göre katılımcıların %31.7’si Mustafa Sarıgül’ün kurduğu Türkiye Değişim Hareketi’nin başarıya ulaşıp iktidara geleceğine inanmakta, %33.5’i ise bu harekete “oy verebileceğini” söylemektedir. Bu oran Sarıgül’ün toplumun üçte biri içinde hareket edebileceğini göstermektedir. Zira, diğer kesim, yani %66.5, “kesinlikle ona oy vermeyeceğini” belirtmektedir. Toplumun üçte birinin oluşturduğu siyasi bir alan, iktidar mücadeleleri için oldukça geniş ve rahat bir manevra alanı olarak görülebilir. Yapılan analizler, Sarıgül’ün, en çok CHP’den olmak üzere (CHP’nin %42.5’i), tüm partilerden ve kararsızlardan oy alabileceğini ortaya koymaktadır.

- Kurumlara güven algısında ordu, cumhurbaşkanlığı ve TBMM ilk üç sırada; muhalefet, medya ve YÖK son üç sırada yer alırken yargı ve hükümet ortada yer almaktadır. Buna göre, soruya konu olan kurumlara dair güven algısı şöyledir:

Orduya güven :  %80.6
Cumhurbaşkanlığına güven : %65.0
TBMM’ye güven : %63.2
Yargıya güven : %61.3
Hükümete güven : %53.4
YÖK’e güven : %41.2
Medyaya güven : %40.2
Muhalefete güven : %38.5

Buradaki en ilginç sonuçlar kuşkusuz hükümetin güvenilirliğinin medyaya güvenilirlikten yüksek çıkması, bunun yanında cumhurbaşkanlığına güvenilirliğin de hükümete olan güvenilirlikten oldukça yüksek çıkmış olmasıdır.

SONAR'IN ANKET SONUÇLARI …
Aynı dönemde SONAR tarafından (2-25 Ekim tarihleri arasında) yapıldığı bilgisi verilen bir “araştırma”nın medyaya partilerin andaki durumu bağlamında yansıyan sonuçlarında GENAR sonuçlarından çok ayrı bir tablo görülüyordu.
SONAR araştırma şirketinin 2-25 Ekim tarihleri arasında yaptığı ankette, “kararsız” seçmenin oy oranı dağıtılmamış sonuçlarına göre;

AK Parti  %27.45
CHP %24.45
MHP %16.98
DTP %5,74
Saadet Partisi %5,30
Yüzde 13.35 oranındaki kararsızlar dağıtıldığında ise
AKP % 31.68
CHP % 28.21
MHP %19.59
DTP % 6,62
Saadet Partisi %6.12
BBP %2.19
DSP %2.00
DP %1.89
Diğer  %1.69

Görüldüğü gibi aynı dönemde yapılan iki ayrı anketin birinde AKP’nin oyları CHP’den 13 puan önde görünürken, diğerinde aradaki fark 3 puan olarak görünüyor! Bu sonuçlar net olarak bu iki anketten birinin gerçek durumu olduğu gibi yansıtma diye bir niyetinin olmadığının işaretidir.

A&G'nin anket sonuçları:
Aynı dönemde yapılan ve sonucu medyaya yansıyan üçüncü Anket A&G Araştırma Şirketi'nin 'Gündeme Dair' isimli anket çalışması. A&G’nin verdiği bilgiye göre ankette 28 il, 79 ilçede, bin 817 kişiye ekonomi ve seçimlerle ilgili sorular yöneltilmiş.
Sonuçlara göre, 6 ay önce yapılan anketlerde oy oranını artıran muhalefet partileri CHP ve MHP düşüşte. AKP de oy kaybetmeye devam ediyor.
Anket sonuçlarını yorumlayan A&G Araştırma Şirketi'nin sahibi Adil Gür, uzun süredir halkın gündemiyle siyasetçilerin ve medyanın gündeminin aynı olmadığını savunuyor. Kavgacı ve kutuplara ayrılan siyasetin seçmeni bıktırdığını savunan Gür şunları söylüyor:
Araştırmada sonuç ortada; sadece iktidar partisi değil, Meclis'teki muhalefet partileri de oy kaybediyor. Oy veren her 5 kişiden biri dahi gönülsüz oy verdiğini söylüyor. Gelecekle ilgili kaygılar artıyor. Halkın çoğunluğu 7 yıllık AKP iktidarı döneminde hem Türkiye'nin hem de kendi ailesinin fakirleştiğini düşünüyor. Zenginleştiğini düşünenlerin oranı sadece %10. Ekonomiyle ilgili beklentiler de iyi değil.”

Gür, Meclis'teki muhalefet partileriyle ilgili de araştırma sonuçlarına dayanarak şu yorumu yapıyor:
'İktidarın hızlı oy kaybetmemesinin, kaybedilen oyların CHP ve MHP'ye gitmeyişinin başka sebepleri de var. Meclis'teki muhalefet partileri, duruşlarıyla iktidarın alternatifi olamadı. Bugün söylem bakımından CHP'nin MHP'den, MHP'nin CHP'den hiçbir farkı yok. Hatta merkez sağda birleşen DP-ANAP da CHP ve MHP ile aynı şeyleri söylüyor. Böyle giderse AKP, CHP ve MHP önümüzdeki dönemde oy kaybetmeye devam edecek gibi görünüyor. Ekonomide hızlı bir iyileşme algısı, AKP'ye oy kazandırabilir. Ya da PKK'ya af gibi seçmenin kırmızı çizgilerinin ihlali CHP ve MHP'yi daha yukarılara taşıyabilir. Ama seçime kadar bu tür olağanüstü gelişmeleri beklemek pek mümkün görünmüyor.'

A&G'nin anketinde sorulan kimi sorular ve alınan cevaplar şöyle :

KENDİ PARTİSİNE EN GÜVENEN SEÇMEN :
SORU: Oy vereceğinizi söylediğiniz partiye gönülden mi oy veriyorsunuz?
AKP  % 79,8 – gönülden oy veriyorum
% 15,7- Biraz gönülsüzüm
% 4,5 - Gönülsüzüm
CHP    % 67,1- Gönülden oy veriyorum
% 25,6- Biraz gönülsüzüm
% 7,3- Gönülsüzüm

MHP   % 80,6- Gönülden oy veriyorum
% 15,4- Biraz gönülsüzüm
% 4,0 - Gönülsüzüm

DTP    % 90- Gönülden oy veriyorum
% 5,1- Biraz gönülsüzüm
% 4,9 - Gönülsüzüm

LİDERLERİN SON KARNESİ
Ankete katılanlardan liderlere 5 üzerinden puan verilmesi istendi. AKP'li seçmen Recep Tayyip Erdoğan'a en yüksek oyu verdi. CHP'li seçmen Deniz Baykal'dan sonra MHP lideri Devlet Bahçeli'yi oyladı. MHP'li seçmen için de durum farklı değil. Onlar da Bahçeli'den sonra ikinci sırayı Baykal'a ayırdı. DTP lideri Ahmet Türk ise beklendiği gibi bu üç parti seçmeninin listesinde en son sırada.

ZENGİNLEŞME ALGISI
SORU: AKP döneminde Türkiye zenginleşti mi?
% 51,8- Fakirleştik
%27,6- Değişen bir şey yok
%20,6- Zenginleşti

SORU: AKP döneminde aileniz zenginleşti mi?
% 44,8- Daha kötüye gitti fakirleştik
% 44,7- Değişen bir şey yok
% 10,5- Daha iyiye gitti zenginleştik

SORU: Bir yıl sonra ekonomik olarak Türkiye'yi nasıl bir gelecek bekliyor, sizce nasıl olacak?
% 46,6 - Daha kötü olacak
% 25,4 - Daha iyi olacak
% 28,0 - Aynı olacak

AKP'Lİ SEÇMENE GÖRE ZENGİNLEŞTİK
Ankette 'Bugün seçim olsa oyumu AKP'ye vereceğim' diyenlerin % 48,2'si 'Türkiye zenginleşti' cevabını verdi. Parti seçmenleri Türkiye'nin ekonomik durumunu farklı görüyor....
AKP
% 21,0- Fakirleşti
% 30,8- Değişen bir şey yok
% 48,2- Zenginleşti
CHP
% 81,5- Fakirleşti
% 16,1- Değişen bir şey yok
% 2,4- Zenginleşti
MHP
% 71,7- Fakirleşti
% 22,5-Değişen bir şey yok
% 5,8- Zenginleşti
SP
% 44,4- Fakirleşti
% 44,4- Değişen bir şey yok
% 11,1- Zenginleşti

SORU: Erdoğan sonrası yeni Başbakan kim olacak?
Mustafa Sarıgül:         % 25,1
Devlet Bahçeli:            % 21,9
Deniz Baykal:              % 20,4
Bülent Arınç:              % 19,2
Abdüllatif Şener:         % 12,2
Numan Kurtulmuş:      % 9,4
Hüsamettin Cindoruk % 3,8

Burada tabii alternatif olarak sunulanlar içinde Erdoğan ile Gül’ün „görev değiştirmesi“ alternatifinin yokluğu ilginç. Hem SONAR hem A&G anketinde Mustafa Sarıgül ile ilgili veriler de ilginç. Akla Sarıgül’ün gelecek için AKP’nin esas alternatifi olarak parlatılmaya çalışılıp çalışılmadığı, bu bağlamda bir kesimde bunu deneme eğilimlerinin gelişip gelişmediği soruları geliyor.

Türkiye'de dindarlık araştırması
Kasım ayı içinde “Türkiye'de Dindarlık: Uluslararası Bir Karşılaştırma” araştırmasının sonuçları açıklandı.
Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Ali Çarkoğlu ve Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, 2008-2009 yıllarını kapsayan ve Türkiye İstatistik Kurumu verileri kullanılarak, örnekleme yöntemiyle 1453 denekle, 53 ilde gerçekleştirdikleri araştırmanın sonuçlarına ilişkin bir basın toplantısı düzenledi.

Çarkoğlu Basın toplantısında, ISSP'nin uluslararası konjonktürde dindarlığın araştırılması amacıyla 43 ülkede araştırma yaptığını, 43 ülkede karşılaştırma yapabilmek için aynı soruların sorulduğunu belirtti.

Araştırma yapılan birçok ülkedeki verilerin raporlanması sürecinin henüz tamamlanmadığını belirten Çarkoğlu, bu nedenle Türkiye'deki veri sonuçlarının ISSP'nin daha önce (1998 yılında) aynı konuda yaptığı dünya sonuçlarıyla karşılaştırıldığını belirtti.

Ortaya çıkan sonuçlara göre, deneklerin yüzde 82'si “Allah var olduğu için hayatın anlamı olduğuna”, yüzde 28'i “hayatın akışını kendisinin değiştirebileceğine” inandığını bildirirken, yüzde 50'lik bir grup ise “hayatı değiştirebilmek için yapabileceğimiz çok az şey vardır” görüşünü savunuyor.
Bu oranlar kaderciliğin çok yaygın olduğunu gösteriyor.
Katılımcıların yüzde 95'i Allah'a olan inancını küçük yaşta edindiğini açıklıyor.
Bu dinde içine doğulan toplumun değer yargılarının belirleyici olduğunu gösteriyor.
Allah'ın tasavvuru hakkındaki inanç incelemesinde ise “Allah tasavvurunun, baskıcı, cezalandıran, yargılayıcı ve otoriter bir babadan çok sevecen, destekleyen, esirgeyen, hayatı kolaylaştırmaya destek veren bir baba imajına daha yakın” değerlendirmesi öne çıkıyor.

Burada tabii “baskıcı, cezalandıran, yargılayan, otoriter baba” algısının oranının bilinmesi önemli. Ne yazık ki basın toplantısında verilen bilgiler arasında bu yok. Kaldı ki, bu iki imajın karşı karşıya konması da pek doğru değil. Çünkü Allah algısında bu ikisi yan yanadır.

Anket sorularını yanıtlayanlardan, “bilimin insanlığa yararlı olup olmadığı ve dine olan inancı aşındırıp aşındırmadığı”na ilişkin soruya da yüzde 50 oranında bir kesim bilimin yararlı olduğunu belirterek cevap veriyor.
Ancak bu soruya böyle bir cevabın verildiğinin söylenmesi, sorunun ikinci bölümüne ne cevap verildiğini ortaya koymaması göz önüne alındığında yetersiz.

Bir diğer sonuca göre de katılımcıların yüzde 89'u “kendi inanışlarında olmayan dinlere saygı gösterilmesi” gerektiği görüşünde. Ancak, “Sizden farklı bir dine mensup olan veya hakkındaki görüşleri sizden farklı olan birisinin seçimlerde oy vermeyi düşündüğünüz siyasi partiden aday olmasını kabul eder miydiniz?” sorusuna katılımcıların yüzde 37'si, “kesinlikle kabul etmem”, buna karşı ancak yüzde 23'ü “kesinlikle kabul ederim” yanıtını veriyor.
Buna göre “başka dinlere saygı” bağlamında soru somut sorulduğunda oranın çok gerilediği görülüyor. “Mutlak gerçek”in kendi dinleri tarafından temsil edildiğine inananların “başka dinlere saygı”sı, o dinden olanlar ancak kendinden uzak olduğunda söz konusu gerçekte.

“Bu kişilerin kamuya açık toplantılar düzenleyerek görüşlerini açıklamalarına izin verilmeli mi?” şeklindeki soruya karşılık olarak da yüzde 36 “Hayır kesinlikle verilmemeli”, yüzde 11 oranınında da “Mutlaka verilmeli” yanıtı çıkıyor.
Burada da “başka dinlere” saygı bağlamında çoğunluğun gerçekte “Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz” deyimine uygun düşündüğü görülüyor.

Deneklerin yüzde 44'ü “cemaatlerin gücünün çok olduğu”, yüzde 28'i “olması gerektiği kadar olduğu” ve yüzde 18'i de “olması gerektiğinden az olduğu” görüşünü savunuyor.
Cemaatlerin gücü konusunda, toplumsal algının, cemaatlerin “çok güçlü” olduğu yönünde olduğu çıkıyor ortaya. Bu oranlarda Kemalist medya propagandasının; cemaatler üzerinden şeriat öcüsünün bugünkü devlet iktidarının önemli bölümünü elinde tutan bürokrat elit tarafından kendi iktidarını elinde tutabilmek için yaygın bir şekilde kullanılmasının payı vardır mutlaka. Diğer yandan fakat bu algı aynı zamanda -oranları açısından biraz abartılı olsa da- gerçek bir olguya da, cemaat örgütlerinin toplumda önemli bir güç olduğunun da ifadesidir.

- Bu arada, “tek bir dinin gerçek olduğuna inananların oranı” araştırmada yüzde 57 olarak görülürken, deneklerin yüzde 34'ü “birçok dinde temel doğrular mevcuttur”, yüzde 6'lik bölüm ise “herhangi bir dinin öğretilerinde çok az gerçek payı vardır” görüşünde.
Buradaki en ilginç veri % 6’lık “herhangi bir dinin öğretilerinde çok az gerçek payı vardır.” diyenlerin payıdır. Bunu diyenlerin dinsiz olduğunu var sayarsak, “Türkiye nüfusunun % 99’u müslümandır” tespitinin bir efsane olduğu çıkar ortaya.

- Katılımcıların yüzde 41'i türbe, yatır gibi dinen kutsal kabul edilen yerleri yılda en az bir kere ziyaret ediyor, yüzde 36'lık bir kesim hayatı boyunca türbe veya yatır ziyareti yapmamış.
Bu aslında ilginç bir veri. Türbe, yatır gibi yerlere insanların daha çocukken taşındıkları bilindiğinde, % 36’lık kesimin “hayatında hiç türbe ve yatır ziyareti yapmamış” olması pek inanılır değil. Kastedilen herhalde “bilinçli ziyaret” vb. olsa gerektir.

- Araştırmaya katılanların yüzde 80'i dua ettiğini beyan ederken, dua etme nedenleri arasında yüzde 97 ile “felaketten korunmak” ön plana çıkıyor. Denekler bunun yanı sıra “iyi bir eş bulup evlenmek”, “bir sınavda başarılı olmak” ve “taraftarı olduğu futbol takımının kazanması” gibi nedenlerle de dua ediyor.
Görünen aslında dini inancın en açık ve basit ifadelerinden biri olan “dua”nın deneklerin % 20’si (her beş kişiden biri) için yabancı olduğu, dua edenlerin bir bölümü için duanın gayet pragmatik nedenleri olduğu. Evet, büyük çoğunluğu ile dine inanma anlamında dindar, kaderci bir toplumla karşı karşıyayız. Fakat bu dindarlık ilginç, en basit dini rituellerin bile yerine getirilmesinde kuralları kendine göre yorumlayıp, uygulayan bir dindarlık.

- Araştırmaya katılanların yüzde 90'ı Müslümanlara hoşgörüyle yaklaşırken, bu oran Hristiyanlara karşı yüzde 29, Budistlere yüzde 18,7, Hindulara yüzde 19,4 ve Musevilere ise yüzde 21,9 düzeyinde.
Bu veriler bir çok bakımdan ilginç.
Önce “nüfusunun % 99’unun Müslüman” olduğu iddia edilen bir ülkede yapılıyor bu araştırma. Nüfusunun % 99’unun Müslüman olduğu iddia edilen bir ülkede “Müslümanlara hoşgörü ile yaklaşma” oranının % 90 çıkması olacak iş değildir. Bu her on Müslüman’dan birinin kendi dininden olanlara “hoşgörüyle” yaklaşmadığı anlamına gelir ki, bu kendi kendini inkar anlamına gelir. (Sorulan bir mezhepten olanların bir başka mezhebe öngörüsü filan değil!) O halde, bu sonucun ilk gösterdiği şey, % 99 Müslüman tespitinin gerçeğin ifadesi olmadığıdır.
İkinci olarak Müslüman olmayanlara karşı hoşgörü düzeyi soru somut sorulduğunda, genel soruya verilen cevaptaki % 89’dan, Hıristiyanlarda % 29’a, diğerlerinde % 20 civarına düşüyor. Yani korkunç boyutlarda bir hoşgörüsüzlük var.

- Araştırmanın bir diğer sonucuna göre, katılımcıların yüzde 35'i nazara inanırken, yüzde 10'luk bir kesim ise fal, büyü, yıldızların konumu gibi şeylerin insanın geleceğini tayin ettiği görüşünde.
Yani Türkçesi, yalnızca din değil, onun içinde ve yanında başka hurafeler de epey insanı meşgul ediyor!

- Katılımcılar, “Dini ilkelerinize uymayan bir kanunun Meclis tarafından kabul edilmesi durumunda nasıl davranırdınız?” şeklindeki soruya da yüzde 35 oranında “kesinlikle kendi dini ilkelerime uygun davranmaya devam ederim”, yüzde 32 oranında “muhtemelen kendi dini ilkelerime uygun davranmaya devam ederim”, yüzde 13 oranında ise “kesinlikle kanuna uyarım” yanıtını verdiler.
Burada da 1923’de iktidara geldikten sonra kendi dinini yaratmaya çalışan “Laik” Kemalist cumhuriyetin zorluğu görülüyor. Toplumun nerede ise 2/3’si kendi dinine sahip, buna devlet müdahalesini istemiyor, kabul etmiyor. Yarının demokratik KK/T’sinde de dinin büyük problem olacağının verisi bu.

- Türban yasağına ilişkin olarak 1999-2009 yılı arasındaki görüşlere de yer verilen araştırma sonuç raporunda, “devlet memuru kadınlar isterlerse başlarını örtmelerine izin verilmeli” diyenlerin oranı 1999 yılında yüzde 74 iken, bu oranın bu yıl yüzde 69'a gerilediğine yer verildi. Raporda, “Üniversite öğrencisi kızların isterlerse başlarını örtmelerine izin verilmeli” diyenlerin oranının da 1999 yılında yüzde 76 iken 2009'da yüzde 70'e indiği ifade edildi.
Burada önce bu konuda 10 yıl içinde küçümsenmeyecek bir gerileme olduğu, eğer bu sorulara verilen cevaplar dinciliğin gelişmesi bağlamında temel bir veri olarak kabul edilirse, bundan “dincilik geriliyor” sonucunun çıkarılmasının kaçınılmaz olacağı bilinmeli. Ancak bence kamusal alanda baş örtüsü taşınması konusundaki tavır dinciliğin gelişmesi konusunda fazla bilgi verici bir veri değildir. Baş örtüsü yasağına karşı çıkan kesimin tümü “dinci” kesim değildir. Türkiye’de devlet vesayetine karşı çıkan, sivil toplumdan yana olan, dinci kesime sayılmaması gereken bir kesim de baş örtüsü yasağına karşıdır. Araştırmadaki veri bu konuda hala yüz kişinin 31’inin kimin nerede hangi kıyafetle olacağına devletin karar vermesi gerektiğini savunur konumdadır. Ve görünen odur ki bu bağlamda başını bildikleri gibi bağlayıp sokağa çıkanların sayısının artması, Kemalist kesim içinde buna karşı militan tepkiyi artırır bir rol oynamaktadır. İyi olan şey tabii her şeye rağmen bu kesimin toplum içinde bir azınlığı oluşturmasıdır.

- “İnsanlar Müslümanlığın gereği olan ibadetlerini serbestçe yerine getirebiliyor mu?” şeklindeki soruya 1999 yılında 'evet' diyenlerin oranı yüzde 65'ten 2009 yılında yüzde 78'e çıkarken, 'Hayır' diyenlerin oranı ise yüzde 31'den yüzde 19'a geriledi.
Bu veriler Türkiye’de sivil Müslüman dindarların devlet vesayetinden rahatsızlıklarını dile getiren verilerdir. Her üç kişiden birinin bundan on yıl önce, Müslüman Türkiye’de, Müslümanların dini ibadetlerini serbestçe yerine getiriyor mu sorusuna “hayır” demiş olması, Kemalist dine tepkinin boyutlarını göstermektedir. Burada 10 yıl içinde bu cevabı verenlerin oranı her beş kişiden biri’ne düşmüş durumdadır. AKP iktidarı sivil din açısından belli bir rahatlamanın varlığını beraberinde getirmiştir.

“Türkiye'de dindar insanlara baskı yapılıyor mu?” sorusuna da 1999 yılında yüzde 50 'Hayır' diyenlerin oranı 2009 yılında yüzde 71'e, 'Evet' diyenlerin oranı da yüzde 45'ten yüzde 24'e indi.
Bu veride de çatışan sivil dinle, devlet dinidir. Devlet dini gerilemektedir.

- “Laik kesimden insanlar hayatlarını serbestçe yaşıyor mu?” sorusuna karşılık olarak da 2006 yılında yüzde 79 olan 'evet' oranı, 2009 yılında yüzde 86'ya çıkarken, “bugün Türkiye'de laik kesimden insanlara baskı yapılıyor mu?” sorusuna verilen yüzde 83 'Hayır' cevabı yüzde 87'e çıkarken, 'Evet' yanıtı da yüzde 8'den 9'a yükseldi.
- Bu veriler Türkiye’de sivil dinle/devlet dininin (ki bu laiklik adına savunulan bir din) çatışmasının bir başka yüzünü gösteriyor. Bu verilerde ilginç olan ve ilk bakışta birbiriyle çelişir görünen bir durum var: Bir yandan bugün Türkiye’de laik kesime baskı yapılıyor mu sorusuna hayır cevabı verenlerin (%4 oranında) ve laik kesimden insanlar hayatlarını serbestçe yaşıyor mu sorusuna evet cevabı verenlerin (%7 oranında) oranı yükseliyor. Diğer yandan fakat, bugün Türkiye’de laik kesimden insanlara baskı yapılıyor mu sorusuna evet diyenlerin oranında da % 1’lik de olsa bir artış görülüyor. Bu görünürdeki paradoksun açıklaması küçük bir azınlığın radikalleşme yönünde ilerlemesi olsa gerektir.

- Araştırma sonucuna göre, “dindar kesime yapılan baskılar” arasında “Türban dayatması” ve “ibadet özgürlüğünün engellenmesi” ön plana çıkarken, “laikler üzerindeki baskı” da ise “ibadet baskısı” ve “ifade özgürlüğünün engellenmesi” dikkat çekiyor.

- Türkiye'de “şeriat düzeni” isteyenlerin oranı ise 1999 yılında yüzde 26'lar düzeyinde iken bugün bu oran yüzde 10'lara düştü.
Araştırmanın en ilginç ve önemli sonuçlarından biri bence bu veri.
Burada önce 1996’daki % 26’lık veri incelenmeli, bu % 26’nın istediği şeriatın ne olduğu sorgulanmalıdır. Soru diyelim ki, “Bundan böyle hırsızların elinin kesilmesinden yana mısınız”, ya da “Örneğin İran’daki”, “Afganistan’daki”, “Suudi Arabistan’dakı” gibi bir düzeni Türkiye’dekine tercih edermisiniz gibi sorulsa, buna verilecek cevapların % 26’yı bulmayacağı kesindir. Şeriat lafı, daha dinine bağlı bir sistem olarak kavrandığında ancak bu oranlara varılabilir, varılmıştır.
10 yıl içinde “şeriat isteyenler”in sayısında yüzde 16’lık bir düşüş, ya bu % 16 için şeriat gelmiştir; ya da bunlar şeriattan vaz geçmiştir biçiminde açıklanabilir.
Şeriatçıların bu kadar kısa süre içinde şeriattan vaz geçmeyecekleri var sayılmalıdır. O halde bunların şeriattan anladığı, Anayasanın kuran olduğu, sistemin İslamın çıkış dönemindeki kurallarla yönetildiği sistemden çok ayrı bir şeydir.
Bugünkü % 10 da gerçek anlamda şeriat isteyenler açısından çok yüksek bir rakamdır. Gerçek anlamda şeriat açısından yaklaşıldığında, buna en yakın legal Parti olan SP’nin % 5’lerde dolandığı bilindiğinde, olduğundan büyük bir şeriat yanlısı oran görünmektedir. Kaldı ki SP de bir bütün olarak şeriatçı bir parti olarak adlandırılamaz.

- Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, basın toplantısında Türkiye'deki verilerin Şili, İrlanda, Filipinler, Slovakya gibi Katolik ağırlıklı nüfusa sahip olan ülkeler ile Rusya, Güney Kıbrıs gibi Ortodoks, Hristiyan nüfusa sahip ülkelerle büyük benzerlik gösterdiğini belirtiyor.
Bu da Türkiye’yi din/şeriat devleti yönünde geliştiği iddiasında olanlar için ilginç bir tespit bence.

 

+ “Sınırsız olanaklar ülkesi”nden haberler: 49 milyon ABD’li açlıkla boğuşuyor

Kapitalizmin/emperyalizmin örnek ve önder konumundaki ülkesinden haberler kapitalizmin/emperyalizmin “ana vatanı”nda emekçiler için durumun ne olduğunu gösterme açısından yorum istemeyen, ibret verici haberlerdir. Aşağıya AA’nın 17 Kasım’da abonelerine geçtiği bir haberi olduğu gibi alıyorum:

17.11.2009 | Anadolu Ajansı | Haber

49 milyon ABD’li açlıkla boğuşuyor

 ABD'de her yedi kişiden birinin, yani 49,1 milyon kişinin, yeterli gıdaya ulaşma mücadelesi verdiği belirlendi.
 ABD Tarım Bakanlığı'nın (USDA), "gıda güvensizliği" konusunda Aralık 2008'de yaptığı araştırma, geçen yıl ABD'de ailelerin yüzde 14,6'sının (49,1 milyon kişi) "kaynakların yetersizliği yüzünden aile üyelerinin tamamına gıda elde etmede zorlandığını" ortaya koydu. Araştırmaya göre, 2007 yılında yüzde 11,1 olan bu oran, geçen yıl yüzde 3,5'lik artışla yüzde 14,6'ya çıktı.
 Ailelerin yüzde 5,7 kadarının yani 17,3 milyon kişinin "çok düşük gıda güvenliğine" sahip olduğunun, bunun ailenin bazı üyelerinin daha az yediği anlamına geldiğinin belirtildiği araştırmada, "gıda güvensizliği" konusunda 14 yılın en yüksek seviyesine gelindiği kaydedildi.
 Tarım Bakanı Tom Vilsack, gıda yardımı karnesi gibi programların ekonomideki resesyonun etkilerini hafiflettiğini savunsa da, açlıkla mücadele grupları, önceki yıl yeterli gıdaya ulaşmada sorun yaşayan ve ara sıra üçte biri aç kalan 36,2 milyon sayısının geçen yıl büyük artış göstererek 49,1 milyon kişiye ulaştığına işaret ettiler.
 Açlıkla mücadele grubu "Food Research and Action Center"dan Jim Weill, "Rakamlar inanılandan daha kötü. Hepimiz, Büyük Buhran'dan bu yana en kötü gerileme döneminde olduğumuzu biliyoruz" dedi. "Bread for the World"den David Beckmann da, "Resesyon açlık sorununu daha kötüleştirdi ve bu durumu daha fazla gözle görülebilir hale getirdi" diye konuştu.
 Güçlü federal açlıkla mücadele programları oluşturulmasını isteyen Beckmann, araştırmanın, idarenin amacı olan "2015 yılına kadar çocuklarda açlığı sona erdirme taahhüdü için ülkeye fırsat sunduğunu" söyledi. Beckmann, Kongre'ye, yoksul çocuklara okullarda bedava yemek sağlanmasını kolaylaştırması ve bu yemeklerin besin kalitesinin düzeltilmesi çağrısında da bulundu.
 Yılda yaklaşık 24 milyar doları bulan çocukların beslenme programlarının yenilenmesi süresi geçerken, Kongre'nin 2010'dan önce harekete geçmesi beklenmiyor. ABD yönetimi bu programlarda 1 milyar dolarlık artışı destekliyor.
 USDA'nın bu ay başında yaptığı açıklamaya göre, Ağustos ayı itibariyle gıda yardımı karnesine sahip ABD'li sayısı 36 milyonu geçmiş bulunuyor.”

İşte dünyanın en zengin emperyalist ülkesinde emekçiler açısından görüntü budur !
Emperyalizmin örnek “anavatan”ında da emekçilere vaat ettiği sömürüdür, yoksulluktur, açlıktır.  

 

+ Nepal: Maoist Parti’nin “Genel Ayaklanma” Taktiği

Bilindiği gibi bu yılın Mayıs ayında BKP Nepal (Maoist)’in başkanı Prachanda Başbakanlığı bırakmış, Maoist Parti hükümetten çekilmiş, Anayasayı hazırlayan kurumu da boykot etmeye başlamıştı. Bu geri çekilmenin geri planında geçmişteki Kraliyet ordusunun hükümeti dinlemeyen tavırları yatıyordu. Maoist Parti taban eylemlerinin baskısıyla UML (Maoist Partinin içinden çıktığı ve Halk Savaşı yerine, parlamenter yolla kurumları ele geçirerek iktidar stratejisi izleyen parti) ve Kongre Partisi koalisyon hükümetini zorlama ve iktidarı ele geçirerek “devrimi tamamlama”yı önüne hedef olarak koyduğunu açıkladı.
Ekim ayı içinde Maoist Parti halkı 1 Kasım’da başlayacak “Genel Ayaklanma”ya çağırdı. Ve bir “Genel Ayaklanma Planı”nı ilan etti. Genel Ayaklanma’dan anladığı, üst üste yapılacak silahsız kitle eylemleri ile hükümeti devirmek, yerine kendi iktidarını gerçekleştirmekti.

Maoist Parti’nin liderlerinden Baburam Bhattarai, 26 Ekim 2009 tarihli bir röportajında şöyle diyordu:
Şimdi kitle hareketine odaklanmış durumdayız… Artık savunusunu yaptığımız şeyi uygulayabiliriz. Uzun süreli Halk Savaşı stratejisi ile genel ayaklanma taktiğinin birleştirilmesi. 2005’ten bu yana şehirlerdeki çalışmalarımız yoluyla ve koalisyon hükümetinde yer alarak yaptığımız şey genel ayaklanmaya giden yolu inşa etmekti.”

1 Kasım’da Nepal’li Maoistler, Kathmandu’da düzenledikleri meşaleli yürüyüş eylemiyle, hükümeti devirme amacına yönelik kitle hareketini başlattılar. Bu hükümet, Ağustos 2008’den Mayıs 2009’a kadar NBKP(M) başkanı Prachanda’nın başbakanlık ettiği hükümetten sonra işbaşına gelmişti. Maoist parti Kraliyet’in yıkılmasını sağlayan hareket içinde yer alan tüm partilerin bir uzlaşma anlaşması temelinde kendi önderliklerinde bir koalisyon hükümeti kurmuş, fakat yeni Anayasa hazırlanıp, yeni seçimler yapılana dek sürecek bir geçiş aşamasının bir parçası olarak kabul edilen bu geçici durum, Nepal Kraliyet Ordusunun Maoist başbakandan emir almayı reddetmesi üzerine sona ermişti. Kraliyet ordusu silahsızlandırılmadan, kendi gerilla ordusunu silahsızlandırmanın pek akıllıca bir iş olmadığını, Mao’nun dediği gibi “iktidarın namlunun ucunda” olduğunu pratik bir kez daha göstermişti.

Bu aşamada, Maoistlerin Halk Savaşını askıya almasının ve parlamenter süreçlere katılmasının kendilerine devlet iktidarını gerçekten sağlamadığını kaydeden Nepal BKP başkanı Prachanda, savaşın kaldığı yerden sürdürülmesi talimatını verecek durumda değildi. Çünkü ordusu yapılan anlaşma temelinde silahsızlandırılmıştı. Silahlar BM gözetiminde idi. Maoistlerin de iktidarda pay almalarına ancak bu şartlarda göz yumulmuştu. Bu durumda “seçimle işbaşına gelen ilk Maoist ulusal lider”, burjuva medyada sürpriz olarak değerlendirilen bir adım atarak istifa etti. Partisi, Nepal Birleşik Komünist Parti (Maoist) de Kathmandu’daki kentli yığınlar arasında destek organize etmek üzere çalışmalarını arttırdı.

Maoistler, 2008’de monarşinin devrilmesinin ardından hükümette üst düzey mevkiler elde etmeyi, üstlendikleri diğer iki görevden daha az önemli bulduklarını ilan ediyorlardı: yeni anayasanın oluşturulması konusundaki amaçlarını gerçekleştirmek ve kitlesel bir şehir hareketi oluşturmak. Parti resmi açıklamalarında özellikle Nisan 2008 ayaklanması ertesinde “Prachanda Yolu”nun, her zaman için Mao’nun Halk Savaşı teorisiyle (şehirlerin kırlardan kuşatılması teorisiyle) Lenin’in şehir ayaklanması modelinin (Ekim Devrimi’nin) birleştirilmesi esasına dayandığı” açıklanıyordu. Aslında Maoist Parti’nin “Lenin’in şehir ayaklanması modeli” dediği şeyin, silahlanmış, işçi sınıfının ve emekçilerin ayaklanması olduğu gerçeği atlanarak söyleniyordu bu. Ayaklanmadan anlaşılanın silahsız kitle gösterileri olduğu 1 Kasım’dan itibaren başladığı ilan edilen “Genel Ayaklanma”da görüldü, görülüyor.

2005’e gelindiğinde Maoistler ülkenin alan bazında yaklaşık olarak % 80’inin kontrolünü elinde tuttuklarını söylüyorlardı. Gerçekten de geniş dağlık/kırlık alanlarda Maoistler egemendi. 2005’te Kathmandu Vadisini kuşattılar fakat şehri askeri olarak ele geçirmeye hazır olmadıklarını gördüler. Bu dönemde zaten kitleler arasında popülerliğini iyice yitirmiş olan, kitle desteği % 20’lere kadar inen Kral Gyanendra, parlamentoyu dağıtıp tüm muhalif siyasi liderleri tutuklayınca geniş ölçüde kitlelerin, hem de açık kral destekçisi küçük azınlık dışında bütün burjuva partilerin nefretini kazandı. Maoistler, kralı devirmek amacıyla koordineli eylemler gerçekleştirmek için Kathmandu’da esas gücü oluşturan yasal siyasi partilerle anlaştı. Ardından, diğer partilerin yeni bir anayasa yazacak olan Kurucu Meclis seçimlerinin yapılmasını kabul etmeleri karşılığında, BM gözetimi altında silahlarını bırakmayı kabul etti. Nisan 2008’de yapılan seçimlerde Maoistler, 575 koltuğun 200’ünü alarak en yakın rakiplerinin iki katı sayıda koltuk kazandı. Eski ABD başkanı Jimmy Carter gibi “uluslararası gözlemciler” de seçimin serbest ve adil bir şekilde gerçekleştirildiğini onayladı. Maoistlerin küçümsenmeyecek bir kitle temeline sahip olduklarını seçimler açıkça gösterdi. Fakat bu desteğin sonuçta seçmenlerin üçte biri kadarının desteği olduğu da görüldü. Maoist Partinin önderi desteklerinin % 75’ler civarında olduğu iddiasında idi.

Sonuçta Maoist Parti parlamenter yolla iktidara gelebilmek için diğer burjuva partileri ile yarışan bir parti olarak girdiği seçimlerden, birinci parti olarak çıkma “başarısını” gösterdi. Fakat bu “başarı”nın bedeli, yukarıda da söylediğim gibi silahların bırakılması idi. Silahları bırakmayanlar da vardı: Eski Kraliyet ordusu. Bu orda kurulan “Cumhuriyet”in ordusu oldu!

Gelişmeler Maoistler’in Mayıs ayından başlayarak hükümet ve Anayasa Komisyonu çalışmaları dışına çıkıp, kitle çalışmasıyla, bir çeşit “Parlamento dışı muhalefet” partisi konumuda, silahsız kitlesel gösteriler örgütleyerek, bu yolla iktidara gelme planına sarılması yönünde oldu.

ABD ve diğer batılı emperyalistler tarafından Nepal’li Maoistler hep “terörist” olarak görüldü. KPN(M) batılı emperyalist ülkelerin “terörist örgütler” listelerinin ön sıralarında yer aldı her zaman. Tabii Maoist partinin 2005 ayaklanması ertesinde “parlamenter mücadele” yoluna girmesi, “uslanma”nın bir adımı olarak olumlu karşılandı. Bunun mesajları verildi. Yine de listelerde Maoist Parti’nin ismi silinmedi. Maoist Parti’nin yeniden devrimci pozisyonlara dönmesi ihtimali hala dıştalanmıyor. Fakat emperyalistler Maoistlere “akıllı” olmaya devam etmeleri için tavsiyelerde bulunmayı da ihmal etmiyorlar.
ABD’nin Kathmandu maslahatgüzarı Jeffrey Moon 28 Ekim’de Prachanda’yı evinde ziyaret ederek ABD’nin yapılması planlanan protestolara yönelik endişesini ifade etti. Açıkça Maoistlerin barış ve yeni bir anayasa oluşturma sürecine bağlı kalmaları gerektiğini dile getirdi.

ABD’nin “endişe duyduğu” Nepal Birleşik Komünist Partisi/Maoist’in
Eylem Programı şöyle idi:

1 Kasım 2009, akşam: Yeni hareketin resmi ilanı ve ülke çapında meşaleli gösteriler.
2 Kasım: Bütün Köy Kalkınma Komiteleri ve Belediyelerin bir gün boyunca kuşatılması, giriş çıkışların engellenmesi.
4-5 Kasım: Bütün Bölge İdare Dairelerinin bir gün boyunca kuşatılması, giriş çıkışların engellenmesi.
9 Kasım: Otonom Cumhuriyet(ler)in İlanı.
10 Kasım: Havaalanı da dahil Kathmandu vadisinin ablukaya alınması. (Havaalanın bütün faaliyetlerinin engellenmesi).
12-13 Kasım: Hükümet sekretaryasının milyonlarca insan tarafından kuşatılması.

Bu eylemlerin sonucunda hükümet devrilecek, Maoist Parti hükümeti devralacaktı. (Aslında hükümetin kitle eylemleri karşısında fazla dayanamayacağı, Ekim Devrimi’nin yıldönümü olan 7 Kasım’a kadar teslimiyet bayrağını çekip, hükümeti Maoistlere bırakacağı da açıkça ilan edilmemiş, ama toplumda açıkça konuşulan hesaplar içinde idi.)

Tabii olmadı. Sonuçta bu “Genel Ayaklanma” gerçek bir genel ayaklanma değil, geniş katılımlı, silahsız kitle gösterileri idi.
Bu eylemler planlandığı gibi yapıldı. Devamında başka kitle gösterileri de yapıldı. Fakat ne hükümet devrildi, ne de Maoist Parti’nin temel taleplerinden herhangi biri yerine getirildi.

Aslında bu sonuç önceden belli idi: Silahsız kitle gösterileri ile bugüne dek hiçbir yerde devrimci bir altüst oluş yaşanmadı.
Gelinen yerde aslında UML’in yaklaşımları ile NBKP(M)’in yaklaşımları arasında özde bir farklılık kalmamıştır.

 

+ Yüksek Yargı iktidar dalaşında…

Egemenlerin iktidar dalaşında Yüksek Yargı bürokrat burjuva elitin parçası olarak kendi iktidarının mücadelesini güya hukuksal yargı kararları üzerinden yürütmeye devam ediyor.
Bunun Kasım ayı içindeki örneği Meslek Lisesi mezunları ile düz lise mezunları arasında üniversite giriş sınavlarında uygulanan “katsayı farkı”nı kaldıran YÖK kararı hakkında alınan “Yürütmeyi durdurma” kararında görüldü.
Bilindiği gibi bu katsayı kararı 28 Şubat sürecinde, post modern darbe ertesi o zaman ideolojik Kemalistlerin sağlam kalelerinden biri olan YÖK tarafından alınmıştı. Amacı eğer bu karar alınmazsa, üniversite sınavlarında başarılı olacak İmam Hatiplilerin “devleti ele geçirme” tehlikesini önlemekti. Öyle ya İmam Hatipliler eğer bu karar alınmazsa kolaylıkla doktor, hakim, kaymakam, fizikçi vb. her türlü mesleği yapabilirlerdi. En azından teorik olarak bu imkanın yolu açılırdı. Bu da laik devletin bekası için hayırlı sonuçlar vermeyebilirdi! İmam Hatip Liselerinin de devlet denetiminde olduğu, devletin “Milli Eğitim”ine bağlı olduğu vb. bu kararda unutuluyordu. Meslek Liselerinin yalnızca İmam Hatip Liseleri olmadığı, İmam Hatip Liselerinin tüm Meslek Liseleri içinde çok küçük bir azınlığı oluşturduğu bu kararda unutuluyordu. İmam Hatip Lisesi mezunlarını devlete sızdırmamak adına, yüzbinlerce meslek lisesi mezununa açık haksızlık yapıldığı bu kararda unutuluyordu. Meslek Lisesi mezunlarının “Düz Lise” müfredatı temelinde yapılan Üniversitelere Giriş Sınavında zaten en başından dezavantajlı oldukları bu kararda unutuluyordu. Maksat Laik devleti İmam Hatip Lisesi mezunlarının tehditinden kurtarmak gibi yüce bir maksat ise, o zaman böyle ufak tefek unutkanlıklar olabilirdi.
Tabii ki o dönemde de, sonrasında da Meslek Lisesi mezunlarının Üniversiteye girişlerini (hadi imkansız kılan demiyeyim) olağanüstü zorlaştıran bu karara itirazlar yükseldi. Hatta kararın durdurulması ve kaldırılması talepleriyle Danıştay’a başvuranlar bile oldu. Danıştay bu başvurulara ne cevap mı verdi? “Üniversitelere Giriş Sınavında katsayı uygulanıp uygulanmayacağı, katsayı uygulanacaksa bunun nasıl olacağı vb. konusunda karar verme yetkisi YÖK’e aittir. YÖK kararını almış ve bildirmiştir. Her şey hukuğa uygundur.” dedi!

Şimdi devran değişti. Parlamento çoğunluğunu, hükümeti, cumhurbaşkanlığını AKP ele geçirdi. Adım adım devletin diğer kurumlarını da ele geçirme yönünde ilerliyor. Bu kurumlarn içinde YÖK de var. 2008’den bu yana YÖK’teki çoğunluk artık ideolojik Kemalistlerin elinde değil. Ve YÖK’ten şimdi artık ideolojik Kemalistleri çok kızdıran kararlar da çıkıyor. Bunların biri Üniversitelere Türbanlı genç kadınların türbanları ile girebilmesinin yolunu açan karardı. 28 Şubat sürecinde YÖK’ün aldığı YASAK kararını kaldırmak için AKP ve MHP anlaşarak bir Anayasa değişikliği yapmışlar, CHP+DSP birlikte hemen Anayasa Mahkemesine başvurarak bu Anayasa değişikliğinin yapılmamış ilan edilmesi yönünde karar çıkarılmasını talep etmişlerdi. YÖK Anayasa değişikliği yapılıp, değişiklik kararı Resmi Gazetede yayınlandıktan hemen sonra, yani yasa değişikliği yürürlüğe girdikten hemen sonra, Anayasa Mahkemesinin kararını beklemeden bir karar alarak türbanlı öğrencilerin üniversitelere serbestçe girebilmesi için bir genelge yayınlamış, fakat ideolojik Kemalistlerin egemen oldukları üniversitelerde bu genelge uygulanmamış; Danıştay genelge hakkında yürütmeyi durdurma kararı almış, ardından da zaten Anayasa Mahkemesi, aldığı hukuk tarihine geçecek guguki bir kararla, Anayasa değişikliğini “yapılmamış” ilan etmişti. Böylece Yüksek Yargı bir kez daha Laik üniversitelerin laikliğini, Laik Cumhuriyeti türbanlıların saldırısından korumuş, vatanı kurtarmıştı!
Vatan kurtarılmıştı ama tehlike geçmemişti! YÖK’ün Üniversite giriş sınavlarında katsayıyı kaldıran kararı bunun yeni bir göstergesi idi. Tabii Laik Cumhuriyetin koruyucusu ve kollayıcısı zinde kuvvetler Danıştayın şahsında derhal harekete geçtiler. Daha önce “Katsayı uygulaması YÖK’ün işidir. Danıştay buna karışmaz” içerikli bir karar almış olan Danıştay sekizinci dairesi bu kez YÖK’ün aldığı “katsayı”yı kaldıran karar hakkında “Yürütmeyi durdurma” kararı aldı. Öyle ya bu kez YÖK’ün aldığı karar yanlış bir karardı. Bunun yürütmesinin durdurulması elzemdi. YÖK bu karara Danıştay Genel Kurulu nezdinde itiraz etti. Danıştay Genel Kurulu bu itirazı red etti. Yüksek Yargı Meslek Lisesi mezunlarının üniversite giriş sınavlarında Düz Lise mezunları ile eşit şartlarda yarışmasını yasalara ve eşitliğe aykırı bularak, katsayı uygulamasının sürdürülmesinin gerekli olduğu yönünde karar aldı.
Danıştay’ın derdi her zaman olduğu gibi yine Laik Cumhuriyeti Şeriat tehlikesi karşısında korumak! (Bunun gerçek okunuşu, bürokrat burjuva elit’in adım adım elinden kayıp giden iktidarını korumaktır!) Fakat bu kez aldığı kararın gerekçesine yazdığı şey bu değil. Bunun yerine “farklı hukuki statüdeki kişilerin” eşit şartlarda yarışamayacağı, fırsat eşitliğine sahip olamayacağı şeklinde bir gerekçe getiriyor. Danıştay sekizinci dairesi katsayı eşitliğinin “hukuksal statüsü farklı olanları eşit koşullara tâbi kılarak hak kaybı ve ihlaline sebep olduğunu” söylüyor kararının gerekçesinde. Danıştay Genel Kurulu da bunu onaylıyor. Böylece bugünkü Kemalist Türk Yüksek Yargısının hukuk anlayışını da öğrenmiş oluyoruz: Hukuk herkese eşit davranmaz! Hukuki statüsü değişik olan insanlar vardır! Bu anlayış gerçekte burjuva sınıf hukukunun bile değil (burjuva sınıf hukuku en azından lafta bütün insanların eşit olduğundan, hukukun bireylere karşı eşit davrandığından, “gözlerinin” zenginlik, fakirlik, sınıf, ırk, cinsiyet vs. ayrımlarına kapalı olduğundan söz eder) ortaçağın kast hukukunun anlaşıyıdır.
Bilindiği gibi Ortaçağ’da insanlar büyük çoğunlukla doğdukları feodal toplum şartlarında toprak kölesi, toprak ağası, soylular vb. ‘kast’lara doğar, bu kastlar içinde yaşayıp, ölürlerdi. Onlar değişmez “hukuksal statüler” içinde yaşayıp ölürlerdi. Statülerini değiştirme hakları yoktu. Çünkü kişilerin hakları da “statü”lerine göre oluşurdu. Vergi ve askerlik gibi yükümlülükler de kamu görevine girme, mülkiyet gibi haklar da “hukuksal statüleri”ne bağlıydı! Bu anlayış Burjuva Fransız Devriminin “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” şiarıyla tarihe karıştı. Eşitlik ilkesini modern kapitalist toplumlarda yalnızca faşist sistemler açıkça ortadan kaldırdı. Faşist sistemler insanların bir bölümüne yaşama hakkı bile tanımadılar. Bir bölümü Türkiye’de olduğu gibi, örneğin Türk olmayanlara yalnızca “kölelik” öngören bir anlayışın ve uygulamanın savunucusu oldular.
Şimdi Danıştay aldığı katsayı kararının gerekçesinde gerçekte modern kapitalist toplumlarda faşizme ait olan hukuk anlayışının açık savunuculuğunu yapıyor.

YÖK şimdi Yüksek Yargı’nın bu kararını katsayıyı koruyan ve fakat onu neredeyse sıfırlayan bir katsayı koyan bir kararla aşmaya hazırlanıyor.
İktidar dalaşında tepede filler tepişiyor, aşağıda olan çimenlere, yüzbinlerce meslek lisesi ve düz lise mezununa oluyor!

Taraf’ta çıkan bir haberde bu konuda şunlar söyleniyor:

Beş üyeli Danıştay 8. Dairesi’nin, meslek lisesi ve imam hatip mezunlarının üniversitede kendi alanlarının dışındaki bölümlere girebilmesinin önünü açan YÖK kararının yürütmesini durdurması sınav sisteminde kaosa yol açtı. ÖSYM Başkanı Yarımağan “Ortada büyük bir belirsizlik var. Biz çok endişeliyiz” dedi.

Danıştay 8. Dairesi’nin, meslek lisesi mezunlarının üniversitede kendi alanlarının dışındaki bölümlere girebilmesinin önünü açan YÖK kararının yürütmesini durdurması sınav sisteminde kaosa yol açtı. Danıştay kararıyla birlikte üniversite giriş sınavlarına hazırlanan meslek liseliler kendilerini tam bir belirsizliğin içine düştü.

Sınav takvimi aksar
Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan, konunun 20 aralıktan önce netleşmemesi durumunda sınav takviminin aksayabileceği uyarısını yaptı. Danıştay kararının tam bir belirsizliğe yol açtığını belirten ÖSYM Başkanı Yarımağan, yürütmesi durdurulan üç maddenin yerine yeni bir uygulamanın getirilmesi gerektiğini söyledi. “Aslında sadece belki 3. maddeyle ilgiliydi yapılmak istenen. Diğer ikisinin yürütmesi niye durdurulmuş bilemiyorum” diyen Yarımağan, YÖK’ün karara itiraz edeceğini belirterek “Bunların sonuçlanıp bu seneki sistemin nasıl uygulanacağının belirginleşmesi ve bunun 20 aralıktan önce olması lazım. Yoksa takvimimiz aksar” diye konuştu.

Belirsizlik endişelendiriyor
“Sınav tarihleri mi değişebilir?” sorusu üzerine ÖSYM Başkanı Yarımağan, şunları söyledi: “Tabii. Sınavlar için bizim öngördüğümüz takvimde başvurular 11 Ocak 2010’da başlıyor. Birinci aşama sınavı 11 Nisan 2010’da yapılacak, ikinci aşama sınavlarının takvimi belli. Bu takvimin yürüyebilmesi için sınav kılavuzu baskısının 20 aralıkta başlaması lazım. Bunun başlayabilmesi için de belirsizliklerin ortadan kalkması lazım. Bir itiraz varsa itirazın sonuçlanması, yürütmesi durdurulanların yerine uygulanacak olan kararların alınması lazım. Ortada bir belirsizlik var ve bu belirsizlik bizi son derece endişelendiriyor.”

YÖK’ün aldığı kararlardaki 4 ve 5. maddelerin yürütmesinin durdurulmasına gerek bulunmadığı görüşünü yineleyen Ünal Yarımağan, “Sınav takviminin yürüyebilmesi için belirsizliklerin kalkması gerekiyor. Çünkü yeni bir sistem geliştiriyoruz. Zaten işimiz zor. Bu zorluklar içinde yeni belirsizliklerin olması bizi endişelendiriyor. İnşallah zamanında belirsizlikler ortadan kalkar, şöyle veya böyle, uygulamanın nasıl olacağı belirginleşir, biz de ona göre uygulamalarımızı sürdürürüz” diye konuştu.

Öte yandan, Danıştay kararından önce yapılan açıklamaya göre, YÖK Genel Kurulu 17 Aralık 2009’da toplanacak.

Katsayı meslekî eğitime ilgiyi azaltıyor
YÖK’ün 28 Şubat’ın ardından katsayı uygulamasına başlamasından önce, meslekî ve teknik ortaöğretim kurumlarının son sınıfında okuyan ya da mezun olan öğrencilerden; 1997’de
yüzde 6,8’nin, 1998’de yüzde 7’sinin, 1999’da yüzde 4’nün, bir yüksek öğretim lisans programına yerleştirildiğini bildirdi.

Yüzde ikisi gidiyor
Katsayı uygulamasından sonra, bu okullardan üniversitelerin lisans bölümlerine giren öğrencilerin oranında düşüş görüldüğünü vurgulayan Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri, 2002 ve 2003 yıllarında mezun olanların sadece yüzde 2,9’unun üniversiteye girebildiğini belirtti.

2004’de bu oranın yüzde 2,3’te kaldığını belirten Bakanlık kaynakları 2005 ve 2006 yıllarında ise başarılı öğrencilerin oranının yine yüzde 2’lerde seyrettiğini kaydettiler.
Diğer taraftan, meslekî ve teknik eğitimin ortaöğretim içindeki oranının, 2004-2005 eğitim ve öğretim yılından bu yana kadar geçen sürede artış gösterdiği saptandı. Söz konusu yıllarda yüzde 38 olan meslekî ve teknik eğitimin ortaöğretimdeki oranı 2008-2009 eğitim-öğretim yılında yüzde 43’e ulaştı.“

 

+ Biraz Ekonomi … İşsizlikte 2009 üçüncü dönem rakamları…

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarını kapsayan işgücü verilerini Kasım sonunda açıkladı. Buna göre:  
İşsizlik oranının Şubat 2009'da kırdığı yüzde 16,1'lik tarihi rekorun ardından girdiği düşüş eğilimi Ağustos’ta sona erdi. Mevsimsel iyileşmelerin etkisini yitirdiği Ağustos’ta işsizlik oranı geçen yıla göre 3,2 puan, Temmuz’a göre 0,6 puan artarak yüzde 13,4'e çıktı. Tarım ve turizmde yaşanan istihdam kaybıyla Ağustos’ta resmi işsiz sayısı 3 milyon 426 bine ulaştı. İstihdam oranındaki Temmuz’a göre 0,3, geçen yıla göre 0,6 puan artış işsizlikte yeniden artışın başladığının habercisi.
TÜİK rakamlarına göre tarım dışı işsizlik oranı yüzde 17, gençlerde işsizlik oranı yüzde 23,5 oldu. İşgücüne katılma oranı, geçen yılın aynı dönemine göre 1 puanlık artışla yüzde 49,3 olarak gerçekleşti.
İşsizlik oranının 5 aydır sürdürdüğü azalış trendinin artışa dönmesinde ise mevsimsel iyileşmelerin azalması etkili oldu. Mevsimsel etkilerle Haziran ve Temmuz’da tarım ve turizmde istihdam artışı Ağustos’ta kesintiye uğradı. İstihdamda Temmuz’a göre 105 bin kişi azaldı. Tarım istihdamı Temmuz’a göre 117 bin kişi azalırken, turizmin de içinde olduğu hizmetler sektöründeki istihdam kaybı 14 bin kişi oldu. İnşaat’ta Ağustos’ta Temmuz’a göre 31 bin kişilik istihdam kaybı yaşanırken tek “iyi haber”sanayiden geldi. Ağustos’ta Temmuz’a göre sanayi istihdamı 27 bin kişi arttı. Ancak sanayi istihdamı da genel azalma eğilimi dışında değil. Temmuz’da Haziran’a göre sanayide 99 bin yeni istihdam sağlanmıştı. Ağustos’ta istihdam edilenlerin yüzde 26,5'i tarım, yüzde 18,8'i sanayi, yüzde 6,2'si inşaat, yüzde 48,5'i ise hizmetlerde çalıştı.

İşsizlerin sayısı Ağustos ayı itibariyle geçen yıla göre 927 bin kişi arttı. İşsiz sayısının 3 milyon 429 bine çıktığı Ağustos’ta Temmuz’a göre işsiz sayısı ise 162 bin arttı. Mevcut işsizlerin yüzde 14,8'i Ağustos döneminde işten ayrılan 508 bin kişi oluşturdu.

Tarım dışı işsizlik oranı geçen yıla göre 4,1 puan Temmuz’a göre 0,7 puan artarak Ağustos’ta yüzde 17'ye çıktı. Tarım dışı istihdam geçen yıla göre 192 bin kişi azaldı, Temmuz’a göre 12 bin kişi arttı. Mevsimsellikten arındırılmış veriler de gerileme eğiliminin durduğunu, işsizliğin artma eğiliminin varlığını gösteriyor. Mevsimsellikten arındırılmış tarım dışı işsiz sayısı 105 bin kişi artarak, 3 milyon 452 bin seviyesine yükseldi. Mevsimsellikten arındırılmış tarım dışı işsizlik oranı Temmuz’dan Ağustos’a 17,3'den yüzde 17,7 seviyesine 0,4 puan arttı.

TÜİK verilerine göre, işsizlerin 3 milyon 18 bin kişiden oluşan yüzde 88'i daha önce bir işte çalışmış . Daha önce bir işte çalışmış olan işsizlerin yüzde 47,5'i "hizmetler", yüzde 25,7'si "sanayi", yüzde 17,5'i "inşaat", yüzde 6,9'u "tarım" sektöründe çalışmış. İşsizlerin yüzde 25'ini işten çıkarılanlar ve yüzde 8,7'sini işyerini kapatanlar oluşturuyor.

TÜİK verilerine göre Ağustos ayında istihdamın yüzde 59'u ücretli, maaşlı ve yevmiyeli, yüzde 25,6'sı kendi hesabına ve işveren, yüzde 15,4'ü ücretsiz aile işçisi olarak çalıştı. Geçen yıla göre işveren istihdamı 71 bin kişi azalarak 1 milyon 307 binden 1 milyon 236 bine geriledi. Ücretli istihdamında da kan kaybı sürdü. Geçen yıla göre ücretli istihdamı 140 bin kişi azalarak 13 milyon 50 bine düştü. Tek artış ücretsiz aile işçisinde yaşandı.

Bunlar TÜİK rakamları. Aşağıya Taraf’ta yazan Seyfettin Gürsel’in işsizlik rakamlarını doğru yorumlayan bir yazısını olduğu gibi aktarıyorum:  

İşsizlikte beklenen artış: (17.11.09)
Geçen ayki işsizlik yazımda "İşsizlikte dip göründü mü?" sorusunu sormuş ve bu soruya olumsuz yanıt vermiştim. Haziran ve Temmuz aylarında olumlu mevsimsel etkinin yol açtığı azalmanın ötesinde tarım dışı işsizlik az da olsa düşüş göstermişti. "Varılan nokta bir dip noktasına işaret ediyorsa bu sevindirici ama beklenmedik bir gelişme olur" demiştim. Ne yazık ki beklenmedik bir gelişme olmadı ve Ağustos’ta (3. çeyrek) işsizlik arttı.  
Her ayın işsizlik yazısına eşlik eden yıllık ve aylık değişim tablosunu analiz etmeden önce mevsimsel etkiden arındırılmış Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi tahminini aktarmak istiyorum (betam araştırma notu, no 53). Betam tarım dışı işsizlik oranında temmuzdan ağustosa yüzde 17,3'den 17,7'ye 0,4 puanlık bir artış tahmin ediyor. Tarım dışı işgücünün 112 bin kişi; tarım dışı istihdamın ise 10 bin kişi arttığını tahmin ediliyor. Mevsimsellikten arındırılmış tarım dışı işsiz sayısı ise 105 bin kişi artarak, 3 milyon 347 binden 3 milyon 452 bin seviyesine yükseliyor. Bu dikkate değer bir artış.

İşgücü rakamları (bin kişi)

Yıllık karşılaştırma

Aylık karşılaştırma

 

2008 Ağustos

2009 Ağustos

Ağustos

Temmuz

2009 Ağustos

2009 Temmuz

Fark

Tarım istihdamı

5622

5854

232

364

5854

5971

-117

T. D. İstihdam

16446

16254

-192

-314

16254

16242

12

Sanayi

4532

4163

-369

-381

4163

4136

27

Hizmet

10577

10718

141

60

10718

10704

14

İnşaat

1337

1373

36

9

1373

1404

-31

T. D. İşgücü

18882

19583

701

484

19583

19405

178

T. D. İşsizler

2436

3329

893

798

3329

3163

166

T. D. İşsizlik oranı (%)

12.9

17.0

4.1

3.8

17.0

16.3

0.7

Toplam İşgücü

24570

25537

967

892

25537

25480

57

İşsizler

2502

3429

927

842

3429

3267

162

İşsizlik oranı (%)

10.2

13.4

3.2

2.9

13.4

12.8

0.6

Yıllık değişim tablosuna baktığımızda en dikkat çekici gelişme işgücü artışındaki yavaşlama eğiliminin tersine dönmesi. Tarım dışı işgücü krizle birlikte büyük artış gösterdikten sonra aralıktan bu yana düşüş sergiliyordu. En son Temmuzda yıllık olarak 484 bin artmıştı. Ağustosta artış 701 bine çıkmış. (Bkz tablo). Bu artışta mevsimsel etki var. Bunun yanı sıra tarımdan göçün de etkisi var. Krizle birlikte şişmeye başlayan tarım istihdamı yeniden yapısal düşüş eğilimine geri dönüyor olabilir.
Yıllık değişimlerde dikkat çekici ikinci nokta tarım dışı istihdamda daralmanın hızla yavaşlıyor olması. Temmuz ayında bir yıl öncesine kıyasla 314 bin azalmış olan tarım dışı istihdam Ağustosta yıllık olarak 192 bin azalmış. Bu yavaşlama sanayi istihdamındaki artıştan değil hizmetlerden, kısmen de inşaattan kaynaklanıyor. Bu şaşırtıcı değil çünkü sanayinin toparlanmakta zorluk çektiğini biliyoruz. İnşaatta ise bayağı bir kıpırdanma var ve bu iyi bir haber.
Özetleyecek olursak işsizlikte yaz aylarında görülen mevsimsel iyileşmenin sonbahar ile birlikte sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bundan böyle aydan aya işsizlik oranları yükselecek. Burada önemli olan mevsimsel etkiden arındırıldığında işsizliğin yönünü tayin etmek. Ek çalışan etkisi ile geçen yıl sonbaharda büyük artış sergileyen işgücü artışı bir süredir yavaşlıyordu. Bu eğilimin sonuna yaklaşıyoruz. Önümüzdeki aylarda işgücü artışı yapısal artış eğilimine yönelecek.
Buna karşılık ekonomik canlanmanın zayıf kalması istihdam artışını sınırlıyor. Hizmetlerdeki istihdam artışının önemli bölümü kamudan kaynaklanıyor. Bu artışın sınırları var. Önümüzdeki dönemde canlanmanın daha belirgin olmasını bekliyoruz ancak büyümenin yüzde 3-4 arasında kalması durumunda, ki beklentiler bu yönde, işsizliğin yapısal olarak artmaya devam etmesi kaçınılmaz. İşsizlikle daha etkili mücadele edebilmek için mutlaka büyümenin istihdam yaratma kapasitesini artırmak gerekiyor. Bunun yolu da işgücü piyasasında köklü reformlar yapmaktan geçiyor.“

 

+ Büyüme şampiyonu Türkiye ?!!

OECD Kasım’ın dördüncü haftasında “Ekonomik Görünüm Kasım 2009” başlıklı bir rapor yayınladı. Bu raporda bütün OECD ülkeleri için 2010 ve 2011 büyüme öngörüleri de yer alıyor. Türkiye için OECD’nin bu raporunda 2010 yılında %3,7’lik, 2011 yılında ise %4,6’lık bir büyüme öngörülüyor. Hükümet yanlısı medya OECD raporunun bu büyüme öngörülerini “Türkiye Büyüme Şampiyonu” başlıkları ile duyurdu. Bu aslında “Türkün Türke Gaz vermesi”nden başka bir şey değil.
OECD’nin kısa vadeli bu büyüme öngörüleri gerçekleşse bile, emekçiler açısından ele alındığında krizin etkilerinin artık bittiği anlamına gelen sonuçlar doğuracak büyüme rakamları değildir bunlar ve “Kriz bitiyor, bitti, gördünüz mü, teğet geçecek dedik, teğet geçti” vb. yorumlara hiçbir şekilde haklılık kazandıracak rakamlar hiç değildir.
Bu öngörülen “büyüme”nin gerçek boyutlarının ne olduğunun bilinmesi için önce 2010’daki ve 2011’deki “büyüme”nin, neye göre, hangi bazdan yola çıkarak büyüme olduğu sorusu cevaplandırılmalıdır. Bir yıl önceki GSYİH rakamlarının, bir yıl sonrakilerle karşılaştırılması ile elde edilen büyüme rakamlarının gerçek değeri, “bir yıl önceki”nin ne olduğu bilindiği zaman anlam kazanır. Çıkış noktası nedir, hangi bazda olacaktır 2010’daki büyüme? Cevaplanması gereken ilk soru budur. Ve bu sorunun cevabı da vardır OECD raporunda. 2009 yılı için OECD raporunda öngörülen büyüme rakamı eksi 6,5’tur ! Yani OECD bu yıl Türkiye ekonomisinin 2008’deki ekonomiye göre (ki o da küçülen bir ekonomi idi!) % 6,5 küçüleceğini öngörmektedir. Yani baz 2007 temel alındığında % 10’un üzerinde küçülmüş bir ekonomi olacaktır. Bu ekonominin % 3,4’lük büyümesi 2007 seviyesine varılmamış bir ekonomi demektir. 2011 için örngörülen büyüme ile de henüz 2007 seviyesine varılmamış olacaktır. “Büyüme şampiyon”u ekonominin gerçek boyutu budur.
Gerçek büyümenin ne olduğunu bu oranlardan daha çok “Kişi başına düşen gelire”, “işsizliğin durumu”na , büyüme’nin neye dayanarak olduğuna (örneğin cari açığın, kamu borçlarının arttırılması ile de büyünebilir) bakarak daha gerçekçi sonuçlara varmak mümkündür.

2009’daki -6,5 büyüme+ 2010’daki 3,4 + 2011’deki 4,6’lık büyüme = 3 yılda toplam %1,5 artış demektir. Bu 3 yılda ortalama artış hızının % 0,5 olacağı (eğer tahminler tutarsa!) demektir. Anda Türkiye’de nüfus artış hızı % 1,2 civarında. Bu Türkiye’de kişi başına düşen gelirin bu üç yıl içinde her yıl % 0,7 oranında küçülmesi demek. Bir de bu kişi başına düşen gelirin nasıl adaletsiz paylaşıldığı dikkate alındığında, emekçiler açısından “Büyüme şampiyonluğu”nun aslında daha fazla yoksullaşma anlamına geldiği, geleceği ortadadır.

OECD raporunda işsizliğin durumu ve gelişmesi açısından ortaya konan veriler de “Büyüme şampiyon”u olmakla övünenlerin bu övünmelerinin boş olduğunu gösteren veriler. İşşizlik bağlamında OECD’nin Türkiye için 2009-2010-2011’i kapsayan üç yıllık dönemde öngördüğü ortalama işsizlik rakamı % 14,9! OECD 2010'da işsizlik oranının yüzde 15,2'ye çıkacağını, 2011'de ise ancak yüzde 15'e gerileyeceğini tahmin ediyor! İşte böyle “büyüme şampiyonluğu” Türkiye’nin öngörülen şampiyonluğu. İstihdam yaratmayan, tersine işsizliğin yüksek seviyede sürdüğü bir “büyüme”. Kuşkusuz küçülmeden iyi. İyi de işçilere, emekçilere getirdiği ne?
Kuşkusuz OECD rakamlarına göre Türkiye’den daha kötü durumda olanlar da var. Var da işçiler, emekçiler açısından bunun ne anlamı, ne faydası var?
Hep kötüler içinde daha az kötü olanı seçmek zorunda mıyız?
Kriz kapitalist ekonominin ayrılmaz yol arkadaşı.
Bir krizden çıkış, sonuçta kapitalist ekonomide hep bir sonraki daha derin krizin hazırlığı oluyor.
Bu kısır döngüden kurtulmanın bir yolu var. Bunun var olduğunu 1917 Ekim Devrimi sonrası kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği gösterdi. Bu dünyanın ilk proletarya diktatörlüğü devletindeki, sonraki yozlaşma ve geri dönüş hiçbir şekilde SB’nin sosyalist dönemindeki muazzam kazanımların unutturulmasına dayanak yapılamaz. SB deneyimi, krizsiz bir ekonominin mümkün olduğunu gösteren bir deneyimdir.

 

+ Honduras’ta seçimler ve sonrası:

Honduras’ta darbeciler, bir askeri darbe ile görevinden aldıkları meşru başkan Zelaya taraftarlarının katılmadığı ve boykot çağrısı yaptıkları bir seçimle, darbeci başkanın yerine “seçimle iş başına gelmiş” bir başkan oturttular.
Seçmenin çoğunluğunun boykot ettiği bu seçimler en başta ABD olmak üzere, emperyalist güçler tarafından meşru olarak kabul edildi.
Bir kez daha emperyalistlerin demokrasiden ne anladıkları pratikte görüldü.
Görünen darbecilerin bu seçim manevrasının “başarılı” olduğu, Zelaya’nın yeniden başkanlığa gelmesinin şimdilik engellenmiş olduğudur.
Bu bağlamda Honduras’lı yerlilerin yaptığı bir açıklamayı Sendika Org.’dan alarak ekliyorum “Honduras'lı yerliler: “Amerika Birleşik Devletleri seçim saçmalığını tanıyarak askeri darbedeki rolünü bir kere daha ortaya koydu.”
Honduras Sivil Halk Konseyi ve Yerli Örgütleri, de facto rejim (askeri cunta) tarafından hazırlanılan seçim saçmalığı ve beraberindeki son gelişmelere dair aşağıdaki açıklamayı yaptı:

1. Bir kere daha söylüyoruz ki; de facto rejim(askeri cunta), birçok ulusal ve uluslararası topluluk tarafından tanınmayan sahte seçimleri garanti altına almak için Honduraslılara baskıları yoğunlaştırdı.
2. Derhal darbe rejimi tarafından tutuklanan erkek ve kız kardeşlerimizin “özgürlüğünü” istiyoruz.
3. Cumhuriyetin Anayasal Başkanı Manuel Zelaya Rosales'in görevine geri dönüşü ve anayasal düzene yeniden dönülmesi için mücadele eden Honduraslılara karşı işlenilen suçların derhal durdurulmasını istiyoruz.
4. Askeri Cunta'ya karşı direnişin, kapasitesi ve genişliğiyle; “seçim saçmalığının” Büyük Yıkımının/Yenilgisinın gerçekleştirecek halkın oy kullanmayarak itirazı ile bir kere daha protesto edeceğini açıklıyoruz. Sonuçlar, çok büyük çoğunluğun “seçim saçmalığına” katılmaması olacak.
5. “Ulusal Halk Direniş Cephesi”nde örgütlenmiş insanların isteklerine bakarak, “bu saçmalığın”; rejimi, geri döndürülemez ve kendini devam ettirme imkanı olmayan yönetimsel, politik , ekonomik ve sosyal bir krize yol açacağına ilişkin uyarıyoruz. Bu rejim, demokratik ülkeler ve dünya insanları tarafından izole edilecektir.
6. Birleşik Devletleri ve seçim saçmalığını tanıyan kuklalarını; askeri cunta'nın planlanmasına, finansına ve uygulanmasına yönelik katılımlarından, tüm dünya insanlarına yayma tehditlerinden dolayı kınıyoruz ve bir kere daha protesto ediyoruz.
7. Seçim saçmalığına ilişkin desteğini çeken, onurlu ve cesur insanların tutumlarını selamlıyoruz.
8. Dünya insanlarını, Honduras'lı insanlarla dayanışmayı derinleştirmeye, Askeri Diktatörlüğün baskıcı eylemlerine dair alarmda olmaya çağırıyoruz.
Bizim insanlarımızın özgürleşmesi tutsak alınamaz. Burada hiçkimse vazgeçmiş değil.
*Lempira, Mota, Iselaca ve Etempica'nın mirasının gücüyle seslerimizi adalet, onur, özgürlük ve barış için yükseltiyoruz.
27 Kasım 2009 Honduras, Intibucá, La Esperanzada yayınlanmıştır.

* Lempira: 16. yy.'da İspanyol sömürgeciliğine karşı direnişçi savaşçılardan, 200'den fazla kabilenin sömürgecilere karşı birlikte savaşını örgütleyenlerden ve bilinen sembol isimlerinden. Sömürgeci İspanyol komutan konuşmak için çağırdığında, gizlenmiş bir İspanyol askerinin, kancalı bir tüfekle ateş etmesi sonucu öldürülür.”

Ne yazık ki bugütnkü güç dengesinde bu vb. çağrılar, çağrı olarak kalıyor.

üste dön

© 2009 www.ruyawebtasarim.com | Sayfa Tasarımı AzOzDesign