Cumhurbaşkanı Erdoğan 2007 yılından beri her fırsatta “en az üç çocuk!” politikasını dile getiriyordu. “Bir çocuk iflas, iki çocuk iflas, üç çocuk ise yerinde saymaktır”, “dört olur, bereket olur!” diyerek erken yaşta evlenme ve çok çocuk yapma propagandası “büyük ve güçlü Türkiye” hedefiyle örtüşüyordu. Bu politikanın arka planında yatan şey, bir zamanlar “genç nüfusa sahip olma” özelliğine sahip Türkiye toplumunun genel küresel eğilim olan yaşlanmaya doğru hızla yol almasıydı.
2001’de, 2,38 olan doğurganlık hızı, 2023’e gelindiğinde 1,51’e gerilemişti. “Büyük ve güçlü Türkiye” emelleri peşinde koşan Türk burjuvazisi açısından “tehlike sinyalleri” olarak değerlendirilen bu gelişmeye RTE şöyle dikkat çekiyordu: “Nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,1 seviyesinin altındayız. Bu, açık söylüyorum Türkiye açısından varoluşsal bir tehdittir, bir felakettir. Mevcut durum ülkemiz için tolere edilebilir olmaktan çıkmıştır.”
Propaganda yetmiyor!
Nüfus artış hızını ikinin üzerine ve hatta üçlere çıkarılması gerektiği amacıyla yapılan “Annelerin şahsında ülkeme sesleniyorum; en az üç çocuk” propagandasına rağmen (hatta bir ara 5 çocuğa kadar artırmıştı!) doğum sayılarında istenilen artış sağlanamadı. İktidarın kendi muhafazakâr-milliyetçi tabanında dahi bu propaganda yeterli yankı bulamadı. Evde hasta, yaşlı veya engelli aile bireylerin bakımına “maaş bağlanma” olarak tanıtılan sosyal yardımlara rağmen; hatta kadınları istemedikleri gebeliklere, doğuma zorlama anlamına gelen uygulamalara başvurulması, “kürtaj”ın pratikte yasaklanması/engellenmesi gibi uygulamalara rağmen istenilen sonuç elde edilemedi. Gelinen yerde neredeyse, 2022 yılında 1,46 olan Avrupa Birliği’nin ortalama seviyesine kadar inen nüfus artış hızındaki düşüş gayet açık olarak bunu gösteriyor. Bu şartlarda aynı sorunlarla karşı karşıya olan birçok kapitalist devletin izinden gitmek zorunda kaldılar, kalıyorlar. Propaganda ve zorlama yöntemlerinin yanı sıra, nüfus politikasının maddi teşviklerle beslenmesi gerekliliği kendini pratikte dayatıyor.
“Güçlü aile- güçlü devlet”
İşte bu gereklilikten iktidarın 12. Kalkınma Planında ifade edilen “ailenin korunması ve güçlendirilmesi” politikası doğdu. Ve nihayetinde 2025 yılı RTE tarafından “Aile Yılı” olarak ilan edildi.
“Aile Yılı”yla karara bağlanan maddi desteklerin başında şunlar geliyor:
Gençler için evlilik teşviki
Aile ve Gençlik Fonu üzerinden sağlanan 48 ay vadeli ve 2 yıl geri ödemesiz 150 bin lira tutarındaki faizsiz evlilik kredisinin en önemli şartı genç olmak: “Fona başvurmak isteyen çiftlerin, başvuru tarihi itibarıyla 18-29 yaş arasında olmaları, taşınmaz sahibi ya da hissedarı olmamaları, çiftlerin son 6 aylık gelir toplamı ortalamasının ve son aya ait gelirleri toplamının asgari ücretin 2,3 katından fazla olmaması, başvuru tarihi itibarıyla resmi nikâh gününe en az 2 ay, en fazla 6 ay kalmış olması şartlarını taşıması gerekiyor.”
Doğum yardımları
1 Ocak 2025’ten sonra doğan ilk çocuk için tek seferlik 5 bin lira ödeme yapılacak! Bu tarihten sonra dünyaya getirilen ikinci ve üçüncü çocukların her biri için annenin hesabına her ay 1500 TL yatırılacak.
“Bu sistem sayesinde uygulamanın başladığı 1 Ocak 2025’ten sonra 3 çocuk sahibi olan bir annenin hesabına aylık 6 bin 500, 4 çocuklu bir anneye ise aylık 11 bin 500 lira ödeme yapılacak.”
Bu yardımlar, ailelere herhangi bir kriter gözetilmeksizin verilecek. Fakat söz konusu yardımların süresi var: Doğum yardımları, çocuklar 5 yaşını doldurana kadar verilmeye devam edecek.
Peki, bu “destek programları” işler mi? İşlerse ne kadar işler?
İktidarın bu destek programları öncelikle muhafazakâr-milliyetçi tabanda, bunların da esasta belirli bir kesiminde olumlu yankı bulacaktır. Daha açık söylemek gerekirse, hayat planları ve perspektifleri zaten “evinin kadını – çocuklarının annesi” olarak çizilmiş olan ve önemli ölçüde de maddi teşviklere muhtaç olan “dar gelirli” ailelerin kadınları açısından bu teşvikler “hiç yoktan iyidir!” noktasında işe yarardır! Yani, zaten doğuracak olan kadınlar bu teşvikleri olumlu karşılar ve bunların AKP iktidarına oy veren kesiminin bağlılığını korur-arttırır. Genel olarak bakıldığında ise, bu destek programlarının kadınları çok çocuk doğurmaya ikna etmesi oldukça zordur.
Görüyoruz ki, bugüne kadar yapılan bütün propagandalara ve toplumun gerçekten muhtaç olduğu bir takım sosyal yardımların verilmesine rağmen, tamamen tersi bir eğilim, “aile” bazında hızlı bir toplumsal değişim-dönüşüm, parçalanma ve dağılma eğilimi söz konusudur. Boşanmaların artışı, yeni kurulan evliliklerin bir yılı aşmadan bozulma aşamasına gelmesi ve Kuzey Kürdistan bölgesinde 10 güney ilini dışta tuttuğumuzda Türkiye çapında toplam doğurganlık hızının 2,10’un altında seyretmesi bunun açık göstergesidir. Toplam doğurganlık hızı, bir kadının doğurgan olduğu dönem olan 15-49 yaş grubunda doğurabileceği ortalama çocuk sayısını ifade etmektedir. (TÜİK)
Şehirler bazında doğurganlık hızına bakıldığında feodal-erkek egemen aile yapılarının hâlâ önemli ölçüde korunduğu illerde bunun en yüksek düzeyde olduğunu görmekteyiz. 2023 yılında doğurganlık hızının en yüksek olduğu illerin başında 3,27 çocuk ile Şanlıurfa, 2,72 çocuk ile Şırnak, 2,40 çocuk ile Mardin geliyor. Kuzey Kürdistan’ın hemen hemen bütün illerinde doğurganlık hızının 2,10 üzerinde olmasında geleneksel ailenin egemenliğinin ötesinde Kürt Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin dayattığı “çoğalarak ulusal varlığını koruma” motivasyonu da şüphesiz rol oynamaktadır. İç Anadolu bölgesinden bir tek Konya ve Aksaray’da doğurganlık hızı 1,60-2,9 seviyesindedir. Fakat bu illerde de geçmiş yıllara göre bir gerileme söz konusudur.
En temel mesele ailelerin, kadın ve erkek emekçilerin yaşantısını giderek zorlaştıran ekonomik koşullardır. Çok çocuklu aile modeli artık tutmuyor, çünkü “Allah rızkını verir” anlayışı güncel geçim ve yaşam koşullarında işe yaramıyor. Emekçiler, aileleriyle birlikte her geçen gün biraz daha yoksullaşırken, çocuklarına güvenli ve kaliteli bir yaşam standardı sağlamanın imkânsızlığının farkındalar. TÜRK-İŞ Konfederasyonu tarafından, çalışanların geçim koşullarını ortaya koymak ve temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat değişikliğinin aile bütçesine yansımalarını belirlemek amacıyla her ay, düzenli olarak yapılan araştırmanın 2025 Şubat ayı sonucuna göre; “Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapılması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 23.323,86 TL’ye, gıda harcaması ile giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) 75.973,49 TL’ye” yükselmiş durumda. Bu rakamlarla karşılaştırıldığında üç çocuklu bir annenin hesabına yatırılacak 6500 TL’nin devede kulak dahi etmediği açıktır. Kaldı ki, bu yardımların çocukların 5 yaşına gelinceye kadar öngörülmesi söz konusudur. Fakat bilinen bir gerçek ki, çocuklar büyüdükçe onların masrafları da büyümektedir. Bu koşullarda çocuk bezine dahi yetmeyen yardımları “teşvik” kabul edip, devlete güvenip, çocuk doğurmaya kalkmak olmayacak şeydir.
“Annelerin şahsında ülkeme sesleniyorum” söyleminde açıkça dile geldiği gibi nüfus politikasının bütün yükünü kadınların sırtına yüklenmesi söz konusudur. Üç ve daha fazla çocuk doğuran bir kadının zaten son çocuk da 10-12 yaşına gelene dek çalışma hayatına katılması var olan koşullarda neredeyse imkânsızdır. Bu noktada kadınlar ya meslek ve çalışma hayatı ya ev kadınlığı seçimiyle karşı karşıya gelmektedir. Bunun ise en baştan kocaya bağımlılığı kabul etmek anlamına geldiği açıktır. Kaldı ki, ekonomik olarak hangi kesimden ailelerin tek çalışan ile yani salt erkeğin çalışmasıyla ayakta kalabileceği ortadadır: Bu ancak üst orta gelirli ailelerde işleyebilecek bir modeldir. Fakat “fıtrat söylemi” burada da işe yaramamaktadır.
Toplumsal gelişmenin geldiği noktada hemen hemen bütün kesimden kadınlar eski geleneksel kadın rolleriyle “evinin kadını ve çocukların annesi” rolüyle yetinmek istemiyorlar. Kadınların giderek artan bölümü, özelde de meslek sahibi kentli kesim, çocuk sahibi olsa da çalışma hayatından vaz geçmek istemiyor. Bu bağlamda birçoğu açısından çocuksuz kalmak bilinçli bir seçim olmaktan çok yaşam koşullarının dayatması olarak gündeme geliyor. Meslek ve çalışma hayatından uzaklaşmak istemeyen bir kadının annelik durumuyla çalışma hayatını bir arada yürütmesi ancak kendi gücünden ve yaşamından büyük fedakârlıklar yapmasıyla mümkün. Türk İş Kanunu’nda doğum izni ile ilgili verili haklara bir bakmakta fayda var.
Doğum izni ne kadar?
Çocuk sahibi olmanın bütün sorumluluğunun kadınlara yüklenmesi o kadar açık ki, mevcut yasalarda “babalık izni” sadece 5 gün olarak belirlenmiştir. 5 günde bir erkeğin baba olduğunu anlaması bile zordur! Bu somutta doğuran bir emekçi kadının annesine ya da kayınvalidesine, ya da bir başka kadın aile büyüğüne muhtaç olması durumunu getirir ve tabii ki kadın emeğinin bu kısmı da toplum tarafından “görünmeyen emek”in bir parçası olagelmiştir.
Kadına tanınan yasal doğum izni ise hâlâ doğum öncesi 8 hafta ve doğum sonrası 8 hafta olmak üzere toplamda 16 haftadan oluşmaktadır. Ücretli izinin bu kadar kısa olduğu bir durumda, çocuk sahibi olan emekçi kadına bir tek yol kalmaktadır, ücretsiz izin almak.
İşçi kadınlar için İş Kanunuyla belirlenen “ücretsiz izin” hakkı birinci doğumda altmış gün, ikinci doğumda yüz yirmi gün, sonraki doğumlarda ise yüz seksen gün süreyle sınırlıdır. Bu izinin ardından tamamen ücretsiz 6 ay, 6 aydan sonra da ilkokul çağına kadar “yarı zamanlı çalışma” hakkı vardır.
Kamuda çalışan emekçi kadınlar ise, 2 yıla kadar, özel sektör çalışanları ise birinci 6 aya kadar ücretsiz doğum izni kullanabiliyor. Adı üzerinde ücretsiz! Kadınlara “müjde” diye duyurulan bir nokta, ücretli doğum izni sonrasında birinci çocukta alta ay, ikinci ve üçüncü çocuklarda daha fazla, yarı-zamanlı esnek çalışma hakkının tanınacağıdır. (Sektör elverişli ise, ilkokul çağına kadar olabilecekmiş!)
Yeterli kreşin olmadığı, var olanların da yüksek ücretli olduğu bilindiğinde “müjde” diye sunulanların hiçbir şekilde emekçi kadının yükünü hafifletemeyeceği açıktır. “Aile Yılı” diye reklam yapmalarına karşın şimdi sunulanlar, “AKP kurmayları”nın talep ve vaat ettiklerinin de gerisindedir. Devlet destekli ücretli doğum izninin bir yıla kadar çıkarılması talebi karşılık bulmamıştır. AKP kurmayları bu talebi şöyle gerekçelendiriyorlardı.
“Çocuğun, anne baba sevgisi, şefkatine en çok 0-3 yaş arasında ihtiyacı var. Ancak annenin çalışması nedeniyle zorunluluktan kreşe gitmek zorunda kalıyor. En azından 3 yaşına kadar annenin yanında olmalı. “Devlet bu konuda kolaylaştırıcı, teşvik edici olmalı. Bunun için kademeli doğum izni artışı uygulanabilir. Örneğin, ilk çocuk için 8 ay, ikinci çocuk olduğunda 10 ay, üçüncü çocuk için de doğum izni 1 yıla çıkarılabilir.” (bbc türkçe)
Koyu muhafazakâr kesim ise kadınların ev dışında ücretli-çalışmasına zaten karşı, bunun her türden teşvikini de “bugün kreş açan, yarın yaşlı bakım evi açmak zorunda kalır!” diyerek “fıtrat”la açıkladıkları kadın emeğinin sömürüsü ve kadının köleleştirilmesi üzerine kurulu geleneksel erkek egemen sistemin savunuculuğuna devam ediyorlar. Fakat kapitalizmin kendi gelişme dinamikleri mevcut. Artık, emekçi kadınların salt “ev kadınlığı”nda sömürülmesiyle yetinemiyorlar. İşçi ve emekçi kadına hem evdeki bakım işlerini yürütmek ve hem de kapitalistin ihtiyacı olan iş gücü olarak emeğini satmak zorundasın dayatmasını getiriyorlar. Gelişmek-büyümek gayreti olan T.C.’nin bu anlamda kadın iş gücüne ihtiyacı azalmıyor, daha da artıyor.
Feodal ya da burjuva erkek egemen ailenin çözülme, dağılma eğilimi en çok bu koyu dinci muhafazakâr kesimi rahatsız ediyor şüphesiz. “Aile yılı” çerçevesinde ideolojik propagandayla bu kesim yatıştırılmaya çalışılıyor. Çünkü giderek daha güçlü ve inatçı biçimde kadın hakları ve LGBTİ+lar hakları için sesini yükselten demokratik hareket onları korkutuyor. Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesini sağladılar. Kadın cinayetlerinin gündemden düşmediği ülkelerimizde yükselen kadın hareketi muhafazakâr kadın tabanı üzerinde de etkide bulunuyor, hak arayışına yol açıyor.
İşçi ve emekçi kadınlar bütün bu yükü taşımayı kabul eder mi? HAYIR!
İşçi emekçi kadın kitleleri “Aile Yılı” kandırmacasını kabul etmeyecektir.
AKP rejiminin “ailenin güçlendirilmesi” politikası kadınların ev içi köleliğinin perçinlenmesinden, LGBTİ+ların haklarının gaspından başka bir şey değildir!
Bütün dünyada kadın hareketinin kazanımlarına saldırı büyük bir hızla gerçekleşiyor! Bütün dünyada İslam, Hindu, Hristiyan ve diğer dinci gericilik temeline oturtulmuş muhafazakârlık ilerliyor.
Faşizm ilerliyor!
Emperyalistlerin ve onlar etrafında kümelenen gerici güçlerin savaş hazırlığının bir parçası olarak burjuva-kapitalizm tarihinin en gerici, en karanlık, en barbar dönemlerinin yöntemleri birbiri ardından yeniden hortlatılmaya çalışılıyor. Emperyalistler savaşa hazırlanıyorlar! O nedenle cephe gerisinin sağlamlaştırılmasına ihtiyaçları var. Aykırı tüm sesleri boğmak zorundalar!
Militarizmi geliştiriyorlar. Çünkü “Vatan savun”“su söylemleriyle silahlanmaya ayrılan milyarları kitlelere “bir zorunluluk” olarak kabul ettirmeye ihtiyaçları var!
Kadın hareketi, “feminizm”, LGBTİ+lar düşmanlığını körüklüyorlar, çünkü “aile kadın-erkek-çocuklardan oluşur” belirlemesi üzerine yükselen tüm dinlere mahsus muhafazakâr aile modeline sarılmak zorundalar.
Evet, şurası kesin: Erkeğin egemenlik iddiası ve şiddetine dayalı evlilikler çözülme/dağılma eğilimi gösteriyor. Kadınlar artık erkek şiddeti ve egemenliğine boyun eğmek istemiyorlar. Ailenin kölesi olma durumunu itirazsız kabul etme durumunda değiller. Geleneksel “ev kadını ve çocukların annesi” rolüyle yetinmek istemiyorlar. Ücret karşılığında çalışan emekçi kadınlar hem dışarda çalış, hem de ailenin bütün yükünü sırtında taşı, modelinin getirdiği ikili-üçlü sömürüye artık isyan ediyor. Bunun karşısında erkekler, “aile” dedikleri bu kendi egemenlik alanlarını şiddet ve baskıyla korumaya çalışıyorlar.
AKP rejiminin “ailenin güçlendirilmesi” politikası, işte her ne pahasına olursa olsun, bu ataerkil aile yapısının korunmasıdır! Bütün burjuva devletleri şu ya da bu ölçüde bu politikayı gütmektedir. Çünkü bu politika, çocukların bakımı, yaşlı ve hastaların bakımı, erkeklerin ve tüm ailenin beslenmesi, temiz giydirilmesi vs. kısacası bir bütün olarak yeniden üretim alanının kadınların sırtından en ucuz şekilde çözülmesi anlamına gelmektedir. Ve bu elbette ki, burjuvaların, burjuva devletlerin işine gelmektedir.
Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok!
Kadınların sırtından en ucuz şekilde “hâl edilen” yeniden üretim alanı, toplumsal olarak çözülmesi gereken bir alandır. Çocuk-yaşlı-engelli-hasta bakımı ve genel olarak “ev işleri” dediğimiz tüm toplumsal gerekli işlerin yine toplumsal olarak çözülmesi mümkün ve gereklidir. Bu ama nihayetinde ancak üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet sisteminin yok edilerek, yeni-özgür-demokratik bir toplumun inşasıyla mümkün olacaktır. Bu toplum sosyalizmdir.
“Ailenin güçlendirilmesi” kisvesi altında korunmak istenen kadınların köleleştirilmesi, şiddetle bastırılması üzerine kurulu erkek egemenliği olduğu sürece, bunun teşhir edilmesi görevdir!
Burjuva toplumunun “kadın-erkek-çocuk(lar)”dan oluşan “çekirdek ailesi”, kuşkusuz feodal büyük aileye göre bir ilerleme idi. Kapitalist toplumun ihtiyaçlarına en iyi cevap veren o yüzden kutsanan bir kurumdu. Fakat bu kurum kapitalist toplumun gelişmesi ile birlikte eskidi, eskiyor, geçmişe, tarihe karışıyor. Yerine bir dizi yeni biçim, birliktelikler çıkıyor. Bu, kaçınılmaz ve yasalarla vb. engellenmesi mümkün olmayan bir gelişme.
Komünistler için burjuva çekirdek aile hiçbir zaman savunulan, kutsanan, ”korunması” gereken bir kurum olmadı.
Biz burjuva ailenin güçlendirilmesinden yana değil, tarihin gelişme çizgisi doğrultusunda yitip gitmesinden yanayız. Burjuva ailesi dağılmalıdır ve zaten dağılıyor. Bunu engellemeye yönelik çabalar esasta boş çabalardır.
Aile bağlamında bugün öncelikle yapılması gereken şeyler vardır: Öncelikle erkek şiddeti engellenmek zorundadır. Kadınların ekonomik ve toplumsal olarak güçlendirilmesi gereklidir.
Değişmesi gereken çifte baskı ve sömürüye isyan eden kadınlar değil, imtiyazlarından vazgeçmek zorunda olan erkeklerdir!
Kadın-erkek tüm bireylerin özgürlüklerinin ayaklar altına alınması anlamına gelen erkek egemen burjuva ideolojisine ve onun dayatmalarına karşı mücadele görevdir! LGBTİ+lar hakları için mücadele görevdir. Hiç kimsenin ve hiçbir devletin kadınların ve erkeklerin yaşamını salt bir kalıba dökme (doğar-büyür-aile kurar- çocuk-torun-mürüvvetini görür), “aile” kalıbına dökme hakkı yoktur!
Bizler, kadın-erkek bütün bireylerin özgürce bütün yeteneklerini geliştirebildikleri özgür bir toplum için mücadele ediyoruz. Sosyalizm için mücadele ediyoruz.
Susturamayacaksınız!
Tektipleştiremeyeceksiniz!
Kadın emeğine el konulmasına karşı mücadeleyi bitiremeyeceksiniz!
Bizi eve, fabrikaya, ofise kapatamayacaksınız! Haklarımızı gasp edemeyeceksiniz!
BAŞARAMAYACAKSINIZ!
Dünya yerinden oynar – Kadınlar örgütlü mücadeleye atılırsa!
25 Mart 2025