NATO’nun 36. Liderler Zirvesi 7-8 Temmuz 2026 tarihinde Ankara’da yapılacak.
NATO’ya üye devletlerin başkanları dünya halklarına, işçilere, emekçilere dönük yeni savaş ve saldırı politikalarını hayata geçirmek, dünyanın yeniden paylaşılması için neler yapacaklarını konuşmak, pazarlığını yapmak için bir araya gelecekler.
İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ABD, emperyalist dünya sisteminin jandarması rolünü oynayabilecek ve oynamaya hazır tek gücü idi. ABD’nin karşısında İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkmış sosyalist ve demokratik bir kamp vardı. Hem ABD’nin çıkarlarına uygun bir biçimde dünya emperyalist sisteminin güçlerini yeniden toparlayarak sosyalist-demokratik kampa karşı örgütlü bir saldırı geliştirmesi, hem de dünya halklarının özgürlük savaşlarını boğmak amacıyla, diğer emperyalist güçlerin, gerici, bağımlı devletlerin onayı ve katılımıyla 4 Nisan 1949’da “Kuzey Atlantik Paktı Örgütü ” (NATO) kuruldu.
NATO, kurulduğunda ve ondan sonraki tüm döneminde resmi amacını “savunma” olarak ilan etse de hem kuruluş antlaşmasında hem de geliştirdiği askeri stratejiler ile tam bir askeri saldırı örgütü olduğunu kanıtladı. NATO, kuruluş antlaşmasındaki bazı maddeler ve geliştirdiği askeri stratejilerle, üye bir devletin siyasi bağımsızlığının tehlikede olduğu durumları bahane ederek üye ülkelerin içişlerine karışma ve gelişme ihtimali olan bir devrimci tehlikeyi silah zoruyla bastırma yükümlülüğü getirmektedir. Daha 1950’li yılların başındaki Kore Savaşı, emperyalist NATO ittifakının “savunma politikası”ndan ne anladığını ortaya koydu.
Emperyalistler Türkiye’yi 1952’de NATO’ya aldılar ve Türk askerlerini NATO’nun en ucuz askerleri olarak emperyalizmin Kore’ye saldırısında kullandılar. Bu karşı devrimci emperyalist saldırı savaşının sonucu Kore ikiye bölündü. Güney Kore’de ABD emperyalizminin kuklası faşist bir rejim kuruldu.
Türkiye, NATO’yla Varşova Paktı ülkeleri arasındaki toplam sınırın üçte birine jandarmalık yapıyordu. ABD, soğuk savaş süresince Türkiye’yi silahlandırdı ve Türkiye, ABD’den sonra NATO’nun ikinci büyük ordusunu kurdu. ABD, 1961’de Türkiye’ye Sovyetler Birliği’ni hedef alan Jüpiter füzeleri yerleştirdi. Sovyet lideri Nikita Kruşçev, bir yıl sonra Küba’ya ABD’yi hedef alan füzeler yerleştirince, “Küba Krizi” patlak verdi ve dünya nükleer savaşın eşiğine geldi. Kriz son anda Sovyetler Birliği’nin Küba’dan, ABD’nin de Türkiye’den nükleer başlıklı füzeleri karşılıklı geri çekme konusunda anlaşmasıyla çözüldü.
Endonezya’da 1965’deki askeri darbede, Şili’de 1973’de Halk Cephesi hükümetinin devrilmesinde vb. bölgelerde NATO aygıtı kullanıldı. 1980’de Türkiye’deki 12 Eylül askeri darbesi, bir NATO darbesi idi. T.C. ordusunun generalleri aynı zamanda NATO generalleri, T.C. ordusu aynı zamanda NATO’nun ordusudur.
NATO, Sovyetler Birliği’nin çökmesinin ardından varlık nedenini “demokrasi”, “ortak değerler”, “Batılı değerler” vb. güvenlik üzerine kurulu bir ittifak olarak yeniden tanımlandı. Pratikte esas olarak ABD emperyalistlerinin finansmanını sağladığı, ABD’nin çıkarlarını merkeze koyan bir hegemonya mekanizması olarak işlev görmeye başladı.
NATO’nun kuruluş mantığı, komünizmin dünya çapında gelişmesi ve yayılmasını engellemekti. Soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte örgüt, bu savunma çerçevesini aşarak “kriz yönetimi”, “insani müdahale” ve “istikrar operasyonları” adı altında sınır ötesi askerî faaliyetlere yöneldi. NATO, Yugoslavya’nın bombalanması, Afganistan işgali ve Libya müdahalesi gibi olaylarla uluslararası hukuku ihlal eden bir araç hâline geldi. Bu operasyonlar, hedef ülkelerde istikrar üretmek bir yana, uzun vadeli siyasal ve toplumsal yıkımlara yol açtı. NATO kurulduğu andan itibaren başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin halklara karşı bir saldırı örgütü idi. Onun bu temel karakteri hiç değişmedi. Bu olgu, günün şartlarına uygun biçimde sürüyor.
1990’da NATO savaş örgütünün 16 üyesi vardı. Bu üyeler Belçika, Danimarka, Almanya, Fransa, Yunanistan, İngiltere, İzlanda, İtalya, Kanada, Lüksemburg, Norveç, Portekiz, İspanya, Hollanda, Türkiye ve ABD idi. 1999’da Macaristan, Çekya, Polonya; 2004’te Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya, Slovenya; 2009’da Arnavutluk ve Hırvatistan; 2017’de Karadağ, 2020’de Kuzey Makedonya, 2023’te Finlandiya, 2024’te de İsveç ABD ve onun önderliğindeki “Batı dünyası”nın askeri saldırı örgütü NATO’nun üyesi oldular.
1990 başlarındaki yeni dönemde NATO’nun, NATO adına yapılan ilk “resmi” saldırısı “insani değerlerin savunulması” vb. adına Yugoslavya’ya karşı oldu. NATO orduları güya Bosna-Hersek’te, Kosova’da ezilen halkların haklarını savunma adına, Yugoslavya devletini parçalayan askeri saldırıları gerçekleştirdiler. Bu saldırıda, Batılı emperyalistlerin çıkar birliği sağlanmış olduğu için, NATO Batılı emperyalistlerin ortak vurucu gücü olarak hareket etti. Sonuçta Yugoslavya’nın parçalanmasında en büyük payı Alman emperyalizmi kaptı.
NATO içindeki çelişkiler
NATO, Batılı emperyalist / kapitalist dünya sisteminin askerî aygıtlarından biridir. İttifak, yalnızca devletlerin güvenliğini değil; sermaye birikim süreçlerini, enerji yollarını, pazar erişimini ve Batı merkezli ekonomik düzenin sürekliliğini güvence alma iddiasındadır. Ancak homojen bir ittifak değildir. NATO içindeki çelişkiler giderek sertleşiyor.
Trump’ın birinci başkanlık döneminde, Avrupa Birliği ile ABD arasında çelişkiler sertleşmişti. Avrupa Birliği, ABD ile ortaya çıkan çelişkiler sonucu, ondan bağımsız bir Avrupa Ordusu, bir askeri ittifakın kurulması çabası içerisine girdi. Joe Biden’in başkan seçilmesi ile birlikte ABD’den bağımsız bir güç hâline gelme iddiası ve çabaları kesintiye uğradı. AB, Ukrayna-Rusya savaşının başlaması ile birlikte ABD’nin arkasında “Atlantik İttifakı” adına Biden ABD’sine yedeklendi.
Trump’ın ikinci kez başkan seçilmesi sonucu AB ile ABD arasındaki çelişkiler yeniden şekillenmeye başlandı. Trump, ABD’nin Rusya, dolayısıyla da AB siyasetinde değişikliğe yöneldi. Ukrayna’yı, askerî yardımı durdurma tehdidi ile toprak kaybını kabullenerek ateşkese ve Rusya ile anlaşmaya zorladı. AB’yi işin içine katmadan, Ukrayna’daki savaşın durdurulması için Rusya ile doğrudan pazarlık yaptı. AB ise Trump’ın bu siyaseti karşısında zirve üstüne zirve yapıyor ve ABD’siz Ukrayna’ya verilecek destek vb. üzerine tartışıyor.
NATO’nun 35. zirvesi, 2025’te Hollanda’nın Lahey kentinde yapıldı. Bu zirvede 32 NATO üyesi, savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hâsılanın %5’ine çıkarma hedefi konusunda anlaştı. Bu anlaşma gereği, 2035 yılına kadar tüm NATO üyeleri savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hâsılanın %5’ine çıkaracaklar. Üyeler karşılıklı savunma taahhütlerini yeniledi ve toplu savunmaya olan bağlılıklarını bir kez daha teyit ettiler. NATO zirvesinde bu kararın alınması ABD emperyalizminin başı Trump’ın zorlaması ile oldu. Trump, uzun bir süreden beri Avrupa ülkelerini savunmaya az harcama yaptıkları gerekçesiyle eleştiriyordu. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, NATO’nun son 10 yılda savunma (savaş) harcamalarına 1 trilyon dolar eklediğini açıkladı. Bu artışın Trump sayesinde gerçekleştiğini belirterek Trump’ı açık biçimde övdü. Rutte, yeni NATO hedefinin 2035’e kadar uygulanacağını açıkladı.
Trump, ABD’nin emperyalist genişleme siyasetini açıkça dillendirmektedir. Kanada’nın ABD’nin bir eyaleti olmasını, Kuzey Kutbu’nun (Arktik) bir parçası ve Danimarka’nın özerk bir bölgesi konumunda olan 57.000 nüfuslu Grönland’ın da ABD’nin parçası hâline gelmesinin doğru olacağını açıkladı. İster satın alma, ister askeri bir harekâtla Ada’yı ABD’nin bir parçası hâline getirme niyetini açıkça ortaya koydu.
Almanya, Fransa, İtalya, Polonya, İspanya, İngiltere ve Danimarka; ABD Başkanı Trump’ın Grönland’a yönelik açıklamalarına ilişkin, Ada’nın bulunduğu Arktik bölgesinde güvenliğin NATO müttefikleriyle sağlanması gerektiğini belirten bir açıklama yaptılar. Danimarka Başbakanlık Ofisi tarafından paylaşılan ortak açıklamada, Grönland’ın bulunduğu Arktik bölgesinin güvenliğinin Avrupa için “kilit öncelikte” olduğu, Danimarka’ya bağlı bu özerk bölgenin NATO üyesi olduğu, müttefiklerin Arktik’i güvenli tutmak için faaliyetlerini artırdığı ifade edildi. Açıklamada devamla; “Arktik’teki güvenlik, egemenlik, toprak bütünlüğü ve sınırların dokunulmazlığı dâhil BM Şartı ilkelerini savunarak ABD dâhil NATO müttefikleriyle kolektif olarak sağlanma”sı gerektiği; Washington ile Kopenhag arasında 1951’de imzalanan ve ABD’nin Grönland’da askeri üsler inşa etme, Ada yönetimiyle Danimarka’yı bilgilendirdiği sürece buradaki kuvvetlerini serbestçe hareket ettirmesini sağlayan anlaşmaya atıfta bulunularak, ABD’nin, Arktik’te güvenliğin sağlanması için “önemli ortak” olduğu belirtildi. Grönland’ın Grönland halkına ait olduğu, Danimarka ve Grönland’ı ilgilendiren konularda karar verme yetkisinin yalnızca Danimarka ve Grönland’a ait olduğu ifadelerine de yer verildi.
Emperyalist güçlerin Grönland’a sahip olma isteği yeni değil. İnuitler yüzyıllar boyunca Ada’da kendi hâllerinde yaşıyorlardı. 1721’de Danimarka-Norveç Krallığı, Grönland’ı işgal ederek sömürgeleştirdi. Danimarka, Grönland’ı 200 yılı aşkın bir süre boyunca yönetti. Nazi Almanya’sı İkinci Dünya Savaşı döneminde Danimarka’yı işgal etti. Grönland o dönemde Nazi Almanya’sı tarafından fazla önemli görülmediği için işgal edilmedi. Daha sonra devreye giren ABD, Ada’da birden fazla askeri üs kurdu. Grönland İkinci Dünya Savaşı sonrasında hukuken yeniden özerk bir bölge olarak Danimarka’ya bağlandı. 1946’da Truman Yönetimi Ada’nın 100 milyar dolar karşılığında ABD’ye satılmasını teklif etti. Danimarka bu teklifi reddetti.
Grönland kendi iç işlerinde özerk bir yapıya sahip ve içinde Danimarka’dan ayrılmayı hedefleyen, bağımsız devlet olmak isteyen güçler de var. Güncel olarak, özerk yönetim ABD’nin herhangi bir satın alma önerisini de reddediyor.
ABD’nin bu adayı askeri olarak işgal etmesi imkân dâhilinde görünüyor. Çünkü Beyaz Saray askeri bir harekâtın da gündemde olduğunu açıklamış durumda. Ada halkının satın alınması ve bir referandum sonucu ABD’ye bağlanması ihtimali de var.
Grönland tartışması, NATO’nun “kolektif güvenlik” söyleminin gerçekte emperyalist çıkar çatışmalarıyla ne kadar iç içe geçtiğini açıkça göstermektedir. ABD’nin açık yayılmacı hamleleri karşısında, Avrupa güçleri egemenlik ve hukuk vurgusu yapsalar da bu çıkışı açık bir ihlal olarak mahkûm etmek yerine, meseleyi “Arktik güvenliği”, “müttefikler arası istişare” ve “NATO sorumluluğu” başlıkları altında ele almakta; ABD’nin askerî varlığına ve müdahale kapasitesine fiilen itiraz etmeyerek bu saldırganlığı NATO şemsiyesi altında normalleştirmektedirler. Bu tablo, NATO içindeki çatlakların derinleştiğini ve ittifakın artık “ortak savunma”dan çok, çelişkili emperyalist hesapların yönetildiği bir alan hâline dönüştüğünü ortaya koymaktadır.
NATO’nun geleceği
NATO, Ukrayna savaşıyla birlikte, Ukrayna üzerinden Rusya’yı zayıflatmaya çalıştı, çalışıyor. Ancak Trump’ın ikinci defa başkan seçilmesiyle birlikte, ABD açısından esas hedef Çin olarak belirlendi. Diğer alanlarda meydana gelen savaşlar, ABD’nin Çin’e odaklanmasının önünde engel.
Doğu Avrupa’da askerî varlık, hava savunması ve hızlı reaksiyon güçleri artırılıyor. “Caydırıcılık” artık sadece nükleer değil; konvansiyonel, siber ve uzay boyutlarını da kapsıyor. Üçüncü bir dünya savaşı için silahlanma bütçeleri arttırılıyor. Yeni NATO üyelerinin askerî kapasiteleri artıyor.
Her üyenin tehdit algısı aynı değil. NATO içindeki ABD-AB dengesi yeniden tartışılıyor. ABD hâlâ NATO’nun askeri omurgasını oluşturuyor, ama Avrupa’dan daha fazla savunma yükü talep ediyor. Olası bir savaş durumunda ABD’nin her koşulda Avrupa’yı savunup savunmayacağı üzerine NATO içinde tartışılıyor.
2021’de, Avustralya, ABD ve İngiltere arasında AUKUS kuruldu. NATO resmi olarak AUKUS üyesi değil, ama ABD ve İngiltere üzerinden NATO kapasitesini küresel sahaya taşıyor. NATO, 2015’ten bu yana Japonya ile * ortaklık ilişkisini geliştiriyor. Özellikle siber savunma ve deniz güvenliği konusunda Japonya’nın stratejik bir ortak olduğu açıkça dillendiriliyor.
Türkiye, NATO’nun güney kanadının köşe taşı olarak görev yapıyor ve NATO için vazgeçilmez bir ülke. NATO, Rusya’ya ambargo uyguluyor. Türkiye, bu ambargoya uymuyor, hem Rusya hem de Ukrayna ile ilişkilerini sürdürüyor. Batılı emperyalistler, Türkiye’yi tamamen Rusya’ya kaptırmamak için liberal davranıyorlar.
NATO’nun Rusya karşıtı pozisyonu ile Türkiye’nin Rusya’dan S-400 alımı ve enerji iş birlikleri çatışıyor. S-400 alımı sonucu, Türkiye F-35 programından çıkarıldı. Türkiye deniz yetki alanları ve enerji politikaları bağlamında Yunanistan ve Kıbrıs ile çatışıyor. NATO üyeleri bu sorunlarda genellikle tarafsız kalmaya çalışıyorlar, ama Türkiye bunu “ittifakın çıkarlarına zarar veriyor” olarak algılıyor.
NATO’ya hayır!
NATO’nun içindeki çelişmelere rağmen bugün dağılması söz konusu değildir.
Emperyalistlerin savaş makinesi NATO halkların düşmanıdır! O bir “savunma” ittifakı değil, emperyalist ve bölgesel savaşların baş mimarıdır. NATO, ABD ve müttefiklerinin bir saldırganlık örgütüdür. Dünyanın yeniden paylaşılması; sermaye birikimi ve dolaşımının önündeki en küçük engelin bile bertaraf edilmesi, halklara boyun eğdirilmesi ve büyük pazar paylaşımını düzenlemek için emperyalizmin savaş örgütü olarak hareket etmektedir.
Askerî açıdan hâlen tek başlarına ABD’nin askeri gücünün gerisinde olan Batı Avrupalı NATO ortakları, kendi çıkarlarını daha kararlı ve sistemli olarak uygulatmak, ABD’nin NATO’daki ağırlığından sıyrılabilmek amacıyla, bugün çekirdek hâlinde olan Batı Avrupa Askeri Gücü’ne daha fazla ağırlık vermeyi açıkça dile getirmeye başladılar.
Emperyalistler arasındaki çelişkilerin büyümesi ve ABD dışındaki emperyalist büyük güçlerin ekonomik, mali ve askeri potansiyellerinin artması (Rusya, Çin ve Hindistan), artık NATO’nun eski birliktelik ile yürüme imkânlarının büyük ölçüde azaldığını göstermektedir. Bu çelişkilerin önemli bir sonucu, emperyalist dünyanın hiç de uzak olmayan bir süre içerisinde yeni emperyalist askeri koalisyonlara gebe olduğudur.
NATO, kuruluşundan beri emperyalist çelişkileri askerî yollardan yönetmek için bir araç olarak işlev görmüştür. Ancak bugün, çok kutuplu bir dünyaya geçiş sürecinde bu işlev daha yaygın, daha saldırgan ve yeni çatışma risklerini besleyen bir biçim almıştır.
Bugün NATO’yu tehlikeli kılan yalnızca geçmişteki saldırganlıkları değil; bu çok kutuplu dünyada emperyalist çıkarları koruma ve yayılmacı hedefleri için askerî kapasitesini çok daha açık, çok daha provokatif ve çok daha saldırgan kullanmasıdır. Bu tablo, NATO’nun halklar açısından sürekli bir tehdit oluşturduğunu göstermektedir.
NATO işçi sınıfının ve ezilen halkların düşmanı bir askeri saldırı örgütüdür!
“NATO’ya hayır!” demek tüm işçilerin, emekçilerin görevidir!
NATO’ya hayır!
14 Şubat 2026


































































