AKP TBMM Grubu’ndan 95 milletvekilinin imzasıyla genel kurula gelen 198 sıra sayılı “İklim Kanunu” teklifi, 7552 numaralı kanun olarak, 2 Temmuz 2025 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından açık oylama yapılarak kabul edildi. AKP/MHP’den 241 ve 1 bağımsız milletvekili olumlu oy verdiler, 142 milletvekili ret oyu kullandı, 210 milletvekili ise oylamaya katılmadı.
Sera gazları Konusunda Türkiye gerçeği nedir?
Sera gazları, Dünya’nın yüzeyi, atmosferi ve bulutları tarafından yayılan kızılötesi radyasyon spektrumu dâhilinde belirli dalga boylarındaki radyasyonu emen ve yayan, hem doğal süreçlerle hem de insan faaliyetleri sonucu atmosfere salınan bileşenlerdir. Su buharı (H2O), karbondioksit (CO2), azot oksit (N2O), metan (CH4) ve ozon (O3) başlıca sera gazlarıdır.
Bu gazlar olmasaydı, Dünya yüzeyinin ortalama sıcaklığı doğal ortalama olan 15 °C yerine yaklaşık -18 °C olurdu. Ayrıca hem Güneş’ten gelen hem de Dünya’nın yüzeyi, atmosferi ve bulutları tarafından yayılan belirli dalga boylarındaki radyasyonu emen ve yayan özellikleri ile de koruyucudurlar. Ancak atmosferdeki oranları değiştiği zaman ters etki göstererek Dünya’nın ısınmasına, buz kütlelerinin erimesine ya da atmosferde delik açarak güneşin radyasyon etkisinin doğrudan yeryüzüne ulaşmasına neden olmaktadırlar. Bunların dışında zararlı Hidroflorür karbonlar (HFCs), Perfloro karbonlar (PFCs), Sülfürhekza florid (SF6) gibi gazlar da insan faaliyetleri sonucu atmosfere yayılmaktadırlar.
Türkiye’de sera gazlarının atmosfere salınımında eğilim azalma değil, aksine hep artış yönündedir. TUİK verilerine göre 1990’da 228 milyon ton olan toplam karbon emisyonu 2023’te 599 milyon tona
ulaşmış ve artış %160’ın üzerindedir. 2024’teki toplam sera gazı (GHG) emisyonları ise 600 milyon ton CO₂’i aşmıştır.
Tabloda görüldüğü gibi sera gazları emisyonları sıralamasında Türkiye, 208 ülke içinde 14. sırada yer alan kirleticilerdendir. Yıllarca “gelişmekte olan ülkeler kategorisi”nde yer alma uğraşı veren T.C.’de esas anlayış atmosferin daha fazla kirletilmesi yönündedir.
“İklim Kanunu” neden şimdi gündeme geldi?
Ülkelerimizde her yıl yaz aylarında çıkan ya da çıkartılan orman yangınları sonucu binlerce hektar ormanlık alan kül oluyor. Yerleşim yerleri yanıyor, hayvanlar telef oluyor. Her orman yangını sonrası “ciğerlerimiz yandı” diyerek timsah gözyaşları dökenler, sıra orman yangınlarına karşı etkili önlemler almaya gelince kaplumbağa hızı ile ilerliyorlar.
“İklim Kanunu”, Paris Anlaşması’nın gereği gündeme geldi. Çünkü genel hedef olan “2053 Net Sıfır Emisyon” için de Paris İklim Anlaşması’na taraf olan her ülkenin bu hedeflere ulaşmak için önlemler alıp uygun kanunları çıkarması gerekiyordu. 2021’de Paris İklim Anlaşması’nı onaylayan ve 2053 için “net sıfır emisyon” hedefini açıklayan Türkiye için de bu bir zorunluluktu. Fakat esas faktör, Avrupa Birliği’nin “Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması” ile uyum zorunluluğu oldu. Türkiye’de ihracat yapan sektörlerde karbon ayak izinin ölçülmesi zorunlu kılınınca işler değişti. İklim sorununda adımlar atılmaması durumunda dış ticareti olumsuz yönde etkileyecek yaptırımlar söz konusu olunca, “İklim Kanunu”nun çıkarılması kendisini dayattı. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye için de iklim meselesi artık yalnızca çevresel bir sorun değil; aynı zamanda ekonomik ve ticari bir içeriğe sahiptir. AB’ne ihraç edilen demir-çelik, alüminyum, çimento, gübre ve elektrik gibi üretiminde karbonun yoğun kullanıldığı ürünler için artık karbon maliyeti önem kazanmaktadır.
“İklim Kanunu” neleri içermektedir?
Kanunun içeriğine baktığımız zaman, iki bölüme ayrıldığını görüyoruz. Birinci bölümde, iklim değişikliğinin ne kadar önemli olduğuna dair güzel cümleler ve “iklim adaleti” veya “adil geçiş” gibi süslü kavramlara yer verilmektedir. Ancak kanunda bunlarla ilgili hiçbir somut düzenleme yoktur. İklim değişikliğinin önlenmesi için emisyon azaltımından söz edilmesine rağmen net sıfır emisyonun nasıl gerçekleştirileceği belirtilmemiş ve bunun süreci için tarihler bile verilmemiş.
İklim krizine çözüm iddiasıyla hazırlanmış olan bu kanun; yeni bir piyasa, yeni bir kurul oluşturarak işletmelere kirliliği alıp satma hakkı vermektedir. İktidarın yandaş medyası, bu yasa çıktığında Türkiye’ye 2053 yılına kadar dolaylı olarak 350, doğrudan olarak da 50 milyar dolar yatırım geleceğini, 2 milyon da ek istihdam yaratılacağı balonlarını şişirmesine rağmen, (Eksik cümle, sonraki cümle ile uyumsuz)
Türkiye’nin ilk “İklim Kanunu” doğru dürüst tartışılmamış, muhalif tüm tekliflere kulak kapatan iktidar mensuplarının çalıp oynadığı bir oldubittiye getirilmiştir. Sözün kısası halklarımızın bir katkısı olmadan, kapitalist piyasanın çıkarlarına uygun bir “İklim Kanunu” çıkartılmıştır. Kapitalist üretimin yol açtığı, tüm insanlığı etkileyen bu iklim krizine yine kapitalist bir çözüm üretilmiştir. Büyük kapitalist ülkelerin izinden gidilmiştir!
Kullanılan terimler / kavramlara dair hiçbir somut düzenleme yok
İklim hukukuyla ilgili, “İklim adaleti”, “İklim finansmanı”, “Net sıfır emisyon”, “Adil geçiş”, “Birincil piyasa”, “Karbon kredisi”, “Denkleştirme”, “Emisyon Ticaret Sistemi (ETS)”, “Gömülü sera gazı emisyonları”, “Gönüllü karbon piyasaları” ve benzeri 39 terim tanımlanıyor.
Kanunun ilk bölümünde “iklim adaleti”, “adil geçiş” gibi önemli kavramlardan bahsediliyor. Kapitalizmin adaleti neyse, bu sistemin bu bağlamdaki adalet anlayışı da odur. Söylem olarak var olan “adalet”e dair hiçbir somut düzenleme yoktur. Mesela, iklim değişikliğinden kadınlar, çocuklar ve yaşlıların daha çok etkileneceğinden bahsediliyor. Ama bu kesimlerin nasıl korunacağına yönelik herhangi bir önleyici düzenleme veya devlete yüklenmiş bir sorumluluk söz konusu değildir.
Benzer durum “adil geçiş” tanımlanması için de söz konusudur. Sera gazının yoğun kullanıldığı sanayilerde çalışan işçiler işlerini kaybederlerse, onlara ne olacağına dair herhangi bir düzenleme de yoktur.
Sera gazı azaltımı konusunda da durum farklı değildir. Yıllarca kömür esaslı termik santrallerdeki karbon tutucu filtreler için verilen sözler tutulmamıştır. İşletmeler hep bildiğini okumuş, okumaya, zehirlemeye devam etmiş ve etmektedirler.
“İklim Kanunu” değil, emisyon ticareti düzenleme kanunu
Emisyon Ticaret Sistemi (ETS), “kirleten öder” ilkesine dayanan bir karbon fiyatlandırma sistemidir. Tersine çevirirsek parası olan daha fazla kirletir! Adam icabında sırf bu iş için şirket kurar ve ETS ticareti de yapar! Neden olmasın, bu ülkede olmaz denilen neler olmadı ki!
Burada amaç karbon emisyonu olarak tanımlanan sanayi üretim faaliyetlerinden kaynaklanan kirliliği azaltmak, yoğunluğu düşürmeye zorlamak değildir. Amaç yaratılan kirlilikten rant çıkarmak, daha fazla kirletmeye sebep olacak olan bu sistem ile kurulacak piyasada sera gazı alım satımını sağlamaktır. Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) kirleticilere tanınacak karbon salım haklarının alım satım işlemlerinin gerçekleşeceği bir ticaret sistemidir. Kısaca yeni bir ticaret sahasıdır.
Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) nasıl işleyecek?
Kanunun ikinci kısmında yer alan, emisyon ticareti sisteminin yer aldığı bölüm olması gerektiği gibi oldukça ayrıntılıdır. Hangi kurumun görevinin ne olacağı, piyasanın nasıl düzenleneceği, bu piyasadaki kurallara uymayanların ne ceza alacağı gibi her konu çok ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir.
Sera gazı emisyonuna neden olacak bir teknoloji ile üretim yapan işletmelerin bu faaliyetleri sürdürebilmesi için İklim Değişikliği Başkanlığı’ndan emisyon izni alması zorunlu olacak, bunun karşılığı olarak yıllık sera gazı emisyon miktarlarına göre ödeme yapmaları gerekecektir. Aynı zamanda, İklim Değişikliği Başkanlığı bu iş için döner sermaye işletmesi kurma yetkisine sahip olacak ve sera gazı emisyonlarının takibine ilişkin yasaklara uymayanlara veya sınırları aşanlara 500 bin TL ile 5 milyon TL arasında idari para cezası kesilecek. Bu ceza işlemi ozon tabakasını incelten maddelere ve florlu sera gazlarına ilişkin mevzuata aykırı davrananlara da uygulanacak. Sisteme göre “Parasını ödeyen kirletmeye devam edecek.” İşin garibi ETS gelirlerinin kamuya ya da adil dönüşüme aktarılacağına dair herhangi bir güvence yoktur. Bu nedenle muhtemelen, sistemin emisyon azaltımına değil, emisyonun piyasalaştırılmasına hizmet etmesinin yanı sıra, iktidarların bütçe açıklarını kapamasına da ek gelir olacak, doğada yaratılan tahribatın giderilmesinde ya da dönüşümde kullanılmayacaktır.
Kanunla İklim Değişikliği Başkanlığı’na hangi yetkiler verildi?
İdari vesayeti aşan bir durum
İklim Değişikliği Başkanlığı; 29 Ekim 2021 tarihli, 85 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına bağlı bir kuruluş olarak kurulmuştur. Bakanlıktan aldığı yetkilerle her ilde, valinin başkanlığında bir “İl İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulu” oluşturulması öngörülmektedir. Buna göre “Ulusal Katkı Beyanı’nda sektörel temelde belirtilen sera gazı emisyonlarının azaltımı faaliyetleri, ilgili kurum ve kuruluşlara mevzuatla verilen görev ve sorumluluklar dâhilinde gerçekleştirilecek.” denilmektedir. “Dostlar alışverişte görsün.” misali somut herhangi bir adım söz konusu değildir. Kontrol devletin / iktidarın elindedir. “Gerekli görülen” durumlarda diğer kamu kurum ve kuruluşları ile sivil toplum kuruluşları, meslek odaları, üniversiteler ve özel sektör temsilcileri toplantılara oy hakkı olmaksızın davet edilebilecek. İklim krizinden en fazla etkilenen halklarımıza danışmak bir yana, onların söz hakları bile yoktur. Yerel yönetimler bu işleyişin dışındadırlar. Kanuna göre atılacak her türlü adım devletin ve ona egemen olanların kontrolündedir.
Yerel yönetimlerin iklim değişikliği planı yapmaları isteniyor. Ancak bu planların onayı, valilikler altında kurulacak olan İl İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulu’na bırakılıyor. Yerel yönetimlerin, planlarını, “karara bağlanmak üzere” bu Kurul’a sunmaları gerekiyor.
Ancak belediyelerin kendi planlarını, Ankara’daki siyasetin bir uzantısı olan valiliklerdeki bir birime bırakmaları, idari vesayeti de aşan bir durumdur. İl İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulu planlara onay vermezse ne olacak? Çabanız boşa gidecek, o kadar.
Muhalefet ve sivil toplum kuruluşların eleştirileri
Öne çıkan eleştirilerden biri, bu kanunun iklim krizinin sosyal, ekolojik ve toplumsal boyutlarını kapsamıyor olması ve ekolojik tahribatı durduracak bağlayıcı hükümlere yer verilmemesidir. Düzenleme daha çok teknik zorunluluklara ve dış ticaretle uyum kaygılarına odaklanmış. Bu nedenle kanun, “İklim değil, ticaret kanunu” olarak değerlendirilmektedir.
Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hayvan ve Doğa Hukuku Laboratuvarı Kurucu Direktörü Doç. Dr. Serkan Köybaşı, İklim Kanunu Teklifi’nin, “Adı ‘iklim kanunu’ olsa da aslında iklim değişikliğini durdurmaya yaraması mümkün olmayan, yalnızca bir piyasa yaratılmasına yarayacak bir kanun düzenlemesi” (https://www.iklimhaber.org) olduğunu söylemekte haklıdır.
Max Planck İnovasyon ve Rekabet Enstitüsü Kıdemli Araştırmacısı Dr. Ezgi Ediboğlu ise İklim Kanunu Teklifi’ni endişeyle okuduğunu belirtirken, “Genel olarak taslağın verdiği his, daha çok iklim değişikliğinden gelebilecek ekonomik kazancın regüle (ayarlanması) edilmesi gibi görünüyor,” (https://www.iklimmasasi.com) diyor.
Eleştirilerden haklı olan bir diğeri ise “Bu kanunla; krizleri fırsata çevirmede ustalaşmış bir iktidar iklim krizini de ‘fırsat’a çevirip yeni gelir alanı yaratmaktadır.” Bu fırsatçılık kanunda yer alan gerekçede açıkça ilan edilmiştir. Buna göre “İklim değişikliğinin de etkisiyle değişen ve dönüşen dünyada, bu dönüşümün aynı zamanda fırsatlar sunduğu ve bazı sektörlerde olumlu etkiler yaratabileceği gerçeği de göz ardı edilmemelidir.” (https://www.iklimmasasi.com)
Kapitalizm azami kâr hırsına dayalı bir sistem olduğundan, kapitalist devletlerden esaslı bir dönüşüm ve değişim beklemek bir hayaldir. Gerçek dönüşüm ve değişimin pek çok sektöre getireceği sancılar ve devlete olan maliyeti o denli büyük olacak ki, kapitalist devletler bu mücadeleyi etkin bir şekilde yürütmekten geri durmaktadırlar. T.C. devletine emisyon ticaretinden veya yurtdışından gelecek finansman desteği devede kulak miktarlarda olacaktır. İklim krizi ile uğraş / mücadele büyük çabalar, yatırımlar ve seferberlik gerektirir. Bunu sebep sonuç bağlamında duruma sebep olanlardan beklemek en basitinden aldatılmaya hazır bir iyimserliktir.
‘‘Kanun, iklim değişikliği ile mücadeleyi amaçlamıyor’’
Bu kanun, iklim krizine ve Türkiye’de yaşanacak sorunlara çare bulmaya değil, biz bundan nasıl bir piyasa yaratırız, nasıl para kazanırız, büyümeye nasıl katkı sağlarız amaçlarına hizmet etmektedir. Dert gerçekten iklim krizi ile mücadele olsaydı, en başta yapılması ve planlanması gereken şey fosil yakıt kullanımından, özellikle kömür ve doğal gaz esaslı termik santrallerden nasıl kurtuluruz sorusuna cevap aranırdı. Kanunun hiçbir yerinde buna tek kelimeyle bile değinilmiyor. Böylece anlaşılıyor ki; bu kanunun yapılmasındaki amaç, iklim değişikliğinin azaltılması veya durdurulması değil, yeni bir gelir piyasası yaratılması ve sözde “yeşil büyüme”ye hizmet etmesidir.
“Yeşil büyüme” safsatası
Kanunun birçok yerinde “yeşil büyüme”den, sektörel ihtiyaçlardan, kalkınma önceliklerinden söz ediliyor ve sorunu tamamen ekonomik büyüme saplantısına bağlayarak bir çerçeve çiziyor. AB’nin taleplerine cevap vermek için düzenlenmiş bir çerçeve kanundur. Böylece, “bakın biz iklim kanunu yaptık, iklim değişikliğine karşı mücadele ediyoruz.” göz boyaması ile gümrükte emisyon vergilendirmesinden, Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM)’ndan muaf tutulmak isteyeceklerdir.
“İklim değişikliği, devletin bir politikası veya sorunu değildir. Türkiye’nin yaşayacağı sorunlar; insanların evlerini, tarlalarını, yaşam şartlarını kaybedecek olması devleti hiç ilgilendirmiyor. Devleti ilgilendiren, ekonominin biraz daha büyümesi ve yeni bir piyasanın yaratılmasıdır. O nedenle bu kanun, kesinlikle bir iklim değişikliği kanunu değil. Bu, bir emisyon ticaret sistemi kanunudur.” (https://www.iklimmasasi.com) diyenler son derece haklıdır.
Kalkınma, çevre ve doğayı koruma karşısında öncelikli kabul edilmiş
Geçmiş deneyimler gösteriyor ki, “kalkınma” adına kapitalist kâr hırsı ile çevre ve doğayı koruma karşı karşıya geldiğinde, kazanan kapitalist kâr hırsı olur. Bunun en basit örneği, ülkenin tamamının maden sahası olarak ruhsatlandırılmasıdır. İklim krizi ile mücadele kapsamında, kalkınma hedefine karşı çevresel korumayı garanti altına alacak yöntemler gerekirken, tam tersi yapılıyor ve her noktada kalkınma ön planda yer alıyor. Kalkınma ile çevre ve doğayı koruma karşı karşıya getirilmiştir. Kanunda yer alan “Ulusal Katkı Beyanı’nda, net sıfır emisyon hedefi doğrultusunda ülkenin kalkınma öncelikleri ve özel koşulları göz önünde bulundurulur ve bu çerçevede önlemler alınır.” gibi ifadelere çokça yer verilmiştir.
“Yeşil iş” tanımı bile “Çevrenin ve doğal kaynakların korunmasına ve çevre kalitesinin geliştirilmesine katkıda bulunarak sürdürülebilir kalkınmayı ve yeşil büyümeyi destekleyen iş” olarak tanımlanmıştır. (https://www.iklimmasasi.com)
Bu kanun ne ölçüde uygulanacak?
Kanunda iklim değişikliğiyle mücadelede aynı zamanda biyolojik çeşitlilik, atık yönetimi, ozon tabakasının korunması gibi alanlara da değiniliyor. Fakat ülkemizdeki atık skandalları göz önünde bulundurulduğunda, “sıfır atık” hedefinin bir kandırmaca olduğunu önceden yazmıştık. Bu bağlamda kanunda yer alan olumlu maddeler, ne ölçüde uygulanacak sorusu, kâğıt üzerindeki mevcut kanunların uygulanması gibi bir akıbeti de içinde barındırıyor. Ama bu kanunun ticari kısmı gelir sağladığından duruma göre uygulanacaktır.
Bu yasa hayatımıza ne kadar müdahale edecek?
Kirlilik bilgilerinin bol olduğu sosyal medyada yer alan “İklim yasasıyla tarım ve hayvancılık yasaklanacak, bahçenize ağaç bile dikemeyeceksiniz” ve benzeri iddialar gerçeği yansıtmıyor. İklim yasaları, bireylerin günlük yaşamlarını değil; öncelikle büyük çaplı sera gazı emisyonuna neden olan sektörleri hedef alır. Yani enerji, ulaşım, sanayi gibi alanlarda karbon emisyonunu sınırlamak için kurallar getirmesi gereken yasalardır. Bu bağlamda “Karbon ayak izi” ve benzeri kavramlar da bireyin farkındalığı ve sorumluluğunu artırmak için kullanılan kavramlardır. Çıkarılan bu “İklim Kanunu” kişisel tercihlere doğrudan müdahale eden bir yasal düzenleme değildir. ETS gibi ticari sistemler de bireyleri değil, üretim sürecinde sera gazı salan büyük işletmeleri kapsar.
Sistem değişmeden iklim krizi çözülür mü?
“Sistem değişmeden, kapitalizm yok edilmeden çevre ile uyumlu bir yaşam söz konusu olamaz.” gerçeği ile bu sistem içinde de birtakım reformların mümkün olacağı göz ardı edilemez. Elbette ki kapitalist barbarlığın tümden ortadan kalkması sistemin değişimi ile mümkündür. Hugo Chávez’in 2009’daki Kopenhag İklim Zirvesi’nde taşıdığı bir pankartta yazdığı gibi: “Eğer iklim bir banka olsaydı, çoktan kurtarılmıştı.” Kapitalist sistem, bankaları saniyeler içinde kurtarabiliyor; doğayı ise ancak kâr potansiyeli varsa dikkate alıyor. Karbonu azaltmak bile yeni bir piyasa yaratma fırsatı olarak görülüyor. Ancak bu tablo, “hiçbir şey yapmayalım” demek için bir gerekçe olamaz, olmamalıdır. Mevcut yasalar sınırları olabilir, ama bu onları tamamen göz ardı etmemiz anlamına gelmez. Sistem eleştirisi yapmakla onun kapitalist yanının bertaraf edilmesini istemek ve uğruna kavga vermek, sistem içi çözümde bir dizi yenilik talep etmek birbiriyle çelişmez. Elbette bu sistem içinde daha fazla yenilenebilir enerji kaynaklarından; güneşten, rüzgârdan, deniz dalgalarından ve benzeri çevre dostu enerji kaynaklarından yararlanmak ve bunu talep etmek DEVRİM nihai çözümü ile çelişmez.
Ya sosyalizm ya barbarlık içinde çöküş! Görev, barbarlık içinde çöküşe karşı sosyalizm için mücadeledir!
9 Temmuz 2025


































































