DÜNYA SAVAŞI VE NÜKLEER SİLAHLARIN KULLANILMA TEHLİKESİ GİDEREK ARTIYOR
Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılmasının üzerinden 80 yıl geçti. Emperyalist dünyada değişen güç dengeleri sonucu yeniden paylaşım savaşları sürüyor. Günümüzde devem eden temsilci savaşları bir anlamda Üçüncü Dünya Savaşı’nın provası niteliğindedir. Rusya’yı âdeta bir çar gibi yöneten Putin, Ukrayna-Rusya savaşında taktik olarak atom silahı kullanabileceğini açıkladı. ABD Başkanı Trump, Lahey’deki NATO zirvesinde yaptığı açıklamalarda, İran’daki nükleer tesislere yönelik hava saldırılarını, İkinci Dünya Savaşı sırasında Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılmasına benzetti. Trump’a göre; Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları sonucu Japonya teslim olmuştu, İran’daki nükleer tesislere yönelik hava saldırıları da İran’ın nükleer silah yapma isteğini sonlandırmıştı. Trump’ın, Japonya’nın iki kentine atom bombasının atılmasına pozitif atıfta bulunması tam anlamıyla insanlık düşmanı faşist bir rezalettir.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI), Haziran 2025 verilerine göre “Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana devam eden dünyadaki nükleer silah sayısının azaltılması dönemi”nin sona ermekte olduğu ve yeni teknolojilerin nükleer çatışma riskini arttırdığı uyarısında bulunuyor. Nükleer cephanelikler giderek büyüyor. Silah kontrol anlaşmaları kâğıt üzerinde kalıyor. ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Çin, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail’in cephaneliklerinde, tahminlere göre 12 bin 241 nükleer silah bulunuyor.
Günümüz dünyasında Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ertesinde kurulan siyasi yapı çatırdıyor. Yeni bir dünya siyasi haritasının nasıl çizileceği, bu çizilecek haritada hangi emperyalist büyük güçlerin hangi nüfuz alanlarına sahip olacağının savaşları sürüyor. Savaşların geri planında, emperyalist dünyada değişen güç dengeleri sonucu “yeniden paylaşım” dalaşı yatıyor. Rus emperyalizmi doğrudan Ukrayna ve Ukrayna üzerinden Batılı emperyalistlerle savaşıyor. Batılı emperyalist güçler de Ukrayna’yı ileri karakol olarak kullanarak Rusya ile savaşıyorlar. Emperyalist büyük güçler, kendi askerlerini mümkün olduğunca öne sürmeden bu savaşı yürütmeye çalışıyorlar. Onların “kara gücü” daha çok lojistik destek ve eğitim veren “özel kuvvetler”den oluşuyor. Başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist güçler yeniden paylaşım savaşını, Ukrayna’da doğrudan savaşan güç olmaktan çok, kendilerinin lojistik ve parasal destek vererek silahlandırdıkları ve eğittikleri Ukraynalı güçler ve enternasyonal paralı askerler üzerinden sürdürüyorlar.
Dünya genelinde farklı bölgelerde devam eden savaşlar da var. Örneğin Ukrayna’dan başka Suriye, Kongo, Mali, Yemen, Filistin, Somali, Lübnan, Libya ve Kürdistan’da da savaş devam ediyor. Siyonist İsrail, Gazze’de taş üstünde taş bırakmadı, Filistin halkına yönelik soykırım savaşı devam ediyor. Ortadoğu haritasını yeniden çizmeye çalışan faşist Netanyahu Hükümeti Lübnan, Suriye ve Yemen’in ardından İran’a saldırdı.
Kısacası dünyanın hâli pür-i melali bitmeyen yerel savaşlar hâlidir. Emperyalist büyük güçlerin doğrudan birbirlerine karşı savaşacağı Üçüncü Dünya Savaşı tehlikesi de giderek büyümektedir. Lahey’de yapılan NATO toplantısında, NATO üyesi 32 ülkenin yıllık gelirlerinin %5’ini savaş bütçesine ayırması kararı alındı.
Emperyalist savaşları önlemenin tek yolu Proleter Dünya Devrimi’dir. Proleter Dünya Devrimi ufukta görünmediği için geçici olarak savaşı önlemenin bir yolu da hem dünya çapında hem tek tek ülkelerde güçlü bir barış hareketinin yaratılmasıdır. Güncel durumda temsilci savaşları olarak devam eden emperyalist ve gerici yeniden paylaşım savaşlarının derhâl durdurulması, bütün işgalci güçlerin savaş alanlarından tüm güçlerini derhâl geri çekmesi talebini işçi sınıfı ve emekçilerin genel talebi hâline getirmek için çalışmak bir görevdir.
Emperyalist ve gerici savaşlar, emperyalist sistemin yol arkadaşlarıdırlar. Emperyalizm var olduğu sürece, savaşlar ve emperyalist güçler arası dünya savaşı tehlikesi de var olacaktır. Emperyalizmin egemen olduğu bir dünyada, en güçlü barış hareketi bile, en iyi hâlde şu veya bu savaşı engelleyebilir, bir dünya savaşını belli bir süre erteleyebilir. Fakat bir bütün olarak savaşları engellemenin bir tek yolu, bir tek alternatifi vardır: Emperyalist sistemi Proleter Dünya Devrimi yoluyla yerle bir etmek; işçi sınıfı ve emekçilerin kendi iktidarlarını; sosyalizmi kurmak.
Hiroşima ve Nagazaki
Hiroşima ve Nagazaki’de; sayısı tam olarak belirlenemeyen yüz binlerce insanın atom bombasının kurbanı olmasının üzerinden 80 yıl geçti. Nükleer silahlar ile değişik kitlesel imha silahlarının sayısı giderek çoğalıyor. Bunun anlamı, büyük insanlık ve üzerinde yaşadığımız mavi gezegeni barbarlığa sürükleyecek tehlike her geçen gün daha da büyüyor.
Emperyalist dünyanın egemenleri, Doğu Bloku’nun dağılmasını “barış çağına” geçiş, savaş nedeninin ortadan kalkması olarak göstermeye çalışsalar da, 2025 yılında dünyanın barbarlık içinde çöküşe sürüklenmesi tehlikesi, 1945’ten daha büyüktür. “Ya barbarlık içinde çöküş ya sosyalizm!” şiarı ve seçeneği “büyük insanlığın” önünde hiçbir dönem olmadığı kadar günceldir. Eğer “büyük insanlık” tüm silahlarıyla birlikte emperyalist barbarlığa son vermezse, emperyalist barbarlık tüm insanlığı ve dünyayı barbarlık içinde çöküşe götürecektir. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının 80. yıldönümünde atom barbarlığının kurbanlarını anarken, her şeyden önce bilince çıkarılması gereken düşünce budur.
Kısa bir bilanço
Hiroşima ve Nagazaki, İkinci Dünya Savaşı döneminde, Ağustos 1945’e kadar Japonya’nın zarar görmeyen büyük şehirlerinden ikisiydi. Kimileri bu şehirleri diğerlerinden daha ”güvenlikli” sayıyordu. 6 Ağustos sabahı Hiroşima’da kısa süren alarm sirenlerinin uyarısı pek ciddiye alınmadı, “tehlike geçti” sanılarak kısa bir süre sonra alarma son verildi. Siren seslerinin susmasından çok kısa bir süre sonra atom bombasının Hiroşima’ya atılacağından hiç kimsenin haberi yoktu, olamazdı da… İnsanlık tarihi o güne kadar atom bombası diye bir kitlesel imha silahını tanımıyordu.
Atom bombasının ilk denemesi 16 Temmuz 1945’te ABD emperyalistleri tarafından gerçekleştirilmiş ve söz konusu patlama kamuoyuna cephane deposunda meydana gelen şiddetli bir patlama olarak gösterilmişti. ABD emperyalizminin egemenleri, ikinci denemeyi “canlı hedef ”te deneme ve bu denemenin de daha önce bombalanmamış bir Japonya şehri olmasına ve böylece bombanın gerçek etkisinin ne olacağını öğrenmeye karar vermişti.
5 Ağustos öğle sonrasında verilen emirle 3,05 metre uzunluğunda, 74 santim çapında ve 4400 kilo ağırlığındaki “Little Boy” adı verilen atom bombası, B-29 Nr. 82 ve “Enola Gay” adı verilen uçağa yüklendi.
6 Ağustos 1945 sabahı, saat 8.15’e yaklaşırken, “Enola Gay” ve onunla birlikte uçuş yapan uçaklar Hiroşima’nın üzerinde uçuyor, birbirlerine anlaştıkları sinyali verdikten sonra “Little Boy” şehrin üzerine bırakılıp acil biçimde geriye uçuşa geçiyorlardı. Saat 8.16’da bomba patladığında her yanı “cehennem ateşi” sarmış, neye uğradıklarını bile anlamadan on binlerce insan ölmüştü. Patlamanın ve basıncın etkisinin azaldığı alanlarda anında ölmeyenler ise ya çok kısa bir süre sonra yaşamını yitirdiler ya da ömrü boyunca atom bombasının izlerini vücutlarında taşıdılar, somut olarak da radyasyondan kaynaklanan hastalıkları gelecek kuşaklara devrettiler.
Hiroşima’ya atılan atom bombasının katlettiği insan sayısı konusunda değişik veriler var. Fakat genelde üzerine anlaşılan rakamlar, atom bombasının patlamasıyla ilk anda yaşamını yitirenlerin sayısının 70 bin olduğu, yılsonuna kadar ise bu sayının 140 bine çıktığı, 1950’ye gelindiğinde ise bu sayının 200 bini bulduğudur. Hiroşima’nın o dönemdeki nüfusunun büyük bölümü yaşamını yitirdi, diğer bölümü ise yaralandı, sakat kaldı. Hiroşima’ya atılan bombanın 12.500 ton TNT patlama gücüne sahip Uranyum-235 bombası olduğu söylenmektedir.
9 Ağustos 1945’te, saatler 11.02’yi gösterirken bu sefer “Fat Man” adı verilen bombayı taşıyan B-29 tipi ve “Bock’s Car” adı verilen uçak Nagazaki üzerinde uçtu ve 540 metreden atışını yaptı.
Bazı anlatımlara göre havanın biraz sisli olması, bombanın şehir merkezine atılmasına olanak vermediği ve bu sayede ilk anda ölen insan sayısının Hiroşima’dakinden az olduğudur. Bu sefer atılan bomba Plutonium-239 bombasıydı. Bu bombanın 22 kiloton TNT patlama gücüne sahip olduğu tahmin edilmektedir. Bombanın patladığı ilk anda yaşamını yitirenlerin sayısı 25 bin ile 36 bin arası tahmin edilmektedir. Bu sayı yılsonuna kadar 70 bine, 1950’ye kadar ise 140 bine çıktı.
Böylece beş yıl içinde doğrudan atom bombasının patlaması sonucu ölenlerin sayısı 340 bini geçti. Yüzbinlerce insan uzun süreli hastalıklara yakalanarak, sonraki yıllarda atom bombası barbarlığını gözler önüne seren canlı tanıklar oldular. 80 yıllık süreçte bu iki atom bombasının doğrudan sonuçlarına kurban giden insan sayısı milyon(lar) olarak tahmin edilmektedir.
Soğuk savaşın bombası
ABD emperyalistleri, bu barbarlığı savaşın sona erdirilmesinin bir gerekliliği ve yüzbinlerce ABD askerinin ölümlerini engellemenin bir önlemi olarak şirin göstermeye çalıştılar. Kamuoyuna Japonya’nın 15 Ağustos’ta yenilgiyi kabul etmesi ve 2 Eylül’de ise teslimiyet belgesini imzalayarak savaşın bitirilmesinin de atom bombalarının atılması sayesinde olduğunun propagandasını yaptılar.
Oysa gerçekler, Japonya’ya karşı savaşta müttefik güçlerin zaferi için, atom bombasının atılmasına gerek olmadığını göstermektedir. Japonya, daha Temmuz ayı sonu ile Ağustos ayı başlarında, SSCB’nin Japonya’ya karşı henüz savaşa girmediği ve Potsdam Konferansı’nın yapıldığı dönemde, SSCB’den savaşa son vermek için arabuluculuk talebinde bulunmuştu. Savaşın hâlâ sürdüğü durumda, SSCB’nin de Yalta Konferansı’nda ki anlaşmaya göre Japonya’ya karşı savaşa gireceği de bilindiğinde, bu savaşın kazanılacağını o dönemin askeri yetkilileri ve önde gelen siyasetçileri de kabul etmektedirler. Churchill anılarının altıncı cildinde, “Japonya’nın kaderinin atom bombası tarafından belirlendiğini kabul etmek yanlış olur. Onun yenilgisi atom bombası atılmadan önce açığa kavuşmuştu.” tespitini yapmaktadır. ABD emperyalizminin baş askeri yetkililerinden Amiral Leahy de benzer görüşü savunmaktadır. 1950’de yayımlanan görüşünde şunu söylemektedir: “Görüşümce, Hiroşima ve Nagazaki’de bu barbar silahın kullanılmasının Japonya’ya karşı savaşımımızda bize önemli bir yardımı olmamıştır.”
Bu bağlamda ABD emperyalizminin esas hedefi ve hesaplarının içinde, savaş sona ererken, olarak dünyadaki nüfuzunu genişletmek, Sovyetler Birliği’ne saldırmak ve Çin’de gelişen devrimi engellemek vardı. Kimi burjuva siyasetçiler bile söz konusu atom bombalarının İkinci Dünya Savaşı’nın son patlamaları olmaktan çok, “soğuk savaşın ilk bombaları” olduğunu teslim etmektedirler.
Yalta Konferansı 4-11 Şubat 1945’te gerçekleşti. Sovyetler Birliği, ABD ve Büyük Britanya arasında “Uzak Doğu” ile ilgili bir anlaşma yapıldı. Buna göre Sovyetler Birliği, Almanya’nın teslim olmasından ve Avrupa’da savaşın bitmesinden iki-üç ay sonra, müttefik güçlerle birlikte Japonya’ya karşı savaşa girecekti. Bilindiği gibi 8 Mayıs 1945’te Almanya’nın teslimiyetiyle İkinci Dünya Savaşı Avrupa’da son bulmuştu.
Alman faşizminin yenilgiye uğratılması ve Avrupa’da, özellikle de Doğu Avrupa’da birçok ülkenin faşizmin boyunduruğundan kurtarılması, Sovyetler Birliği’nin dünya halkları arasındaki nüfuzunun gelişmesine, sosyalizmin çekiciliğinin her zamankinden daha da güçlü hâle gelmesine yol açtı. İkinci Dünya Savaşı öncesinde tek sosyalist ülke olan Sovyetler Birliği’nin yanında sosyalizme doğru ilerleyen yeni ülkeler, halk demokrasisi ülkeleri doğmaya başlamıştı.
Bu gelişmeler kuşkusuz ki dünyayı paylaşmak isteyen emperyalistlerin, somutta da İkinci Dünya Savaşı döneminde Sovyetler Birliği ile müttefik olan ABD ve İngiliz emperyalizminin işine gelmiyordu. Her ne kadar İkinci Dünya Savaşı’nda belli bir tarihten sonra Sovyetler Birliği ile ittifak kursalar da ABD ve İngiliz emperyalistlerinin planında sosyalizme ve somutta da sosyalizmin kalesi Sovyetler Birliği’ne karşı mücadele hiçbir dönem gündemlerinden çıkmadı. Sovyetler Birliği ile ittifak kurmalarının perde arkasında bile, esas olarak Sovyetler Birliği’nin nüfuzunu sınırlama, sosyalist / komünist düşüncelerin dünya halkları arasında yayılmasını engelleme amacı vardı.
Nazi Almanya’sının teslimiyetinden sonra İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’da son bulması, zaferin esas gücünün Sovyetler Birliği olması, doğal olarak Sovyetler Birliği’nin halklar arasındaki etkisini de güçlendiriyordu. Gündeme müttefik güçlerin savaş sonrası Avrupa’sının durumunu belirleme sorunu yerleşmişti. Bu koşullarda müttefik güçlerin katıldığı Potsdam Konferansı, 17 Temmuz-2 Ağustos 1945 tarihleri arasında gerçekleşti.
Daha önce bu konferansın ertelenmesine yol açan ABD Başkanı Truman, 16 Temmuz’da atom bombasının denenmesi sonrasında, bunu pazarlıklarda koz olarak kullanmaya ve Sovyetler Birliği’nin Japonya’ya karşı savaşa girmesinden önce atom bombasını kullanarak Japonya’yı teslim almaya yönelik planlarını gerçekleştirme çabası içine girdi. Potsdam Konferansı döneminde ABD, Büyük Britanya ve Çin, Japonya’ya koşulsuz teslim olması çağrısı yapan bir ortak deklarasyon yayımladılar. Sovyetler Birliği Japonya’ya karşı savaşa girmediği için bu tarihte söz konusu deklarasyonu imzalama durumunda değildi.
ABD emperyalizmi, Sovyetler Birliği’nin Japonya’ya karşı savaşa girmesi ve bu savaşın kazanılması durumunda, mümkün olduğunca onun etkisini azaltma, rolünü küçük gösterme ve kendi etkisini güçlendirmenin planlarını da yapıyordu. Böylece Japonya’nın savaş sonrası durumu üzerine Sovyetler Birliği’nin etkisi engellenmek isteniyordu.
2 Ağustos’ta Potsdam Konferansı sona erdi. 6 Ağustos’ta Hiroşima’ya ilk atom bombası atıldı. Bu aslında, atom bombasını atanlar ve onları bilgilendiren kişiler dışında kimsenin bilgisi dâhilinde değildi. Atom bombasının atılmasını belirleyen askeri güç durumu değildi. Bu, esas olarak ABD emperyalizminin egemenlerinin dünya hegemonyası planlarını gerçekleştirme hesaplarının bir sonucu idi. Sonuçta bombalanan esas olarak sivil halk oldu. Birçok “bilir” kişi gibi İngiliz Profesör Blackett de atom bombasının kullanılmasının, İkinci Dünya Savaşı’nın son askeri edimi olmaktan çok, Sovyetler Birliği’ne karşı diplomatik soğuk savaşın ilk eylemleri olduğunu tespit etti. Daha pek çok yetkili kişi de aynı düşünceleri savunmaktadır.
Gerçekten de atom bombası, esas olarak Sovyetler Birliği’ne karşı diplomatik savaşın bir parçası, İkinci Dünya Savaşı ertesinde dünya hegemonyasını sağlamanın bir aracı olarak kullanıldı. ABD emperyalizminin “sahibinin sesi” basını, radyosu ve kimi siyasetçileri, atom bombasının atılmasından sonra, saldırgan bir biçimde dünyayı atom silahıyla korkutmanın propagandasını yapmaya başladılar.
Bu arada Sovyetler Birliği, Yalta Konferansı’ndaki anlaşmaya uygun davranarak, 8 Ağustos’ta Japonya Hükümeti’ne, müttefik güçlerle birlikte Japonya’ya karşı savaşa girdiğine dair açıklamayı verdi ve ona savaş ilan etti.
Sovyetler Birliği’nin Japonya’ya karşı savaşı başlattığı gün, 9 Ağustos 1945’te ABD emperyalizmi Nagazaki’ye atom bombası attı. Hiroşima’daki gibi Nagazaki’de de hedefte askeri alanlar yoktu. Öldürülenlerin esası yine sivil halktı.
Japon emperyalizminin egemenleri kendi aralarında yenilgiyi kabul etmenin koşulları üzerine tartıştılar. Sonuçta İmparator Hirohito, imparatorluğun korunması şartıyla Japonya’nın teslim olmasında karar kıldı. Aslında çelişkili görünse de atom bombalarının atılması, İmparator’un, Japon halkı karşısında kendi nüfuzunu koruyarak, teslim olmayı Japon ulusunun yok olmasını engellemek amacıyla kabul etmiş gibi kitlelere yutturmasının da aracı oldu. Bu bağlamda atom bombaları sivil halkı katlederken, Japon emperyalizminin egemenlerinin de işine yaradı.
Japon emperyalizminin egemen sınıfları, somutta İmparator yanlıları ile ABD emperyalizminin Sovyetler Birliği’ne ve onun şahsında komünizme karşı olması, savaşan iki gücün (ABD ve Japonya’nın) belli bir noktada ortak tavra sahip olmasını beraberinde getirdi.
Japonya İmparatoru, Sovyetler Birliği’nin askeri güçlerinin savaş nedeniyle Japonya’ya girmesi durumunda iktidarının tümüyle yıkılacağından korkuyordu. ABD emperyalizmi ise, Japonya’yı Sovyetler Birliği olmadan kendi egemenliği altına almak amacında idi. ABD emperyalizmi için, yenilgiyi kabul eden bir İmparator ile muhatap olmak, Sovyetler Birliği ile muhatap olmaktan iyi idi.
Japonya İmparatoru, 15 Ağustos’ta yenilgiyi kabul ettiklerini Japon halkına yaptığı bir konuşmayla açıkladı. İkinci Dünya Savaşı, Japonya’nın 2 Eylül’de teslimiyet belgesini imzalamasıyla son buldu. Sovyetler Birliği savaşın son bulmasını, müttefik güçlerin Japonya’ya karşı savaşı kazanmasını selamladı.
Atom silahlarının yasaklanması mücadelesinde Sovyetler Birliği’nin tavrı
1945 Aralık ayında; Sovyetler Birliği, ABD ve İngiltere dışişleri bakanlarının katıldığı Moskova’daki konferansta, atom bombası ve atom enerjisi üzerine görüş alışverişi yapıldı, tartışıldı. Bu tartışmalar bağlamında 24 Ocak 1946’da yapılan Birleşmiş Milletler Genel Toplantısı’nın Birinci Oturumu’nda, Birleşmiş Milletler Atom Enerjisi Komisyonu’nun kurulması kararlaştırıldı. Komisyon, Birleşmiş Milletler’e üye 11 ülkenin ve Kanada’nın bir temsilcisi olmak üzere 12 kişilik bir komisyon olarak oluşturuldu. Komisyon, 1946 Haziran ayı ortalarında çalışmalarına başladı.
Sovyetler Birliği, bu süreçte en başından itibaren atom bombasının yasaklanması için mücadele etti, her tür kitlesel imha silahının yasaklanmasından yanaydı. Somutta da öncelikle atom silahlarının yasaklanması için mücadele ederken, genelde silahsızlanma, askeri güç sayısını azaltma mücadelesini de vermekteydi. Birleşmiş Milletler toplantı ve tartışmalarında devamlı atom silahlarının yasaklanması için karar tasarıları sunulmakta ve bu silahlarının saldırganlığın silahları olduğunu, savunma silahları olmadığını da doğru olarak tespit etmekteydi.
Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Molotov, Birleşmiş Milletler toplantısında yaptığı bir konuşmada, atom bombasının savunma silahı olmadığını anlatırken, “Eğer devletimizi koruma ve savunma zorunluluğundan bahsedersek şu konuda açık olmak zorundayız ki; bu görev öyle atom bombalarının yardımıyla çözülebilecek cinsten değildir. Bilindiği gibi atom bombası yabancı bölgeler içindir, kendi bölgeni korumak için belirlenmiş değildir.” düşüncesini de savunmaktaydı.
Sovyet temsilcilerinin bu konudaki karar tasarılarında savundukları temel düşünce; tüm kitle imha silahlarının üretiminin ve kullanımının yasaklanması, üretilmiş ya da üretimine başlanmış ama henüz bitmemiş olan tüm atom ve kitlesel imha silahlarının yok edilmesi / imha edilmesi; bu yasaklanmanın uygulanmasını garantilemek için de uluslararası sıkı bir denetimin sağlanması düşüncesiydi.
Sovyetler Birliği, atom enerjisinin barışçıl amaçlarda, kitlelerin hayat seviyesini yükseltmek için kullanılmasını da savunur. Böylece atom enerjisinin kullanımı ile atom silahları üretimi arasında bir ayrım yapılmaktadır. Kitlesel imha silahlarına karşı çıkışlarının temelinde, bu silahların ayrımsız biçimde sivil halkı da hedef alması ve kitlesel imha gücüne sahip olmaları yatmaktadır. Söz konusu dönemde henüz atom bombasının ve bu silahların yaydığı radyoaktif ışınlarının insanlara ve doğaya verdiği zararın, bunun uzun vadeli etkilerinin ne olduğu tam bilinmemektedir. Olgu olarak bunun bilincinde değildiler. Bilim henüz bunu anlayacak seviyede gelişmemişti.
Öncelikle ABD emperyalizmi ve onunla sıkı işbirliği içindeki İngiliz emperyalistleri de atom silahlarının ve genelde kitlesel imha silahlarının yasaklanmasına karşı olan bir siyaset izlediler. ABD emperyalizmi atom bombasının sırrına sahip olan tek devlet olarak kendisini görür ve atom silahı tekelini elinde tutarak dünyaya egemen olma siyasetini, öncelikle sosyalizmin kalesi olan Sovyetler Birliği’ne ve emperyalizme karşı kurtuluş mücadelesi vermekte olan ülkelere karşı tehdit unsuru olarak kullanmaktaydı.
Molotov’un 1947 sonlarına doğru “Atom bombasının sırrı yoktur.” biçimindeki açıklamaları ABD emperyalizmi tarafından blöf olarak değerlendirilir. 1949 sonbaharına gelindiğinde ABD Başkanı, SSCB’nin de atom silahı ürettiğini ve “atom bombası sırrının” olmadığını kabul etmek zorunda kalır. Çünkü Sovyetler Birliği de atom bombası üretmiş, denemesini de yapmıştır.
Sovyetler Birliği’nin atom bombası üretmesi ilk bakışta atom silahları başta olmak üzere tüm kitlesel imha silahlarının yasaklanması için mücadele etmesi tavrıyla çelişkili görünmektedir. Fakat Sovyetler Birliği kendisi de atom bombası üretmesine rağmen, bombayı ürettikten sonraki süreçte de atom bombasının ve tüm kitlesel imha silahlarının yasaklanması, üretilmiş olanların imha edilmesi için mücadeleye devam etmiştir.
Böylesi bir durumda “Mademki yasaklanmasını istiyor, o zaman niye üretiyor ki?” biçiminde sorular gündeme gelmektedir. Sovyetler Birliği’nin yaklaşımı ve atom silahı üretmesinin gerekçesi, Stalin’in “Bir Pravda muhabirinin atom silahı üzerine sorularına yanıt”ta ortaya çıkmaktadır. 6 Ekim 1951 tarihli Pravda’da yayımlanan röportajda şöyle söylemektedir:
“Soru: Bu günlerde Sovyetler Birliği’nde yapılan bir atom bombası denemesi üzerine yabancı basında koparılan gürültü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Yanıt: Gerçekten de ülkemizde kısa süre önce bir atom bombası denemesi yapılmıştır. Çeşitli çaplarda atom bombalarının denenmesi, Anglo-Amerikan saldırgan bloğunun saldırısına karşı ülkemizin savunulması planına uygun olarak bundan sonra da sürdürülecektir.
Soru: Atom bombası denemesiyle bağlantılı olarak ABD’nin önde gelen şahsiyetleri alarm veriyor ve ABD’nin güvenliğinin tehdit edildiğine ilişkin yaygara koparıyorlar. Böylesine telaşa kapılmak için herhangi bir neden var mı?
Yanıt: Böyle bir telaşa kapılmak için herhangi bir neden yok. Sovyetler Birliği’nin sadece atom silahının kullanılmasına karşı olmakla kalmayıp, yasaklanmasını, üretiminin durdurulmasını savunduğunu, ABD’nin bu önde gelen şahsiyetlerinin bilmesi gerekir. Bilindiği gibi Sovyetler Birliği çeşitli kereler atom silahının yasaklanmasını talep etmiş, fakat her defasında Atlantik Paktı güçlerince reddedilmiştir. Bunun anlamı, ABD’nin ülkemize saldırdığı durumda, ABD egemen çevrelerinin atom bombası kullanacağıdır. Sovyetler Birliği’ni, saldırganları donanmış olarak karşılayabilmek için atom silahına sahip olmaya zorlayan durum işte tam da budur.
Elbette saldırganlar, Sovyetler Birliği’ne saldırdıklarında, Sovyetler Birliği’nin donanmış olmasını istemiyorlar. Ne var ki Sovyetler Birliği bu görüşte değildir ve saldırganları tam donanmış olarak karşılamak gerektiğini savunmaktadır.
Buna göre, eğer ABD Sovyetler Birliği’ne saldırma niyetinde değilse, ABD’nin etkili şahsiyetlerinin telaşı gereksiz ve ikiyüzlü bir telaş olarak değerlendirilmelidir, çünkü Sovyetler Birliği, ABD ya da başka bir ülkeye saldırıyı düşünmemektedir.
ABD’nin önde gelen şahsiyetleri atom silahının sırrına sadece ABD’nin değil, başka ülkelerin, özellikle de Sovyetler Birliği’nin sahip olmasından hiç hoşnut değiller. Atom bombası üretiminin ABD’nin tekelinde olmasını ve böylece başka ülkeleri ürkütme ve bu ülkelere şantaj yapma olanağını sınırsızca kullanmayı çok isterlerdi. İyi ama neden, hangi hakla böyle düşünüyorlar? Acaba barışın korunması böyle bir tekeli mi gerektiriyor? Bunun tam tersini, yani barışın korunması için bu tekelin ortadan kaldırılması ve sonra da mutlaka atom silahının yasaklanmasının gerektiğini söylemek daha doğru değil mi? Ben, atom bombası taraftarlarının, atom bombasının yasaklanmasını, sadece bu konuda tekelin kendilerinde olmadığını görünce, kabul edeceklerine inanıyorum.
Soru: Atom silahlarıyla ilgili olarak uluslararası bir denetim hakkında ne düşünüyorsunuz?
Yanıt: Sovyetler Birliği atom silahının yasaklanmasından ve üretiminin durdurulmasından yanadır. Sovyetler Birliği atom silahının yasaklanması, üretiminin durdurulması ve şimdiye kadar üretilmiş atom bombalarının tamamen sivil amaçlarla kullanılması üzerine karar alınmasından ve bunun titizlik ve özenle uygulanmasından yanadır. Sovyetler Birliği işte böyle bir denetim istemektedir.
Amerikalı önde gelen şahsiyetler de aynı şekilde “denetim”den söz ediyorlar, fakat onların “denetim”i atom silahı üretimine son vermekten değil, bu üretimin sürmesinden, hem de şu ya da bu ülkenin sahip olduğu hammadde miktarı ölçüsünde sürmesinden hareket eden bir denetim. Dolayısıyla Amerikalıların “denetim”i atom silahının yasaklanmasından değil, legalleştirilmesinden, onaylanmasından hareket etmektedir. Böylece savaş kundakçılarının atom silahının yardımıyla on binlerce, yüz binlerce barışsever insanı yok etme hakkı onaylanmaktadır. Bunun denetim değil, denetimle alay etmek, halkların barış özlemine ihanet etmek olduğu açıktır. Elbette böyle bir “denetim” atom silahının yasaklanmasını, üretimine son verilmesini amaçlayan barışsever halkları doyurmayacaktır.” (“Eserler Cilt 16”, Stalin, s. 246-248, İnter Yayınları, İstanbul)
Stalin’in sorulara yanıtları, Sovyetler Birliği’nin soruna hangi temelde yaklaştığını, atom silahlarının yasaklanmasından yana olmasına rağmen neden kendilerinin atom bombası ürettiğini ortaya koymaktadır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde, ABD emperyalizmi başta olmak üzere emperyalistlerin Sovyetler Birliği’ne karşı saldırganlığı; bu saldırganlıkta atom ve daha sonra hidrojen bombası gibi kitlesel imha silahlarını tehdit unsuru olarak kullanması, Sovyetler Birliği’nin atom tekelini ABD’nin elinden, atom bombasını üretebilme bağlamında almasının, ABD emperyalizminin saldırganlığını frenleme rolünü oynama ve benzeri olgulara bakıldığında; buna bir de radyoaktif ışınların ve benzerinin uzun vadede doğaya, insanlığa vereceği büyük zararın bilincinde olmamak eklendiğinde, Sovyetler Birliği’nin tavrı anlaşılırdır.
Biz geriye dönüp gelişmeleri değerlendirebilecek durumdayız. Bilim bugün 1945-50’li yıllara göre çok çok daha gelişmiş ve sadece atom bombalarının, genelde kitlesel imha silahlarının barbarlığını değil, atom santrallerinin doğaya verdiği, vereceği zararın kısa ve uzun süreli etkilerinin neler olabileceğini değerlendirme, görme imkânlarını sunmaktadır.
Tarihsel gelişme, Stalin’in, atom silahlarının yasaklanmasının, ABD emperyalizminin tekelinin elinden alınarak sağlanabileceği beklentisini boşa çıkardı. Yasaklanması yerine, rekabet gelişti. Bu, bir yandan ABD ve onunla birlikte hareket eden İngiliz emperyalistlerinin komünizme karşı ve dünya hegemonyası için mücadelenin ve aynı zamanda, Sovyetler Birliği temsilcilerinin Birleşmiş Milletler toplantılarında ortaya koyduğu gibi, atom silahlarının saldırı silahı olduğu gerçeğinin de doğal bir sonucudur.
Güncel olarak mevcut atom silahları dünyamızı sayısız kez yok edebilecek güçtedirler. Tekniğin gelişmesiyle birlikte atom bombasının boyutu küçültülmüş ama yakıcı-yıkıcı ve radyoaktif zehirleme gücü daha da yükseltilmiştir.
Atom silahları belli sınırlamalara rağmen yasaklanmadı ve hala dünyanın ve insanlığın geleceğini tehdit etmektedirler. Emperyalistler atom silahlarını sorun olarak görmemektedirler. Sorun olarak gördükleri şey, atom silahlarının kendilerinin istemediği güçlerin de elinde bulunmasıdır. Bu nedenle, örneğin atom silahına sahip olma yönünde faaliyet gösterdiği gerekçesiyle İran bombalanmaktadır.
Dünyanın işçi, emekçi ve tüm ezilen halkları emperyalist barbarlığa karşı birleşip mücadeleye katıldığında o barbarlığı yıkma gücündedirler. Çözüm işçi, emekçi ve tüm ezilen halkların kendi güçlerinin bilincine varması ve emperyalist barbarlığa karşı devrim mücadelesini yükseltmesi ve sınıfsız, sömürüsüz toplumu yaratmak için birleşmesidir. Tek seçenek, ya barbarlık içinde çöküş, ya sosyalizmdir!
1 Temmuz 2025


































































