Öcalan’ın çağrısı üzerine toplanan PKK 12. Kongresi, 5-7 Mayıs 2025’te, Medya Savunma Alanları’nda yapıldı. Verilen bilgiye göre Kongre, bütün çalışma alanlarını temsil eden delegelerle iki farklı alanda eşzamanlı olarak gerçekleştirilmiştir. Öcalan, PKK 12. Kongresine gönderdiği “Perspektif” [1] başlıklı yazısını giriş ve yedi ana başlık altında ele alıyor. Bu yazının bazı noktaları üzerinde durmak istiyoruz.
“Apo Dönemi”
Giriş başlıklı bölümde PKK öncesindeki Kürt Hareketi değerlendiriliyor. Sonuçta, PKK öncesi Kürtlük ve Kürt’ün varlığının tartışılır olduğu bir dönem olarak değerlendirilip, Apo ile yepyeni bir dönemin başladığı anlatılıyor.
Öcalan, önderlik gerçeğinin anlaşılmadığını, önderliğin emekle, toplumsal gerçekleşmeyle kendisini yarattığını, Kürdistan tarihinde sosyalist bir inşa olduğunu söyledikten sonra şöyle diyor: “Apo bir önderlik inşası bir kişi kültü inşası değil, kolektif önderlik inşasıdır”. Sözü edilen önderlik, PKK belgelerine göre Öcalan ve “şehitler”den oluşan bir kurumdur! Önderlik kurumunda yer aldığı söylenen “şehitler”in tartışma, görüş belirtme imkânı olmadığına göre önderlik, bu kurumda yaşayan ve görüş belirten tek kişi olan Öcalan’ın kendisidir. “Kolektif önderlik” olduğu iddia edilen kurum tek kişidir: Öcalan. Ona inananlar açısından Öcalan bir güneştir. “Güneşimizi karartamazsınız!” sloganı pankartlara yazılan, söylemlerle dile getirilen bir slogandır. Öcalan’ın yüceltilmesi, idealize edilmesi, güneşe benzetilmesi kişi kültünden başka bir şey değildir. Bu Öcalan’ın otoritesini pekiştirmek ve karşıtlarını bastırmak amacıyla bilinçli olarak yaratılan bir külttür.
Öcalan şöyle devam ediyor:“50 yıldır doğru anlaşılmayı bekliyorum. Anlatıyorum, anlatıyorum sonra yine anlatıyorum. PKK’de Önderlik gerçeğini anlamamak; PKK’yi anlamamak, özgür Kürt’ü, Kürdistan’ı anlamamak demektir. Gerilikte ısrar etmek demektir. Bunun için gelişmiyor, önderleşmiyorsunuz. Sizi Önderlik gerçeğinin bir parçası hâline getirmek için 50 yıldır amansız bir emek ve mücadele içindeyim.
Önderlik gerçeğini doğru anlamadan, kendini gerçekliğe yatırmadan bırakın topluma öncülük etmeyi, kendiniz yürüyemezsiniz. Nitekim kendinizi dahi taşıyamıyorsunuz. Muazzam bir söylem ve eylem gücüm var. Bunları size sunuyorum, zorla vermeye çalışıyorum, yine almıyorsunuz. Kendinizi bir çözümsüzlük olarak dayatmakta ısrar ediyorsunuz. Neden? Bu önemli tabi çünkü ciddi bir iş. Şu anda Apo gerçeği hem bir süren durum olarak hem de an olarak tarihe damgasını vurmuş ve öyle gidiyor.”
Abdullah Öcalan, her şeyi, herkesten iyi bilen biridir! O her konuda uzmandır, siyasetçidir, sanatçıdır, hukukçudur, sinemacıdır, tarihçidir, fizikçidir, bilim insanıdır. 50 yıldır anlatıyor ama PKK’de “kendisi yürüyemeyen, kendisini bile taşıyamayan”lar, yani Apo dışındaki tüm PKK ve zaten “dağılmış, felç edilmiş, anlama gücü yok” olan halk, bir türlü “önderlik gerçeği”ni anlayamıyorlar! “Önderlik gerçeği” yani Apo anlaşılamadığı için gerilikte ısrar ediliyor. Apo dışında mücadeleyi yürütenler, Apo’nun onların kullanımına sunduğu “muazzam söylem ve eylem gücü“nü alıp kullanamıyorlar. Hatta bazen Apo’nun söyledikleri dışında işler yapmaya kalkışılıyor. Apo’nun “muazzam söylem ve eylem gücü”nün hikmetini anlayamayanlar böylelikle “kendilerini çözümsüzlük olarak dayatmakta ısrar ediyor”lar.
Öcalan, her şeyi kendisi ile başlatan ve kendisi ile bitiren bir “önderlik”tir. O kendisine hayrandır, kendi durumunu abartan, benmerkezci bir tavır içinde olan narsist bir kişiliktir. Kendini diğer insanlardan, özellikle de 50 yıllık PKK tarihinde “şehitler dışında” ki kadro ve militanlarından üstün gören bir anlayışa sahiptir. Eleştiriye kapalıdır, hata yaptığını hiç düşünmemektedir. Ona sürekli övgü ve iltifatta bulunmak, ona inanmak, her söylediğini âdeta mutlak gerçek olarak görmek, gereğini yapmak gereklidir.
Gerçek “Apo”cular, Öcalan’ı “önderlik” olarak kabul edenler, onda olağanüstü değerler bulunduğuna kelimenin gerçek anlamında iman edenlerdir. Ona mutlak sadakatle bağlıdırlar. Öcalan’ın görüşleri sorgulanamaz, o her zaman haklıdır, ne söylese doğrudur, yerindedir. “Önderlik” yanılmaz! Yanıldığını düşünenler onu anlayamamışlardır! Aslında “Önderlik” ile ona inanan PKK’liler arasındaki ilişki şeyh-mürit ilişkisidir. Müritler içinde kimileri şeyhin söylediğini sorgulamaya kalktıklarında, şimdi olduğu gibi, şeyh onlara haddini bildirir: Elli yıldır anlatıyorum, anlamıyorsunuz! Müritler, daha önceki bütün pratiklerindeki tavırlarıyla bizzat şeyhi uçurdukları için, hizaya çekildiklerinde “özeleştiri” yapma, daha doğrusu biat etme dışında bir çıkar yolları yoktur.
Öcalan, yeni sürecin inisiyatifinin “bu işin öncülüğünü yapanlar” olduğunu, kendisine göre bunun “sağlıklı bir yöntem” olduğunu ve “Devlet denetiminde bu toplantımızla programını hazırlıyoruz.” diyor. Devamla, “Nasıl bir demokratik toplum bunun yoğun çabası içinde” olunduğunu, Türkiye Cumhuriyeti ile “ savaş ve ayrılıkçı çatışma sürecinden barış ve demokratik bütünleşme” sürecine girildiğini, benzer süreçlerin “Irak, İran, Suriye Devletleri için de” devreye gireceğini belirtiyor. Savaş ve ayrılıkçı çatışma sürecinden, özellikle T.C. ile demokratik bütünleşmeye geçiş sürecinin anlaşılması ve onaylanması, bunun gereğinin yapılması; Apo’nun Kongre’ye verdiği direktif, sunduğu “perspektif” budur.
Öcalan’ın yazdıklarından, satır aralarında bazı gerçekler de gün yüzüne çıkmaktadır. Yeni dönemin inisiyatifi T.C.’nin istihbarat kurumu MİT’in şahsında “devletin” elindedir. Öcalan’a göre inisiyatifin T.C.’nin elinde olması “sağlıklı bir yöntemdir.” T.C.’nin elinde olan yöntem temelinde, “devlet denetiminde bu toplantımızla programını hazırlıyoruz” diyor. “Bu toplantımızla” kastedilen PKK 12. Kongresi’dir. Devlet denetiminde yapılan PKK’nin 12. Kongresi, yeni dönemin programını hazırlamıştır.
Doğa ve anlam
Öcalan, “Doğa ve anlam” ara başlığı altında “Doğa ve anlam veya Doğanın Diyalektiği ile başlamak” istediğini, insanın “doğayı dinleyerek anlam gücünü geliştirdi”ğini, “ilk öğrenme tarzı”nın “mimetik” olduğunu, “Toplumsal tarih boyunca doğayı dinleyerek öğrenme yöntemi(nin) giderek zayıfladı”ğını, “mitik düşüncenin hâkim olduğu o döneme mitik dönem” dendiğini, bu dönemin “hayallerle ifade edilen bir dönem” olduğunu, “insanlığın yaşadığı en uzun dönem”in mitik dönem olduğunu ve bu dönemin de “milyonlarca yıl” sürdüğünü söylüyor.
Apo burada, tabi her şeyi bilen olarak “doğa ve anlam, doğanın diyalektiği” gibi çok derin(!) konularda “bilge filozof”luğunu konuşturuyor. Yazılı tarihin milyonlarca yıl öncesinden başlıyor. Mitik, mimetik ve benzeri kavramlarla kendisinin ne kadar derin bir bilgiye sahip olduğunu müritlerinin bilmesini istiyor. Nasıl olsa soran olmaz! Soran anlayamamıştır! “Tamamen hayallerle ifade edilen ve milyonlarca yıl süren bir dönem”. Apo dediyse öyledir. Bir bildiği vardır!
Laf kalabalığı içinde boğulan gerçek şudur: İnsanlığın yazılı tarihi 5000 yıllık bir geçmişe sahiptir. Yazıya dökülmüş sözlü tarih –Öcalan’ın mitik dediği, mitlerin anlatıldığı dönem– en fazla 8-10 bin yıllık bir dönemdir. Fakat bütün araştırmaların şimdiye kadar gösterdiği, insanlık tarihinin bir milyon yıl öncesine kadar uzandığıdır. Bu bir milyon yıllık dönem hakkında, bırakalım milyon yıllık dönemi, onun çok sonrasındaki dönemler hakkında bilgimiz çok sınırlıdır. Hâl böyle iken Öcalan’ın derdi aslında örgütünün T.C. ile birleşmesi için feshini sağlamak olan bir yazıda yaptığı, sanki bütün insanlık tarihini çözümlemiş gibi çokbilmişlik gösterisinden başka bir şey değildir.
Bu bölümde Apo’nun yapmak istediği, kendisini doğa savunucusu olarak konumlandırmak, çevre hareketinin teorisini geliştiriyor görünmektir. İnsanın doğaya hükmetme tavrıyla yabancılaşmasından haklı olarak yakınıyor. Fakat bunu böyle basit, yalın söyleme yerine felsefeci, tarihçi rollerine bürünüyor.
Öcalan ve İslam
Öcalan “Perspektif”inde şöyle yazıyor: “Örnek olarak İslam’ı alırsak her şeyin bağlandığı bir Allah kavramı var. Allah işte evreni kuşatan, an be an her şeye hükmeden, an be an her şeyi yaratan varlık olarak Allah’ın tanımı yapılır. Hatta tanımlanmazlığı ifade edilir. Bir imandır, ifade edilemez diye sunulur. İslam demek bu demektir. Aslında bu bir aşamadır ve bu çok çarpıcı bir aşamadır insanlık tarihinde. İslam’ın bu kadar etkili olmasının nedeni de budur. Felsefe ile mitolojik düşünce arası bir düşüncedir İslam. İslami düşünce ne tam felsefedir ne tam mitik düşüncedir. İkisine de şiddetle karşıdır, Gazali’de ifadesini bu bulur. Eğer bir ekol olarak bahsedeceksek ki hâkim ekoldür Gazali, bir yandan Avrupa’da zafere giden bilime yol açan felsefeye kapıları kapatır. Diğer yandan kelamı geliştirir, ama kelam demek felsefe demek değil. Diğer yandan mitolojik çağı da kapatır. Ve böyle yepyeni bir İslam çağı doğar. Çok etkilidir. Çağa damgasını vurmuştur. Hem Hristiyanlığı hem Tevrat’ı hem Hint-Çin dinlerini geriletmiş kendisine bir alan açmıştır. Neden? Çünkü önemli bir aşamadır.”
Tüm dinler, psikolojik sağaltıcı özelliği bir yana bırakılırsa, mantıklı düşünmeyi engelleyen uyuşturucu etkisiyle, hâkim sınıfların ezilen sınıf ve katmanları kandırmak ve uyutmak için kullandıkları bir “afyon”dur. Öcalan tüm dinler gibi halkın afyonu olan İslam’dan değil, onun “tutucu” hâle gelmesinden yakınıyor. Öcalan’ın, “insanlık tarihinde çarpıcı bir aşamadır” tümcesi üzerine kurulu bütün söylemi, İslam dini üzerinden genelde dinlere verilen bir primdir, düpedüz idealizmdir.
Marksizm-Leninizm bilimi, dini ve din propagandasını kökten reddeder. Din, biçimi ne olursa olsun idealizmdir. Marksizm-Leninizm idealizmi dıştalar, ona karşıdır. İdealizmin reddi sadece din biçimindeki görüntüsü ile sınırlı değildir, her türlü idealizmin reddidir. Marksizm-Leninizm bilimi diyalektik ve tarihi materyalizm temelinde yükselir.
Bilim ile safsata nasıl birbirine zıt ise, Marksizm-Leninizm de din ile öyle zıttır. Dini, ezilen sömürülen yığınların aldatılması, köle bırakılması için bir uyuşturucu “afyon” olarak gören Marksizm-Leninizm; sömürüye, köleliğe karşı olduğu için, marksist-leninistler doğal olarak bu “afyon”a karşı mücadele etmek zorundadırlar. Aksi hâlde ezilen ve sömürülenlerin kurtuluşuna karşı çıkmış olacaklardır. Bu anlamda herkes kendi sınıf konumuna uygun bir düşünce savunur. Öcalan’ın din bağlamında savunduğu düşünce de idealizmdir.
Toplumsal doğa ve sorunsallık
Öcalan, evrenin oluşumu bağlamında da bazı analizler yapıyor. Evrenin “büyük patlama” sonucu oluştuğuna da inanmıyor! Big Bang teorisine değiniyor: “O kaba materyalizm dönemi yaşandı. O materyalizm iyi ki aşıldı. Evren hiç de öyle söyledikleri gibi değilmiş. İşte o güneş merkezli evren teorisi, daha sonra samanyolu, şu anda kara delik etrafında bir de kara madde var, karanlık enerji… şimdi bu kavramlar daha da çoğalacak.” Öcalan, Materyalizm aşıldı söylemi ile safının neresi olduğunu belirliyor. Öcalan’ın materyalizm dışındaki bütün akımlarla ilişkisi var. Sosyalizmle ilişkisi ise yalnızca lafta kalmaktadır.
Öcalan’ın evrenin oluşumuyla ilgili anlattıklarının hepsi sanal ortamda herkesin ulaşabileceği “bilgiler”dir. Hepsi de hâlâ “bilim” kabul edilen teoriler, hepsi de gelişmeye açıktır. PKK Kongre üyeleri, bir ulusal kurtuluş hareketinin kendini fesih kongresinde bunların ne işi, ne işlevi var diye sormuyorlar. Şeyhi hayranlıkla, herhâlde biraz da şaşkınlıkla dinlemekle, sonra da biat açıklamaları yapmakla yetiniyorlar.
Tarihsel toplumda devlet ve komün ikilemi
Öcalan bu ara başlık altında, “Tarihsel materyalizm sınıf savaşı yerine ‘komün’ün ikame” edilmesi gerektiğini, “Sınıf çatışmasına dayalı tarihsel materyalizm ve sosyalizm tanımı yerine, devlet ve komün ikilemine dayalı bir tarihsel materyalizm ve sosyalizm alternatifinin daha doğru olduğuna” inandığını söylüyor! Devamla, “Marksizm’i gözden geçir”mek gerektiğini, tarihin “bir sınıf savaşımı tarihi değil, bir devlet ve komün çatışmasından ibaret” olduğunu söylüyor.
Öcalan’ın söylemleri, gayet açık ve net olarak Marksizm-Leninizm’den tamamen uzaklaştığının ifadesidir. O, sınıf mücadelesinden vazgeçişin teorisini yapmaktadır. “Reel sosyalizmin” çöküşünü Marksizm’in “sınıf savaşımı” teorisinin yanlışlığına bağlayarak, kendi uydurduğu anti-marksist teoriyi; “devlet ve komün ikilemine dayalı bir tarihsel materyalizm ve sosyalizm” diye adlandırdığı teoriye dayanak yapmaya çalışıyor.
Marx ve Engels, ünlü eserleri Manifesto’da şöyle diyorlar: “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir.
Özgür insan ile köle, patrisyen ile pleb, feodal bey ile serf, lonca ustası ile kalfa, kısaca ezen ile ezilen birbirleriyle sürekli karşı karşıya gelmişler, kesintisiz, kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman açık bir mücadele, her defasında ya toplumun tümüyle devrimci bir yeniden kuruluşuyla, ya da çatışan sınıfların birlikte çöküşü ile sonuçlanan bir mücadele sürdürmüşlerdir.” [2]
Sömürücü toplumların belirleyici özelliği, toplumsal adaletsizliğin temelinin kesinlikle sınıfların varlığına dayanıyor olmasıdır. Sınıfların oluşumu; insanın insan tarafından sömürülmesini, bir insanın bir başkasının emeğine sahip çıkmasını olanaklı kılan üretim araçlarının özel mülkiyetinden ayrı düşünülemez. Evrimin bir aşamasında toplumun sınıflara ayrılması tarihsel yönden kaçınılmaz bir olaydı.
Egemen sınıflar, sömürü toplumlarında, işçi ve emekçileri ezmek için her fırsattan yararlanırlar. Özel mülkiyetin egemenliği şartlarında toplum uzlaşmaz sınıflara ayrılır. Özel mülkiyetin toplumsal mülkiyete dönüştürülmesi ve burjuvazinin ekonomik temelinin ortadan kaldırılması sonucu sömürü ilişkileri de ortadan kalkacaktır. Sosyalizmin inşası sürecinde sömürücü sınıflar sıraya konularak tasfiye edilirler. Komünizme doğru ileri gidildiği ölçüde, sınıflar arasındaki ilişkiler her türlü sömürüyü, her türlü sınıf egemenliğini ortadan kaldıran yeni bir özellik kazanır. Sınıf ayırımının ortadan kalkacağı çağ başlar. Komünizme geçişle birlikte bütün sınıflar ortadan kalkarlar.
Öcalan, günümüz dünyasının gerçekliğini inkâr ediyor. İnkâr ettiği bir diğer konu da tarihsel materyalizmdir. O hâlde tarihsel materyalizmin ne olduğu sorusu üzerinde kısaca duralım:
Marksist-Leninist felsefenin doğuşu ve gelişimi bir rastlantı değil, bilimsel düşüncenin ve bir bütün olarak insanlık tarihinin gelişiminin zorunlu bir sonucudur.
19.yüzyılın ortalarına gelindiğinde bir dizi ülkede feodalizmin yerini kapitalizm aldı ve kapitalizmin iki temel sınıfı olan burjuvazi ve proletarya tarih sahnesine çıktı. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte sınıf ilişkilerindeki çelişkiler keskinleşti. Burjuvazi tarafından sömürülen ve en temel insan haklarından yoksun bırakılan proletarya, kapitalist sisteme karşı mücadeleyi yükseltti.
Proletaryanın kapitalistlere karşı ilk mücadeleleri kendiliğinden, tek tek birbirinden kopuk eylemler biçimindeydi. Bu mücadeleler süreç içerisinde giderek daha örgütlü ve belirli bir amaca yönelik duruma geldiler.
Yaşamın kendisi, sosyalizm için mücadelede işçi sınıfının kapitalist sömürüye karşı gelişen savaşımıydı. Proletaryanın başarılı bir savaşım verebilmesi için etkili araçlara ve bilgiye sahip olması gerekiyordu. Bu bilgi ise ancak bilimsel bir dünya görüşü temelinde olanaklıydı. Böylece proletaryanın, toplumun gelişiminin ve onun devrimci dönüşümünün yasalarını kavramasını sağlayacak bilimsel bir kuram gereksinimi kendisini dayatıyordu. Marksizm bu tarihsel gereksinime bir yanıt olarak ortaya çıktı.
Proletarya için bilimsel bir dünya görüşünün gereksiniminin sonucu, diyalektik ve tarihsel materyalizmin gelişiminde önemli bir itici güç oldu. Ama tek başına bu gereksinim yeterli olamazdı. Bilimsel gelişmenin belirli bir düzeye ulaşması, bir bütün olarak dünyanın, özel olarak da toplumsal yaşamın materyalist kavranışı için gerekli olan inandırıcı verilerin sağlanması gerekiyordu. Doğa ile toplumun kendilerine özgü yasalarına uygun bir biçimde sürekli gelişiminin kanıtlanması da elzemdi.
Diyalektik ve tarihsel materyalizm sürekli değişen ve gelişen dünyayı açıklarken, tarihsel koşullara uygun olarak gelişir ve kendini mükemmelleştirir, yeni bilimsel veriler ve pratik devrimci deneyimler ile zenginleşir. O, devrimci savaşımlarında işçi sınıfının ve tüm diğer emekçi kitlenin elinde kuramsal bir silahtır. Dünyanın bilimsel kavranışında ve devrimci dönüşümünde güçlü bir araçtır. Diyalektik ve tarihsel materyalizmin bu işlevini yerine getirebilmesi için yaşamla ve devrimci pratikle sürekli ilişki içinde olmak zorundadır. O, pratik sorunlara yanıtlar vermek, yeni olan her şeyi dikkate almak ve kitleleri ona doğru yönlendirmek durumundadır. Diyalektik ve tarihsel materyalizm yaratıcıdır çünkü o eleştirel ve öz eleştireldir. Onu yaratıcı kılan, bir dogma değil, bir eylem kılavuzu oluşudur.
Marksizm’in revizyondan geçirilmesi
Öcalan Marksizm’in revizyona tâbi tutulması gerektiğini yazıyor. Referansı ise Bakunin ve Kropotkin’dir. Oysa Marx ve Lenin, Marksizm’i revizyondan geçirmeye çalışan anarşizmin bu temsilcilerinin ipliğini çoktan pazara çıkarmışlardı. Öcalan anarşizmin bir başka teorisyeni olan Proudhon’u referans almayı unutmuş. Önce Öcalan’ın dediklerini özetleyelim:
“Sosyalizmi sınıf diktatörlüğüne dayalı bir komünizm” yerine “devlet ve komünalite ilişkilerini düzenleyen bir kavram” geçiriyor.
“Marks ömrünün sonunda diktatörlük kavramını kullanmak” istememiştir. Onun yerine “komün” kavramını kullanmaya yönelmiştir.
Bütün tarih “tarihsel materyalizm bir sınıf savaşı değil de”, “komün ve devlet ikilemi biçiminde geçmiştir.”
“Komünün özgürlüğünü savunacağız.”, “ulus devletçiliğe dayalı kavramları terk ediyor, komüne dayalı etik ve politik kavramları esas alıyoruz.”
“Biz komünalist olacağız bundan sonra. Sınıf kavramı yerine komünü yerleştirmek çok daha çarpıcı, çok daha bilimsel. Belediyeler hâlâ komündür.”
“Komün isimdir, etik politik sıfattır. Komün etik ve politiktir, biri isim biri sıfattır. Buna Marksizm’in en köklü revizyonu diyoruz. Marksizm’in sınıf kavramı yerine komünü geçiriyoruz.”
“ Kropotkin’in Lenin’e karşı eleştirisi doğrudur. Bakunin’in Marks’a karşı eleştirisi doğrudur. Eksiktir ama doğrudur.”
“Marksizm’i bu konuda mutlaka bir eleştiriden geçirmek gerekir. Marx Bakunin’i anlasaydı, Lenin de Kropotkin’i anlasaydı sosyalizmin kaderi kesinlikle başka türlü gelişirdi. Bu sentezi sağlayamadıkları için reel sosyalizm gelişti.”
Öcalan’ın ileri sürdüğü bu görüşler, özünde Marksizm-Leninizm’le ilgisi olmayan görüşlerdir. Onun savunusunun özünde Marksist sınıf savaşımından, proletarya önderliğinde devrim ilkesinden ve Leninist proletarya diktatörlüğünden kaçış durmaktadır. Bunun yerine konulan burjuva devletçiliği ve “komünalistlik” adına burjuva devleti çerçevesinde “demokratik belediyecilik” siyasetidir. Marksist-Leninist sınıf savaşımı ve proleter devrimcilik yerine, burjuva devletinin varlığı şartlarını kabullenerek reform mücadelesiyle yetinilmesi siyasetidir. Bu yeni bir teori ya da yeni bir siyaset de değildir. Bütün burjuva reformistlerinin savunduğu bilindik bir siyasettir.
Marx, Bakunin’in anarşist düşüncelerine karşı mücadele etti. Komünistler devrim savaşı çağrısı yaparken ve işçi sınıfının zaferinden eminken, Bakunin ‘politik perhiz’in propagandasını yapıyordu. Burjuvaziyle mücadelenin onun güçlenmesine yol açtığını, emekçi kitlelerin çıkarlarının monarşi veya herhangi bir cumhuriyet ya da bu rejimlerin yeniden düzenlemesinde değil, devletin ortadan kaldırılmasında olduğunu savunuyordu. Bakunin sermayenin kendi çıkarları için devleti yaratmadığını, tam tersine, devletin sermayeyi yarattığını kanıtlamaya çalışıyordu. Her devlet bir kötülüktür, bu nedenle onu ortadan kaldırmak gerekir ve sermaye de böylece kendiliğinden yok olur. Bakunin, tüm politik eylemlere hiç önem verilmemesi gerektiğinin propagandasını yapıyor, grevleri, gösterileri, emekçilerin parlamento seçimlerine katılmasını ve milletvekilliğine aday gösterilmesini eleştiriyordu. Politik özgürlükten yoksun kalmanın sınıfsal bilincin gelişimini engellediğini anlamadığından, taraftarlarına yerel yönetimlere katılmayı yasaklıyordu.
Anarşistler devlet iktidarını toplumsal eşitsizliğin nedeni olarak ilan ettiler ve Marx’ın kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde proletarya diktatörlüğüne ilişkin öğretisine saldırdılar. Bakunin’e göre, devrim yoluyla tüm devlet türleri ve biçimlerini derhal ortadan kaldırmak ve devletin yıkıntıları üzerine anarşizmi kurmak gerekiyordu.
Lenin anarşizm bağlamında şöyle diyor: “Anarşizm, burjuvazinin egemenliğinden proletaryanın egemenliğine geçiş dönemi için devletin ve devlet erkinin zorunluluğunu yadsınmasıdır. Ben ise, her türlü yanlış anlama olanağını dışlayan bir berraklıkla, bu dönemde devletin zorunluluğunu savunuyorum, ne var ki –Marx’la ve Paris Komünü deneyimiyle uyum içinde– alışılmış parlamenter-burjuva devleti değil, daimî ordunun olmadığı, halka karşı yönelen bir polisin olmadığı, halkın üstüne çıkarılmış bir bürokrasinin olmadığı bir devletin zorunluluğunu savunuyorum.” [3]
Öcalan, anarşizmin teorisyenleri olan Bakunin’in Marx’a ve Kropotkin’in Lenin’e karşı yürüttükleri mücadelenin haklı olduğunu söylüyor! Eğer bu anarşizmin teorisyenlerinin söyledikleri dikkate alınsaydı sosyalizm başka türlü gelişirdi, diyor! Bu aslında Öcalan’ın bu bağlamdaki öğretmeni Bookchin’den alınmış bir düşüncedir. O zaman, bu anarşizm teorisyenlerinin savundukları düşüncelerin ne olduğunu kısaca özetleyelim:
“Devletin ortadan kaldırılması” konusunda, anarşizmle Marksizm karşı karşıya durmaktadırlar. Anarşizme göre her kötülüğün başı devlet iktidarıdır. Devletin ortadan kaldırılması her türlü ilerlemenin ilk şartıdır.
Marx ve Engels ise, devletin ancak sınıfların ortadan kaldırılmasıyla, ona ihtiyaç kalmadığı zaman “sönüp gideceğini” ortaya koydular. Sınıflı bir toplumda devlet ortadan kaldırılamaz. Sömüren sınıflar da, sömürülen sınıflar da iktidar olabilmek ve düşman sınıfları baskı altında tutabilmek için devlet aygıtına ihtiyaç duyarlar.
Sınıflı toplumdan sınıfsız topluma giden süreçte; proletaryanın öncelikle iktidarı ele geçirmesi gerekir. İktidarı ele geçiren proletarya, sosyalizmi inşa etmeye girişir. Sosyalizmi inşa etmek için proletarya diktatörlüğünün kurulması zorunludur. Proletarya diktatörlüğü, devlete ihtiyaç kalmayacak duruma gelene dek yaşanılması zorunlu olan, atlanamaz olan bir geçiş aşamasıdır. Burjuvaziye karşı sınıf savaşımında, onun devletinin alternatifi olarak devletsizliği savunmak, son çözümlemede burjuva diktatörlüğünün sürmesini savunmaktır. Anarşizm, insanın insan üzerinde egemenliğini reddetme adına proletarya diktatörlüğünü, bu egemenliğin bir biçimi olarak reddetmektedir. Bu tavrın pratik sonucu, burjuvazinin egemenliğinin sürmesinin savunulmasıdır.
Marx ile Bakunin arasında, düşünce alanında derin bir uçurum vardı. Komünistler, sınıf savaşımı çağrısı yaparken, işçi sınıfının iktidarı sömürücü sınıflardan ele alması gerektiğini savunurken, Bakunin devleti bir baskı aracı olarak görmüş ve insanların özgürce ve kendi kaderlerini tayin ederek yaşayabilecekleri, devlet otoritesinin olmadığı bir toplum çağrısında bulunmuştur. Bakunin, sermayenin kendi çıkarları için devleti yaratmadığını, tam tersine, devletin sermayeyi yarattığını kanıtlamaya çalışıyordu. Her devlet bir kötülüktür, bu nedenle onu ortadan kaldırmak gerekir ve sermaye de böylece kendiliğinden yok olur! Anarşistler devlet iktidarını toplumsal eşitsizliğin nedeni olarak ilan ettiler ve Marx’ın kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde proletarya diktatörlüğüne ilişkin öğretisine saldırdılar. Bakunin’e göre, tüm devlet türleri ve biçimlerini devrim yoluyla derhâl ortadan kaldırmak ve devletin yıkıntıları üzerine anarşiyi kurmak gerekiyordu.
Anarşizm, her türlü resmi ve siyasi örgütü ilke olarak reddeden küçük burjuva siyasi bir akımdır. İşçi sınıfının iktidar için siyasi mücadelesini küçümsemesinin sonucu olarak işçi sınıfının Marksist-Leninist partisine karşı düşmanca tutum alır ve sosyalist toplumu kurmanın aracı olarak proletarya diktatörlüğünü reddeder. O nedenle anarşizm işçi hareketi içinde negatif, engelleyici bir rol oynamıştır. Bugün anarşizm ideolojik bir akım olarak, işçi sınıfının ideolojisine düşman bir akımdır.
Komün
Komün, proletaryanın iktidar biçimlerinden biridir. Proletaryanın ilk iktidar deneyimi Paris Komünü’dür. Lenin Paris Komünü’nü şöyle tanımlıyor: “Komün, proleter devrimin burjuva devlet mekanizmasını ilk parçalama girişimidir, parçalananın yerine konabilecek ve konmak zorunda olan “nihayet keşfedilmiş” politik biçimdir.” [4
Engels’e göre, “Paris Komünü, proletarya diktatörlüğü”dür. [5] “Komün, politik iktidarın emekçi sınıflar tarafından ele geçirilmesiydi.” [6] Engels Komün’ü şöyle tanımlıyor:
“Komünün gerçek gizemi şudur: o özsel olarak bir işçi sınıfı hükümeti, üreticiler sınıfının temellükçüler sınıfına karşı mücadelesinin ürünü, emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayan en sonu bulunmuş siyasal biçim idi.
Bu son koşul olmasaydı, komünsel kuruluş bir olanaksızlık ve bir aldatmaca olurdu. Üreticinin siyasal egemenliği, onun toplumsal köleliğinin sonsuzlaştırılması ile birlikte var olamaz. Demek ki, Komün, sınıfların varoluşunun, öyleyse sınıf egemenliğinin üstüne dayandığı iktisadi temellerin kökünü kazımak için bir kaldıraç hizmeti görmeliydi. Emek bir kez kurtulduktan sonra, her insan bir emekçi durumuna gelir ve üretken çalışma bir sınıfın özniteliği olmaktan çıkar.”
“Evet, baylar, Komün, büyük bir yığının emeğini birkaç kişinin zenginliği durumuna getiren bu sınıf mülkiyetini kaldırmak istiyordu. Mülksüzleştiricilerin mülksüzleştirilmesini amaçlıyordu. Üretim araçlarını, bugün özsel olarak emeğin köleleştirme ve sömürü araçları olan toprağı ve sermayeyi, özgür ve ortaklaşa bir çalışmanın aletleri durumuna dönüştürerek, bireysel mülkiyeti bir gerçeklik yapmak istiyordu. Ama komünizmdir bu, o “olanaksız” komünizm! [7]
Görüldüğü gibi Komün’ün içeriği böyle doldurulmaktadır. Komün iktidarının kurulması için işçilerin-emekçilerin iktidarı ele geçirmesi zorunludur.
Öcalan, “Biz komünalist olacağız bundan sonra. Sınıf kavramı yerine komünü yerleştirmek çok daha çarpıcı, çok daha bilimsel” diyor. “Marxizmin sınıf kavramı yerine komünü geçiriyoruz” diyor. Sınıf kavramı, sınıf mücadelesi yerine Komün’ü koyuyor. Belediyelerin Komün olduğunu, belediye kanununun önemli olduğunu belirtiyor. Komün’ün, proletaryanın bir iktidar biçimi olduğunu yukarıda açıkladık. Cevap verilmesi gereken soru şudur: Sömürücü sınıfların egemenliğini sürdüğü bir sistemde, işçiler-emekçiler kendi iktidarlarını yaşayabilirler mi?
Komün, hem toplulukları ifade etmek hem de tarihsel ve siyasi bağlamlarda farklı anlamlar kazanmakla birlikte, onun temelinde ortaklaşa yaşam ve işbirliği vurgusu yatar. Bu terim genellikle bir topluluk veya grup içindeki ortak yaşam, üretim ve tüketim pratiklerini ifade eder.
Ülkelerimizdeki iktidar biçimi faşist diktatörlüktür. Öcalan faşist Türk Devleti’nin varlığını sorgulamadan, bu devlet içinde alttan demokrasiyi yani komün şeklinde bir örgütlenmeyi savunuyor. Burjuvazinin iktidar olduğu şartlarda, burjuvaziye rağmen kendi iktidarımızı yaşarız anlayışı sivil toplumcu bir kandırmacadır. Yerel yönetimlerin yetkilerinin genişletilmesi, belediye kanunun değiştirilmesine demokrasi deniliyorsa, faşist T.C. sistemi içerisinde burjuva demokrasinin kırıntıları ile yetinilebilinir. Mücadele ile burjuva demokrasisinin sınırları da genişletilebilinir. Ama baskı ve sömürü ortadan kalkmaz. İşçi sınıfı gerçek anlamda iktidar olmaz. Ezen ulus dışındaki uluslar ve milli azınlıklar, ulusal baskıdan kurtulamaz. Burjuva devletin var olduğu, onun temellerine dokunulmadığı bir durumda, komün tipinde bir yaşam sürdürebiliriz anlayışı bir hayaldir.
Neden hayaldir? Bugünün dünya gerçekliğinde büyük insan topluluklarının esas siyasi örgütlenme biçimi hâlâ ulus devletlerdir. Fakat bu ulus devletlerin birçoğu, bir ulusun egemen olduğu çok uluslu devletlerdir. Çok uluslu devletlerde, egemen ulusa dâhil olmayan uluslar üzerinde ulusal baskı hüküm sürmektedir. Egemen uluslar devleti kendi ulus devleti olarak kurgulamış, diğerlerine eşit hak tanımıyorlar. Bu büyük bir haksızlıktır. Her ulusun ayrılma ve kendi ulusal devletini kurma hakkı vardır. Kapitalizmin egemenliği şartlarında, ezilen ulusların özgür iradeleri ile kendi kaderlerini kendilerinin belirlemesi mümkün değildir. Çok uluslu ülkelerde, ulusal sorunda hukuki eşitsizlikler devam ediyor. Ulusların ayrılma haklarını özgürce kullanacakları ortam yaratılmıyor. Uluslar zoraki birliktelikler temelinde, sömürgeleştiriliyor. Ulusların gönüllü olarak birlikte yaşamalarının ön şartı, zoraki birlikteliklerin parçalanması ve uluslar arasında tam hak eşitliğinin sağlanmasıdır. Ulusların birlikte yaşaması ancak eşitlerin özgür birliği temelinde olacaktır.
Biz kırıntılar için değil, proleter bir demokrasi için mücadele yürütüyoruz. Bizim mücadelemiz; hiçbir ulusa, hiçbir dile imtiyaz tanınmaması, hiçbir ulusal azınlığa sınırlama getirilmemesi, ulusların nasıl yaşayacaklarına kendi özgür iradeleri ile karar vermeleri içindir. Bizim uğruna mücadele ettiğimiz toplumda uluslar kendi kaderlerini kendileri belirleyecek, nasıl örgütleneceklerine kendileri karar verecek, kendi dillerinde konuşacak, eğitim yapacak ve sosyal hayatta kendi dillerini kullanacak, hiçbir dil başka bir dile göre imtiyazlı olmayacaktır. Kapitalist modernitenin ötesine geçmek, yukarıda bazılarını saydığımız ilkelerin gerçekleşmesi ile olacaktır. Bu ilkelerin gerçekleşmesi ancak Demokratik Halk Devriminin ve onun devamında sosyalizmin zaferine bağlıdır. Sömürgeci güçlerin iktidarı şartlarında, ülkelerimizin demokratikleşeceği ve herkesin kardeşlik hukuku içerisinde yaşayacağı savları kitleleri kandırmaktır.
Modernite Batı’nın kendi tecrübeleriyle ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal alanda yaşadığı, Batı dışı toplumlarında öykünerek gerçekleştirmeye çalıştığı değişimleri ifade eder
Modernite, modern kelimesinden türetilen bir kelimedir. Ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal değişiklikler sonucunda yaşanan köklü değişimleri anlatmak için kullanılır. Başka bir ifadeyle modernite, modern kelimesinin anlamına uygun olarak, eskiye karşı çıkış ve ondan kopma, yeni ilişkiler ağı oluşturma bağlamını ifade etmektedir. Sanayileşme, kentleşme, rasyonalizasyon, bürokratikleşme, sekülerizm, ulus devlet, demokrasi ve laiklik modernitenin bazı temel değerleridir.
PKK kurulduğunda hedefi, kapitalist modernitenin sınırları içinde Birleşik Demokratik Kürdistan’ı kurmaktı. 1993’te bu hedef bir kenara bırakıldı. Öcalan, kapitalist devletlerin varlığını sorgulamadan, onların içinde alttan demokrasinin, demokratik bir ulusun inşa edileceğini iddia ediyor!
Öcalan, “Avrupa’da yeni çağın adı modernitedir. Biz moderniteyi Mahşer’in üç atlısı üzerinden tanımlıyoruz: Kapitalizm, ulus devlet ve endüstriyalizm. Modernite bu çağın gerçekliğini ifade ediyor. Onun kapitalizmle özdeşleştirilmemesi gerekiyor. Modernite; kapitalizm, ulus devlet ve endüstriyalizm üçlüsünden oluşur. Bu 16. yüzyıldan itibaren vücut bulan bir yapıdır. Reel sosyalizm de bu modernitenin bir ürünüdür” diyor!
Öcalan’a göre “Sosyalizm modernite üçlüsünün alternatifi olarak ortaya çıkmalıydı.”
Öcalan’a göre, sosyalizmde sadece kapitalizme karşı sosyalist analiz ve mücadele gündeme alındı. O da geliştirilmemiştir. “Çünkü bir bildiriyle, komünist manifesto ile sınırlı” kalmıştır. Öcalan, Marx, Engels, Lenin ve Stalin’in muazzam başarılarını inkâr ediyor, küçümsüyor. Sonuçta Komünist Parti Manifestosu da onun için sadece bir bildiri.
Komünist Manifesto, dünyanın ilk komünist programıdır. “Komünistler Birliği”nin programı olarak yazılmıştır, fakat aynı zamanda Dünya Komünist Hareketi’nin ilk programıdır. Marx ve Engels 1848’de yayımlanan Komünist Manifesto’da, sosyalist toplumun kurucuları olarak proletaryanın tarihsel rolünün açığa çıkarılması öğretisinin bir açıklamasını yaptılar. Komünist Manifesto’yu yazdıklarında öğretileri henüz bilinmiyordu. “Sosyalist hareket” içinde kendi hâkimiyetlerini kurmak için, diğer sosyalist ideolojilere karşı mücadele yürüttüler. Çeşitli eserleriyle yürüttükleri ideolojik mücadele sonucu, işçi sınıfı hareketi içerisinde Marksizm’i kabul ettirdiler. Öcalan’ın kendisine referans aldığı anarşizmin önderlerinden Bakunin’e karşı da ideolojik mücadele yürüttüler.
Endüstriyalizm, öncelikle sanayi devrimi ile başlayan ve üretim süreçlerinin makineleşmesi, kitlesel üretim ve fabrikaların ortaya çıkmasıyla karakterize edilen bir süreçtir. Öcalan, “Endüstriyalizm, olduğu gibi benimsenmiş, göklere çıkarılmıştır.” diyor. Marx’ın ulus devlete dair dişe dokunur bir analizi yok, diyor! Öcalan’ın endüstriyalizm dediği genel olarak sanayileşme süreci ve bunun toplum, ekonomi ve çevre üzerindeki etkilerini ifade eden bir kavramdır.
Öcalan “Marx’ta endüstriyalizm çözümlemesi, eleştirisi de yok düzeyindedir.” diyor. “Sadece anti- kapitalizm üzerinden bir sosyalizm analizi var. Eksiklikler barındırıyor. Geliştirilememiştir” diyor! Öcalan’ın çizgisine yön veren temel sorun inkârcılıktır. Marx Kapital eseri ile Marksist Politik Ekonomi bilimini yarattı. Kapital aynı zamanda, o dönemin bütün yanlış ve yanılgılarıyla kesin hesaplaşan, ideolojik mücadele tamamlayan bir eserdir.
Kapital’in birinci cildinin ana içeriği ücretli emeğin sermaye tarafından sömürülmesi, kapitalizmdeki egemen üretim ilişkisidir. Meta üretiminin gelişmesiyle para sermayeye ve basit meta ekonomisi de ücretli emeğin sömürüsü üzerine kurulu kapitalist ekonomiye dönüşür. Marx, kapitalistin satın aldığı şeyin burjuva iktisatçılarının sandıkları gibi emeğin kendisi değil, işgücü ya da iş yapma yeteneği olduğunu açıkladı.
Marx, Kapital’in ikinci cildinde, sanayi sermayesini çözümlemeye devam eder; ama birinci ciltte yaptığı gibi üretim süreci üzerinde durmak yerine dolaşım alanında sanayi sermayesi içinde formların art arda gelişlerine göz atar. Kapitalin üçüncü cildinde Marx, kapitalist üretim biçiminin bütünü üzerindeki teorik çözümlemeyi tamamlar. Üçüncü ciltte Kapital’in ilk iki cildinin içeriğine dayanarak sermayenin, içlerinde kapitalist toplumun yüzeyine çıktığı ve herkesin görebileceği şekilde iş gördüğü somut sermaye tiplerinin ve şekillerinin nasıl belirdiğini ve sürekli olarak belirmeye devam ettiğini gösterir. Bu, sermayenin çeşitli tipleri ve şekilleri ile kapitalistler arasındaki doğal bağlantıyı, üretimin ve dolaşımın her geniş alanının ve bundan ötürü de bütün somut karmaşıklığı içerisinde kapitalist üretim biçiminin oynadığı özel rolü ve gelecekteki gelişmesini o güne kadar ilk olarak açıklığa kavuşturuyordu.
Öcalan inkârcılığa devam ederek şöyle diyor: “Yine Marx’ın ulus devlete dair dişe dokunur bir analizi yok. Bu yönüyle de ciddi bir ideolojik boşluk bırakılmıştır.” Marx’ın yaşadığı dönem serbest rekabetçi kapitalizm dönemiydi ve kapitalizm henüz emperyalizm aşamasına ulaşmamıştı. Marx o dönemde ezilen halkların yaygınlaşan devrimci ulusal kurtuluş mücadelelerini de aktif olarak destekliyordu. 1850’lerden sonra sömürge ve bağımlı ülkelerin tarihleri ile ilgilenmeye başladı. O yıllardan başlayarak, geri ülkelerin kapitalist devletlerce sömürge esareti altına sokulmaları büyük hız kazanmıştı.
Marx ve Engels, Doğu’daki olayları çok yakından izlediler ve bu konudaki düşüncelerini açıkladılar. Onlar, sömürgecilik siyasetinin esas özelliklerini sergileyerek ve işçi sınıfının, ezilen halkların kurtuluş mücadeleleri karşısındaki tutumunu formüle ederek proleter enternasyonalizmi ilkeleri için teorik dayanak sağladılar. Ulusal sorun ve sömürge sorunu konusundaki devrimci proleter öğretiyi geliştirdiler.
Sömürgecilik siyaseti, kapitalist sistemin en iğrenç ve en kan içici yanlarının yansımasıydı. Marx, “Hindistan’daki İngiliz Egemenliği”, “Doğu Hindistan Şirketi – Tarihi ve Sonuçları” ve “Hindistan’daki İngiliz Egemenliğinin Muhtemel Sonuçları” gibi makalelerinde incelediği İngiltere’nin en geniş sömürgesi Hindistan’a, özel bir önem veriyordu. Sömürgelerdeki sömürü biçim ve usullerinin kapitalizmin evrimiyle birlikte geliştiğini gösterdi. Marx’ın sonradan ilkel birikim aşaması diye adlandıracağı ilk aşamada yerel nüfus açıkça ve doymak bilmez bir iştihayla soyulmuştu. Avrupa’daki sanayi devriminden sonra yükselen burjuvazi, sömürge artıklarından pay kapmaya çalışıyordu. Sömürgelerin, sömürgecilerin sanayi malları için kârlı pazarlara ve ucuz hammadde kaynaklarına dönüştürülmesinin, sömürgeciliğin başlıca biçimi hâline gelmesinin nedeni de buydu. Sömürgeler kapitalist ülkelerin tarım ve hammadde kaynaklarına dönüşüyorlardı. Ekonomileri bir bütün olarak o kapitalist ülkenin çıkarlarına bağlıydı; gelişmeleri tek yanlı ve çarpıktı ve doğal kaynakları yağmalanıyordu.
Marx, ezilen halkların kurtuluş hareketlerinin ve proletaryanın kapitalizme karşı mücadelesinin birbirine bağlı ve bağımlı oldukları yargısının, ulusal sorun ve sömürge sorununa ilişkin devrimci teorinin gelişmesinde en önemli katkı sunandı.
“Serbest Ticaret Sorunu Üzerine Konuşma” Marx’ın sömürgecilik siyaseti üzerine ilk eserlerinden biriydi. Sömürgeci düzenin bizzat kapitalizmin yağmacı karakterinden, burjuvazinin ulusal sınırların çok ötesine taşan ve hem dünya pazarındaki rekabeti hem de bir ülkenin kendisini bir başka ülke zararına zenginleştirme isteğini doğuran sömürme arzusundan kaynaklandığını gösterdi.
Karl Marx, sömürgecilik konusunu tarihsel materyalizm ve kapitalizm eleştirisi çerçevesinde ele aldı. Ona göre sömürgecilik, kapitalist genişlemenin doğal bir sonucu olup, sermayenin birikimi ve dünya pazarlarının ele geçirilmesi için kullanılan bir araçtır. Sömürgeciliği, kapitalist üretim ilişkilerinin bir uzantısı olarak gördü ve bu ilişkilerin sömürüye dayandığını belirtti. Aynı zamanda “Doğu Sorunu”, “Sömürgecilik Üzerine” kitaplarının da yazarıdır. Marx, sömürge ülkeler ve sömürgecilik üzerine yazılar yazmasına rağmen, Öcalan tüm bu emeği yok sayıyor, inkâr ediyor. Öcalan’ın inkârcılığı ile gerçekler ortadan kalkmıyor.
Demokratik ulus, demokratik cumhuriyet
Öcalan, “Demokratik ulus çözümü önümüzdeki sürecin temeli olacaktır. Demokratik modernitenin çözüm perspektifi demokratik ulustur.” (…) “Özgür toplum komünalite temelinde etik-politik doğrultuda şekillenecek varlık bulacaktır. Bu adımı PKK ile gerçekleştirmek pek mümkün gözükmüyor.” diyor. T.C. devlet sistemi içerisinde, gerçek anlamda “demokratik ulus, “özgür toplum komünalite”si yaratılamaz. Bu sömürü sisteminin varlığını sürdürdüğü şartlarda bu taleplerin gerçekleşmesinin mümkün olmadığı gerçeği görülmelidir. Sömürgeci faşist Türk Devleti’nin varlığını koruduğu koşullarda, bazı yasal ve anayasal değişikliklerle Kürt sorununun gerçek anlamda çözümü mümkün değildir. Kürt ulusu ve azınlık milliyetler üzerindeki ulusal baskının, zulmün ve sömürgeciliğin kaynağı bu sistemin kendisidir.
Ezen ve ezilenlerin, sömürenlerle sömürülenlerin olduğu toplumsal sistemde kalıcı ve gerçek barış da olmaz. Gerçek barış için farklı ulus ve milliyetlerden işçi ve emekçilerin iktidarının gerçekleştiği, tüm ulusların ve milliyetlerin tam hak eşitliğinin gerçek anlamda sağlandığı ve demokratik cumhuriyet için sosyalist devrimin yolunu açacak olan demokratik devrim gerekir. Özgür, demokratik, sosyalist bir Kürdistan için devrim gereklidir. Kürt ulusunun kendi kaderini tayin etme, ayrı devlet kurma hakkını özgür iradesiyle özgürce kullanabileceği bir ortamın sağlanması gerekir. Tüm ulus ve milliyetlere tam hak eşitliğini sağlamak için işçi-köylü devrimci iktidarının kurulması gereklidir. Demokratik cumhuriyet için; Kürt ve diğer ulus ve milliyetlerden işçi ve emekçilerin gerçek, kalıcı bir barış içinde birlikte yaşayabilmesi için, hepsinin birleşmesi, devrim için ortak mücadele etmesi gerekir. Bu mücadele temelinde yaratılacak demokratik cumhuriyet, sömürgeci faşist Türk Devleti’nin Kuzey Kürdistan’daki tüm baskılarına son verecektir. Kuzey Kürdistan-Türkiye’de tüm ulus ve milliyetlere tam hak eşitliğini getirecektir. T.C. yıkılmadan “demokratik bir ulusun” yaratılması mümkün mü? Demokratik cumhuriyet, demokratik ulus için tek yol devrimdir! Çözüm, faşist T.C.’nin işçilerin-köylülerin demokratik devrimiyle yıkılmasındadır.
PKK’nin feshi
Öcalan şöyle yazıyor: “90’ların başında reel sosyalizmin çöküşüyle PKK ideolojik zeminini yitirdi. Zira PKK reel sosyalist mücadele perspektifine göre örgütlenmişti. Programı, stratejisi, taktiği vb. reel sosyalist ilkeler üzerinden şekillenmişti. Bu anlamda PKK 90’larla birlikte ideolojik bunalıma girdi. Fakat bu bunalıma rağmen sosyalizm tandanslı ulusal kurtuluşçu damarı üzerinden ayakta kaldı. Hareketimizin yeni ve gelişmekte olması ile ulusal kurtuluşa duyulan ihtiyaç ve motivasyon onu ayakta tuttu. Bu doğrultuda devam ettik, ettirdik.”
Rusya Bolşevikleri 1917 Ekim Devrimi’yle, dünyanın 6’da birini kapsayan devasa bir ülkede merkezi iktidarı ele geçirdiler. Emperyalistlerin içten ve dıştan tüm saldırılarına rağmen Rusya’da sosyalizmin inşasına girişildi. Muazzam başarılar elde edildi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, dünya işçi sınıfı için bir övünç ve öykünme kaynağı; burjuvazi açısından ise mutlaka yıkılması gereken en ölümcül tehdit ve tehlike hâline geldi. Emperyalizm, uluslararası alanda Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşasının gelişmesine karşı faşist iktidarları gündeme getirdi. Nazi Almanya’sı Sovyet Rusya üzerine saldırılmak üzere ayağa kaldırıldı, dişine tırnağına kadar silahlandırıldı.
İkinci Dünya Savaşı’ndan, komünizm, sosyalizm davası güçlenerek çıktı. Nazi sürüleri Berlin’e kadar kovalandı. Birçok ülkede komünist partilerinin öncülük ettiği veya içinde yer aldığı halk demokrasili iktidarlar kuruldu.
Bunun üzerine, dıştan saldırılarla yıkılmayan, tersine gittikçe güçlenen ve emperyalizmin bağrında ölümcül yaralar açan sosyalizmi içten yıkmak için bütün imkânlar seferber edildi.
1956’da dünyada sosyalizm bayrağının göndere çekilmesine önderlik eden SBKP’nde modern revizyonizmin kesin egemenliği gerçekleşti. Rusya ve onun etrafında “Doğu Bloku” adı altında toplanan ülkeler, Kruşçev revizyonistlerinin egemenliğinde, emperyalist sistem karşısında sosyalizm adını kullanan, içte sosyal faşist, dışta sosyal emperyalist yeni bir sistem oluşturdular. 1960’dan 1990’lara kadar olan 30 yıllık dönem, revizyonizmin açık iktidar dönemidir.
Öcalan diyor ki; reel sosyalizm çöktü, PKK ideolojik zeminini yitirdi! Çünkü PKK reel sosyalist mücadele perspektifine göre örgütlenmiş!
1990’da çöken reel sosyalizm değil, sosyal faşizm, sosyal emperyalizmdir.
PKK, burjuva milliyetçi bir örgüt olarak kuruldu. Kürdistan’daki devrim stratejisi ve taktiği işçi sınıfının bakış açısı ile değil burjuva bakış açısı ile ele alınmıştı. PKK’nin ilk programı, Kuzey Kürdistan devrimini Türkiye devriminden ayrı olarak ele alan; ulusal sorunun çözümünü proletarya önderliğinde devrime bağlı olarak ele almayıp merkeze koyan bir bakış açısının ürünü idi. PKK için Kürt ulusunun ulusal mücadelede ki birliği, çeşitli milliyetlerden işçi sınıfının ve emekçi yığınların işçi sınıfı önderliğinde devrim için birliğinden, hatta bütün ülkelerin işçilerinin birliğinden önce geliyordu. PKK, kendine işçi partisi adı verdiği ve Marksizm-Leninizm’e atıfta bulunduğu hâlde, gerçekte marksist-leninist değil, programı itibariyle burjuva milliyetçisi bir örgüttü.
Bolşevikler Rusya’da 1960’lardan itibaren uygulanan sistemin sosyalizm olmadığını vurgularken, PKK uluslararası planda Rus sosyal emperyalizm olgusunu reddediyordu. Sosyal emperyalist Sovyetler Birliği’ni, sosyalist bir güç olarak savunuyor ve Rusya’yı Kürdistan devriminin müttefiklerinden biri olarak görüyordu. Rusya’nın Afganistan işgalini “proleter enternasyonalist destek” olarak değerlendiriyordu.
PKK’nin yürüttüğü savaşın çıkış noktasında haklı demokratik bir özü vardır. Ezilen Kürt ulusunun ulusal haklarını talep ediyor ve bu talepleri elde etmek için savaş yürütüyordu. Zaten bu hakların elde edilmesinin savaş dışında başka bir çözümü de yoktu. PKK, çıkış noktasında “Bağımsız, Birleşik, Demokratik Kürdistan”ı savunuyordu. Savaş, “Kürt ulusunun ayrılıp, ayrı devlet kurma”sı, Kürdistan’ın bütün parçalarının bir Kürt ulusal devlet içinde birleştirilmesi hedefiyle yürütülüyordu. 1993’te bu hedeften vazgeçildi. Kürt ulusunun ayrılıp kendi devletini kurma hedefi bir kenara bırakıldı. PKK’nin yeni hedefi sömürgeci devletlerin üniter yapısı içinde çok geri düzeyde taleplerle sınırlı hâle getirildi.
Öcalan “Perspektif” yazısında, “Fesih meselesi bizim için yeni bir gündem değil. Devlet katında da böyle bir talebi görünce karşılık verdim.” diyor. Esas mesele budur. T.C. Devleti PKK’nin fesih edilmesini istemiş, Öcalan’da olur karşılığını vermiştir. O zaman sormak gerekiyor: Bunca laf kalabalığına ne gerek var?
Ulus devlet modeli
“Ulus devlet karakteristik olarak iktidarcıdır.” (…) “Ulus devlet sosyalizme terstir, onu yozlaştırır. Bu nedenlerle biz ulus devlet fikrini de, hedefini de ters yüz ettik.” Böyle diyor Öcalan.
Ulus, kapitalizm şafağında tarihsel bir kategori olarak tarih sahnesine çıktı. İlk ulusal devletler Batı Avrupa’da ortaya çıktı orada merkezi devletler oluştu. Avrupa’nın doğusunda ulusların oluşması ve feodalizmin tasfiyesi Avrupa’nın doğusunda Batı Avrupa ile aynı zamanda olmadı. Doğu Avrupa’da süreç içerisinde çok uluslu merkezi devletler ortaya çıktı. Kapitalizmin şafağında ilk ortaya çıkan Batı Avrupa’daki ulus devletler, yeni ilhaklar sonucunda büyük sömürgeci devletlere dönüştüler. Bu devletler dışta sömürgelere sahip çok uluslu devlet konumunda idiler. Sömürgelerde, ulusal bilinç ve ulusal hareketler gelişmeye başladı. Sömürgeciler, ulusal hareketleri bastırmak için her türlü zulmü uyguladı. Bu dönemde emperyalizme karşı Doğu halklarının ulusal uyanışı gelişmeye başladı.
“Öcalan, ulus devlet sosyalizme terstir” diyor. Onun sosyalizmden anladığı; biraz yeşile, biraz feminizme, biraz LGBTİ+ kimlik savunuculuğa, biraz sivil toplumculuğa, biraz törpülenmiş milliyetçiliğe, biraz anarşizme, kısaca güncel olarak burjuvazinin hangi moda “teorisi” varsa ona bulanmış eklektizmdir. Apo burjuva devletler hakkında tek laf etmiyor. Şimdiye kadar kendi ulusal devletlerini kuramamış olan Kürtlere Komün örgütlenmesini öneriyor. Esasında Öcalan’ın siyaseti, Kürtlerin gücünü T.C.’nin gücüne eklemleyerek sömürgeci Türk Devleti’ni Ortadoğu’da büyütme siyasetidir.
Günümüzde Apo’nun önerdiği model dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur. Bugünün dünya gerçekliğinin siyasi örgütlenme biçimi hâlâ ulus devletlerdir. Fakat bu ulus devletlerin birçoğu bir ulusun egemen olduğu çok uluslu, çok milliyetli devletlerdir. Etnik olarak oldukça “temiz” olan, yani bir etnik grubun nüfus olarak çok baskın olduğu ülkelerde de, şu veya bu biçimde ve ölçüde, egemen ulusa dâhil olmayanlar üzerinde asimilasyon baskısı vardır. Çok uluslu devletlerde illâki egemen bir ulus vardır. O egemen ulus, devleti kendi ulus devleti olarak kurgulamış, diğerlerine eşit hak tanımıyordur. Dünya genelinde 200’ü aşkın devlet var ve Birleşmiş Milletler’e üye devlet sayısı 193’tür. Diğer yandan kendi ulusal devletini kuramamış olan ve ulusal devletini kurmak için mücadele yürüten pek çok halk vardır. Bugünün dünya gerçekliği budur.
Marksizm-Leninizm bilimi, bir ezilen ulusun kendi kaderini tayin etme hakkının, o ulusun kendisinin, özgür bir ortamda, kendi özgür iradesi ile ayrı bir devlet kurma hakkını kullanması; eğer istiyorsa kendi devletini kurması, yok eğer birlikte yaşamak istiyorsa birlikte yaşama yönünde karar vermesi olduğunu öğretir. Bu hakkın kullanılmasında iki temel ön şart vardır. Birincisi, bu hakkı kullanabilmesi için o ulus üzerinde var olan tüm ulusal baskıların ortadan kaldırılmış olması, yani özgür bir seçim ortamının yaratılmış olması zorunludur. İkincisi, bu hakkı kullanacak ve karar verecek olan sadece ve sadece o ulusun kendisidir. Hiç kimse o ulus adına, o ulusun kaderini tayin etme hakkı ve yetkisine sahip değildir. Birinci şart aynı zamanda, özgür seçim koşullarının yaratılması için mevcut devlet iktidarının işçi sınıfı önderliğinde yapılacak bir devrimle yıkılması şartıdır.
Öcalan, biz devlet olmayan bir yapı istiyoruz diyor. Bu yapının adı da Komün’dür. “Perspektif” yazısında Komün’ün belediyeler üzerinden inşa edileceğini söylüyor. Halklar hapishanesi olan bir ülkede yaşıyoruz. T.C.’nin varlığı sorgulanmadan, alttan komünler biçiminde örgütlenip demokratik özerklik yaşanacak! Kulağa hoş geliyor. Fakat bu modelin Kuzey Kürdistan-Türkiye gerçekliği ile hiç bir ilgisi yoktur. Bugün büyük toplulukların devlet dışında bir örgütlenmesi de mümkün değildir. Demokratik olmayan bir devlette alttan örgütlenmeyle demokrasiyi yaşamak mümkün değildir. Öcalan, Türk burjuvazisinin Kuzey Kürdistan’da bir Kürt ulusal devletinin kurulmasını elindeki tüm imkânlarla engelleyeceğini, bugünkü şartlarda emperyalist büyük güçlerden birisinin destek vermediği koşullarda bir Kürt devletinin kurulmasının mümkün olamayacağını gördü. Ulus devlet modelinin sona erdiği tezini savunma noktasına gelmesinin nedeni budur.
Öcalan, burjuva devletleriyle bir arada “Demokratik Konfederalizm”i savunuyor. “Demokratik Konfederalizm”den anladığı, bağımsız devletlerin eşit şartlarda tek devlet çatısı altında birleştiği konfederasyonlar değildir. Konfederal birliklerden anladığı mevcut ulusal devletler içinde yerel özerk bölgelerin varlığıdır. Bu “konfederal birlikler”in kapitalizm ve kapitalist burjuva devlet egemenliği koşullarında uygulanabilir olma şansı yoktur.
Sonuç
Öcalan’ın “Perspektif” yazısında öne sürmeye çalıştığı “çözümler” Kürt ulusu için gerçek çözümler değildir ve yazının bir sistematiği yoktur. Öcalan’ın yöntemi daldan dala atlama, aynı şeyleri sürekli tekrarlamadır.
Sömürgeci Türk Devleti en başından itibaren haksız, gerici, sömürgeci bir savaş yürüten bir konumda idi. Türkiye halklar hapishanesi bir devlettir. Türk ulusu dışındaki ulusların ve milliyetlerin varlığını tanımayan devlete karşı bir savaş yürütüldü. Türk Devleti’nin Kürt ulusal hareketine karşı yürüttüğü gerici savaşta binlerce Kürt hunharca katledildi, binlerce Kürt köyü boşaltıldı, binlerce faili meçhul cinayet işlendi. Sömürgeci devlet PKK’nin savaşını “üç beş çapulcunun Devlet’e karşı isyanı” olarak değerlendiriyordu. Süreç içinde Kürt halkı bu savaşa kitlesel destek vermeye başladı. PKK önderliğindeki bu silahlı mücadele ile Kürtlerin ulusal varlığı T.C. tarafından kabul edilmek zorunda kalındı. Kürt ulusu gerçeği bir zamanlar “dağ Türkleri” ve benzeri tanımlar ile geçiştirilmeye çalışılırken, Kürtçe TV yayını yapacak kadar Kürtçe dilini kabul etmek zorunda kaldılar. Bunlar, büyük kanlı mücadelelerle kazanılan haklardı. Ancak, T.C.’nin bu konuda vermek zorunda kaldığı tavizlere rağmen, güncel durum ve Öcalan “Perspektifi” Kürt ulusunun gerçek özgürlüğü, ulusal baskılardan tam kurtuluşu değildir, olamaz.
Emperyalist hedefler peşinden koşan Türk burjuvazisi, Kürtlerin gücünü kendi gücüne eklemleme siyasetini gündeme getirdi. Abdullah Öcalan’ın İmralı’da formüle ettiği çözüm çizgisi, Türkiye’de egemen burjuvazinin giderek büyüyen bir bölümünün çizgisi hâline geldi ve “Kürt sorununun demokratikleşme programı içinde çözümü” çizgisi ile örtüştü. Kürt sorunu, sömürgeci devletin toprak bütünlüğü içinde, adı bölgesel özerklik olmayan yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, Türk ulusu dışındaki ulus ve milliyetlerin yok sayılmasından vaz geçilmesi, ana dilde eğitim, silah bırakmış gerillaların sivil siyasete katılma imkânlarının yaratılması vs. ile çözülecekti. Bunun için de taraflar önce 2009’da Oslo’da, sonra 2013-2015 yılları arasında masaya oturdular. Her iki tarafın savundukları siyaset açısından savaşın sürdürülmesinin, kurulan pazarlık masasında elini güçlendirmek dışında mantıklı bir nedeni kalmamıştı. Sömürgeci devlet ile Öcalan’ın Kürt sorunun çözümü konusunda özde farklılıklarının kalmadığı noktada, savaşın sonlandırılması olumludur. Kürtlerin kendi devletini kurmasına karşı çıkan, sivil toplumcu bir çizgide karar kılan Kürt öncü güçlerinin bu temelde bir silahlı mücadele vermesine gerçekten de gerek yoktur.
Kapitalizm koşullarında ulusal sorunun çözümünün tek yolu, ezilen ulusların tüm ulusal haklarına sahip olması ve nasıl yaşayacaklarına kendilerinin karar vermesidir. Kürt ulusu, ayrı devletini kurabilir, federasyon, özerklik gibi biçimler altında aynı devlet içinde diğer uluslar ve ulusal topluluklarla birlikte yaşayabilir. Hangi biçimi tercih edip uygulayacağına karar verme hakkı Kürt ulusun kendisine aittir. Kürtlerin “idari model” olarak “bölgesel” ya da daha çok kullanıldığı şekliyle “demokratik özerklik”i öngörmeleri, serbest iradeleriyle verecekleri kendi kararları ve haklarıdır. Kürt ulusal sorunun gerçek çözümü yani Kürtlerin kendi kaderlerini belirlemeleri ve nasıl yaşayacaklarına kendilerinin karar vermeleri sömürgeci devletin varlığı koşullarında pek mümkün görünmüyor. Kürt ulusal sorunun uzun vadede bir tek çözümü vardır; işçilerin-emekçilerin önderliğinde sömürgeci devlet yıkılıp, yerine demokratik bir iktidarın kurulması. Demokratik halk iktidarında adil-özgür referandum hakkı tanınır. Referandum sonucunda ortaya çıkan irade beyanı doğrultusunda Kürt ulusu nasıl yaşayacağına kendisi karar verir. Gerçek çözüm budur.
30 Temmuz 2025
Dipnotlar:
[1] Yazı içerisinde Öcalan’dan vereceğimiz bütün alıntıların kaynağı, Serxwebûn sayı 521, Mayıs 2025 tarihli dergidir.
2 “Komünist Parti Manifestosu”, Marx, Engels, s. 38, İnter Yayınları, Aralık 1998, İstanbul.
3 “Seçme Eserler Cilt VI”, Lenin, s. 51, İnter Yayınları, Kasım 1995, İstanbul.
4 “Seçme Eserler Cilt VII”, Lenin, s. 67, İnter Yayınları, Haziran 1996, İstanbul.
5 “Fransa’da İç Savaş”, Engels’in giriş yazısı, “Seçme Yapıtlar 2”, Marx, Engels, s. 226, Sol Yayınları, Temmuz 1977, Ankara)
6 “Birinci Enternasyonalde Örgütlenme Meselesi”, Marx, Engels, s. 95, Ekim Yayınları, İkinci Baskı, Şubat 1990, Ankara.
7 “Seçme Yapıtlar 2”, Marx, Engels, s. 226-227, Sol Yayınları, Temmuz 1977, Ankara.

































































