Harala gürele yürüyen gündemin ana konularından birisi “barış”! Hem “yerli ve milli” hem de “enternasyonal” alanda bir “barış”tır gidiyor… Elbette “en kötü barış haksız savaştan iyidir!” Elbette insanların katledilmesine, halkların soykırımdan geçirilmesine son verilmesi iyidir… Ve elbette barıştan yana olmak iyidir, gereklidir. Ama bu “iyilik” kapitalist/emperyalist sistemde barışın nasıl ve hangi temellerde, hangi planlarla yapıldığını, kimler arasında yapıldığını, ne kadar kalıcı olup olmayacağını sorgulamanın engeli değildir. Tam tersine bunun yapılması, “barışın sorgulanması” gerçek barışa nasıl varılacağının yolunu açmak için gereklidir.
Son dönemde “barış”ın çokça konuşulduğu, bölgeler var. Bunlardan ikisi Ortadoğu’da öne çıkıyor: Filistin ve Kürdistan… Emperyalizm çağında ulusal sorunun burjuva anlamda bile çözülemediği, kendi devletlerini kuramamış Filistin ve Kürdistan! Yaşanılan katliamlara, soykırımlara rağmen ulusal taleplerle ortaya çıkan ve onlarca yıldır sürdürülen direnişin topraklarında şimdi “barış” konuşuluyor…
Ama nasıl?
İşte orası biraz problemli…
“Barış”ın “yerli ve millî” hâli bilindiği üzere üzerinde yaşadığımız coğrafyada yürüyor. Bahçeli’nin Ekim 2024’te ki çağrısı, Abdullah Öcalan’ın bu çağrıya cevapları ile başlayan, devleti yönetenlerin “Terörsüz Türkiye”, Kürt tarafının “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” adını verdiği süreç şimdilik ufak tefek, fazla zarar vermeyen “kazalarla” sürüyor.
Sürecin geldiği yerden gerek hükümet gerekse DEM esasta memnun.
Hükümetin takvime de bağladığı plan ve takvim önemli bir sapmaya uğramadan işliyor. Kuzey Kürdistan-Türkiye’de 40 yılı aşkın süredir, kesintilerle süren T.C./PKK savaşının sonlanması, akan kanın durması ülkelerimizde emekçi halkların çoğunluğunun isteğidir. Bu, emperyalistleşmek isteyen, bu yönde ilerleyen Türk burjuvazisinin ve onun devleti T.C.’nin güçlenmesini de beraberinde getirecektir. Bu yüzden bir dizi emperyalist ve yerel aktör sorunun T.C./PKK arasında yürütülen görüşmelerle çözülmesinden rahatsızdır. Bunlar süreci akamete uğratmak için ellerinden geleni yapacaktır. Fakat şu ana kadarki gelişmeler, bu somut savaşın tarihinde ilk kez savaşın sonlanma ihtimalinin, sürecin akamete uğrama ihtimalinden bir tık daha fazla olduğunu gösteriyor.
“Sürecin altyapısını hazırlamak ve kamuoyunu bilgilendirmek” amacıyla kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” çalışmalarını sürdürüyor. Komisyon meclisteki partilerin verdiği üyelerin katılımıyla (İyi Parti dışında… Bu parti komisyonda yer almayı reddetti!) ilk toplantısını 5 Ağustos 2025 tarihinde gerçekleştirdi. Şimdiye kadar 15 defa bir araya gelen ve çeşitli toplumsal kesimlerden, meslek gruplarından STK’lerden oluşan katılımcıları dinleyen komisyonun önüne koyduğu hedef, PKK’nin silahları bütünüyle bırakması için “ihtiyaç duyulan” yasa taslaklarını hazırlama işini yılsonuna kadar bitirmek… Aslında hükümet ve Abdullah Öcalan, sürecin provokasyonlara açık olduğunun ve kırılganlığının bilincinde ve bu işi mümkün olduğunca kısa sürede sonuca bağlamak istiyorlar. Bu yasa taslaklarının hazırlanması süreci aynı zamanda kamuoyunun da hazırlanması süreci olarak kullanılacaktır. Komisyonun andaki sıkıntılarından birisi “Öcalan ile görüşme” talebi… Öcalan’dan, KCK’den, DEM Parti’den gelen ve sonunda MHP’nin sahiplendiği bu talebin yerine getirilip getirilmeyeceği, görüşme yapılacaksa, kimin ya da kimlerin görüşmeye gideceği, bu konuda “çalışmalarını” ne zamana kadar sürdüreceği soru işareti… Yapılan planlamaya göre komisyonun çalışmalarının ilk etabını tamamlaması ve yasal düzenleme hazırlıklarına geçiş yapması bekleniyor.
13 Ekim’de İmralı Adası’nda avukatları ile görüşen Öcalan, Asrın Hukuk Bürosu’nun görüşme hakkında yaptığı açıklamaya göre “umut hakkı” konusunda bu ilkenin çok önemli ve esaslı olduğunu vurgulamış, “Umut ilkesi devletin atması gereken bir adımdır. Bu bagajı kaldırması lazım. Bu, binlerce insanı etkileyen bir meseledir. Nereden bakarsanız bakın bunun kaldırılması gerekir. Hukuk açısından bunun yapılması gerekir. Politika da adalet de bunu gerektiriyor.” Tavrı takınmıştır.
Bu arada “sürece uymayan” kuşkular da sürüyor. Örneğin KCK’nin AKP ve MHP’nin niyetinden kuşkuları, bu noktada çekinceleri var. “Barış masası”nın, daha önce olduğu gibi devrileceğinden kuşkulular. Öcalan kadar iyimser değiller. Yine de Öcalan’ın dedikleri doğrultusunda adım attılar, atıyorlar, atacaklar da…
Plan işliyor… Ama süreci sonlandırabilecek sıkıntılar da var. Süreci akamete uğratabilecek en önemli faktör Rojava’dır. Rojava’daki özerk yönetim elinde tuttuğu bölgesel iktidarını, kurulacak yeni bir Suriye rejimi içinde iktidarda pay alma karşılığı dağıtma niyetinde görünmüyor. Rojava’daki yapıyı korumak için silahlı gücünü Suriye merkezi ordusu içinde çözme planını ret ediyor. Âdemi merkeziyetçi bir yapı içinde, bölgede iktidarını sürdürmek isteğini dile getiriyor. T.C. bunu kendisine yönelik bir tehdit olarak algılıyor ve yürüyen pazarlıklarda eğer Rojava’daki özerk bölge yönetimi tavrında ısrar ederse, askeri saldırı tehdidi savuruyor. Bu tehdidin gerçekleştirilmesi bütün süreci akamete uğratma potansiyelini taşıyor. Bu konuda pazarlıklar sürüyor.
İsrail açıkça Kuzey Kürdistan-Türkiye’de yürüyen süreci akamete uğratmak için de Suriye’de merkezi bir devlet örgütlenmesini engellemeye çalışıyor. ABD’nin tavrı ise ikircikli… Bu sürecin nereye doğru evrileceği henüz belli değil, Suriye’de çok seçenekli bir satranç oynanıyor. Ve bu satrançta da ABD oyun kurucu… ABD’nin Suriye sahasındaki ağırlığını yeniden hissettirdiği bu yeni süreçte, Washington’un bölge koordinasyonunu yürüten Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack ile CENTCOM Komutanı Brad Cooper, 6 Ekim’de Haseke’de Demokratik Suriye Güçleri (SDG) ve Özerk Yönetim temsilcileriyle bir toplantı gerçekleştirdi. Bu görüşmenin hemen ardından, ertesi gün Mazlum Abdi başkanlığındaki SDG heyeti, Barrack ve Cooper’ın açık gözetimi ve diplomatik arka plan desteğiyle Şam’da Colani yönetimiyle masaya oturdu. Görüşmeden çıkan en net sonuç, çatışma hatlarında tam kapsamlı ve kesintisiz bir ateşkes konusunda tarafların mutabakata varması oldu. ABD heyeti süreci “tek devlet, tek ordu, tek hükümet” formülüyle tarif ederken, Barrack’ın “Her şey doğru yönde ilerliyor” çıkışı, bu görüşmelerin sadece taktiksel bir ateşkesten ibaret olmadığını, daha derin bir yeniden yapılandırma hazırlığının işareti olduğunu gösterdi.
Plan işliyor, süreç ilerliyor… Ama…
Gelişmeler savaşın sonlanma ihtimalinin, sürecin amacına varmadan kesilmesi/kopması ihtimalinden daha fazla olduğunu gösteriyor ama anda bu konuda kesin şeyler söylenemiyor.
Çünkü burası Türkiye, Kuzey Kürdistan, burası Ortadoğu!
Her an, her şey olabilir!
Sürecin yürümesi, tarafların beklentilerini karşılamayı da gerektiriyor. Bu, sürece olan desteği ve süreci yönetenlerin kuşkularını giderecek bir yol olabilirdi, olabilir. PKK’nin silah bırakma kararından sonra, süreci başlatan Bahçeli, “Barış tek kanatlı bir kuş değildir. Bir kanat Öcalan’ın yaptığı çağrı ve gelinen fesih kararıyla kendisini gösterdi. İki kanadı millet olarak hep birlikte gövdeye getirmeliyiz.” diyerek adım atılması gerektiğini söylemişti. Bu lafların söylendiği mayıs ayından bugüne kadar –komisyon çalışmaları ve Öcalan üzerinde uygulanan tam tecridin kaldırılması dışında– sürecin geliştirilmesine dönük atılmış adım yoktur. Bu anlamda Kürt kanadı diğer kanadın adım/lar atmasını bekleme durumundadır! T.C. ise “önce silahlar bırakılacak ısrarındadır.
Burjuva muhalefet aslında bu sürecin silahların susmasıyla bitmesinin Erdoğan’a yarayacağını düşündüğü için sürece karşıdır. Bu muhalefetin İyi Parti, Zafer Partisi gibi en azgın ırkçılar kanadı açıkça sürece karşı tavır takınmakta, CHP’nin komisyondan ayrılması yönünde baskı yapmaktadır. CHP’de Özgür Özel yönetimi sürece açıktan karşı çıkmamakta, sürece destek verir görünmektedir. Sürece desteğini CHP’ye karşı yönelik saldırıların durdurulması şartına bağlamaktadır. Fakat CHP’nin içinden ve çevresinden CHP’nin kurumsal olarak sürece sahip çıkar görünmesine de tepkiler, CHP’nin komisyondan çekilmesi için talep ve baskılar artmaktadır.
Eğer süreç kesintiye uğramazsa, beklentilere somut nasıl yanıtlar verildiğini önümüzdeki dönem göreceğiz…
Ve yine süreç kesintiye uğramazsa, coğrafyada süren bir savaş sona erecek… “Barış” gelecek…
Sorunun adı “Kürt ulusal sorunudur”, sorunun kaynağı halklar hapishanesi T.C. devletidir. Sorunun kaynağı ortadan kalkmadan sorun ortadan kalkmaz. Sorun, dün silahla, baskıyla, zorla nasıl çözülemediyse, bu sistem içinde yapılacak bir “barış”la da çözülmeyecek, sorun, varlığını başka biçimlerde sürdürecektir.
Bu sorunun gerçek çözümü Kürt halkının kendi kaderini özgür iradesiyle belirleyebileceği özgür, demokratik bir siyasal zeminin oluşmasını gerektirir.
Bunun yaratılmadığı koşullarda sorun yalnızca biçim değiştirerek varlığını sürdürür.
Kalıcı ve gerçek bir çözüm ancak mevcut burjuva devlet yapısının devrimle tasfiye edilmesi ve yerine bütün halkların eşit haklara sahip olduğu, kendi kaderini tayin hakkının tanındığı bir halk iktidarının kurulmasıyla mümkündür. Çünkü sınıf egemenliğine dayalı bugünkü düzende halklar arasındaki eşitlik sadece kâğıt üzerinde, sınırlı ve denetimli haklarla ancak var olabilir. Oysa gerçek özgürlük ve gönüllü birliktelik, yalnızca işçi sınıfının ve emekçilerin iktidarında hayat bulabilir. Bu nedenle ulusal sorunun çözümü, burjuva düzen içinde reformlarla değil, demokratik devrim ufkuyla ele alınmalıdır.
21 Ekim 2025

































































