II.Dünya Savaşı’nın sona ermesinden 80 yıl sonra savaşın sonuçları revize edilmiştir. Savaş sonrası kurulan uluslararası düzen —yani siyasi, ekonomik ve askeri dengeler— zamanla değişmiş, emperyalist güçlerin konumları yeniden şekillenmiştir. Yeni güç merkezleri yükselmiş, eski hegemonya ilişkilerini zorlamaya başlamıştır. Başta “mağlup” olarak sistem dışında tutulan Almanya ve Japonya gibi ülkeler, kısa zamanda yeniden emperyalist bir güç olarak sahneye dönmüşlerdir. Savaş sonrası ortaya çıkan Sosyalist Kamp ortadan kalkmıştır. Kısacası, savaş bittiğinde kurulan düzen olduğu gibi kalmamış; emperyalist dengesiz ve sıçramalı gelişme yasası gereği tarihsel süreçte yeniden şekillenmiştir.
1945’te imzalanan ateşkes anlaşmaları cephelerdeki top seslerini susturdu ama dünya sisteminin içindeki gerilimi dindiremedi. Birçoklarının “savaş bitti, barış başladı” diye tanımladığı bu dönem, aslında yeni bir paylaşım sürecinin başlangıcıydı. Galip devletler aralarındaki güç dengelerine uygun bir uluslararası düzen inşa etmeye koyuldular. Dünya’da Birleşmiş Milletler Örgütü, Batı’da IMF, Dünya Bankası, NATO gibi kurumlar bu dönemde sahneye sürüldü ve hepsi, “dünya artık kurallı bir düzene kavuşuyor” propagandasının taşıyıcıları olarak işlev gördüler. Oysa bu düzenin adı “barış” olsa da özü değişmemişti: Sermaye dolaşımı, nüfuz alanları ve stratejik bölgeler yeniden tanımlanıyor, ama bu yeniden tanımlama bir uzlaşmadan çok yeni bir hegemonya kurma girişimi olarak işliyordu.
ABD liderliğindeki Batı bloku, kendisini yalnızca askeri değil, finansal ve ideolojik bir merkez olarak kurdu. Dolar, Bretton Woods anlaşmasıyla uluslararası paranın temel birimine dönüştürüldü. Marshall Planı’yla Avrupa yeniden inşa edilirken, bu yeniden inşa aynı zamanda ABD sermayesine açılan devasa bir pazar anlamına geliyordu. Böylece İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerinden biri olan devlet, aynı zamanda yeni düzenin hakemi ve denetçisi rolüne soyundu. Ancak tarih sahnesi hiçbir zaman tek oyuncuya kalmaz. Yenilgiler unutulmaz, yenilenler güç toplar, beklenmedik aktörler öne çıkar. Almanya ve Japonya’nın savaş sonrasında yeniden güçlenerek sahneye çıkışı tam da bu durumun tarihsel ifadesiydi.
Savaş, emperyalist zincirin halkalarının birçok ülkede daha kırılmasına, Çin Halk Cumhuriyeti ve doğu Avrupa’da pek çok Demokratik Halk Cumhuriyetleri’nin kurulmasına yol açmıştı. İkinci Dünya Savaşı ertesinde dünya artık bambaşka bir çehreye sahipti. Sosyalist Kamp kurulmuş ve emperyalizmin hükmettiği dünya daha da küçülmüştü. Bir yanda sosyalist bir kamp oluşuyor, diğer yanda kapitalist blok ekonomik entegrasyon ve askeri ittifaklarla kendi etrafına bir duvar örüyordu. Bu iki blok arasında Soğuk Savaş adı verilen ama esasında sıcak çatışmanın başka araçlarla sürdüğü bir dönem başladı. Ve tam bu noktada, “İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçları revize edilmiştir” demek, tarihe geriye dönük bir yorum değil; bugün hâlâ yaşanan güç kaymaları ve yeni emperyalist hesaplaşmaların tarihsel köküne işaret eden politik bir tespittir. 1945’in, 1918’in dengelerini geçersiz kılması gibi; 1945’in dengeleri de bugün geçerli değildir.
Savaş Sonrası Düzenin Kurucu Unsurları
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından başlayan Soğuk Savaş döneminde masaya oturan Batılı galip devletler yalnızca harita çizmekle kalmayıp emperyalist kampta dünya ekonomisinin merkezini yeniden kuracak mekanizmaları da tasarladılar. ABD, henüz savaş sürerken bile savaş sonrasının finansal mimarisini planlamaya başlamıştı. Bretton Woods Konferansı bunun en somut örneğidir. Burada alınan kararlar sıradan teknik anlaşmalar değil, doların dünya piyasalarında egemen para birimi hâline getirilmesini sağlayan stratejik hamlelerdi. Yine bu konferansta temelleri atılan IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar sadece borç dağıtmakla görevli yapılar olarak değil, sermayenin yönünü belirleyen, ulus devletlerin ekonomik iradesini denetim altına alan bir tür finansal denetim mekanizması olarak doğdular. “Yardım” adı altında kurulan ilişki, aslında bağımlılık ilişkisinin modern formuydu.
ABD hegemonyasının askeri ayağı da aynı dönemde şekillendi. 1949’da kurulan NATO, resmi söylemde Sovyet tehdidine karşı kolektif savunma örgütü olarak sunulsa da gerçekte, Avrupa’yı askeri olarak ABD’ye bağlayan bir mekanizmaydı. Bu bağ, yalnızca üslerle ve ortak tatbikatlar için kurulmadı; subay okullarından istihbarat ağlarına, silah standardizasyonundan doktrin transferine kadar uzanan bir ideolojik-askeri bütünleşme hamlesiydi. NATO’ya katılmak, yalnızca savunma anlaşmasına imza atmak değil, emperyalist merkezle askeri düşünce ortaklığına zorla dâhil olmak anlamına geliyordu.
Sovyetler Birliği’nin varlığı bu tabloya ayrı bir boyut kazandırdı. Savaş meydanlarında milyonlarca kayıp vererek Nazi ordularını geri püskürten Sovyetler, yalnızca bir askeri güç değil, alternatif bir toplumsal örgütlenme biçimi olarak sahneye çıktı. Doğu Avrupa’da halk demokrasilerinin kurulması, kapitalist dünyada büyük bir alarm etkisi yarattı.
Sosyalist kamp, Bir varmış, Bir yokmuş…
İkinci Dünya Savaşı’nın en önemli sonuçlarından birisi Avrupa’da halk demokrasisi devletlerinin –1949’dan sonra Çin’in dâhil olduğu– savaşın galiplerinden Sosyalist Sovyetler Birliği ile birlikte ayrı bir cephe/kamp oluşturmalarıydı. Bu dünya siyaset tarihinde yaşanan bir ilk, yeni bir durumdu.
Bir sosyalist kampın oluşması, dünya dengelerini kökten değiştirdi. Sosyalist Kamp’ın (Doğu Bloku’nun) ortaya çıkması, emperyalist sistem açısından, dünya pazarının daralması ve uzun vadeli hegemonya planlarının bozulması, kapitalist üretimin ve sömürünün daralması, hammadde kaynaklarına daha zor ulaşım; nihayetinde dünya kapitalist-emperyalist sisteminin genel bunalımının ağırlaşması demekti.
Savaş sonrasının dünyasında sosyalistler/komünistler bu denli güçlü bir şekilde yer alırken Batılı kapitalist/emperyalistler de ekonomik ve siyasi olarak ABD’nin liderliğinde örgütleniyor, “özgür dünya” söylemiyle sosyalizme karşı kapsamlı bir cephe kuruyorlardı.
Dünya üzerinde birbirine karşıt iki kampın oluşması aynı zamanda bu kampların birbiriyle mücadelesi demekti. Adına “Soğuk Savaş Dönemi” denilen esasta iki kampın mücadelesiyle başlayan ve ama sonunda “sosyalist” kampın dağılmasıyla sonuçlanan bir sürece girildi. (Soğuk Savaş Dönemi ile ilgili geniş bilgi için 219. sayımızdaki “Savaşın “Soğuk” Yüzü…” başlıklı yazımıza bakılabilir.)
Batılı emperyalist güçlerin sosyalist Sovyetler Birliği’ne ve onun etrafında kümelenen halk demokrasili devletlere karşı saldırıları sürerken Sosyalist Kamp’ın öncü ve önder gücü Sovyetler Birliği’ne karşı içten de bir saldırı dalgası yürütüldü. Stalin sonrasında, özellikle 1956’da yapılan 20. Parti Kongresi’nde iktidarı tamamen ele geçiren modern revizyonist Kruşçev kliği, proletarya diktatörlüğünü süreç içinde tasfiye etti; yerine yeni bürokrat burjuvazinin sosyal-faşist diktatörlüğünü yerleştirdi.
Bu zeminde gelişen “barış içinde yarış” ve “karşılıklı fayda” söylemleri, dünya devrimi perspektifinin terk edilmesinin üstünü örten diplomatik formüller haline geldi. Ulusal kurtuluş hareketlerine destek politikası bile artık devrimci dayanışmadan değil, Sovyet dış politikasının jeopolitik-stratejik hesaplarından besleniyordu. Böylece proletarya enternasyonalizmi, bürokratik diplomasinin süslü bir retoriğine indirgenmiş oldu. Bu retoriğin altı boşaldığında, Sovyetler Birliği’nin dünya halkları nezdindeki devrimci meşruiyeti de hızla eridi.
Tüm bu gelişmeler ortaya adı sosyalist olan ama gerçekte bürokratik devlet kapitalizmine, sosyal emperyalizme evrilen bir Sovyetler Birliği çıkardı. Gorbaçov dönemindeki “yeniden yapılanma” hamleleri artık iyice tıkanmış ve halk desteğini yitirmiş olan bürokratik sistemi reforme etme iddiasıyla yola çıkmış olsa da, gerçekte bu sistemin artık kendi içinde onarılamayacak ölçüde kapitalist ilişkilerle iç içe geçtiğini açığa çıkardı. Bürokratik yapının çözülmesiyle birlikte, piyasa mekanizmalarının önü açıldı ve ülke adım adım emperyalist merkezlerin ekonomik yasalarına eklemlendi. Bu süreç bilinçli bir karşı devrimci tercihti; “açıklık” sloganları eşliğinde sosyalist mirasa yönelik sistematik bir tasfiye operasyonu yürütüldü.
90’lara gelindiğinde artık lafızda da “sosyalizm”den vazgeçildi, “Doğu Bloku” ülkeleri domino taşları gibi birbiri ardından yıkılmaya başladı. Artık lafta da “Sosyalist Blok” kalmamış, yok olmuştu.
Bu durum Batılı emperyalizmin “sosyalizme karşı” zafer kazandığı ve güçlü̈ göründüğü̈ bir resim oluşturuyordu. Batılı emperyalistler artık “sosyalizm ve komünizmin öldüğü” propagandasını yapıyorlardı. Oysa yıkılan, ortadan kalkan sosyalizm/komünizm değildi. Doğu Bloku’nun çöküşü, sosyalizmin yenilgisi değil; modern revizyonizmin ve sosyal-faşizmin çöküşüydü. Kazanan emperyalizm tarihsel özünde hiçbir değişikliğe uğramamış; yalnızca güç dengeleri ve görünüm biçimleri değişmişti.
Bütün bu gelişmeler, proletaryanın devrimci mücadelesi açısından hem yeni zorluklar hem de yeni olanaklar doğurdu. Emperyalizmin saldırılarına karşı Marksizm-Leninizm’in yeniden savunulması, revizyonizme ve burjuva demagojisine karşı sınıf mücadelesinin yeniden yükseltilmesi 80 yılın sonunda değişmeyenler ve yapılması gereken görevler hanesine yazılmıştır, er ya da geç yerine getirilecektir.
Dengenin Bozulması: Almanya ve Japonya’nın dönüşü, Çin’in yükselişi ve hegemonyanın çatırdaması
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan düzen, ilk bakışta kalıcı ve sarsılmaz bir hegemonya hissi uyandırsa da kapitalist sistemin iç yasaları bu statükonun uzun süre korunmasına izin vermedi. Emperyalizmin eşitsiz gelişme yasası tam da burada tarihsel sahneye girdi: Bir dönem yenilmiş ya da geride kalmış olan güçler, kapitalist rekabetin doğası gereği yeniden birikim sağladı, sermaye yoğunlaştı, devlet aygıtı güçlendi ve sistem onları yeniden itaatkâr ortaklar olmaktan çıkarıp rakip konumuna taşıdı. Almanya ve Japonya’nın 1960’lar ve 70’lerle birlikte dünya pazarında üretim merkezine dönüşmesi, yalnızca “ekonomik mucize” diye tarif edilebilecek bir kalkınma hamlesi değildi; bu, emperyalizmin kendi içindeki yeni bir paylaşım geriliminin filizlenmeye başladığının işaretiydi.
Almanya, Marshall Planı ile ABD tarafından yeniden inşa edilirken aynı zamanda Avrupa’nın sanayi omurgasına dönüştürüldü. Fakat Alman sermayesi bu yeni konumla yetinmedi; zamanla Batı Avrupa’nın ekonomik merkezine yerleşerek Fransa’yı bile ikincil plana itti. Ortaya çıkan tablo şuydu: ABD, Avrupa’yı Sovyetlere karşı kendi arka bahçesi olarak örgütlerken, Avrupa’nın içinden yeni bir kapitalist merkez doğuyordu. Benzer bir süreç Japonya için de geçerliydi. ABD’nin askeri işgali altında yeniden yapılandırılan Japonya, 1970’lere gelindiğinde otomotiv ve elektronik sektörlerinde dünya pazarının hâkimi hâline geldi. Yani savaşın “mağlup”ları sistemin dışına atılamadılar. Sistem onları yeniden biçimlendirdi, büyüttü ve sonunda kendi içinden yeni rakipler üretmiş oldu.
Bu tabloya sonradan eklenen en kritik aktör ise Çin’dir. 1949 Devrimi’yle sosyalist blokta yer alan Çin, 1970’lerin sonunda kapitalizme kapılarını açarak dünya ekonomisinin eşitsiz gelişme yasasına yeni bir ivme kazandırdı. Çin’in yükselişi klasik bir “gelişmekte olan ülkenin kalkınması” hikâyesi değil, dünya üretim zincirlerinin yeniden konumlanması anlamına geliyordu. ABD ve Batı sermayesi düşük işçilik maliyetleri için Çin’i üretim üssü haline getirdiler. Çin, yalnızca ucuz işgücü sağlayan bir atölye olarak kalmadı; sermaye birikimini hızla merkezileştirerek teknoloji, finans ve askeri güç alanlarında bağımsız bir büyük emperyalist güç olarak gelişti.
Bugün sahneye baktığımızda, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından emperyalist kampta kurulan düzenin tek merkezli yapısı yerini gerilime açık çok merkezli bir yapıya bırakmış durumda. ABD hâlâ askeri ve finansal liderliğini korumaya çalışıyor ancak Almanya’nın ve Fransa’nın Avrupa Birliği içindeki ekonomik ağırlığı, Japonya’nın yeniden silahlanma stratejileri, İngiltere’nin ayrı baş çekmesi, Rusya’nın askeri hamleleri ve Çin’in küresel ticaret ağlarını ele geçiren politikaları, o “galiplerin kurduğu dünya düzeni”nin artık aynı biçimde işlemediğini gösteriyor. Dolar sistemi aşınmaya başlıyor, NATO içindeki çıkar çatışmaları daha açık hâle geliyor, Almanya enerji ve tedarik ağlarını ABD’den bağımsızlaştırmaya çalışıyor, Çin yeni finans kurumları (AIIB, Kuşak-Yol bankaları) üzerinden alternatif bir ekonomik ağ kuruyor ve benzeri.
Soğuk Savaş’ın iki kutupluluğundan, günümüzün kırılgan çok kutuplu emperyalist dengesine…
Soğuk Savaş yılları, dünya sisteminin iki büyük kutba bölündüğü bir dönem olarak anlatılır; biri kapitalist-emperyalist kamp, diğeri sosyalist blok. Ancak bu ikili denge, yüzeydeki görünümden ibaretti. Sovyetler Birliği’nin varlığı, kapitalist sistem içinde bir tür dengeleyici baskı yaratmıştı. Bu baskı, yalnızca askeri anlamda değil, ideolojik ve ekonomik düzeyde de etkiliydi. Batı’da sosyal devlet politikalarının devreye girmesi, sendikaların göreceli güçlenmesi, sağlık ve eğitim gibi alanlarda kamu hizmetlerinin genişlemesi, hatta Avrupa’da refah devletlerinin kurulması bile büyük ölçüde Sovyetler Birliği’nin varlığına verilmiş bir stratejik yanıttı. Kapitalizm kendini “alternatifsiz” ilan edemediği sürece, sistem içindeki çelişkiler baskı altında tutulabiliyordu.
1991’de Sovyetler Birliği dağıldığında bu baskı ortadan kalktı. Sistem, kendisini denetleyen karşıt kutuptan arındı ve dünya tek merkezli bir düzene girdi. En azından ilk bakışta öyle göründü. ABD, bu dönemi “yeni dünya düzeni” olarak ilan etti, NATO’yu genişletti, IMF ve Dünya Bankası programlarını Doğu Avrupa’ya ve eski Sovyet coğrafyasına derinlemesine yaydı. Bu yayılma yalnızca ekonomik değil, ideolojik bir istilaydı. “Serbest piyasa”, “demokrasi”, “özgürlük” gibi kavramlar eşliğinde tüm dünyaya tek bir sistem dayatıldı. Bu dönem kapitalizmin zafer nidalarıyla anıldı; hatta “Tarihin Sonu” gibi büyük iddialar sahneye sürüldü.
Fakat emperyalizm açısından bu dönem büyük bir rahatlama değil, yeni bir tür krizdi. Çünkü tek kutupluluk sistemin iç çelişkilerini daha çıplak hâle getirdi. Batı’nın refah devleti maskesi çözüldü, neoliberal yıkım programları derinleşti, sosyal haklar tasfiye edildi, emperyalist çıkarlar için yürütülen savaşlar daha açık bir biçimde yürütüldü. “Devletlerin iç işlerine karışmama” ilkesi bir kenara atılarak emperyalist blokların tek tek ülkelere doğrudan müdahaleleri gündeme geldi. Yugoslavya’nın parçalanması, Irak’ın işgali, Afganistan’a müdahale ve “renkli devrimler” adı altında yürütülen operasyonlar kapitalizmin yeni hegemonya saldırı biçimleriydi. Bu saldırganlık aynı zamanda yeni direnç odaklarının da oluşmasına yol açtı. Sovyetler Birliği’nin yokluğunda sistem kendini kolayca genişletti.
Ardından yeni aktörler sahneye adım attı: Çin artık “düşük maliyetli üretim üssü” değildi, dünya ticaret ağlarını kontrol eden bir finans imparatorluğuna dönüşüyordu. Rusya, 1990’lardaki dağınık hâlinden sıyrılarak silah ve enerji ekseninde yeniden emperyalist sistemin askeri kanadı olarak konumlanmaya başladı. Almanya Avrupa Birliği’nin merkezine yerleşerek ekonomik alanda bağımsız bir güç kutbuna dönüştü. Yani ABD’nin Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra kurduğunu sandığı tek kutuplu düzen, daha on yıl geçmeden yeni bir krizin içine girdi.
Dünya bugün Soğuk Savaş’ın ikili kutuplaşmasından farklı bir gerilim hattına sahiptir. Artık iki değil, çoklu merkezler var, fakat bu merkezlerin hiçbiri eski sosyalist blok gibi sistem dışı değiller. Hepsi emperyalist sistemin içinde konumlanmış, sermaye birikimi için dünya pazarında pay kavgasına girişmiş durumdalar.
Bugün yaşanan bloklaşmalar — BRICS, NATO’nun krizleri, dolar sistemine meydan okumalar…
Tarih yalnızca galiplerin masaya koyduğu imzalarla ilerlemez. Statükonun üzerine “Tamam, artık böyle kalacak!” diye mühür vurulsa da kapitalist sistemin doğasında böyle bir durağanlık yoktur. Emperyalist güçler arasındaki rekabet, ekonomik kapasite ve teknolojik ilerleme farklı hızlarda gelişir. Ve işte tam da bu “eşitsiz ve sıçramalı gelişme” yasası, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından çizilen “haritayı” adım adım bozmaya başladı. Bugün geriye dönüp baktığımızda, o savaşın bitmediğini, yalnızca başka biçimlerde devam ettiğini görmek mümkündür: Silahların yerini finans mekanizmaları aldı, açık işgallerin yerini ticaret savaşları, diplomatik kuşatmalar ve askeri üslerle örülü “yumuşak hegemonya” teknikleri aldı.
Almanya ve Japonya’nın 1960’lardan itibaren ekonomik büyümeleri, bu revizyon sürecinin en çarpıcı örneklerindendi. Savaşın hemen ardından “mağlup” sıfatıyla sistemin dışına itilmiş, askeri olarak sınırlandırılmış bu iki ülke, Marshall Planı’nın sağladığı sermaye akışıyla hızlı bir yeniden yapılanma sürecine girdi. ABD, Sovyetler Birliği’ne karşı cepheyi güçlendirmek adına bu yükselişe göz yummakla kalmadı, hatta bizzat teşvik etti. Fakat emperyalist sistemin acı gerçeği şuydu: bir* diğerine bağımlı olarak büyüyen bir güç bir noktadan sonra o bağımlılığı aşındırmaya başlar. Almanya ve Japonya, “yeniden doğan mağlup” konumlarından çıkıp, 1970’lerde dünya ekonomisinin başat aktörlerinden oldular.
Bu ekonomik gücün arkasından siyasi ve askeri iddialar da kaçınılmaz olarak geldi. Almanya NATO içinde daha fazla söz hakkı talep etmeye başladı. Japonya “sadece savunma odaklı ordu” ilkesini esneterek Hint-Pasifik hattında askeri varlık göstermeye yöneldi. Buna paralel olarak Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun Avrupa Birliği’ne evrilen süreci, ABD merkezli dünya düzenine karşı yeni bir kutbun yavaş yavaş oluştuğunu işaret ediyordu. Sermaye birikti, üretim kapasitesi büyüdü ve kaçınılmaz olarak siyasal iddia da yükseldi. Savaşın galipleri tarafından çizilen sınırlar, imzalanan anlaşmalar, resmî metinlerde hâlâ yürürlükteydiler ama pratik güç dengesi artık başka bir tabloyu işaret ediyordu.
Bugünün dünyasına geldiğimizde, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan düzenin artık eskisi gibi işlemediği açıkça görülüyor. ABD hâlâ askeri ve finansal olarak güçlü ama eskisi gibi tek kutuplu hegemonya kurmak giderek zorlaşıyor. BRICS ülkelerinin yükselişi, doların küresel egemenliğine meydan okuyan yeni finansal inisiyatifler ve ticaret anlaşmaları, bu değişimin en somut işaretleri. Çin, yalnızca düşük maliyetli üretim üssü olmanın ötesine geçti; teknoloji ve altyapı yatırımları, küresel tedarik zincirlerinde belirleyici konuma gelmesini sağladı. Rusya ise enerji ve askeri kapasite üzerinden yeni bir güç merkezi hâline geldi. Almanya, Avrupa Birliği içindeki ekonomik üstünlüğüyle Batı Avrupa’yı şekillendiriyor ve NATO içindeki çıkar çatışmaları giderek belirginleşiyor.
Bu tablo, “savaş sonrası düzenin revize edilmesi”nin güncel yansımasıdır. Eskiden galipler tarafından dayatılan statükonun yerini, çok merkezli ve rekabetçi bir dünya almıştır. Emperyalist güçler hâlâ sistemin sınırları içinde hareket ediyorlar ama eski güçlü konumları kalıcı değil. Sermaye birikimi, üretim kapasitesi ve askeri güç, güç merkezlerini sürekli değiştiriyor ve dünya yeniden paylaşım için hazır hâle geliyor. Her yeni yükselen güç, küresel sistemde dengeleri zorlayan bir unsur hâline geliyor. Emperyalist dengesizlikler ve güç mücadeleleri sayesinde tarihsel süreç de yeniden şekillendi ve şekillenmeye devam ediyor. Bugün yaşanan çok merkezli rekabet, savaş sonrası kurulan uluslararası düzenin revizyonunun göstergelerindendir.
Ekonomik Güç Dengelerinde Yeniden Yapılanma
Dünya ekonomisi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalist kampta tamamen yeni bir düzene oturdu. Bretton Woods sistemi ve buna bağlı olarak kurulan IMF ile Dünya Bankası, ABD’nin ekonomik hegemonyasını pekiştirdi. Bu kurumlar, para politikaları, uluslararası kredi ve kalkınma projeleri üzerinden dünya ekonomisinde ABD merkezli bir denge kurdular. Doların uluslararası rezerv para hâline gelmesi ve sabit döviz kurları sistemi, Batılı kapitalist ülkelerin küresel ticarette öncelikli konuma yükselmesini sağladı. Ancak bu yapı, ekonomik krizler ve dengesiz gelişmeler karşısında zamanla esnekliğini yitirdi.
Avrupa içindeki ekonomik işbirliği, 1970’ler ve 1980’ler boyunca, özellikle Avrupa Topluluğu aracılığıyla derinleşti. Almanya’nın sanayi gücü, Fransa, İtalya ve diğer ülkelerle birlikte kıta içinde ekonomik kararları şekillendiren bir odak hâline geldi. Bu süreç, Batı Avrupa’yı ABD’ye bağımlı bir müttefik olarak bırakırken, aynı zamanda kıta içi kendi çıkarlarını koruyacak mekanizmaların doğmasına yol açtı. Japonya da teknolojik gelişimi ve ihracat kapasitesiyle Asya-Pasifik’te ekonomik ağırlığını artırdı.
Çin’in kapitalist yola girişi, 1976’da Mao’nun ölümünün ardından parti içinde hâkim hâle gelen revizyonistlerce 1978’de başlatılan ekonomik reform programına dayanıyor. Çin, süreçte karma bir model üzerinden kapitalist ilişkileri sistematik olarak genişletti. Devlet tekellerinin varlığını koruyan merkezi iktidar, özel sermaye birikimine ve yabancı yatırımlara kontrollü bir biçimde kapılarını açtı. Emperyalist sermaye, Çin’i devasa bir pazar ve ucuz emek cenneti olarak gördüğü için bu dönüşümü başlangıçta sevinçle karşıladı; ancak Çin yönetimi, bu süreçte bir yarı-sömürge hâline gelmek yerine teknoloji transferini denetleyerek kendi sermaye birikim modelini inşa etmeye yöneldi.
Çin ekonomisi, 1990’lar ve 2000’ler boyunca dünya tarihindeki en hızlı büyüme oranlarından birini yakaladı. Çin aynı dönemde yalnızca üretim kapasitesiyle değil, finansman ihracı, altyapı yatırımları ve uluslararası ticaret ağları üzerinden küresel bir genişleme stratejisi izlemeye başladı. Afrika’daki enerji sahalarından Latin Amerika’daki maden bölgelerine, Ortadoğu’daki enerji anlaşmalarından Asya içi kara ve deniz ticaret koridorlarına kadar çok sayıda alanda Çin sermayesinin varlığı belirginleşti. Bu yayılma, klasik yarı-sömürgeci bağımlılık ilişkilerinden farklı olarak devlet denetimli mali sermaye bloklarının dışa açılması biçiminde gerçekleşti.
Çin, doğrudan askeri çatışmayı göze almadan, sessiz bir yayılma stratejisiyle önce altyapı, kredi ve dış yatırım kanallarını kontrol etti; finansal nüfuz sahaları yaratarak klasik işgalci modellerden farklı ama etkisi daha kalıcı bir genişleme rotası izledi. Bu stratejide temel mantık, limanlara, enerji hatlarına ve hammaddelere askeri üslerle değil, borçlandırma ve finansal bağlama yoluyla el koymak oldu.
Bugün dünya ekonomisi giderek daha görünür biçimde iki ayrı emperyalist merkez etrafında kutuplaşıyor. ABD önderliğindeki Batılı emperyalist blok hâlâ sistemin merkezindeyse de ekonomik ağırlığı ve doların küresel mali sistem üzerindeki mutlak hâkimiyeti sarsılıyor. Bu blok G7 çatısı altında kurumsallaşmış hâlde dururken karşısında, genişleyerek 2024 itibarıyla 11 üyeye ulaşan BRICS oluşumuyla ikinci bir güç merkezi beliriyor. Dünya ekonomisinin daha hızlı büyüyen kesimi bu yeni blokta toparlanıyor. Çin ve Rusya’nın öncülük ettiği bu blok da, güç dengelerinin yeniden şekillendiği günümüzde dünya pazarının paylaşımı için dalaşa giren yeni bir emperyalist merkezdir.
Batı’nın ekonomik hâkimiyetine karşı alternatif bir blok olarak BRICS içinde işbirliğine giden ülkeler özellikle enerji, finans ve altyapı alanlarında kendi stratejik projelerini hayata geçiriyor, küresel sermaye akışını ve ticaret yollarını kendi lehlerine kullanarak Batı’ya karşı denge oluşturuyorlar.
Enerji ve doğal kaynaklar günümüzde ekonomik rekabetin kritik bir alanı hâline geldi. Rusya’nın petrol ve doğalgaz rezervleri, Avrupa’nın enerji güvenliği üzerinden siyasi ve ekonomik baskı aracı olarak kullanıldı. Çin’in nadir elementler ve stratejik hammaddeler üzerindeki yükselen kontrolü, küresel üretim zincirlerinde kendine avantaj sağladı. Bu gelişmeler, ekonomik rekabetin yalnızca ticaret ve üretim üzerinden yürütülmediğini, aynı zamanda stratejik kaynak kontrolüyle de desteklendiğini ortaya koydu.
Somut ekonomik göstergeler, bu güç değişimlerini net biçimde ortaya koyuyor. Çin’in dünya üretimindeki payı hızla artarken ihracat ve ithalat rakamları, küresel ticaretin dengelerini yeniden şekillendiriyor. Almanya, Avrupa ihracatının en büyük kısmını elinde tutuyor ve sanayi kapasitesiyle kıta içi etkisini artırıyor. Japonya’nın teknoloji ihracatı ve finans sektörü, Asya-Pasifik’te belirleyici bir güç olarak ön plana çıkıyor.
Günümüzde Çin’in “Kuşak ve Yol Projesi”, ekonomik nüfuzunu altyapı ve yatırım ağları üzerinden genişletiyor. Limanlar, demiryolları ve lojistik projeler, Çin’in küresel ekonomik etkisini artırırken, ABD ve Batı merkezli kurumlara alternatif bir ekonomik ağ sunuyor. Avrupa’nın enerji bağımlılığı ve Rusya’nın doğalgaz politikaları, küresel ekonomideki güç mücadelesini doğrudan etkiliyor. ABD ise Çin’e karşı ticaret kısıtlamaları, yaptırımlar ve teknoloji transferlerini sınırlayarak kendi avantajlarını korumaya çalışıyor.
Bu süreç, dünya ekonomisinin artık tek merkezli bir düzenin ürünü olmadığını, çok merkezli ve rekabetçi bir sistemin içinde sürekli yeniden şekillendiğini gösteriyor. Ekonomik güçler, yalnızca üretim ve ticaret ile değil, finans, yatırım, enerji ve stratejik kaynak kontrolü üzerinden birbirleriyle rekabet ediyorlar.
Askeri Güç Dengelerinde Yeniden Yapılanma
İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte, Batılı emperyalistlerin yaptığı ilk şey üzerinde uzlaşı sağlanmış olan Potsdam Anlaşmasını bir kenara bırakmak oldu. Savaşın sona ermesiyle birlikte askeri güç dengeleri de köklü bir değişim sürecine girdi. ABD, savaş sonrası nükleer silah kapasitesi ve dünya çapındaki üs ağı ile hemen hemen tüm devletler üzerinde belirleyici bir konuma yükseldi. NATO’nun kuruluşu Batı Avrupa’da Amerikan askerî varlığını pekiştirirken, Sovyetler Birliği’nin Varşova Paktı ile yanıt vermesi, bloklar arası askeri dengeyi belirleyen temel çerçeveyi oluşturdu. Bu süreç, askerî teknoloji, üs dağılımı ve ittifak yapıları açısından uzun yıllar sürecek bir silahlanma yarışının başlangıcını işaret ediyordu.
Nükleer silahlar, savaş sonrası dönemde askeri stratejinin merkezine oturdu. ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’deki deneyimlerinin ardından Sovyetler Birliği’nin de atom bombası geliştirmesi, “karşılıklı caydırıcılık doktrinini doğurdu. Sovyetler Birliği, 1949’da ilk atom bombası denemesini yaptıktan sonra, atom silahlarının yasaklanması yönünde bir mücadele yürüttü. Soğuk Savaş boyunca nükleer silah stoku ve stratejik planlama, iki kutuplu dünya düzeninde askerî dengeyi koruyan ana unsur oldu.
*Batı Avrupa ülkeleri, 1960’lar ve 1970’lerde NATO çerçevesinde ABD’nin nükleer garantisi altında kendi askeri kapasitelerini artırmaya çalıştılar. Bu yalnızca kara birlikleri veya deniz gücü olarak değil, aynı zamanda hava savunma sistemleri, stratejik bombalar ve denizaltı filoları üzerinden de yürütüldü. Sovyetler ise Doğu Avrupa’daki müttefikleriyle birlikte nükleer caydırıcılığı destekleyecek stratejik planlamalar geliştirdi.
Japonya ve Almanya, İkinci Dünya Savaşı sonrası doğrudan askeri güçlerini sınırlı tutmak zorunda kaldılar, ancak ekonomik yükselişleri ile dolaylı bir askeri kapasite ve teknolojik altyapı inşa ettiler. Özellikle teknoloji ve savunma sanayi yatırımları, bu ülkeleri modern askeri rekabete hazır hâle getirdi.
Soğuk Savaştan sonraki dönemde, Rusya ve Çin’in askeri modernizasyon hamleleri, çok kutuplu bir dünyada yeni bir güç dengesi ortaya çıkardı. Rusya nükleer stokunu korurken aynı zamanda hipersonik füzeler ve modern hava savunma sistemleri geliştirdi. Çin, özellikle deniz gücü ve füze teknolojilerinde hızlı bir yükseliş göstererek Asya-Pasifik’te ABD ve müttefikleriyle rekabet edecek kapasiteye ulaştı.
ABD, Çin ve Rusya başta olmak üzere, 21. yüzyılda silahlanma yarışının boyutu daha da büyüdü. Savunma bütçelerini artırarak hem mevcut güç dengelerini korumaya hem de bölgesel ve küresel nüfuzlarını genişletmeye çalışıyorlar. Dünyanın en büyük askerî bütçeleri yalnızca askerî kapasiteyi artırmak için değil, aynı zamanda stratejik caydırıcılık ve küresel nüfuz mücadelesi için de kullanılıyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre, küresel askerî harcamaların önemli bir kısmı ABD, Çin ve Rusya tarafından karşılanıyor ve bu üç ülkenin harcamaları toplam harcamaların yarısını oluşturuyor.
Nükleer silahlar hâlâ caydırıcı güç olarak öne çıkarken, siber savaş, uzay teknolojileri ve yapay zekâ destekli savunma sistemleri yeni rekabet alanları oluşturuyorlar. Bu durum, klasik kara ve deniz kuvvetlerinin yanı sıra, modern savaş teknolojilerinin küresel güç dengelerini belirleyen unsurlar hâline geldiğini gösteriyor.
Günümüzdeki askerî harcamalar, yeni bir dünya savaşının hazırlığının açık bir göstergesidir. NATO ve Çin-Rusya eksenindeki stratejik ittifaklar, silahlanma yarışı ve caydırıcılık doktrinleriyle birbirine karşılık veriyor.
Bu süreç, sadece devletler arasında doğrudan çatışma olasılığı değil, ekonomik ve siyasi rekabeti destekleyen bir askeri yapı oluşturuyor. Enerji koridorları, deniz ticaret yolları ve stratejik bölgeler ekonomik ve siyasi güç kadar askerî güçle de güvence altına alınmaya çalışılıyor.
Askeri değişimler, ekonomik ve siyasi güçlerle birlikte, emperyalist paylaşım mücadelesinin kritik bir boyutunu oluşturuyor. Nükleer silahlar, modern teknolojik sistemler ve büyük bütçeli silahlanma programları, devletlerin dünya sahnesinde konumlarını korumak ve rakipleriyle rekabet etmek için kullandıkları temel araçlar hâline gelmiş durumda. Bu bağlamda, günümüzün çok merkezli dünya düzeni yalnızca ekonomik ve siyasi değil, aynı zamanda askerî açıdan da sürekli yeniden biçimlenen bir güç dengesi üzerine kuruludur. Dünya ülkeleri, en büyük iki emperyalist gücün, bir yanda ABD ve diğer yanda Çin’in yanında/arkasında dizilmeye zorlanıyor.
Emperyalizmin Savaşı Yeniden Biçimlendirmesi:
II.Dünya Savaşı’ndan Günümüze Kesintisiz Bir Cepheleşme
II.Dünya Savaşı’nın ardından kurulan yeni dünya düzeni, görünürde “barış” kurumlarıyla inşa edildi. Birleşmiş Milletler, NATO, Dünya Bankası, IMF gibi yapılar, uluslararası istikrarı koruma iddiasıyla ortaya çıktılar. Ancak bu kurumların varlığı, savaşın ortadan kalktığı bir döneme değil, tam tersine, savaşın biçim değiştirerek “süreklileştiği” bir döneme işaret ediyordu. Emperyalist sistem, açık cephe savaşlarının yerini dolaylı çatışmalara, askerî işgallerin yerini “barışı koruma operasyonlarına”, topyekûn bombardımanların yerini vekâlet savaşlarına, ekonomik kuşatmalara ve rejim mühendisliğine bıraktı.
Soğuk Savaş dönemi, iki blok arasında doğrudan bir sıcak çatışmayı önlemek için darbeler, kontrgerilla örgütlenmeleri ve paramiliter güçler aracılığıyla yürütülen “düşük yoğunluklu savaşlar”ın çağı oldu. Kore’den Vietnam’a, Angola’dan Latin Amerika’daki darbeler zincirine kadar pek çok coğrafyada milyonlarca insan, “Sovyet etkisini sınırlamak” bahanesiyle örgütlenen bu yeni savaş yöntemlerinin hedefi oldu. Bu süreçte emperyalizm, kendi çıkarlarına uygun iktidarlar kurmak için “iç savaş”ları bile dışarıdan planlanabilir bir araç hâline getirdi. CIA tarafından finanse edilen Latin Amerika cuntaları, Afrika’daki paralı asker ağları, Ortadoğu’daki mezhep tabanlı vekâlet hatları bu dönemin laboratuvarlarında üretildi.
1990’larda Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte bu savaş biçimleri daha da görünür hâle geldi, çünkü emperyalist sistem artık “denge politikası” güdeceği bir rakipten yoksundu. Bu kez müdahaleler “insani yardım”, “demokrasi ihracı”, “terörle mücadele” ve benzeri kavramlarla meşrulaştırıldı. Yugoslavya’nın parçalanması bu sürecin en çarpıcı örneklerinden biriydi. Bombardımanlar “etnik katliamları durdurmak” adına kullanıldı ama sonuç yeni pazar alanlarına açılan küçük devletçiklerin yaratılması oldu. Irak, Libya, Afganistan ve Suriye’de aynı senaryo farklı retoriklerle tekrarlandı. Emperyalist merkezler önce kaos yarattılar, ardından bu kaosu “düzenlemek” için askerî ve ekonomik müdahale hakkını kendinde gördüler.
Vekâlet savaşları bugün yalnızca bölgesel değil küresel tedarik zincirlerini, enerji yollarını ve dijital altyapıları kapsayan yeni bir savaş ekonomisinin dayanağı hâline geldi. Rusya-Ukrayna savaşı, emperyalizmin artık klasik diplomasiyle yönetemediği krizlerin doğrudan askeri çatışmaya dönüştüğünü gösterdi. Pasifik hattında Çin’e karşı kurulan AUKUS ittifakı, Tayvan üzerinden kurulan baskı mekanizmaları, Afrika’da Fransa’nın düşüşüyle ortaya çıkan yeni güç boşlukları, emperyalist merkezlerin artık sadece petrol veya maden için değil, veri akışları, yapay zekâ altyapıları ve yarı iletken hatları için de savaş yürüttüğünü açığa çıkarıyor. Savaş, yalnızca tankların ilerlediği topraklarda değil; fiber optik kabloların, uydu ağlarının, finans blokajlarının geçtiği her yerde sürüyor.
Dolayısıyla bugün emperyalizmin ürettiği dünya, klasik anlamda barış dönemleriyle savaş dönemleri arasında bir ayrım yapmayı imkânsız hâle getiriyor. “Barış” artık yalnızca savaşa hazırlık evresi, diplomasi yalnızca savaşın başka araçlarla devamı, uluslararası hukuk ise savaşın meşruiyet kılıfı olarak işlev görüyor. Emperyalist bloklar arasında güç dengesi değiştikçe “düşman” da “müttefik” de yeniden tanımlanıyor. Dün demokrasi götürülmesi gereken ülkeler bugün stratejik ortak ilan ediliyor; dün “uygar dünyanın” parçası olan devletler bugün ambargo listesine konuluyor.
1945’ten sonraki dönemde de değişmeyen nadir şeylerden birisi emperyalizmin savaşsız yapamayacağı, kendi çıkarları için savaşlar organize etmesi olgusudur. Emperyalist sistemin “barış” kavramı kendi içinde savaş üretir. Sermayenin dünya ölçeğinde örgütlenmesi, ekonomik ve siyasi rekabeti sürekli çatışmaya dönüştüren yapısal bir kriz dinamiği yaratır. Bugün Ukrayna’da, Gazze’de, Sahel bölgesinde ya da Pasifik’te tanık olunan her saldırı, bu dinamiğin yalnızca yeni yüzleridir. Emperyalizm barış yapmaz; sadece savaşların ritmini, biçimini ve teknolojisini değiştirir.
BM’nin Kuruluşu ve Günümüzdeki Rolü
İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı deneyimlerinden çıkan uluslararası toplum, kalıcı bir barış ve iş birliği mekanizması kurma ihtiyacını hissetti. 1945 yılında kurulan Birleşmiş Milletler Örgütü (BM), savaşın yeniden yaşanmaması için diplomatik ve hukuki çerçeveler oluşturmayı amaçladı. Temel ilkeleri arasında uluslararası barışın korunması, devletlerarası anlaşmazlıkların çözülmesi ve ekonomik-sosyal iş birliğinin teşvik edilmesi vardı. BM bu yönüyle, savaş sonrası düzenin resmi kurumsal temeli olarak öne çıktı. Ancak BM’nin kuruluş felsefesi ile uygulamadaki rolü arasında derin bir uçurum oluştu. Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinin veto yetkisi, karar alma süreçlerini emperyalist çıkarlar doğrultusunda kilitleyebiliyordu. Özellikle BM içinde “daimi üye” sıfatıyla bulunan ve veto hakları olan ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’nın çıkar çatışmaları, BM’nin bağımsız bir barış aracı olarak işlevini sınırladı. Soğuk Savaş döneminde bloklar arası çekişmeler, BM’de yaptırım öngören kararların alınmasını imkânsız hâle getirdi.
Günümüzde, BM hâlâ küresel çatışmaların yönetilmesinde resmi bir platform olarak varlığını koruyor. Ancak vekâlet savaşları ve bölgesel krizlerdeki etkinliği Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin ortak tavrı olmadıkça etkisizdir. Ukrayna, Suriye, Yemen, Libya, Filistin ve benzeri örneklerinde görüldüğü gibi, BM’nin etkinliği, çoğu zaman diplomatik açıklamalar ve en iyi hâlde insani yardımlarla sınırlı kalıyor. Buna rağmen BM, uluslararası hukukun korunması, insani krizlerin yönetimi ve kalkınma hedeflerinin izlenmesi gibi alanlarda hâlâ bir platform sağlıyor. Küresel salgınlar, iklim değişikliği ve mülteci krizleri gibi ortak sorunlarda BM’nin koordine edici rolü, emperyalist sınırlamalara rağmen sınırlı bir işlev görüyor. Ancak bu işlevler de küresel güç mücadelesinin ana belirleyeni olan emperyalist çıkarların gölgesinde kalıyor.
Sonuçta, BM, tarihsel olarak barış ve iş birliği hedefleriyle kurulduğu hâlde, günümüzde emperyalist paylaşım mücadelesinin sınırları içinde çalışıyor. Resmî bir uluslararası kurum olarak varlığını sürdürse de, gerçek küresel güç ve karar mekanizması, büyük emperyalist devletlerin ve blokların elinde bulunuyor. Bu durum, emperyalist dünyanın çok merkezli ve sürekli değişen güç dengelerinde BM’nin sınırlı ama sembolik bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Esasında BM, beş daimi Güvenlik Konseyi üyesinin ortak tavır takınmadığı hâllerde ki bu haller yok gibi, Devlet ve Hükümet başkanlarının Genel Kurullarında yılda bir nutuklar attığı bir gösteri alanı gibi.
Seçenek var: Sosyalizm
İkinci Dünya Savaşı’nın üzerinden 80 yıl geçmesine rağmen, dünya sahnesi hâlâ emperyalist büyük güçlerin çıkar çatışmalarının belirlediği bir düzen içinde şekilleniyor. ABD, Çin, Rusya ve diğer emperyalist güçler arasındaki ekonomik, askerî ve stratejik rekabet, yalnızca bölgesel çatışmalar ve vekâlet savaşları üzerinden sürdürülüyor gibi görünse de, aslında yeni bir dünya savaşının tohumlarını taşıyor. Bugün yaşanan vekâlet savaşları, nükleer ve teknolojik silahlanma yarışı, siber ve uzay alanındaki rekabet, modern askerî teknolojiler ve stratejik caydırıcılık uygulamaları ve benzerleri emperyalist barbarlığın sürdürülebilirliğini korumaya yönelik hazırlıklar niteliğindedir.
Emperyalist rekabet, kapitalist sistemin kendi sınırlarını aşma zorunluluğundan kaynaklanıyor. Bu durum, ekonomik ve askerî üstünlüğün sürekli yeniden tesis edilmesi çabalarıyla insanlık tarihinin en yıkıcı savaşlarını yeniden gündeme getiriyor. Tekrar eden bloklaşmalar, stratejik ittifaklar ve güç dengesi oyunları, gerici ve karşı devrimci bir dünya düzeninin sürekliliğini sağlamayı amaçlıyor. Bu, emperyalist sistemin doğasında var olan bir zorunluluk; sistem yıkılmadığı sürece, yeni savaşlar ve krizler kaçınılmazdır. Bugün ABD, Çin, Rusya ve diğer büyük emperyalist güçler, nükleer ve ileri teknoloji silah sistemleri ile siber ve uzay alanlarındaki kapasiteyi artırarak sadece kendi bölgesel ve küresel nüfuzlarını güvence altına almakla kalmıyor, aynı zamanda olası bir yeni dünya savaşına hazırlanıyorlar. Ekonomik ve stratejik alanlarda sürdürülen rekabet, doğrudan askeri çatışma riskini minimize etmek için vekâlet savaşları ve bölgesel müdahaleler üzerinden sürdürülüyor; fakat tüm bu gelişmelerin arka planında emperyalist paylaşım krizlerinin büyümesi ve birikmesi yatıyor.
İkinci Dünya Savaşı’ndan 80 yıl sonra dünya hala kapitalist/emperyalist sistemin pençesinde… Emperyalizm, işçi sınıfının ve hakların maksimum sömürüsü ve savaş demektir! Bu sistem yıkılmadan insanlığın kurtuluşu mümkün değildir! Kapitalist/emperyalist sistemi yıkmanın yolu ise, işçi sınıfı ve ezilen halkların örgütlü mücadelesinden geçiyor.
Sosyalizm bir ütopya değil, insanlığın emperyalist barbarlıktan ve karşı devrimci savaşlardan kurtulmasının gerçek ve tek yoludur. Kapitalist sistemin sınırlarını zorlayan ve yeni savaşları tetikleyen ekonomik, askerî ve stratejik krizler, devrim mücadelesinin aciliyetini ve önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Dünya halklarının örgütlenmesi ve devrimci mücadelesi, emperyalist barbarlığın yarattığı yıkım ve krizlerin önüne geçmenin tek gerçek yoludur.
İnsanlık, ya emperyalist barbarlık ve yıkım altında çöküş yaşayacak ya da sosyalizmle özgürlüğe, barışa ve eşitliğe ulaşacak. Bugünün mücadeleleri, yarının devrimleri için hazırlık ve uyarı niteliğindedir; emekçiler, ezilenler ve devrimciler için tek seçenek vardır: Ya emperyalist barbarlık içinde çöküş ya sosyalizm!
14 Ekim 2025
(Bu makale Yeni Dünya için Çağrı sayı 221’de yayımlandı)


































































