ABD emperyalizmi, Venezuela’ya pervasız bir korsan saldırı eylemi düzenleyerek Devlet Başkanı Maduro ve eşini Amerika’ya kaçırdı.
ABD’nin bu haydutluğu ABD karşıtı olan devletler tarafından “uluslararası hukukun” ihlal edilmesi olarak değerlendirilip protesto edildi.
Uluslararası hukukun ne olduğuna yakından bakalım.
Uluslararası hukuk nedir?
Uluslararası hukuk, devletlerarası ilişkileri düzenleyen kural, kaide ve ilkeler bütünüdür.
Uluslararası hukuk, ortaya konduğu günün koşullarına, o günkü güç dengelerine göre oluşturulan ve esas olarak büyük emperyalist güçlerin damgasını taşıyan kurallar bütünüdür. Bu hukuk düzeni bir dizi farklı unsurdan oluşuyor. Ve taraflar bunlar içinden işlerine ne uygun geliyorsa onu öne çıkartarak kendi tezlerinde haklı olduklarını savunuyor. Yani tarafların her biri açısından duruma göre kıvırabilmenin, kendini haklı kılmanın hukuksal altyapısı mevcuttur.
Kapitalist/emperyalist sistemde belirleyici olan güçtür. Güçlünün hukuku her zaman belirleyici önemdedir. Bizzat hukuk kurallarını koymada başat konumda olan emperyalist devletlerin, işine gelmediği zaman bu kuralları çiğnediğine sıklıkla rastlarız. Bu nedenle burjuva devletler birbirlerini karşılıklı olarak rahatlıkla suçlayabilir durumdadırlar. Tümü benzer tavırlar içinde olduğundan birbirlerini “sen asıl kendi yaptığına bak” gibisinden suçlayıp kendi yaptıkları talan ve sömürüyü haklı çıkarmaya çalışırlar.
II.Dünya Savaşı ve uluslararası hukuk
II.Dünya Savaşından sonra galip devletler aralarındaki güç dengelerine uygun bir uluslararası düzen inşa ettiler. Dünya’da Birleşmiş Milletler Örgütü, Batı’da IMF, Dünya Bankası, NATO gibi kurumlar bu dönemde sahneye sürüldü ve hepsi, “dünya artık kurallı bir düzene kavuşuyor” propagandasının taşıyıcıları olarak işlev gördüler. Oysa bu düzenin adı “barış” olsa da özü değişmemişti: Sermaye dolaşımı, nüfuz alanları ve stratejik bölgeler yeniden tanımlanıyor, ama bu yeniden tanımlama bir uzlaşmadan çok yeni bir hegemonya kurma girişimi olarak işliyordu.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından başlayan Soğuk Savaş döneminde masaya oturan Batılı galip devletler yalnızca harita çizmekle kalmayıp, emperyalist kampta dünya ekonomisinin merkezini yeniden kuracak mekanizmaları da tasarladılar. ABD, henüz savaş sürerken bile savaş sonrasının finansal mimarisini planlamaya başlamıştı. Bretton Woods Konferansı bunun en somut örneğidir. Burada alınan kararlar sıradan teknik anlaşmalar değil, doların dünya piyasalarında egemen para birimi hâline getirilmesini sağlayan stratejik hamlelerdi. Yine bu konferansta temelleri atılan IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar sadece borç dağıtmakla görevli yapılar olarak değil, sermayenin yönünü belirleyen, ulus devletlerin ekonomik iradesini denetim altına alan bir tür finansal denetim mekanizması olarak doğdular. “Yardım” adı altında kurulan ilişki, aslında bağımlılık ilişkisinin modern formuydu.
ABD hegemonyasının askeri ayağı da aynı dönemde şekillendi. 1949’da kurulan NATO, resmi söylemde Sovyet tehdidine karşı kolektif savunma örgütü olarak sunulsa da gerçekte, Avrupa’yı askeri olarak ABD’ye bağlayan bir mekanizmaydı. Bu bağ, yalnızca üslerle ve ortak tatbikatlar için kurulmadı; subay okullarından istihbarat ağlarına, silah standardizasyonundan doktrin transferine kadar uzanan bir ideolojik-askeri bütünleşme hamlesiydi. NATO’ya katılmak, yalnızca savunma anlaşmasına imza atmak değil, emperyalist merkezle askeri düşünce ortaklığına zorla dâhil olmak anlamına geliyordu.
Sovyetler Birliği’nin varlığı bu tabloya ayrı bir boyut kazandırdı. Savaş meydanlarında milyonlarca kayıp vererek Nazi ordularını geri püskürten Sovyetler, yalnızca bir askeri güç değil, alternatif bir toplumsal örgütlenme biçimi olarak sahneye çıktı. Doğu Avrupa’da halk demokrasilerinin kurulması, kapitalist dünyada büyük bir alarm etkisi yarattı.
II.Dünya Savaşı’ndan sonra, bir yanda Sovyetler Birliği önderliğinde sosyalist kampın varlığı, diğer yanda ABD önderliğinde emperyalist kampın varlığı denge işlevi gördü.
Denge bozuluyor…
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan düzen, ilk bakışta kalıcı ve sarsılmaz bir hegemonya hissi uyandırsa da kapitalist sistemin iç yasaları bu statükonun uzun süre korunmasına izin vermedi. Emperyalizmin eşitsiz gelişme yasası tam da burada tarihsel sahneye girdi: Bir dönem yenilmiş ya da geride kalmış olan güçler, kapitalist rekabetin doğası gereği yeniden birikim sağladı, sermaye yoğunlaştı, devlet aygıtı güçlendi ve sistem onları yeniden itaatkâr ortaklar olmaktan çıkarıp rakip konumuna taşıdı. Almanya ve Japonya’nın 1960’lar ve 70’lerle birlikte dünya pazarında üretim merkezine dönüşmesi, yalnızca “ekonomik mucize” diye tarif edilebilecek bir kalkınma hamlesi değildi; bu, emperyalizmin kendi içindeki yeni bir paylaşım geriliminin filizlenmeye başladığının işaretiydi.
Almanya, Marshall Planı ile ABD tarafından yeniden inşa edilirken aynı zamanda Avrupa’nın sanayi omurgasına dönüştürüldü. Fakat Alman sermayesi bu yeni konumla yetinmedi; zamanla Batı Avrupa’nın ekonomik merkezine yerleşerek Fransa’yı bile ikincil plana itti. Ortaya çıkan tablo şuydu: ABD, Avrupa’yı Sovyetlere karşı kendi arka bahçesi olarak örgütlerken, Avrupa’nın içinden yeni bir kapitalist merkez doğuyordu. Benzer bir süreç Japonya için de geçerliydi. ABD’nin askeri işgali altında yeniden yapılandırılan Japonya, 1970’lere gelindiğinde otomotiv ve elektronik sektörlerinde dünya pazarının hâkimi hâline geldi. Yani savaşın “mağlup”ları sistemin dışına atılamadılar. Sistem onları yeniden biçimlendirdi, büyüttü ve sonunda kendi içinden yeni rakipler üretmiş oldu.
Bu tabloya sonradan eklenen en kritik aktör ise Çin’dir. 1949 Devrimi’yle sosyalist blokta yer alan Çin, 1970’lerin sonunda kapitalizme kapılarını açarak dünya ekonomisinin eşitsiz gelişme yasasına yeni bir ivme kazandırdı. Çin’in yükselişi klasik bir “gelişmekte olan ülkenin kalkınması” hikâyesi değil, dünya üretim zincirlerinin yeniden konumlanması anlamına geliyordu. ABD ve Batı sermayesi düşük işçilik maliyetleri için Çin’i üretim üssü haline getirdiler. Çin, yalnızca ucuz işgücü sağlayan bir atölye olarak kalmadı; sermaye birikimini hızla merkezileştirerek teknoloji, finans ve askeri güç alanlarında bağımsız bir büyük emperyalist güç olarak gelişti.
BU gelişmeler yanında 1989/1990 yılında adı sosyalist, gerçekte sosyalizm ile bir ilişkisi kalmamış “Doğu Bloku”nun dağılması, II.Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan dengeyi alt üst ederek ortadan kaldırdı.
Ve günümüzün dünyası…
Bugün sahneye baktığımızda, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından emperyalist kampta kurulan düzenin tek merkezli yapısı yerini gerilime açık çok merkezli bir yapıya bırakmış durumdadır. ABD hâlâ askeri ve finansal liderliğini korumaya çalışıyor, ancak Almanya’nın ve Fransa’nın Avrupa Birliği içindeki ekonomik ağırlığı, Japonya’nın yeniden silahlanma stratejileri, İngiltere’nin ayrı baş çekmesi, Rusya’nın askeri hamleleri ve Çin’in küresel ticaret ağlarını ele geçiren politikaları, o “galiplerin kurduğu dünya düzeni”nin artık aynı biçimde işlemediğini gösteriyor. Dolar sistemi aşınmaya başlıyor, NATO içindeki çıkar çatışmaları daha açık hâle geliyor, Almanya enerji ve tedarik ağlarını ABD’den bağımsızlaştırmaya çalışıyor, Çin yeni finans kurumları (AIIB, Kuşak-Yol bankaları) üzerinden alternatif bir ekonomik ağ kuruyor ve benzeri.
Bugünün dünyasında İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan düzenin artık eskisi gibi işlemediği açıkça görülüyor. ABD hâlâ askeri ve finansal olarak güçlü ama eskisi gibi tek kutuplu hegemonya kurmak giderek zorlaşıyor. BRICS ülkelerinin yükselişi, doların küresel egemenliğine meydan okuyan yeni finansal inisiyatifler ve ticaret anlaşmaları, bu değişimin en somut işaretleri. Çin, yalnızca düşük maliyetli üretim üssü olmanın ötesine geçti; teknoloji ve altyapı yatırımları, küresel tedarik zincirlerinde belirleyici konuma gelmesini sağladı. Rusya ise enerji ve askeri kapasite üzerinden yeni bir güç merkezi hâline geldi. Almanya, Avrupa Birliği içindeki ekonomik üstünlüğüyle Batı Avrupa’yı şekillendiriyor ve NATO içindeki çıkar çatışmaları giderek belirginleşiyor.
Bu tablo, “savaş sonrası düzenin revize edilmesi”nin güncel yansımasıdır. Eskiden galipler tarafından dayatılan statükonun yerini, çok merkezli ve rekabetçi bir dünya almıştır. Emperyalist güçler hâlâ sistemin sınırları içinde hareket ediyorlar, ama eski güçlü konumları kalıcı değil. Sermaye birikimi, üretim kapasitesi ve askeri güç, güç merkezlerini sürekli değiştiriyor ve dünya yeniden paylaşım için hazır hâle geliyor. Her yeni yükselen güç, küresel sistemde dengeleri zorlayan bir unsur hâline geliyor. Emperyalist dengesizlikler ve güç mücadeleleri sayesinde tarihsel süreç de yeniden şekillendi ve şekillenmeye devam ediyor. Bugün yaşanan çok merkezli rekabet, savaş sonrası kurulan uluslararası düzenin revizyonunun göstergelerindendir.
Bugün dünya ekonomisi giderek daha görünür biçimde iki ayrı emperyalist merkez etrafında kutuplaşıyor. ABD önderliğindeki Batılı emperyalist blok hâlâ sistemin merkezindeyse de ekonomik ağırlığı ve doların küresel mali sistem üzerindeki mutlak hâkimiyeti sarsılıyor. Bu blok G7 çatısı altında kurumsallaşmış hâlde dururken karşısında, genişleyerek 2024 itibarıyla 11 üyeye ulaşan BRICS oluşumuyla ikinci bir güç merkezi beliriyor. Dünya ekonomisinin daha hızlı büyüyen kesimi bu yeni blokta toparlanıyor. Çin ve Rusya’nın öncülük ettiği bu blok da, güç dengelerinin yeniden şekillendiği günümüzde dünya pazarının paylaşımı için dalaşa giren yeni bir emperyalist merkezdir.
Sonuç olarak emperyalist dünyada güç dengelerinin değiştiği, emperyalistler arasında çelişmelerin sertleştiği, dünya genelinde emperyalist büyük güçler arasında paylaşım dalaşının yaşandığı, emperyalist paylaşım savaşı tehlikesinin giderek arttığı koşullarda; savaş ile kurulun uluslararası hukuk düzeni rafa kaldırılmıştır. Artık güçlü olan gücüne göre, çıkarlarına göre hareket ediyor.
Emperyalist dünyada bloklaşmalar, stratejik ittifaklar ve güç dengesi oyunları, gerici ve karşı devrimci bir dünya düzeninin sürekliliğini sağlamayı amaçlıyor. Bu, emperyalist sistemin doğasında var olan bir zorunluluk; sistem yıkılmadığı sürece, yeni savaşlar ve krizler kaçınılmazdır. Bugün ABD, Çin, Rusya ve diğer büyük emperyalist güçler, nükleer ve ileri teknoloji silah sistemleri ile siber ve uzay alanlarındaki kapasiteyi artırarak sadece kendi bölgesel ve küresel nüfuzlarını güvence altına almakla kalmıyor, aynı zamanda olası bir yeni dünya savaşına hazırlanıyorlar. Ekonomik ve stratejik alanlarda sürdürülen rekabet, doğrudan askeri çatışma riskini minimize etmek için vekâlet savaşları ve bölgesel müdahaleler üzerinden sürdürülüyor; fakat tüm bu gelişmelerin arka planında emperyalist paylaşım krizlerinin büyümesi ve birikmesi yatıyor.
Emperyalizm, işçi sınıfının ve hakların maksimum sömürüsü ve savaş demektir! Bu sistem yıkılmadan insanlığın kurtuluşu mümkün değildir! Kapitalist/emperyalist sistemi yıkmanın yolu ise, işçi sınıfı ve ezilen halkların örgütlü mücadelesidir.
Kapitalist sistemin sınırlarını zorlayan ve yeni savaşları tetikleyen ekonomik, askerî ve stratejik krizler, devrim mücadelesinin aciliyetini ve önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Dünya halklarının örgütlenmesi ve devrimci mücadelesi, emperyalist barbarlığın yarattığı yıkım ve krizlerin önüne geçmenin tek gerçek yoludur.
İnsanlık, ya emperyalist barbarlık ve yıkım altında çöküş yaşayacak ya da sosyalizmle özgürlüğe, barışa ve eşitliğe ulaşacak. Bugünün mücadeleleri, yarının devrimleri için hazırlık ve uyarı niteliğindedir; emekçiler, ezilenler ve devrimciler için tek seçenek vardır: Ya emperyalist barbarlık içinde çöküş ya sosyalizm!
5 Ocak 2026


































































