“Orman COP’u” veya “Hakikat COP’u” olarak da adlandırılan COP30, (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı) 10-21 Kasım 2025 tarihleri arasında, Brezilya’nın Amazon bölgesindeki Belém şehrinde düzenlendi. Emperyalistlerin sınır tanımaz pervasızlığının, saldırganlığının ve gittikçe artan 3. Emperyalist Paylaşım Savaşı tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuz bir dönemde yapılan COP30 zirvesi de bundan önceki COP’larda olduğu gibi, iklim diplomasisinin bir gösterisi oldu. Bu vb. zirveler, artık küresel çevre hareketinin değil, sponsorların / emperyalist tekellerin sahnesidir. Karbondan arınmış kahveler, geri dönüşümlü stantlar, sıfır atık konferans salonlar vb. aktivite görüntüleri küresel sıcaklıkların artışını, sık rastlanan kasırgaların varlığını, kuruyan nehirler, eriyen buzullar, daha fazla tahribat ve daha fazla yıkım gerçeğini değiştirmiyor. Örneğin bu zirvelerde kararların oy birliğiyle alınması zorunluluğu nedeniyle, katılan tüm ülkelerin (yani bunlar 198 ülke ise tamamının) “evet” demediği hiçbir karar yürürlüğe giremiyor. Pratikte bunun anlamı, iklim krizini yaratan ve ondan kazanç sağlayan emperyalist bir ülkenin vetosu ile gezegenin kaderinin belirlemesi demektir. Bilim insanları yıllardır, bugüne kadar veto uygulayan ülkelerin dünyamızı en fazla kirleten ülkeler olduğunu haykırıyorlar.
Günümüz somutunda, tarihinde ilk kez, dünyanın en büyük karbon salan ülkelerinden biri olan ABD emperyalist devletin, başındaki faşist Başkan Donald Trump’ın emriyle, görüşmelere resmi bir heyet göndermedi. Bu COP30 zirvesine ABD’den sadece Trump’ın etki alanında olmayan eyaletler düzeyinde temsilciler katıldı. Ocak 2025’te göreve başlayan ABD Başkanı faşist Donald Trump, ABD’nin Paris Anlaşması’ndan ikinci kez çekilmesini gerekçelendirmek için BM’ye bir mektup yazdı. Bu mektupta iklim kriziyle ilgili endişeleri bir “aldatmaca” ve “dolandırıcılık” olarak değerlendirdi. Trump yönetimi, fosil yakıt patronlarına taş çıkartacak bir şekilde, özellikle ABD emperyalizmine bağımlı ülkeleri, ABD’den petrol ve gaz satın almaya zorlamaktadır. 2026 yılının ilk ayının ilk günlerinde ele geçirdiği Venezuella (dünya rezervinin %22) petrolü ile dünyanın en fazla petrolünü kontrol altında tutan ülke olmuştur. Bunun başka bir anlamı da dünyayı kirleten ülkelerde başı çekenlerinden biri olmaya devam edilmesidir. Daha fazla CO² salımı, daha yüksek sıcaklık, daha fazla ekolojik yıkım demektir.
COP30
COP30 zirvesinde:
*Paris İklim Anlaşması’nın (2015) kritik eşik olarak belirlediği1,5°C hedefinin hâlâ mümkün olup olmadığı,
*Küresel karbon döngüsünde hayati rol oynayan Amazon yağmur ormanlarının ormansızlaşması sorunu,
*Gelişmekte olan ülkeler bağlamında finansman, iklim adaleti ve kayıp ve hasar (Loss & Damage) konuları,
*2030 hedeflerine 5 yıl kala ülkelerin verdiği emisyon azaltma taahhütlerinin (NDC’ler) durumu ele alındı.
COP30’un açılışında Brezilya gündem tartışmalarının önüne geçti
COP30 sürecinde Brezilya’nın gündemin önüne geçmesinin nedeni ise Amazon ormanları, iç politika, ekonomik çıkarlar ve küresel iklim hedeflerinin üst üste binmesi ve çakışmasıdır.
Amazon ormanları, dünyanın en büyük karbon yutağıdır ve yaklaşık %60’ı Brezilya sınırları içindedir. Ormansızlaşma artarsa; Amazon karbon yutağı olmaktan çıkıp karbon kaynağına dönüşür. Bunun anlamı 1,5°C hedefini tutturmanın fiilen imkânsız hâle gelmesidir. COP30’un Amazon’un kalbinde (Belém) yapılması, aynı zamanda Brezilya’yı doğrudan “hesap verilen ülke” konumuna soktu. Yani COP30 = “Amazon’u kurtaramazsak Paris Anlaşması çöker.” algısının pratikteki anlamıdır.
Brezilya bir yandan ormansızlaşmayı azaltma sözü verirken, diğer yandan Amazon yakınlarında yeni petrol ve gaz aramaları yapıyor. Brezilya’nın devlet petrol şirketi Petrobras, 2025 yılında Amazon Nehri’nin denize döküldüğü bölgeye yakın Foz do Amazonas havzasında arama izni istedi ve burada blok FZA-M-59 için sondaj yapma izni verildi. Öte yandan tarım, sığır yetiştiriciliği ve soya ihracatı için orman açılmasına izin veriliyor, göz yumuluyor. Madencilik ve altyapı projeleri almış başını gidiyor.
COP30’da “iklim mi, kapitalist çıkar mı?” sorusunun cevabı, diğer COP’larda olduğu gibi Brezilya somutunda da kapitalist çıkarlar ön plandaydı. Elbette, COP30’da, “Ev sahibi ülke, savunduğu iklim hedeflerine kendisi uyuyor mu?” sorusunu soranlar çok haklıydı. Muhtemelen aynı soru Kasım 2026’da Türkiye’nin Antalya şehrinde yapılacak COP31’de Türkiye için de sorulacaktır.
Paris İklim Anlaşması’nın (2015) kritik eşik 1,5°C hedefi tutar mı?
COP30 öncesi ve sonrası yayımlanan raporlar, dünyanın iklim değişikliği ile mücadelede yetersiz kaldığını bir kez daha ıspatladı. Paris 2015 (COP21)’de hedef, küresel sıcaklık artışını 2°C’nin çok altında tutmak, mümkünse 1,5°C ile sınırlamak idi. 2025 sorusu, küresel sıcaklık artışı 1,5°C’de tutuldu mu? 2025 sonrası bu beklentiler tutar mı?
2025’in 30 Eylül’üne kadar sunulan BM raporları, yaklaşık 60 yeni NDC (Paris Anlaşması’nın ve uzun vadeli iklim hedeflerine ulaşılmasının merkezinde yer alan Nationally Determined Contribution / Ulusal Katkı Beyanı’nin, her ülkenin kendi koşullarına göre ve gönüllü olarak belirlediği ulusal emisyonları azaltma ve iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlama çabalarını somutlaştıran bildirimlerdir.) küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlama çalışmalarının yetersiz olduğunu ortaya koyuyor. Birleşmiş Milletler’in son NDC Sentez Raporu, mevcut planlar tam uygulansa bile, 2035’te küresel emisyonların 2019 seviyesinin yalnızca %19–24 altına inebileceğini gösteriyor. Oysa gezegenimiz için kritik eşik olan küresel ısınmanın 1,5°C ile sınırlandırılabilmesi için küresel ölçekte, yaklaşık %60 karbon azaltımı gerekiyor. Bu büyük fark, COP30’da iklim hedeflerinin güçlendirilebilmesi için yeni adımlar atılması gereğine işaret etse de hesapların tutmayacağı şimdiden belli. BM 2025 raporu verilerine göre 2024 yılında küresel emisyonlar bir önceki yıla göre %2,3 oranında arttı. (wedocs.unep.org)
Asya, Afrika ve Karayipler’deki küçük ada ülkelerinin oluşturduğu Küçük Ada Devletleri İttifakı (Alliance of Small Island States AOSIS), “emisyonları daha hızlı azaltacak politikalar olmadan ısınmayı 1,5°C ile sınırlama hedefinin boşa çıkacağını” söylemekte çok haklı. Copernicus verilerine göre, 2024 yılı ortalama sıcaklığı, sanayi öncesi döneme göre 1,5 °C’yi aşan seviyede kaydedildi. İnsanlık, dünyanın sanayi öncesi döneme göre yaklaşık 1,0°C ısınmasına sebep oldu. Sera gazı emisyonları mevcut şekilde devam ederse, küresel ısınma 2030 ile 2052 yılları arasında 1,5°C sınırını geçecek.
Birleşmiş Milletler’in Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından 1988’de kurulan ve temel görevi iklim değişikliği hakkında dünyanın dört bir yanındaki araştırmaları değerlendirerek hükümetlere bilimsel temel sağlamak olan Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) bazı ülkelere ilişkin verilerine bakıldığında, örneğin Türkiye’nin tümü için sanayi öncesi döneme göre, 5°C’ye varan sıcaklık artışı ve yine ülkenin güney ve batı kesimleri için %30’lara varan yağış azalması söz konusudur. (Aktaran: birbucukderece.com)
COP30 sürecinde en çok tekrarlanan cümlelerden biri şuydu: “1,5°C hedefi hâlâ teknik olarak aşılmadı.” Bu cümle bilimsel bir tespit gibi sunulsa da, gerçekte politik bir manevradır. Çünkü mesele “aşıldı mı, aşılmadı mı” gibi bir eşik oyunu değil; küresel ısınmanın artık geri döndürülemez bir yola girip girmediği meselesidir.
Son iki yıla bakıldığında, dünyanın farklı ölçüm kurumları neredeyse aynı tabloyu çiziyor. Tablo şöyledir:
Küresel olarak güncel değerler (2023–2024 verileri)
| Veri Seti | Küresel Isınma Seviyesi | Kaynak |
| Copernicus (C3S) 🇪🇺 | ~ 1,48 – 1,60°C | Uydu + istasyon + okyanus |
| NASA USA | ~ 1,45°C | Kara + deniz ölçümleri |
| NOAA USA | ~ 1,42 – 1,46°C | Ulusal meteoroloji ağı |
| Berkeley Earth USA | ~ 1,49°C | Bağımsız akademik analiz |
| IPCC (BM Intergovernmental Panel on Climate Change) | ~ 1,4–1,6°C | Yukarıdakilerin verilerin tamamı |
(Tablodaki derlemeyi kaynaklarından biz yaptık.)
Avrupa Birliği’ne bağlı Copernicus İklim Servisi, 2023 ve 2024’te küresel ortalama sıcaklıkların sanayi öncesi döneme göre 1,48 ila 1,6°C aralığında seyrettiğini açıkladı. NASA’nın kara ve deniz ölçümlerine dayanan verileri yaklaşık 1,45°C’ yi, ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi (NOAA) ise 1,42–1,46°C aralığını verdi. Bağımsız akademik bir çalışma olan Berkeley Earth analizleri de 1,49°C civarında bir artışa işaret etti. IPCC ise bütün bu verileri birleştirerek daha geniş ama politik açıdan “rahatlatıcı” bir aralık sundu: 1,4–1,6°C.
Bu rakamların tamamı aynı gerçeği söylüyor: Dünya, 1,5°C eşiğine fiilen dayanmış ve bazı dönemlerde bu eşiği geçmiş durumda. Tartışma, “aşıldı mı?” değil; ne kadar süredir aşılmış sayılacağına kimin karar verdiği tartışmasıdır.
Devletler ve uluslararası kurumlar, özellikle “yıllık ortalama” vurgusunu öne çıkararak şunu söylüyorlar: “Evet, bazı aylar 1,5°C aşıldı ama henüz uzun vadeli ortalamada değil.” Oysa iklim sistemi takvim yılına bakmaz. Okyanusların ısınması, buzulların çözülmesi, kuraklık ve aşırı hava olayları aylık mı, yıllık mı diye sormaz. Fizik açısından bakıldığında, eşik davranışı başlamışsa süreç çoktan tetiklenmiştir. Bu yüzden “1,5°C henüz aşılmadı.” söylemi, bilimin değil diplomasinin söylemidir. COP salonlarında bu dilin tercih edilmesinin nedeni de açıktır:
Eğer 1,5°C’nin aşıldığı kabul edilirse, Paris Anlaşması fiilen çökmüş sayılacaktır. Bu da emperyalist devletler ve fosil yakıt tekelleri açısından yeni yükümlülükler, yeni tazminat tartışmaları ve daha sert toplumsal baskılar anlamına geliyor.
Peki, devletler bu rakamları nasıl çarpıtıyorlar?
Devletler, iklim verilerini doğrudan yalanlama / inkâr etme yanında, çerçevesini değiştirerek de çarpıtıyorlar. En sık başvurulan yöntem, 1,5°C’yi aşan ayları “istatistiksel sapma” diye küçümseyip yalnızca yıllık ortalamaları esas almak, böylece fiilî eşik aşımını kâğıt üzerinde görünmez kılmak. Baz yıl oyunlarıyla (sanayi öncesi dönemi farklı aralıklarla tanımlayarak) artışı 0,1–0,2°C aşağı çekmek, IPCC’nin bilimsel ihtiyatla kullandığı geniş aralıkları politik bir kalkan gibi sunmak ve bugünkü emisyon patlamasını 2030–2050 gibi geleceğe ertelenmiş hedeflerle maskelemek bu manipülasyonun bir parçasıdır. Buna bir de “küresel sorumluluk” söylemi eklenir; tarihsel olarak en fazla kirleten emperyalist devletlerin payı, herkes eşit derecede suçluymuş gibi dağıtılır. Sonuçta bu çarpıtmalarla rakamlar belki değişmez ama hesap sorulması gereken aktörler görünmez hale getirilir.
İklim krizinin yarattığı maddi zarar ve yıkımların bilançosu
COP30 gündemine alınan sorunlardan biri iklim krizinin yarattığı yıkımın giderilmesi için gelişmekte olan ülkelere finansman desteği konusuydu. COP30’a biçilen görevlerden biri de iklim adaleti ve kayıp ve hasar (Loss & Damage) konularının ele alınıp ön planda tutulmasıydı. Gel gör ki ülkelerin, gezegen genelinde giderek daha sık görülen iklim felaketleriyle bağlantılı aşırı ısınmayı önlemek için emisyonları kontrol altına alması gerekirken emisyonlar artmaya devam ediyor ve “uyum” konusu giderek daha da önem kazanıyor. Ekim 2025’te yayımlanan bir BM raporunda, (https://www.iklimhaber.org) gelişmekte olan ülkelerin uyum finansmanı ihtiyacının 2035 yılına kadar yılda 310 milyar doları aşacağı öngörülüyor, bunun da 2023 seviyelerinin 12 katı olacağı öngörülüyor. Bu durumun aslında bize söylediği yıkımların gün geçtikçe daha fazla olacağıdır.
2024 yılında, zengin ülkeler, gelişmekte olan ülkelere iklim finansmanı kapsamında yılda 310 milyar dolar vermeyi taahhüt etmişti. Finansman ihtiyacının ise 2035’e kadar yılda 1,3 trilyon dolar olacağı kabul edilmişti. Aradaki 1 trilyon dolarlık farkın nasıl kapatılacağı tartışması bu “zirvenin” de konusu oldu. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, BM Çevre Programı’nın (UNEP) son Uyum Açığı raporuna ilişkin yaptığı değerlendirmede, “İklim etkileri hızlanıyor. Ancak uyum finansmanı bu hıza yetişemiyor ve dünyanın en savunmasız kesimlerini yükselen deniz seviyelerine, ölümcül fırtınalara ve kavurucu sıcaklara maruz bırakıyor!” diyordu. (Kaynak: iklimhaber.com) COP30 Başkanı Brezilyalı diplomat André Corrêa do Lago ise “Zengin Ülkeler İklim Kriziyle Mücadele Hevesini Kaybetmişe Benziyor…” demekle yetiniyordu. (Kaynak: iklimhaber.com)
Biz de soralım: Ne zaman heveslilerdi ki?
İklim krizinin sonucu ortaya çıkan yıkımlara çarpıcı 3 örnek
Kasım 2025’te Vietnam’da oluşan Kalmaegi tayfununun maliyeti yaklaşık 300 milyon dolar olarak tahmin edildi. Eylül 2025 Filipinler’de’da oluşan Bualoi tayfununun 436 milyon dolarlık maddi hasara yol açtığı tahmin ediliyor. Ekim 2025’de Jamaika’da oluşan Melissa Kasırgası’nın (295 km/h kadar ulaşan rüzgâr hızlarıyla Jamaika tarihinin en güçlü kasırgası olarak kayıtlara geçti.) maddi zararının 7 milyar dolara ulaştığı, bunun Jamaika GSYH’sinin yaklaşık üçte birine denk geldiği tahmin edildi.
Küresel ölçekte artan aşırı iklim olaylarına rağmen devletler emisyonları düşürmekte başarısızlar; tersine salımlar yükselmeye devam ediyor. Bu nedenle krizi durdurma iddiasının yerini iklim krizine “uyum” söylemi almış durumda. Yakın zamanda yayımlanan bir BM raporu, yalnızca gelişmekte olan ülkelerin 2035’e kadar iklim felaketlerine karşı ayakta kalabilmesi için yılda yaklaşık 300 milyar dolarlık kaynağa ihtiyaç duyacaklarını ortaya koydu. Ancak bu devasa finansmanın nasıl sağlanacağı belirsiz. COP30’un açılışında 10 çok taraflı kalkınma bankası (Multilateral Development Banks) desteğini sürdüreceğini açıklasa da (2024’te iklim finansmanı için rekor seviye olarak gördükleri yaklaşık 137 milyar dolar taahhüt etmişlerdi.), geçen yıl düşük ve orta gelirli ülkelere aktarılan uyum finansmanı 26 milyar dolar seviyesinde kaldı; yani ihtiyaç ile vaat arasındaki uçurum hâli sürüyor.
COP30, Dezenformasyon üzerine
Brezilya Devlet başkanı Lula, COP30 konuşmasında “Dezenformasyon çağında, inkârcılar yalnızca bilimsel kanıtları değil, çok taraflılığın ilerlemesini de reddediyorlar. Algoritmaları kontrol ediyorlar, nefret tohumları ekiyorlar ve korku yayıyorlar. Kurumlara, bilime ve üniversitelere saldırıyorlar. İnkârcılara yeni bir yenilgi tattırmanın zamanı geldi.” dedi. Lula’nın bu sözleri iklim eylemini sürekli olarak bir “aldatmaca” ve “dolandırıcılık” olarak niteleyen ABD’nin faşist Başkanı Donald Trump’a üstü kapalı bir göndermeydi.
İklim inkârcıları (climate deniers)’nın iddiaları:
*Küresel ısınma gerçek değil veya abartılıyor.
*İnsan faaliyetleri (fosil yakıt, sanayi, tarım vb.) iklim değişikliğinin nedeni değil.
*Bilim insanlarının uyarıları ekonomik veya politik çıkar amaçlıdır.
Fosil yakıt tekellerinin kârlarını koruma hattında örgütlenen iklim aldatmacası (“climate hoax”), yalnızca marjinal görüşlerden ibaret değildir; kurumsallaşmış, finanse edilen ve siyasete doğrudan etki eden bir yapıdır. ABD merkezli Heartland Institute, Cato Institute ve Heritage Foundation gibi düşünce kuruluşları, “iklim sahtekârlığı” söylemini yıllardır dolaşıma sokarak bilimsel verileri itibarsızlaştırmayı hedefliyorlar. Bu söylem, Donald Trump gibi faşist siyasal figürler eliyle devlet politikasına dönüştürülürken Avustralya’da faşist Scott Morrison örneğinde olduğu gibi kömür ve fosil yakıt lobileriyle iç içe geçmiş iktidarlar tarafından da sahiplenilmiştir. Exxon Mobil, Koch Industries gibi enerji devleri bu ideolojik hattın başlıca finansörleri arasında yer alıyorlar. Medyada ise Fox News, The Daily Mail ve The Australian gibi kuruluşlar, reklam gelirleri ve ekonomik bağımlılık ilişkileri nedeniyle bu inkâr söylemini yeniden üretiyorlar. Bunların amaçları yalnızca fosil yakıt tekellerinin kârlarını güvenceye almak değil, aynı zamanda yenilenebilir enerji yatırımlarını siyasal olarak bloke etmektir.
COP30’da emisyon azaltma taahhütleri: Kâğıt üzerinde kalan hedefler
COP30’da, 2030 hedeflerine yalnızca beş yıl kalmışken, ülkelerin ulusal emisyon azaltma taahhütleri de (NDC – Ulusal Katkı Beyanları) yeniden masaya yatırıldı. Ancak “gözden geçirme” başlığı altında yapılan tartışmalar somut bağlayıcı adımlar üretmekten çok erteleme ve oyalama pratiğine dönüştü.
Bazı ülkeler kâğıt üzerinde iddialı görünen hedefler açıkladı. Örneğin;
–Brezilya, 2005 seviyelerine kıyasla 2030’a kadar sera gazı emisyonlarını %53 azaltma sözü verdi.
–Birleşik Krallık, 1990 yılına göre 2035 itibarıyla %81’lik bir azaltımı hedeflediğini duyurdu.
–Kanada, 2005’e göre 2035’e kadar %45–50 aralığında bir düşüş vaat etti. Yeni Zelanda ise yine 2005 seviyelerini esas alarak 2035’te %51–55 oranında azaltım hedefi koydu.
Ancak bu örnekler, küresel tabloyu değiştirmeye yetmiyor. Birleşmiş Milletler’in yayımladığı raporlara göre, COP30 sürecinde yalnızca 64 ülke güncellenmiş NDC sundu. Bu ülkeler, toplam küresel emisyonların yaklaşık %30’undan sorumlu ve büyük kısmı zaten tarihsel olarak düşük salım yapan devletlerden oluşuyor. Buna karşılık dünyanın en büyük kirleticileri olan ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve Avrupa Birliği, bağlayıcı ve net yeni hedefler açıklamaktan kaçındılar ya da mevcut hedeflerini ileri bir tarihe ertelediler.
Sonuç ortada: COP30’da emisyon azaltımına dair taahhütler bir kez daha askıya alındı. En iyimser senaryoda bile 2035 sonrasına bırakılan bu belirsizlik, iklim krizini durdurmak yerine kapitalist tekellerin ve fosil yakıt endüstrisinin işine yarıyor. Zaman kazanılıyor, kârlar korunuyor; bedelini ise gezegen ve emekçi halklar ödüyor.
Nükleer Enerji COP30’da gündemde miydi?
Çevre sorununda çoğu zaman gözlerden ırak tutulan Nükleer Enerji (Atom) meselesi COP30’un ana gündeminde yer almadı. Ancak yan etkinlikler ve nükleer odaklı görüşler aracılığıyla IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) varlığı dikkat çekmeye devam etti.
Nükleer enerjinin iklim hedeflerine “katkısını” gösteren(!) ve ülkeler, bilim insanları, yatırımcılar ile politika yapıcıları bir araya getiren bir sergi ve tartışma alanı “Net Zero Nuclear Pavilion” (“Net Sıfır Nükleer Pavyonu”) gibi yan etkinliklerde, nükleer lobiciler bolca konuştular. IAEA Planlama & Bilgi Yönetimi Direktörü Wei Huang gibi yetkililer, nükleer enerjinin iklim hedeflerine ulaşmadaki rolünü ve ajansın destek faaliyetlerini vurguladılar. (World Nuclear Associatio)
2050’ye kadar küresel nükleer kapasitenin en az 3 kat artırılması çağrısı COP28’de başlatılmıştı ve COP30 da 33 ülke bu hedefi destekledi. Bu girişim COP30 sırasında da ilgi görmeye devam ediyor ve fırsatı ganimete dönüştürme çabaları her geçen gün artıyor.
Durumdan cesaret alan Japon emperyalist tekeli, devletin izni ile Shimane‑2 Nükleer Reaktörü’nü 10 Ocak 2025’te ticari operasyonuna yeniden açtı. 2012’den beri kapalı olan reaktör, yaklaşık 13 yıl sonra tekrar faaliyete geçti. Japonya’nın 2011 Fukuşima felaketi sonrası nükleer santralleri tekrar devreye alma stratejisinde bu kadar erkenci davranması küresel konjonktürün elverişli olmasından kaynaklanıyor. Fukuşima felaketinden çıkarılan ders; işin özünde “biraz bekle kasayı doldurmaya devam et” yaklaşımıyla özetlenebilir. Binlerce yıl sürecek radyasyon etkisi umurlarında değil! Amaç azami kâr olunca, göz başka şey görmüyor.
Türkiye’nin mevcut iklim politikaları net sıfır hedefi ile uyumlu değil!
COP30’da, dünyanın en fazla emisyon üreten ilk 15 ülkesi arasında yer alan Türkiye de sahnedeydi. Türkiye’de, 2025 Eylül ayında yeni NDC’sini açıklayan ülkeler arasında yer aldı. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryasına sunduğu söz konusu hedef, 2035 yılında emisyonların 643 milyon ton karbondioksit düzeyinde sınırlanmasını öngörüyor. Bu hedef, 2023’e kıyasla fiilen %16’lık bir artışa işaret ediyor. Yani Türkiye, geçmiş yıllarda olduğu gibi, emisyonları azaltmak yerine artırmayı tercih ediyor. Ayrıca fosil yakıtlardan çıkış için somut bir plan veya öngörü hâlâ bulunmuyor.
COP29’da “zaman içinde fosil yakıtlardan çıkacağımız” yönündeki beyanlardan sonra somut bir politika gündeme gelmedi. Bugün Türkiye’nin elektrik üretiminin %55’i fosil yakıtlardan sağlanıyor; en kirli fosil yakıt olan kömürün payı %35,6. Mevcut santralların kapatılması bir yana, yeni yatırımlar planlanıyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, 2025 Eylül’ünde kömür santralları için 2030’a kadar 75 USD/MWh alım garantisi verileceğini ve yeni kömürlü santralların 2045 yılına kadar destekleneceğini açıkladı (enerji.gov.tr)
Durum buyken, Türkiye COP31 başkanlığı ve ev sahipliği için aday oldu ve kabul edildi. Bu durum, COP’ların işleyiş yapısını ve eşik kriterlerini anlamak açısından oldukça çarpıcı. Ama Bakü ve Dubai ile karşılaştırıldığında ‘ehvenişer’ bir tercih olarak değerlendirilebilir.
COP31’in yapılacağı Türkiye’de, bazı ölçümlere göre ormanlık alan miktarı artıyor gibi görünse de ormanların karbon tutma kapasitesi son 8 yılda neredeyse yarıya düşmüş durumda. Bunun temel nedeni ormanlar başta olmak üzere doğal ekosistemler üzerindeki ciddi baskılardır. 2018 yılında Orman Kanunu’na eklenen EK 16. Madde, orman alanlarının geniş kapsamlı ve sınırsızca tahrip edilmesini mümkün kıldı. 2025 Temmuz’unda kabul edilen ve kamuoyunda “Maden Yasası” olarak bilinen torba yasa düzenlemesi ise zeytinlikler, milli parklar, sit alanları ve meralar dâhil, hassas ekosistemlerin korumasını zayıflatıyor. “Süper izin” yaklaşımıyla orman alanlarında maden açılması yetkisi bütünüyle Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’ne verilerek çevre katliamı âdeta teşvik ediliyor.
-NDC hedeflerini güçlendirmek,
-Fosil yakıtlardan çıkış planlamak ve adil geçiş mekanizmalarını harekete geçirmek,
-Karasal ve denizsel (kıyı ve deniz) ekosistemleri, özellikle ormanları koruyacak güçlü bir paket oluşturmak gerekirken bunları dışlayan anlayışlara sahip olanların düzenleyeceği / örgütleyeceği çevre toplantıları (COP31 vb.) amacına hizmet etmeyecek, sadece katılımcılar için turistik bir seyahat niteliği taşıyacaktır.
Burjuvazinin alternatifine karşı güncel, akılcı ve devrimci alternatifler
Bugün enerjide en sağlıklı ve en temiz seçenek nedir?
-Küresel emisyonların yaklaşık %76’sı enerji fosil yakıt kaynaklıdır. Fosil yakıt kullanımından vazgeçmek ve bu süreçte adil, düzenli ve hakkaniyetli bir çıkış planı oluşturmak hem gerekli hem de mümkündür.
-Yenilenebilir enerjilere öncelik vermek, kapasitelerini üç katına çıkarmak ve enerji verimliliğini artırmak bugün imkânlar dâhilindedir.
Güneşten enerji elde etmek
Güneş panelleri daha ucuz ve fosil yakıt enerjisine kıyasla o kadar rekabetçi ki artık kurulum imkânı her yerde var ve elektrik üretim maliyeti 1 kilovat-saat (kWh) başına 2–4 ABD centine kadar düşmüştür.
| Enerji Kaynağı | Ortalama Maliyet (USD/MWh) | Durum | |||
| Güneş PV (büyük ölçek) |
|
Pek çok ülkede en ucuz elektrik | |||
| Doğal gaz | 40–100 | Yakıt fiyatına bağlı (fosil pahalı) | |||
| Kömür | 50–150 | Karbon salım maliyeti nedeniyle daha pahalı | |||
|
|
Nadir, pahalı |
Kara rüzgâr santralleri (onshore)
| Bölge / Global | LCOE 2024 | Not | |||
| Global ortalama | 30–50 USD/MWh | 1 kWh başına 3–5 cent | |||
| Avrupa | 35–50 USD/MWh | Yatırım ve bakım maliyetleri yüksek | |||
|
25–45 USD/MWh | Çok iyi rüzgâr alan yerlerde daha ucuz |
(Veriler irena.org sitesinden alınarak karşılaştırma tablosu tarafımızdan yapılmıştır.)
Rüzgâr enerjisinin maliyeti istikrarlı bir biçimde düşmektedir.
Görüldüğü gibi güneş ve rüzgârdan elde edilen enerji fosil yakıtlara göre çok daha ucuz, dolayısıyla güneş ve rüzgâra yapılacak yatırımlar arttığı oranda maliyetler daha da ucuz olacaktır.
Kapitalist-emperyalist barbarlığın alternatifi sosyalizmdir!
Özetle, COP30’da, taraf ülkelerden 2030 Ulusal Katkı Beyanlarını (NDC) gözden geçirmeleri ve bu hedefleri 1,5°C sınırıyla uyumlu hâle getirmeleri talep edildi. Zirve boyunca küresel sıcaklık artışının 1,5°C ile sınırlandırılmasının resmî hedef olduğu vurgulandı; ancak mevcut NDC’lerin büyük bölümünün bu hedef için yetersiz olduğu açık biçimde kabul edildi. Bugünkü politikalar sürdüğü takdirde, küresel sıcaklık artışının 2–2,6°C aralığına çıkabileceği uyarısı bir kez daha yinelendi.
COP30’da iklim finansmanı meselesi, özellikle kalkınmakta ve gelişmekte olan ülkeler açısından yeniden gündeme taşındı. Bu ülkelerin iklim krizinin yol açtığı kayıp ve zararlar karşısında finansal olarak desteklenmesi gerektiği vurgulandı. Zirvenin ana temalarından biri fosil yakıtların azaltılması ve yenilenebilir enerjiye geçiş olsa da bu başlıklarda somut ve bağlayıcı kararlar üretilemedi. COP30’da nükleer enerji ve fosil yakıtların azaltımı yoğun biçimde tartışıldı, ancak bu tartışmalar resmî metinlere bağlayıcı kararlar olarak yansımadı. Bir sonraki iklim zirvesi olan COP31’in Türkiye’de, Antalya’da yapılması kararlaştırıldı.
Zirveye ev sahipliği yapan Brezilya, 3.805 kişilik delegasyonla en büyük katılımı sağlarken; Türkiye (16 kişi) gibi bazı ülkeler son derece sınırlı delegasyonlarla temsil edildi. Bu tablo, ülkelerin iklim krizine yaklaşımlarındaki siyasal öncelik farkını da açıkça ortaya koydu.
Tüm bu tablo, istek ve temennilerle dolu bir “zirve”nin daha tarihe bir zırva ve çözümsüzlük toplantısı olarak not düştüğünü gösteriyor. Emperyalist haydutların ve onların siyasal-devlet temsilcilerinin egemen olduğu bu tür “zirvelerden” dünya halkları adına gerçek ve kalıcı çözümler beklemek zaman kaybı olmaktan öteye geçmiyor.
Çevre sorunu, emeğin kurtuluşu mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Burjuvazinin etkisinden kurtulmadan gezegenin huzura kavuşması mümkün değildir. Çevre alanında olduğu gibi her alandaki kapitalist-emperyalist barbarlığa son vermek isteyen herkes, sosyalistlerin ve komünistlerin safında yer almak zorundadır. Çünkü kapitalist-emperyalist barbarlığının tek gerçek alternatifi sosyalizmdir.
Çevre sorununda da alternatif ya sosyalizm, ya emperyalist barbarlık içinde çöküştür.
08.01.2026


































































