Her gerici ve haksız savaşta olduğu gibi ABD/İsrail ile İran arasındaki savaş da esas olarak, İran halkları başta olmak üzere, Ortadoğu halklarını, işçi ve emekçilerini vuruyor. ABD/İsrail saldırılarında ve İran’ın füze saldırılarında yaşamını yitirenler, yaralananlar, sakat kalanlar, yerlerinden edilenler İran’ın, Lübnan’ın ve Körfez ülkelerinin yoksulları oluyor. Devam eden savaşın maddi yükü de doğrudan bu yoksul kesimlere kesiliyor.
Ortadoğu’da devam eden savaşın etkisi bölgeyle sınırlı kalmıyor. Emperyalist-kapitalist sistem içinde savaş, yalnızca cephede değil, fiyatlar ve yaşam koşulları üzerinden de sürüyor, sürdürülüyor. Dünya kapitalist ekonomisi üzerinden etkisini genişleterek yayıyor. Enerji fiyatları yükseliyor, petrol ve gaz maliyetleri üzerinden tüm üretim maliyetleri artıyor. Petrole, benzine, gaza zam gelince enerji, ulaşım ve nakliye fiyatları yükseliyor. Bu artış kiralardan ısınmaya, gıdadan giyime kadar uzanan zincirleme bir zam dalgası yaratıyor. Zaten alım gücü düşük olan yoksul kesimlerin geçim savaşı daha da ağırlaşıyor. Bugün Türkiye’de yaşanan tablo da budur.
Paylaşım dalaşı ve bunun sonucu olarak gelişen Ortadoğu’daki savaş, aynı zamanda daha geniş çaplı bir savaşın da zeminini döşüyor. Dünyanın yeniden paylaşımı için rekabet eden emperyalist güçler ve bölgesel aktörler böyle bir olasılığa karşı hazırlıklarını sürdürüyorlar. Askeri harcamalar sürekli artırılıyor, silahlanma yarışı hızlanıyor. Türk devleti de bu sürecin dışında kalmıyor. Resmi verilere göre 2026 yılı bütçesinde “savunma ve güvenlik” harcamalarına 2 trilyon 155 milyar lira ayrıldı ve bu, bir önceki yıla göre ciddi bir artış anlamına geliyor.
Bir yanda askeri bütçeler büyütülürken, diğer yanda işçilere, emekçilere, emeklilere “kaynak yok” deniliyor. Silahlanmaya ayrılan bu kaynaklar sağlık, eğitim ve kamu hizmetlerinde kesintiler olarak emekçilere geri dönüyor. Hastanelerde personel eksikliği büyüyor, okullarda öğretmen yetersizliği derinleşiyor.
Zaten yüksek olan ve işçilerin, emekçilerin emeğinden (ç)alınan vergiler artırılıyor, yeni vergiler devreye sokuluyor. Böylece savaşın ve silahlanmanın maliyeti doğrudan emekçi sınıfların sırtına yükleniyor. Bu yalnızca durumun ekonomik yanıdır. Ama bu durum yalnızca ekonomik baskıyla sınırlı kalmıyor. Savaş olgusu, aynı zamanda; hazırlığıyla, silahlanmasıyla da toplumsal bir disiplin mekanizması olarak işliyor. Baskılar, “Ulusal birlik”, “milli birlik ve beraberlik”, “iç cepheyi güçlendirme” çağrıları eşliğinde artıyor. Bu çağrılar çoğu zaman her türlü itirazı bastırmanın aracı olarak kullanılıyor. Grevler “milli güvenlik” gerekçesiyle erteleniyor; hak talepleri ve protestolar polis gücüyle bastırılıyor. Çünkü bu dönemlerde en çok ihtiyaç duyulan şey dilsizlik oluyor.
İşçiler ve emekçiler bu süreçte her zamankinden daha yoğun bir şoven milliyetçilik baskısına maruz kalıyor. Irkçı ve şoven ideoloji yaygınlaştırılıyor, bilinçler kuşatılıp esir alınıyor. İşçi ve emekçi kitleler, kapitalistlerin çıkarları için cepheye sürülmeye, kendi sınıf kardeşlerine karşı konumlandırılmaya hazırlanıyor.
Bu sürecin en çarpıcı yanı ise tüm bunların “olağan” gibi sunulmasıdır. Fiyat artışları doğal, bütçe kesintileri zorunlu, askeri harcamalardaki artış ise kaçınılmaz gibi gösteriliyor. Oysa bunların tümü egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda uygulanan politikaların sonucu olarak ortaya çıkıyor.
Evet, bugün savaş Ortadoğu’da sürüyor. Ama savaş aynı zamanda soframızda… Bindiğimiz otobüste… Öğretmen eksikliği nedeniyle boş geçen derslerde… Doktor bulunamayan hastanelerde…
T.C. egemenleri doğrudan savaşta değil ama savaş Kuzey Kürdistan-Türkiye’deki hayatın tam ortasında!
Ancak burada durmak, savaşı yalnızca bölgesel aktörler arasında devam eden bir çatışma olarak görmek eksik kalıyor. Ortadoğu’daki bu savaş daha geniş bir emperyalist-kapitalist sistemin askeri ve politik örgütlenmesi içinde şekilleniyor. Bu emperyalist gerici savaşın arkasında onu mümkün kılan, yönlendiren ve süreklileştiren uluslararası mekanizmalar bulunuyor. NATO da bu mekanizmaların en önemlilerinden biri olarak görev yapıyor.
Öyleyse görev yalnızca Ortadoğu’da devam eden savaşa karşı çıkmak değildir. Görev; emperyalist savaşlara, onları örgütleyen uluslararası mekanizmalara, içeride kurulan baskı düzenine ve işçi sınıfına yönelen saldırılara karşı bütünlüklü bir mücadeleyi büyütmektir.
Savaş devletler arasında sürüyor; ancak bedelini işçiler, emekçiler ve yoksul halklar ödüyor. Bu nedenle mücadele de çok yönlü olmak zorundadır. Görev, emperyalist savaşlara, NATO’ya, içerideki sömürü ve baskı düzenine karşı çıkmak ve işçi sınıfının örgütlü gücünü büyütmektir.
Çünkü kapitalist düzen değişmeden, savaşların kaynağı kurutulmadan gerçek bir kurtuluş mümkün değildir.
25 Nisan 2026


































































