KPD’yi yasakladılar, sınıf mücadelesini değil!
ALMANYA KOMÜNİST PARTİSİ (KPD)’NİN YASAKLANMASININ 70. YILDÖNÜMÜNE DAİR
Almanya Komünist Partisi (KPD), 17 Ağustos 1956’da Federal Almanya Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla yasaklandı. Partinin mal varlığına el konulurken, çok sayıda parti yöneticisi ve üyesi tutuklandı. KPD, yasaklandığı tarihte yaklaşık 85 bin üyeye sahipti. KPD’nin yasaklanması, Federal Almanya Cumhuriyeti’nde İkinci Dünya Savaşı sonrasında giderek sistemleşen anti-komünist saldırının doruk noktalarından biri oldu. Bu yasak, yalnızca bir komünist partisinin faaliyetlerinin engellenmesi anlamına gelmiyor; aynı zamanda işçi sınıfının örgütlenme ve siyasi mücadele alanının devlet eliyle daraltılmasını ifade ediyordu.
Biraz tarih
Ağustos 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD), “anavatan savunması”na bağlılığını ilan etti. Sosyal Demokrat Parti’nin Parlamento Grubu’nun savaş kredilerini onaylaması, sosyal demokrasinin savaş sorununa ilişkin daha önce aldığı ulusal ve uluslararası kararlara açıkça ters düşüyordu.
Sosyal Demokrat Parti’nin Parlamento Grubu içinde savaşa karşı çıkanlar, Hugo Haase ve Georg Ledebour çevresinde toplanarak 1916 yılında önce Sosyal Demokrat Çalışma Topluluğu’nu (Sozialdemokratische Arbeitsgemeinschaft) kurdular. Nisan 1917’de ise Almanya Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi’ni (USPD) kurarak SPD’den kopuşlarını örgütsel düzeyde de gerçekleştirdiler.
Bundan daha önce, Rosa Luxemburg’un girişimiyle, SPD içindeki savaş karşıtlarının en tutarlı kesimlerinden bir bölümü, “Enternasyonal” dergisi (Die Internationale) etrafında toplanarak “Enternasyonal Grubu”nu oluşturmuştu. “Enternasyonal” dergisi, “Marksizm’in Pratiği ve Teorisi İçin Aylık Dergi” adıyla (Die Internationale. Zeitschrift für Praxis und Theorie des Marxismus) Nisan 1915’te Franz Mehring ve Rosa Luxemburg tarafından çıkarıldı. Ancak Birinci Dünya Savaşı koşullarında derginin yalnızca bir sayısı yayımlanabildi. Dergi, 1919 yılının ilkbaharında aynı adla yeniden yayımlanmaya başladı.
“Enternasyonal Grubu”nun örgütsel çalışmasını esas olarak Ernst Meyer ve Wilhelm Pieck yürüttü. Gruba, aralarında Heinrich Brandler, Käte ve Hermann Duncker, Hugo Eberlein, Fritz Heckert, Leo Jogiches, Johann Knief, Paul Lange, Karl Liebknecht, Rudolf Lindau, Julian Marchlewski, Franz Mehring, Georg Schumann, August ve Bertha Thalheimer ile Clara Zetkin’in de bulunduğu çok sayıda komünist katıldı.
“Enternasyonal Grubu”, 1916 yılından itibaren “Spartaküs Mektupları”nın (Spartakusbriefe) yayımlanmasıyla birlikte “Spartaküs Grubu” olarak anılmaya başladı. Ancak bu süreçte, Lenin önderliğindeki Rus Bolşeviklerinin yeni ve bağımsız bir devrimci komünist partinin kurulması yönündeki ısrarlı çağrılarına henüz yanıt verilmemişti.
Rosa Luxemburg, o dönemde bağımsız bir komünist partinin kurulmasının işçi hareketinin bölünmesine ve daha da zayıflamasına yol açacağından endişe ediyordu. Bu nedenle uzun süre ayrı bir komünist partinin kurulmasına karşı çıktı. Ancak savaş karşıtı hareketin gelişmesi ve Nisan 1917’de Almanya Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi’nin kurulmasıyla birlikte Spartaküs Grubu da yeni bir örgütsel yönelim içerisine girdi. Rosa Luxemburg ve Spartaküsçüler, USPD’ye katılma kararı aldılar.
KPD’nin kuruluşu
1917’de Büyük Sosyalist Ekim Devrimi zafere ulaştı. Ekim Devrimi’nin zaferi, yalnızca Rusya’da işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi anlamına gelmiyor, aynı zamanda tüm Avrupa’da bir dizi devrimci girişimin önünü açıyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla açıkça ortaya çıkan uluslararası işçi hareketindeki bölünme, sosyalist topluma geçiş sürecinin nasıl şekillendirileceğine ilişkin tartışmalarla daha da derinleşti ve yeni komünist partilerin kurulmasıyla somut bir biçim kazandı.
Almanya’daki Kasım Devrimi sürecinde yalnızca SPD’nin değil, Almanya Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi (USPD) liderliğinin tutumundan da hayal kırıklığına uğrayan ve artık kendilerini Spartaküs Birliği olarak adlandıran grubun üyeleri, diğer devrimci sosyalistlerle birlikte 1918 yılının sonu ile 1919 yılının başındaki dönemde Berlin’de kendi partilerini, Almanya Komünist Partisi’ni (KPD), kurdular.
KPD, 30 Aralık 1918’de kuruluş kongresini topladı ve kuruluş sürecini 1 Ocak 1919’da tamamladı. Partinin kuruluşu son derece zor koşullar altında gerçekleşti. Daha kuruluş kongresinde, izlenecek siyasi yol konusunda parti kurucuları arasında ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Spartaküs Birliği’nin çekirdeğinin, özellikle de Rosa Luxemburg’un tutumunun aksine, kongre çoğunluğu parlamenter çalışmayı ve sendikalarda faaliyet yürütmeyi artık gerekli ve günün koşullarına uygun görmüyordu. Bu kesim, bu alanlarda yürütülecek çalışmaların mevcut toplumsal düzenin temellerini yeterince sorgulamadığını düşünüyordu.
Kurucu üyelerin önemli bir bölümü, toplumun siyasi olarak yeniden örgütlenmesinin en uygun biçimini işçi ve asker konseylerinde görüyor, burjuva demokratik parlamentarizmi toplumsal ilerlemenin temel aracı olarak görmüyorlardı.
KPD, kuruluşunun hemen ardından en önemli kadrolarından bazılarını kaybetti. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht Ocak 1919’da karşı devrimci güçler tarafından öldürüldü. Franz Mehring birkaç gün sonra yaşamını yitirdi. Leo Jogiches ise Mart 1919’da öldürüldü. KPD, Nisan-Aralık 1919 arasında yasaklı olduğu için çalışmalarını yeraltında sürdürmek zorunda kaldı.
Parti yönetimini, uzun yıllar Rosa Luxemburg’un yakın çalışma arkadaşı olan Paul Levi üstlendi. KPD’nin ilk Merkez Komitesi’nin diğer üyeleri arasında Hermann ve Käte Duncker, Hugo Eberlein, Paul Frölich, Paul Lange, Ernst Meyer, Wilhelm Pieck, August Thalheimer ve Clara Zetkin bulunuyordu.
Hamburg ayaklanması
1923 yılı, KPD açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Almanya’da yaşanan ağır ekonomik ve siyasi kriz, Ruhr’un işgali ve hızla derinleşen enflasyon, devrimci bir durumun ortaya çıkmasına yol açtı. KPD, Rusya’daki 1917 Ekim Devrimi’ni örnek alarak Almanya’da da devrimci bir ayaklanmanın koşullarını hazırlamaya yöneldi. Saksonya ve Thüringen’de Sosyal Demokrat Parti ile kurulan hükümet ortaklıkları ve işçi sınıfının silahlı savunma birliklerinin oluşturulması bu hazırlıkların parçalarıydı.
Ancak KPD yönetimi, işçi sınıfının genel olarak silahlı bir ayaklanmaya hazır olmadığını görerek Ekim ayındaki genel ayaklanma planından geri çekildi. Buna rağmen Hamburg’da, Ernst Thälmann’ın da içinde bulunduğu bir grup komünist tarafından 23 Ekim 1923’te silahlı ayaklanma başlatıldı. Ayaklanmacılar polis karakollarına saldırarak silahlara el koydu ve kentin bazı işçi mahallelerinde barikatlar kurdu. Ancak Hamburg’daki hareket ülke çapında gelişen bir devrimci ayaklanmaya dönüşemedi ve 25 Ekim’de polis tarafından kanlı biçimde bastırıldı. Çatışmalarda yaklaşık 100 kişi yaşamını yitirdi.
Hamburg Ayaklanması’nın yenilgisi, KPD’nin 1923’teki devrimci girişiminin başarısızlıkla sonuçlandığını gösterdi. Bu gelişmenin ardından 23 Kasım 1923’te KPD, Almanya genelinde yasaklandı. Yasak 1 Mart 1924’e kadar sürdü. KPD’nin ilk kez bütün Almanya’da yasadışı duruma düşmesine rağmen parti çalışmalarını yeraltında sürdürdü ve yeniden yasal faaliyet dönemine geçti.
Nazi faşizmi döneminde KPD
Hitler’in 30 Ocak 1933’te iktidara gelmesiyle birlikte Almanya’da faşist terör dönemi başladı. Nazi rejiminin ilk hedef aldığı güçlerin başında Almanya Komünist Partisi (KPD) geliyordu. KPD’nin örgütleri dağıtıldı, parti faaliyetleri yasaklandı, parti yöneticileri ve üyeleri kitlesel olarak tutuklandı. Özellikle 27 Şubat 1933’teki Reichstag (İmparatorluk Parlamentosu) yangınının ardından çıkarılan kararnameyle temel demokratik hakların askıya alınması, komünistlere yönelik kapsamlı tutuklama ve baskı dalgasının önünü açtı.
KPD, Nazi diktatörlüğünün uyguladığı ağır baskı ve teröre rağmen mücadelesini bütünüyle terk etmedi. Parti örgütlerinin önemli bir bölümü yeraltına çekilerek faaliyetlerini sürdürmeye çalıştı. Ancak Gestapo’nun yoğun takibi, tutuklama dalgaları ve işkenceler sonucunda KPD’nin yeraltı örgütlenmeleri özellikle 1933-1935 yılları arasında ağır darbeler aldı. Binlerce komünist tutuklandı; çok sayıda KPD üyesi toplama kamplarına gönderildi ve faşist terörün kurbanı oldu.
KPD’nin başkanı Ernst Thälmann da Hitler’in iktidara gelmesinden kısa süre sonra, 3 Mart 1933’te tutuklandı. Thälmann, hiçbir yargılama sonucunda mahkûm edilmeden, yıllarca farklı cezaevlerinde ve ağır tecrit koşullarında tutuldu. 1944 yılında Hitler’in emriyle Buchenwald Toplama Kampı’na götürüldü ve 18 Ağustos 1944’te burada katledildi. Buchenwald’da binlerce siyasi tutuklunun yanı sıra KPD Başkanı Ernst Thälmann da Nazi terörünün kurbanı oldu.
Thälmann’ın tutuklanmasından sonra Wilhelm Pieck, KPD’nin parti başkanlığını onun adına yürütmek üzere görevlendirildi; 1935’te yapılan KPD konferansında ise Thälmann’ın tutukluluğu sürerken Merkez Komitesi başkanlığına seçildi. KPD’nin önder kadrolarının önemli bir bölümü Almanya dışında sürgünde faaliyet yürütürken, parti içerisindeki komünistler Almanya’da yeraltı örgütlenmeleri üzerinden faşizme karşı mücadeleyi sürdürdüler.
KPD, Nazi faşizminin on iki yıllık diktatörlüğü boyunca ağır kayıplar verdi. Kadrolarının ve üyelerinin önemli bir bölümü tutuklandı, işkence gördü, toplama kamplarına gönderildi ve katledildi. Buna rağmen komünistler, faşizmin en ağır koşullarında dahi örgütlenmeyi ve direnişi sürdürdüler. Bu nedenle Nazi döneminin tarihi, KPD açısından yalnızca ağır bir yenilginin ve büyük kayıpların tarihi değil, aynı zamanda faşizme karşı direnişin de tarihidir.
İkinci Dünya Savaşı sonrası KPD
8 Mayıs 1945’te Nazi Almanya’nın yenilgisiyle faşist diktatörlük sona erdi. KPD, on iki yıllık faşist terörün ardından yeniden yasal faaliyet olanağına kavuştu. Ancak savaş sonrası Almanya, kısa süre içinde emperyalist güçler ile Sovyetler Birliği arasındaki mücadelenin merkezlerinden biri hâline geldi. Almanya’nın bölünmesi, işgal bölgelerinin farklı siyasi ve ekonomik yönelimlere sürüklenmesi ve Batı’da kapitalist düzenin yeniden kurulması, Alman işçi hareketinin karşı karşıya olduğu koşulları da değiştirdi.
Sovyet işgal bölgesinde KPD ile SPD birleşerek 1946’da Almanya Sosyalist Birlik Partisi’ni (SED) oluşturdu. Batı işgal bölgelerinde ise KPD bağımsız bir parti olarak faaliyetlerini sürdürdü.
Ancak savaş sonrası kısa süreli demokratik açılım yerini giderek sertleşen anti-komünist politikaya bıraktı. Batı Almanya’nın yeniden silahlandırılması ve NATO’ya dâhil edilmesi sürecinde KPD, bu politikanın önündeki en önemli siyasi engellerden biri olarak görülmeye başlandı. KPD’nin yasaklanmasına giden süreç böylece yalnızca bir partiye yönelik hukuki bir işlem değil, aynı zamanda Batı Almanya’nın yeniden silahlandırılması ve Almanya’nın bölünmesinin kalıcılaştırılması sürecinin bir parçası hâline geldi.
1956 öncesi durum
İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından düzenlenen Potsdam Konferansı’nda Almanya’nın askerden arındırılması, Nazi rejiminden arındırılması, demokratikleştirilmesi ve birliğinin korunması yönünde kararlar alındı. Ancak Batılı emperyalist güçler, kısa süre içerisinde bu kararları bir kenara bırakarak Almanya’yı Sovyetler Birliği’ne ve komünizme karşı yürütülen Soğuk Savaş’ın ileri karakollarından biri hâline getirmeye yöneldiler. Almanya’nın bölünmesi ve Batı Almanya’nın yeniden silahlandırılması, bu politikanın temel unsurlarından biri oldu.
14 Ağustos 1949’da ilk Federal Meclis seçimleri yapıldı. KPD, yüzde 5,7 oranında oy alarak 1.361.706 oy ve 15 milletvekilliği kazandı. Federal Meclis 7 Eylül 1949’da çalışmalarına başladı. 15 Eylül’de Konrad Adenauer Federal Şansölye seçildi ve 20 Eylül’de onun başkanlığında hükümet kuruldu. İşgal statüsü 21 Eylül 1949’da yürürlüğe girdi. Böylece işgalci güçler, devletin ve yönetimin önemli alanlarındaki yetkilerini korumaya devam ettiler. Müttefik Yüksek Komisyonu da bu yetkilerin kullanılmasını sağlayan organ olarak oluşturuldu. Federal Almanya Cumhuriyeti’nin kurulması, Almanya’nın bölünmesini kalıcılaştıran sürecin önemli bir aşaması oldu.
İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Bremen, Aşağı Saksonya, Bavyera ve Kuzey Ren-Vestfalya gibi eyaletlerde çeşitli koalisyon hükümetlerinde yer alan ve bir dönem 300 binin üzerinde üyeye ulaşan KPD, 1950’den itibaren Batı Almanya’da giderek yoğunlaşan bir baskıyla karşı karşıya kaldı. Federal hükümet, Eylül 1950’de komünist örgütlerin üyelerinin kamu hizmetinde çalışmasını engelleyen yasakları uygulamaya koydu.
Bu baskının önemli hedeflerinden biri Özgür Alman Gençliği (FDJ) oldu. FDJ’nin desteklediği Batı Almanya’nın yeniden silahlandırılmasına karşı mücadele, özellikle gençler arasında geniş bir karşılık buldu. İşçi gençliği, genç sosyalistler, Falken (“Şahinler”) örgütü ile Katolik ve Protestan gençlik gruplarının da içinde yer aldığı geniş bir muhalefet oluştu. Yeniden silahlanmaya karşı gelişen bu hareketin, anti-komünist propaganda ve baskı yoluyla parçalanması, Adenauer hükümetinin izlediği politikanın önemli unsurlarından biri hâline geldi.
KPD, 1951’de Batı Almanya’nın yeniden silahlandırılmasına karşı ve Demokratik Almanya Cumhuriyeti ile bir barış antlaşması imzalanması talebiyle bir halk oylaması kampanyası başlattı. Federal hükümet bu girişimi anayasaya aykırı ilan ederek 24 Nisan 1951’de yasakladı. Yasağa rağmen yaklaşık 9 milyon insan kampanyaya katılarak Batı Almanya’nın yeniden silahlandırılmasına karşı tutumunu ortaya koydu. FDJ, özellikle işçi gençliği arasında bu kampanyanın örgütlenmesinde önemli bir rol oynadı. Bunun ardından FDJ önce Kuzey Ren-Vestfalya’da, 26 Haziran 1951’de ise Federal Almanya’nın tamamında yasaklandı.
Batılı emperyalist güçlerin bilinçli ve planlı biçimde Batı Almanya’yı yeniden silahlandırmasına ve Federal Almanya’yı emperyalist savaş hazırlıklarının bir parçası hâline getirmesine karşı yürütülen mücadele, yalnızca örgütsel yasaklarla değil, giderek ağırlaşan siyasi ve cezai baskılarla da karşılandı. 10 Temmuz 1951’de kabul edilen ve “Zindan Yasası” ya da “Gestapo Yasası” olarak da anılan düzenlemelerle “vatana ihanet” ve “devleti tehlikeye sokma” gibi suçlamaların kapsamı genişletildi. Almanya’nın birliğini, halkın kendi kaderini tayin hakkını, bağımsız bir Almanya’yı, barış içinde yaşamayı ve temel demokratik hakları savunmak dahi “vatana ihanet” kapsamında değerlendirilebilecek hâle getirildi.
Bu süreçte Federal Almanya Cumhuriyeti’nde açık biçimde anti-komünist bir siyasi ceza hukuku oluşturuldu. Bu hukuk yalnızca KPD üyelerine değil, komünist düşünceye sahip olduğu varsayılan kişilere ve komünistlerle dayanışma gösteren çevrelere karşı da kullanılabildi. 1933-1945 yılları arasında komünistleri ve anti-faşistleri kovuşturan yargı ve polis aygıtının önemli bir bölümünde eski Nazi kadrolarının varlığını sürdürmesi, bu politikanın çelişkili karakterini daha da belirgin hâle getiriyordu.
Anti-komünizmin devlet politikasının merkezine yerleştirilmesi, yalnızca KPD’ye yönelik baskının ideolojik gerekçesini oluşturmakla kalmadı; aynı zamanda Batı Alman toplumunun Nazi geçmişiyle gerçek anlamda hesaplaşmasının önünü de kapattı. Komünizmin, Nazi faşizmiyle eşit, hatta ondan daha büyük bir tehdit olarak gösterilmesi; Sovyetler Birliği’ne karşı yeni bir savaş hazırlığının meşrulaştırılmasına ve eski Nazi kadrolarının devlet aygıtı içerisindeki konumlarının yeniden güçlendirilmesine hizmet etti. Böylece Nazi geçmişiyle hesaplaşmak yerine anti-komünizm temelinde yeni bir düşmanlık ve savaş siyaseti örgütlendi. Anti-komünizm, bu süreçte KPD’ye yönelik bir baskı aracının ötesine geçerek Batı Almanya’nın savaş sonrası siyasi düzeninin temel ideolojik dayanaklarından biri hâline geldi.
Bu baskının en çarpıcı örneklerinden biri, 11 Mayıs 1952’de Essen’de yaşandı. Batı Almanya’nın silahlandırılmasına karşı düzenlenen gösteri sırasında, 1948’den beri FDJ üyesi olan 21 yaşındaki işçi Philipp Müller polis tarafından vurularak öldürüldü. “Essen Kanlı Pazarı” olarak anılan bu olay, Batı Almanya’nın emperyalist savaş hazırlıklarına dahil edilmesine karşı yükselen muhalefete ve komünistlere yönelik devlet baskısının ulaştığı boyutu bütün açıklığıyla gözler önüne serdi.
Bütün bu gelişmeler, KPD’nin yasaklanmasına giden yolu adım adım döşedi. KPD’nin Batı Almanya’nın silahlandırılmasına ve emperyalist savaş hazırlıklarına karşı çıkması, Almanya’nın birliğini savunması ve işçi sınıfı içinde örgütlü bir güç olarak varlığını sürdürmesi, egemen sınıflar ve devlet açısından giderek daha büyük bir tehdit olarak görülmeye başlandı. 23 Kasım 1951’de Federal Hükümet, KPD’nin anayasaya aykırı olduğunun tespit edilmesi ve partinin yasaklanması talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Böylece 1956’da sonuçlanacak olan KPD’yi yasaklama süreci resmen başlamış oldu.
Yasaklama kararı
17 Ağustos 1956’da Federal Anayasa Mahkemesi, Almanya Komünist Partisi’nin (KPD) yasaklanmasına ilişkin kararını açıkladı. Federal Anayasa Mahkemesi Birinci Senatosu tarafından verilen kararda KPD’nin “anayasaya aykırı” olduğu ilan edildi ve partinin feshedilmesine karar verildi. Ayrıca KPD’nin yerine başka bir örgütün kurulması ya da mevcut örgütlerin KPD’nin devamı olarak faaliyet göstermesi yasaklandı. Partinin mal varlığına el konulması ve kararın uygulanması için eyaletlerin içişleri bakanlıklarına geniş yetkiler verilmesi de kararın bir parçasıydı.
Böylece KPD, yalnızca siyasi faaliyetlerini sürdüremeyecek bir duruma getirilmedi; örgütsel varlığı da hukuken ortadan kaldırıldı. Kararın bilinçli olarak ihlal edilmesi hâlinde en az altı ay hapis cezası öngörülüyordu.
Peki KPD’nin hangi somut eylemi anayasaya aykırıydı? Bu sorunun yanıtı, yalnızca partinin yürüttüğü tek tek kampanyalarda değil, devletin KPD’yi nasıl tanımladığı ve hangi siyasi amaçlarla hedef aldığı sorusunda aranmalıdır. Anayasa Mahkemesi, KPD’nin faaliyetlerini yalnızca mevcut hükümete yönelik muhalefet olarak değil, Federal Almanya’nın siyasi düzenine karşı yönelen bütünlüklü bir tehdit olarak değerlendirdi. KPD’nin programı, örgütsel yapısı, siyasi hedefleri ve faaliyetleri bir bütün olarak ele alınarak partinin “özgür demokratik temel düzeni” ortadan kaldırmayı amaçladığı ileri sürüldü. Dava, yalnızca belirli eylemlerin hukuka uygunluğu üzerinden değil, KPD’nin savunduğu siyasi çizgi ve hedeflerin bütünü üzerinden şekillendi.
Kararın en dikkat çekici yönü de burada ortaya çıkıyordu. Mahkeme, bir siyasi partinin anayasaya aykırılığını yalnızca gerçekleştirdiği somut eylemler üzerinden değil, partinin siyasi hedefleri, dünya görüşü ve gelecekte gerçekleştirmeyi amaçladığı varsayılan siyasi dönüşüm üzerinden de değerlendirebileceğini kabul etti. Böylece KPD’nin Marksizm-Leninizm’i benimsemesi, mevcut toplumsal düzenin yerine sosyalist bir toplum kurulmasını savunması ve mevcut siyasi düzenin aşılmasını hedeflemesi, yasaklama kararının temel gerekçeleri arasında değerlendirildi.
Kararda, bir partinin ancak mevcut düzeni fiilen yıkmaya yönelik somut bir girişimde bulunması hâlinde değil, siyasi çizgisinin uzun vadede “özgürlükçü demokratik temel düzen”i ortadan kaldırmaya yöneldiğinin düşünülmesi hâlinde de anayasaya aykırı kabul edilebileceği belirtildi. Böylece somut eylem ile siyasi hedef arasındaki sınır genişletildi.
KPD’nin yasaklanması sürecinin siyasi niteliği, dönemin Alman devlet temsilcilerinin açıklamalarında da açıkça görülüyordu. Federal İçişleri Bakanlığı Devlet Sekreteri Ritter von Lex, KPD’nin tehlikesinin yalnızca milletvekili veya üye sayısıyla ölçülemeyeceğini, asıl tehlikenin partinin parlamento dışındaki faaliyetlerinde ve işçi sınıfı içindeki etkisinde bulunduğunu savunuyordu. KPD’nin Demokratik Almanya’daki Sosyalist Birlik Partisi ve Sovyet işgal bölgesiyle ilişkileri de yasaklama gerekçeleri arasında gösteriliyordu.
Yasaklama süreci, Batı Almanya’nın yeniden silahlandırılması, NATO’ya katılması ve Almanya’nın bölünmesinin kalıcılaştırılması süreciyle birlikte ilerledi. KPD ise bu politikalara karşı çıkıyor, Almanya’nın birliğini ve yeniden silahlandırılmaya karşı mücadeleyi savunuyordu. Nitekim KPD’nin yasaklanmasına ilişkin başvuru 23 Kasım 1951’de, Batı Almanya’nın yeniden silahlandırılması ve Avrupa Savunma Topluluğu’na katılması yönündeki adımların hız kazandığı bir dönemde yapıldı.
Bu nedenle 17 Ağustos 1956 tarihli karar, KPD’ye yönelik yıllardır sürdürülen anti-komünist baskının hukuki biçime bürünmüş sonucu olarak ortaya çıktı. KPD’nin faaliyetleri daha önce yasaklar, soruşturmalar, tutuklamalarla engellenmiş ve kamu hizmetinden dışlamalarla sınırlandırılmıştı. 1956 kararı ise bu süreci tamamlayarak partinin kendisini hukuken ortadan kaldırdı.
KPD’nin yasaklanması, aynı zamanda Federal Almanya Cumhuriyeti’nin savaş sonrası siyasi yöneliminin açık bir göstergesiydi: KPD’nin yasaklanmasıyla birlikte Batı Almanya’da anti-komünizm yalnızca ideolojik bir propaganda aracı olmaktan çıkarak devletin hukuk, polis ve siyasi mekanizmalarıyla uygulanan kapsamlı bir politikaya dönüştü.
KPD yasağının ardından
KPD’nin yasaklanması, 1956’da başlayan bir baskı süreci değildi. Anti-komünist baskı ve yasaklamalar 1950’den itibaren sistematik biçimde yürütülmüş, KPD’nin yasaklanmasına kadar çok sayıda komünist ve demokratik örgüt hedef alınmıştı. KPD yasağı ise bu sürecin en önemli dönüm noktalarından biri oldu. Yasağın ardından baskılar daha da yoğunlaştı.
17 Ağustos 1956’da kararın açıklanmasının hemen ardından KPD’nin parti büroları kapatıldı. Aynı gün 199 parti bürosuna polis tarafından el konuldu. Partinin taşınır ve taşınmaz malları, matbaaları, kültür kurumları, araçları, büro eşyaları, kütüphaneleri ve arşivleri dâhil olmak üzere mal varlığına el konuldu.
Yasak yalnızca KPD örgütünü hedef almıyordu. KPD’nin yasaklanmasıyla birlikte komünistlerle aynı ya da benzer talepleri savunduğu düşünülen demokratik güçlere yönelik soruşturmalar ve davalar da sürdürüldü. Devlet aygıtı ve basın, komünistlere karşı bir karalama ve kuşku atmosferi yaratmak için kullanıldı.
1961’de Federal Yüksek Mahkeme’nin “yerine geçen örgütler” konusunda verdiği karar, baskının kapsamını daha da genişletti. KPD’nin yerine kurulan ya da KPD’nin yasaklanmış siyasi amaçlarını sürdürdüğü ileri sürülen örgütlerin de yasak kapsamına alınabilmesinin önü açıldı. Böylece KPD yasağı, yalnızca belirli bir örgütün faaliyetlerini durduran bir karar olmaktan çıkarak, onun siyasi çizgisini sürdürdüğü ileri sürülen kişi ve örgütlere karşı da kullanılabilecek bir hukuki araca dönüştü.
Bu süreçte yalnızca komünistler değil, yeniden silahlanmaya ve nükleer silahlanmaya karşı çıkan, barıştan ve Almanya’nın birliğinden yana olan demokratik çevreler de baskıyla karşılaştı. Sendikalar ve işyeri temsilcileri üzerinde baskılar uygulandı; işyerlerinde izleme ve ihbar mekanizmaları kullanıldı; muhalif işçiler hakkında kara listeler oluşturuldu ve kamu hizmetinde meslek yasakları uygulandı. Böylece KPD yasağı, Federal Almanya’da demokratik hakların daraltıldığı daha geniş bir siyasi atmosferin parçası hâline geldi.
Bu baskı politikasının dikkat çekici yönlerinden biri, Nazi döneminin devlet ve yargı kadrolarıyla olan süreklilikti. Nazi döneminde komünistlere ve anti-faşistlere karşı görev yapan bazı hukuk ve devlet görevlileri, savaş sonrasında Federal Almanya Cumhuriyeti’nin kurumlarında görevlerini sürdürdüler. Böylece Hitler döneminde komünistleri ve anti-faşistleri hedef alan devlet mekanizmalarının bazı kadroları, savaş sonrasında bu kez anti-komünizm temelinde faaliyetlerini sürdürdü.
KPD yasağının ardından yürütülen soruşturma ve kovuşturmaların boyutuna ilişkin farklı rakamlar bulunmaktadır. KPD kaynaklarında, yasağın onuncu yıldönümünde 500 binden fazla siyasi görüş nedeniyle yürütülen soruşturmadan söz edilmiştir. Daha sık kullanılan bir başka tahmine göre ise 1956 sonrasında 200 binden fazla savcılık ve polis soruşturması yürütülmüştür. Bu soruşturmalar kapsamında ev aramaları, el koymalar, sorgular, tutuklamalar ve işten çıkarmalar gerçekleştirildi. Yalnızca 1 Ocak 1960 ile 31 Aralık 1966 arasında 57.285 savcılık veya mahkeme işleminin yürütüldüğü aktarılmaktadır.
1956 ile 1966 arasındaki dönemde 10 binden fazla kişinin mahkûm edildiği yönünde de tahminler bulunmaktadır. Dönemin Federal İçişleri Bakanı olacak Werner Maihofer’in 1965 yılında, söz konusu rakamların “tam teşekküllü bir polis devletine yakışacak” boyutta olduğunu ifade etmesi, baskının kapsamına ilişkin çarpıcı bir değerlendirmedir.
KPD yasağının sonuçları yalnızca komünistlerin siyasi faaliyetlerinin engellenmesiyle sınırlı kalmadı. Yasak, Federal Almanya’da anti-komünizmin devlet politikası olarak kurumsallaşmasının önünü açtı. Komünist düşüncenin ve komünistlerle ilişkilendirilen siyasi faaliyetlerin kriminalize edilmesi, daha sonraki yıllarda meslek yasakları ve olağanüstü hâl yasalarıyla daha da genişletildi.
Böylece KPD yasağı, tek başına bir partinin kapatılması olmaktan çıktı. Batı Almanya’da yeniden silahlanma, anti-komünizm ve devlet baskısının birlikte geliştiği savaş sonrası siyasi düzenin önemli bir dönüm noktası hâline geldi. KPD’nin yasaklanmasıyla açılan yol, yalnızca komünistlerin değil, onların yanında yer alan ya da aynı demokratik ve barışçı talepleri savunan kesimlerin de baskı altına alınmasına uzandı.
KPD’nin yasağa karşı mücadelesi
KPD’nin yasaklanmasının ardından parti, faaliyetlerini yeraltında sürdürmek zorunda kaldı. KPD yönetimi 17 Ağustos 1956’da yayımladığı açıklamada yasağı demokrasiye, işçi haklarına, örgütlenme ve grev hakkına yönelik bir saldırı olarak nitelendirdi. Yasağa karşı yalnızca KPD ve sol çevrelerden değil, bazı sendikacılardan, işyerlerinden ve burjuva basınından da tepkiler geldi.
KPD’nin yasağa karşı mücadelesini üç döneme ayırmak mümkün. Birinci dönem, 1956-1963 yıllarını kapsıyor. Bu dönemde protesto açıklamaları, protesto mektupları, gösteriler, bildiriler ve çeşitli propaganda faaliyetleri yürütüldü. “KPD yaşıyor” ve “KPD’ye özgürlük” gibi sloganlar kullanıldı. Ancak bu dönemde, KPD yasağının kaldırılması talebi Federal Almanya’da henüz geniş kapsamlı bir kamuoyu tartışmasına dönüşmedi.
1956’da oluşturulan Af Girişimi Komitesi’nin çalışmaları, sonraki yıllarda daha geniş bir hareketin gelişmesine katkıda bulundu. KPD Birinci Sekreteri Max Reimann’ın değerlendirmesine göre, Af Hareketi, Federal Almanya’da nükleer silahlanmaya, Avrupa Ekonomik Topluluğu politikasına ve olağanüstü hal yasalarına karşı yürütülen mücadelelerle birleşerek giderek genişledi. 1963 yılının ortalarından itibaren ise KPD yasağının kaldırılması konusunda kamuoyunda daha geniş bir tartışma ortaya çıktı.
İkinci dönem 1964-1968 arasını kapsıyor. Bu dönemde KPD’nin mücadelesi giderek hükümetle görüşmeler ve yeniden yasallaşma girişimleri biçimini aldı. KPD Birinci Sekreteri Max Reimann, Ocak 1964’te Federal Şansölye Erhard’a gönderdiği mektupta, KPD yasağıyla bağlantılı davaların sona erdirilmesini, af ilan edilmesini, komünistlerin ifade ve örgütlenme özgürlüğünün güvence altına alınmasını, seçilme haklarının tanınmasını ve KPD’nin yeniden yasallaştırılmasını önerdi.
Bu süreçte KPD, Federal Almanya Anayasası’nda güvence altına alınan demokratik hakların savunulmasını ve partinin yeniden yasallaştırılmasını temel talepleri arasına aldı. Max Reimann ve diğer KPD yöneticileri, partinin faaliyetlerinin Anayasa çerçevesinde yürütüleceğini savundular. KPD, yasağın kaldırılması amacıyla hükümetle görüşme girişimlerinde bulunuldu, çeşitli dilekçeler hazırlandı ve yeniden yasallaşma talebini kamuoyuna taşındı.
1967’de KPD, yasağın aşamalı olarak kaldırılması amacıyla bir “Görüşme Komisyonu” oluşturuldu ve hükümetle görüşme önerisinde bulunuldu. Hükümetin bu öneriyi reddetmesinin ardından, KPD’nin yeniden yasallaştırılması için bir “Girişim Komitesi” oluşturuldu. Komite, 13 Mart 1967’de hükümete, Federal Meclis Başkanlığı’na ve meclis gruplarına açık bir mektup göndererek KPD’nin yeniden yasallaştırılmasını talep etti.
1968’de KPD yeni bir program hazırlamaya yöneldi. Ancak 8 Şubat 1968’de bu programın tanıtılacağı basın toplantısı polis tarafından yasaklandı ve programın yaklaşık 60 bin nüshasına el konuldu. Kaynakta, programın içeriğinin anayasa karşıtı olmadığı yönünde hukukçu Prof. Helmut Ridder’ın değerlendirmesine de yer veriliyordu.
Bu gelişmelerin ardından 1968 sonbaharında “Bir Komünist Partinin Yeniden Oluşturulması Federal Komitesi” kuruldu. Bu girişim, 25 Eylül 1968’de Alman Komünist Partisi’nin (DKP) yeniden oluşturulmasıyla sonuçlandı. Böylece KPD yasağına karşı mücadelede yeni bir dönem başladı.
DKP’nin kuruluşunda, yasaklanan KPD’nin çok sayıda eski yöneticisi ve üyesi yer aldı. Yeniden oluşturulma girişimini imzalayan 31 kişinin 29’u, daha önce KPD ve Özgür Alman Gençliği’nin (FDJ) önde gelen kadroları arasında yer alıyordu. KPD’nin eski Birinci Sekreteri Max Reimann da 1971 yılında DKP’nin Onursal Başkanı seçildi. Böylece KPD’nin kadroları ve üyelerinin önemli bir bölümü DKP içinde yeniden örgütlenerek siyasal mücadelelerini sürdürdüler.
DKP’nin kurulmasıyla birlikte komünistler, Federal Almanya’da yeniden yasal siyasal faaliyet yürütme olanağı elde ettiler. Bununla birlikte KPD’nin yasaklanmasının kaldırılması talebi de gündemde tutulmaya devam edildi. Max Reimann, KPD yasağının kaldırılması gerektiğini savunarak, yasağın DKP de dâhil olmak üzere demokratik güçlerin üzerinde bir tehdit oluşturduğunu belirtti.
Sonuç
KPD’nin yasaklanmasının üzerinden yetmiş yıl geçti. Ancak bu yetmiş yıl, Almanya’da sermayenin ve işçi sınıfının karşı karşıya olduğu temel çelişkileri ortadan kaldırmadı. Bugün Alman emperyalizmi, Avrupa’daki askeri gücünü büyütüyor, yeniden silahlanıyor ve savaş hazırlıklarını hızlandırıyor. Bunun bedeli ise giderek daha fazla işçilere-emekçilere ödetiliyor. Sosyal haklar budanırken, savaş ve silahlanma için milyarlarca avro harcanıyor. Militarizmin yeniden güç kazanması, yalnızca dış politikada değil, toplumun bütününde yeni bir yönelimin ortaya çıktığını gösteriyor.
Bugün Alman emperyalizminin de içinde bulunduğu emperyalist/kapitalist devletler, savaş hazırlıklarına ayırdıkları kaynakları hızla artırıyor, askeri kapasitelerini büyütüyor ve militarizmi toplumun ve devlet politikasının merkezinde daha güçlü bir biçimde konumlandırıyorlar. Savaşın ve silahlanmanın giderek normalleştirildiği bu koşullarda, savaş hazırlıklarına karşı çıkan güçler üzerindeki baskılar da yeniden önem kazanıyor. Bu nedenle yetmiş yıl önce KPD’nin yasaklanmasına giden süreci ve bu süreçte komünistlere yönelik baskıyı hatırlamak, yalnızca geçmişte yaşanmış bir haksızlığı anmak değildir. Asıl mesele, geçmiş deneyimlerden bugünün mücadeleleri için sonuçlar çıkarmaktır. KPD’nin yasaklanma süreci, militarizmin ve savaş siyasetinin devlet politikası hâline geldiği koşullarda, buna karşı çıkan komünist ve anti-emperyalist güçlerin nasıl hedef alındığını göstermesi bakımından bugün de önemini korumaktadır.
KPD’nin yasaklanması, işçi sınıfının siyasal örgütlenmesinin egemen sınıflar açısından taşıdığı önemi de gösteriyor. Komünist bir partinin varlığı, işçi sınıfının ekonomik mücadelelerini siyasi bir mücadeleyle birleştirme ve kapitalist düzenin sınırlarını aşma perspektifini canlı tutuyordu. Bu nedenle KPD’ye yönelik saldırı, yalnızca belirli bir örgütün faaliyetlerine yönelik değildi; aynı zamanda komünist düşüncenin ve işçi sınıfının bağımsız siyasi örgütlenmesinin etkisini sınırlandırmayı amaçlayan daha geniş bir saldırının parçasıydı.
KPD’nin tarihi, bütün eksiklikleri, hataları, yenilgileri ve kazanımlarıyla birlikte, işçi sınıfının siyasi örgütlenmesi ve mücadelesi açısından önemli bir deneyimdir. Liebknecht ve Luxemburg’dan Thälmann’a, faşizme karşı mücadelede yaşamını ortaya koyan binlerce komüniste kadar uzanan bu tarih, işçi sınıfının bağımsız ve örgütlü siyasi mücadelesinin taşıdığı önemi ortaya koymaktadır.
Bugün görevimiz, geçmişi yalnızca anmak değil, onun deneyimlerinden öğrenmektir. Savaş ve militarizme, sömürüye ve kapitalist/emperyalist sisteme karşı mücadele, işçi sınıfının bağımsız siyasi örgütlenmesini yaratma mücadelesinden ayrı düşünülemez.
KPD’nin yasaklanmasının 70. yılında önümüzde duran temel görevlerden biri, işçi sınıfı içinde kök salan ve onun günlük mücadelelerini devrim perspektifiyle birleştiren güçlü bir komünist partinin inşasıdır.
KPD yasaklandı; ancak işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi yasaklanamadı. Kapitalist-emperyalist sistem varlığını sürdürdükçe sömürü, savaş, eşitsizlik ve emperyalist saldırılar da varlığını sürdürecektir. Bu sistemi kökten değiştirmek, önümüzde duran tarihsel bir görevdir. İşçi sınıfı, kendi gücüne ve örgütlü mücadelesine dayanarak, komünist partinin önderliğinde ayağa kalkacak; sömürü ve savaş düzenine karşı sosyalizm mücadelesini büyütecektir. KPD’nin tarihinden öğrenerek, yenilgilerden dersler çıkararak ve devrimci mirası ileriye taşıyarak mücadelemizi sürdüreceğiz. Dün olduğu gibi bugün de gerçek kurtuluşun yolu bellidir: Örgütlenmek, mücadele etmek ve komünist partinin inşasını derinleştirmek!
Ya sömürü ve savaş düzenini, emperyalizmin barbarlığını kabul edeceğiz ya da ona karşı mücadele edeceğiz. Başka bir dünya mümkündür ve bu dünya için mücadele etmeye değer. Yeter ki esen rüzgârların peşine takılmadan, ayaklarımızı sağlamca yere basarak ve işçi sınıfının gücüne güvenerek yeni bir dünyanın mücadelesini büyütelim!
15 Ağustos 2026




































































