31 Temmuz’da Fas’tan İspanya’nın Kuzey Afrika’daki sömürge toprağı Ceuta’ya yönelen kitlesel bir göç dalgası yaşandı.
Yaklaşık 50-60 bin kişi, Fas’ın Castillejos kentinden hareket ederek dalgakıranları aştı. Kimi yüzerek, kimi botlarla Ceuta’ya ulaşmaya çalıştı. Avrupa’nın kapılarına ulaşabilmek uğruna verilen bu umutsuz yolculukta onlarca insan hayatını kaybetti.
Medyaya yansıyan görüntülerde, Fas güvenlik güçlerinin birçok noktada göçü durdurmak yerine geri çekildiği ya da müdahale etmediği görülüyor. Bu durum on binlerce insanın kısa sürede aynı noktaya yönelmesinin yalnızca yoksulluk ve işsizlikle açıklanamayacağını düşündürüyor. İnsan kaçakçılığı ağlarının faaliyetleriyle birlikte, siyasi hesapların da bu süreçte etkili olduğu görülüyor.
Yaklaşık 86 bin nüfuslu Ceuta’ya, çok kısa bir süre içinde 50-60 bin kişi ulaşmaya çalışması, yalnızca Avrupa sınırlarını değil, emperyalist-kapitalist sistemin yarattığı derin eşitsizlikleri, savaşları ve yoksulluğu da gözler önüne seriyor. İnsanları ölüm pahasına denize sürükleyen, yaşadıkları coğrafyalarda yaşamın artık sürdürülemez hâle gelmiş olmasıdır. Bu nedenle göç, yalnızca bir sınır güvenliği meselesi değil, emperyalist düzenin ürettiği bir sonuçtur.
Ceuta’ya ulaşan göçmenlerin ezici çoğunluğu kısa süre içinde yeniden Fas’a geri gönderildi. Bir bölümü İspanyol makamlarının geri gönderme işlemleri kapsamında sınır dışı edilirken, çok daha büyük bir bölümü ise Ceuta’da karşılaştıkları açlık, barınma sorunu, güvenlik baskısı ve Avrupa’ya geçiş umutlarının ortadan kalkması nedeniyle geri dönmek zorunda kaldı.
İnsanlar, doğup büyüdüğü yerlerden, tanıdığı çevresinden, bazen ailesinden kopup, yüzlerce, binlerce kilometre uzaklıktaki başka, töresini, birçok hâlde dilini bilmediği yerlere, ölümü de göze alarak laf olsun diye göçmüyor. Bunun nedenleri var ve göç süreci ortaya bir dizi sonuç çıkartıyor. Ortaya çıkan sonuçlar ise, zincirleme bir reaksiyon gibi yeni gelişmelerin nedeni oluyor.
Dünya genelinde bugün yaklaşık 120 milyon insan göç yollarında. Emperyalist-kapitalist sistemin yarattığı savaşlar, işgaller, sömürü ilişkileri, ekonomik krizler ve milyonlarca insanı yaşadığı toprakları terk etmeye zorlayan siyasi baskılar göçün başlıca nedenleridir. İklim krizinin yarattığı yıkım da bu süreci daha da derinleştirmektedir.
Sömürgecilikten arta kalan
Ceuta ve Melilla, İspanya’nın Kuzey Afrika’da sömürgecilik döneminden bu yana elinde tuttuğu iki toprak parçasıdır. Yaşanan göç hareketi Avrupa kıtasında değil, hâlâ sömürge mirasının sürdüğü Kuzey Afrika’da gerçekleşmiştir. 15. yüzyıldan bu yana İspanyol egemenliği altında bulunan bu iki kent, günümüzde de sömürgeciliğin canlı simgeleri olmayı sürdürüyor.
Ceuta ve Melilla, Avrupa Birliği üyesi olan İspanya toprağı olmasına rağmen Schengen serbest dolaşım sistemi içinde özel bir statüye sahiptir. Ceuta ve Melilla’dan İspanya ana karasına geçişlerde kimlik kontrolü uygulanırken, Schengen’in temel ilkesi olan serbest dolaşım burada fiilen askıya alınmıştır.
Fas, Ceuta ve Melilla’yı tarihsel olarak kendi toprağı olarak kabul ediyor ve bağımsızlığını kazandığı günden bu yana bu egemenlik iddiasından vazgeçmiyor. Askerî yöntemlerle sonuç alamayacağını bilen Fas, bu sorunu diplomatik ve siyasi baskının önemli araçlarından biri olarak kullanıyor. Bu nedenle Ceuta ve Melilla meselesi yalnızca bir göç sorunu değil, sömürgecilik mirasının, egemenlik mücadelesinin ve Fas-İspanya ilişkilerinin düğüm noktalarından biridir.
Fas, uzun yıllardır Avrupa’nın Güney sınırını koruduğunu ve bunun ağır ekonomik ve güvenlik maliyetlerini üstlendiğini dile getiriyor. Bu nedenle Avrupa Birliği’nden daha fazla mali destek, ticari ayrıcalık ve güvenlik alanında daha kapsamlı iş birliği talep ediyor. Bunun yanı sıra Batı Sahra üzerindeki egemenlik iddiasının uluslararası alanda daha fazla tanınmasını ve Polisario Cephesi’ne karşı Avrupa’nın daha açık destek vermesini istiyor.
İsrail faktörü
Ceuta’ya gerçekleşen kitlesel göçün bir diğer önemli boyutu Fas’ın İsrail ile geliştirdiği stratejik ilişkidir. Fas, 2020’de İbrahim Anlaşmalarına katılarak İsrail’i resmen tanıdı. Bunun karşılığında özellikle ABD’nin Batı Sahra üzerindeki Fas egemenliğini tanıması gibi önemli diplomatik kazanım elde etti. Bu gelişme, Polisario Cephesi ve onu destekleyen Cezayir açısından ciddi bir diplomatik gerileme anlamına geldi.
İspanya Gazze’de İsrail’in yaptığı soykırımı sert bir biçimde eleştiren, Filistin devletini tanıyan ve İsrail hükûmetiyle açık görüş ayrılıkları yaşayan Avrupa ülkelerinin başında geliyor. Bu nedenle İspanya ile İsrail arasındaki siyasi gerilim son dönemde daha da tırmandı. Trump’ın İspanya’ya yönelik sert açıklamaları ve yaptırım tehditleri de bu gerilimin uluslararası boyutunu büyüttü.
Avrupa Komisyonu İspanya’ya karşı Schengen kapsamında olağanüstü bir yaptırım uygulanmasına gerek olmadığını açıkladı. Komisyona göre, Ceuta’dan İspanya ana karasına zaten özel sınır kontrolleri uygulanıyor ve yaşanan kriz Schengen rejiminin askıya alınmasını gerektirecek bir durum oluşturmuyor.
Buna rağmen İtalya güvenlik gerekçesiyle İspanya’dan gelenlere yönelik geçici sınır kontrollerini yeniden yürürlüğe koydu ve Fransa ile koordineli ek önlemler aldı. Böylece Ceuta’da yaşanan göç dalgası yalnızca göç politikalarını değil, Schengen rejiminin geleceği ve Avrupa Birliği içinde ortak sınır politikası konusundaki görüş ayrılıklarını da yeniden gündeme getirdi. Avrupa Birliği’nin nasıl bir birlik olduğu, iş ciddiye binince her devletin kendi milli çıkarlarını merkeze koyduğu bir kez daha görüldü.
Trump ise Ceuta’ya göç dalgasını kendi göçmen karşıtı söylemini güçlendirmek için kullandı. Avrupa’nın sınırlarını koruyamadığını ileri sürerek daha sert güvenlik ve göç politikalarını savundu. Trump bu durumu İran savaşında kendilerine destek vermeyen, uzun süredir anlaşmazlık yaşadığı İspanya hükûmetine yönelik siyasi saldırılarının yeni bir gerekçesi hâline getirdi.
Avrupa ve ikiyüzlülük
Ceuta’ya göç dalgası ekseninde yaşanılan gelişmeler, Avrupa’nın “insan hakları”, “özgürlük” ve “demokrasi” söylemlerinin ne kadar ikiyüzlü olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Kendisini ilerici ve demokrat olarak sunan İspanya Başbakanı Pedro Sánchez göz dalgasını, “İspanya’nın toprak bütünlüğüne yönelik bir saldırı” olarak görüyor ve ölüm pahasına Avrupa’ya ulaşmaya çalışan göçmenlerin derhâl geri gönderilmesini savunuyor.
Avrupa’nın “insan hakları”, “iltica hakkı”, “demokrasi” ve “Batılı değerler” söylemi bir kez daha sınır duvarlarına çarptı. Ölümü göze alarak Avrupa’ya ulaşan binlerce insan için çözüm üretilmedi, yalnızca geldikleri yere geri dönmeleri sağlandı.
Avrupa hükûmetleri bir yandan Hristiyan değerlerinden, insan haklarından ve evrensel hukuktan söz ediyor; diğer yandan açlık, savaş ve yoksulluk nedeniyle yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kalan insanları dikenli tellerle, duvarlarla ve askerî güçle durdurmaya çalışıyor. Denizde ölen binlerce insan ise bu düzenin vicdanında değil, istatistiklerinde yer alıyor.
Ceuta’da yaşananlar, sorunun göçmenler olmadığını, asıl sorunun emperyalist sistem ve onun ikiyüzlü politikaları olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Hükûmetler ise göçmenleri insani bir mesele olarak değil, birbirlerine karşı kullandıkları bir pazarlık ve baskı aracı olarak değerlendirmektedir. Bedelini ödeyenler ise her zaman yoksullar, emekçiler ve göç yollarında yaşamını yitirenler olmaktadır.
Sınırlar kaldırılsın! Herkese kalma hakkı!
İnsanların yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmasının nedeni kapitalist emperyalist sistemdir.
Göçmenler konusunda bütün ülkelerde, göçmenlere kalma, özgür seyahat, her konuda eşit haklar ve vatandaşlık hakkı sorunun çözümüdür. Burjuva devletlerin tümünün bu konudaki siyaseti göçmenleri kendi iç sorunlarının günah keçisi yapmaktır. Irkçılığı körüklemektir. Emekçileri birbirine düşman etmektir. Çözüm bunu yapanların iktidarlarını devirmekte, işçilerin emekçilerin iktidarlarını kurmaktadır.
15 Ağustos 2026


































































