Bu sayıdan (Yeni Dünya İçin Çağrı sayı 224) itibaren ekoloji üzerine bir yazı serisine başlıyoruz. Öncelikle bu konuda temel kavramlar üzerinde durarak bilgilerimizi tazeleyeceğiz.
Bitkiler, hayvanlar, mikroorganizmalar, atmosfer, toprak ve su gibi çeşitli unsurların karmaşık bir şekilde bir araya gelerek doğal yaşam alanlarının oluşmasına ekosistem diyoruz. Biyotop olarak adlandırılan bu alanlarda bitkiler, hayvanlar, mikroorganizmalar gibi canlı (biyotik) ve toprak, su, hava gibi cansız (abiyotik) öğeler bir arada bulunur ve birbirleriyle etkileşim içinde bir denge oluştururlar. (Şekil 1)

Canlılar için ekosistem atomlardan başlar. Karasal ve su diye iki ana doğal ekosistem olmakla beraber; en küçük bir yapraktan bir ağaca, bir ormana; en küçük bir su birikintisinden bir dereye, bir göle ya da bir okyanusa; her biri birer ekosistemdir. En büyük ekosistem ise dünyayı da içine alan ve son yaşanabilir katman olan biyosferdir. (Şekil 2)

Doğal ekosistemler, insan hayatı ve doğanın dengesinin korunması için çok büyük öneme sahiptirler. Bunlar biyolojik çeşitliliği destekler, iklimi düzenler, su ve besin döngüsünü sağlar ve insanların ihtiyaç duyduğu birçok kaynağı sunarlar. Bir de insanların oluşturduğu yapay ekosistemler vardır. Bunlar, tarımsal faaliyetler için tarım ekosistemleri ve yoğun insan faaliyetlerinin olduğu şehirler, kasabalar gibi kentsel ekosistemlerdir. Bu ekosistemlerin sağlıklı bir şekilde dengesi bozulmadan varlıklarını sürdürmeleri, insanlığın sürdürülebilir geleceği için çok kritiktir.
Biyolojik süreçlerin düzenli olarak kendini tekrar etmesini döngü olarak adlandırıyoruz. Ekosistemler içinde su, karbon-oksijen ve azot olmak üzere üç temel döngü vardır.
1.SU DÖNGÜSÜ (hidrolojik döngü); suyun yeryüzü, atmosfer ve yeraltı arasında sıvı, gaz (su buharı) ve katı (buz) hallerinde düzenli ve devamlı hareket etmesi sürecidir. Güneş enerjisi tarafından yönlendirilen bu kapalı sistemde su miktarı sabit kalır ama formu ve konumu sürekli değişir. Genellikle okyanuslar başlangıç noktası olarak kabul edilir.

Su Döngüsünün Temel Aşamaları şöyledir:
a.Buharlaşma ve Terleme:Güneş enerjisi okyanusları ve gölleri ısıtarak suyun gaz haline (su buharı) dönüşmesine neden olur. Aynı zamanda bitkiler, kökleriyle aldıkları suyu yapraklarından terleme yoluyla atmosfere bırakır.
b.Yoğunlaşma (Yoğuşma):Atmosfere yükselen su buharı soğur ve bir kısmı tekrar sıvı damlacıklarına bir kısmı buza dönüşerek sıvı, katı ve gaz karışımı halinde bulutları oluşturur.
c.Yağış:Bulutlardaki su damlacıkları birleşip ağırlaştığında yağmur, katılaşma daha fazlaysa da kar veya dolu olarak yeryüzüne inerler.
d.Yüzey Akışı ve Yeraltı Suyu:Yeryüzüne inen suyun bir kısmı nehirler aracılığıyla okyanuslara akar, bir kısmı ise toprağa sızarak yeraltı sularını besler. (Şekil 3)
2.KARBON ve OKSİJEN DÖNGÜSÜ biraz daha karmaşıktır. (Şekil 4) Karbon, canlıların yapısını oluşturan organik moleküllerin temel elementlerindendir. Yeryüzünde dolaşıma katılan en önemli karbon bileşiği CO2’tir. Doğada doğal olarak bulunan karbon minerali, havayla temas edince ayrışıp denizlere ve atmosfere karışarak karbon döngüsüne katılır. Karalarda yaşayan bitkiler fotosentez yaparak atmosferdeki CO2’i kullanır, ortama O2 verirler. Ama gece tam tersini yaparak salınan O2’in bir kısmını tüketirler. Son araştırmalar bu durumun dengede olduğunu iddia ediyor olsa da bitkilerin ekosisteme tek katkısının fotosentez olmadığını, pek çok canlıyı beslediklerini, atmosferdeki tozları emdiklerini, özellikle iğne yapraklıların rüzgâr bariyeri yaptıklarını ve pek çok bitkinin gece de CO2 kullandıklarını biliyoruz.
Ormanların yok olmasıyla orada yaşayan canlılar da ölmekte ve en büyük çevre zararı bu durumda ortaya çıkmaktadır. Bitki ve hayvanların ölüleri ve artıkları ayrıştırıcılar tarafından parçalanırken çok miktarda CO2 oluşur. (Şekil 4)

Suda yaşayan ve fitoplankton adı verilen mikroskobik canlılar; okyanus, deniz ve tatlı su ekosistemlerinin anahtar faktörleridir. Bunlar suda çözünmüş CO2’i kullanırlar. Dünyadaki oksijen kaynağının büyük kısmı bu canlılar tarafından üretilir. Diğer yandan CO2’in büyük bir kısmını gövdelerinde tutarlar ve öldükleri zaman bu CO2 okyanusların dibine çöker. Böylece okyanuslar da karbon yutağı olarak dengeye katılırlar.
Zeytin Ağacı, Aloe Vera, Orkide, Paşa Kılıcı, Noel Kaktüsü gibi bazı bitkiler gece de CO2 alıp O2 vermeye devam ederler. Bu bitkileri yatak odasında bulundurabilirsiniz ki bazıları ortamdaki nemi de dengelerler.
3.AZOT (NİTROJEN) DÖNGÜSÜ de en az karbon ve oksijen döngüsü kadar karmaşıktır. Yıldırım, şimşek gibi atmosferik olaylar atmosfer azotunun doğrudan amonyak (NH3) ve amonyum (NH4+) şeklinde yağmurla birlikte toprağa geçmesini sağlar. Ayrıca ozon (O3) açığa çıkar ki o da bildiğiniz gibi güneşin zararlı ışınlarını engeller.
Baklagillerin kök yumrularında ya da toprakta serbest yaşayan azot bağlayıcı bakteriler atmosferin serbest azotunu tutarak toprakta katı halde amonyak (NH3) ve amonyuma (NH4) dönüştürürler ki bu maddeler doğal gübredir. Bitkiler toprağa geçen azot tuzlarını su ile birlikte emerek organik besin sentezinde kullanırlar. Hayvanlar ve insanlar da beslenme yoluyla bu azotu doğal döngüye katarlar. Amonyak aynı zamanda doğal bir tarım ilacıdır.
Bazı bakteri ve mantarlar bitki ve hayvanların atıklarını, ölen organizmaların kalıntılarındaki protein gibi azotlu bileşikleri parçalayarak amonyağa (NH3) dönüştürürler. Bu amonyak bitkiler tarafından doğrudan kullanılamaz. Havadan bir H+ iyonu alarak amonyuma (NH4) dönüşür ki bitkiler bunu özümleyebilirler. Oluşan bu amonyağı, ışığa ihtiyaç duymadan organik bileşikleri sentezleyen bakterilerden olan nitrit bakterileri nitrite (NO), nitrat bakterileri de nitrata (NO3) dönüştürürler. Böylece amonyak, bitkilerin kullanabileceği forma dönüşür ki bu olaya nitrifikasyon denir. (Şekil 5)
Toprakta bulunan nitrat solunumu yapan bakteriler de azot tuzlarını tekrar atmosferin serbest azotuna dönüştürülerek atmosfere verirler. Denitrifikasyon denilen bu olay aslında toprağı verimsizleştirir ve tarımsal verimliliği düşürür. Ama H2, CO2 ya da Kükürt (S) bileşiklerini enerji kaynağı olarak kullandıkları için ortamdaki zararlı gazları emerek ekolojik dengeye katkı yaparlar.
İnsanlar tarafından nitratlı suni gübrelerin üretilmesi ve bunların tarımda kullanılması topraktaki azot tuzlarının artışına yol açar ve aşırı kütlesel büyümeye ve bitkinin toprağa yatmasına, zeytin gibi bitkilerde ise dal kanseri gibi hastalıkların gelişimine yol açabilir.
Tüm bu döngüler (su, karbondioksit-oksijen ve azot döngüleri) sonucu, besinlerdeki enerjinin üreticilerden otçullara ve otçullardan etçillere kadar iletilmesi yani enerji akışı gerçekleşir. Bu akışın her aşamasında oluşan ısı da atmosferin sıcaklığını yükseltir. Ama bu doğal dengenin bir parçasıdır.
SERA GAZLARI konusuna gelince: Dünya atmosferinin ana bileşenleri %78 azot (N2), %21 oksijen (O2) ve %0,9 argon (Ar) gazlarıdır. Hem doğal süreçlerle hem de insan faaliyetleri sonucu atmosfere salınan su buharı (H2O), karbondioksit (CO2), azot oksit (N2O), metan (CH4) ve ozon (O3) gibi gazlar başlıca sera gazlarıdır. Bu gazlar olmasaydı, Dünya yüzeyinin ortalama sıcaklığı 15 °C yerine -18 °C civarında olurdu. Bu sera gazları ayrıca hem Güneş’ten gelen hem de Dünya’nın yüzeyi, atmosferi ve bulutları tarafından yayılan radyasyonu emen ya da atmosfer dışına yansıtan özellikleri ile de koruyucudurlar. Sorun, atmosferdeki doğal oranlarının insan eliyle değişmesindedir. Dünya’nın ısınmasına, dolayısıyla buz kütlelerinin erimesine ya da ozon (O3) tabakasında delik açarak güneşin radyasyon etkisinin doğrudan yeryüzüne ulaşmasına neden olurlar. (Şekil 6)
Karbondioksit (CO2) en önemli sera gazıdır. Sanayi Devrimi’nden bu yana atmosferdeki oranı devamlı yükselmekte, karbon ve oksijen döngüsü sırasında ancak yarısı kullanılmakta, diğer yarısı atmosferde kalmaktadır. 20. yüzyılın başındaki CO2 düzeyinin 21. yüzyılın ikinci yarısında yaklaşık ikiye katlanacağı tahmin ediliyor. (Şekil 6)

Bunların dışında hidroflorür karbonlar (HFCs) gibi soğutucu gazlar; matbaa mürekkebi, boya olarak kullanılan perfloro karbonlar (PFCs), elektrik endüstrisinde kullanılan sülfürhekza florid (SF6) gazları da atmosfere yayılmakta ve sera etkisini arttırmaktadırlar. Teflon tencereler, mobilyalar, kozmetik ve ev temizlik ürünleri, giysiler ve paketlenmiş gıda kaplarının pek çoğu çevreye veya insan vücuduna zararlı maddeler içerirler. (Şekil 7)

Tüm canlılar gündelik hayattaki faaliyet ve tüketimleri sırasında atmosfere devamlı ısı, su ve CO2 verirler. (Şekil 7) Bunun dışında teknolojilere bağlı olarak farklı sera gazları da atmosfere yayılır. İşte tüm bu farklı sera gazlarının CO2 ton eşdeğeri cinsinden ifadesine KARBON AYAK İZİ diyoruz. Ülkelerin kirleticiliği bu değerler üzerinden hesaplanır. İdeal bir karbon ayak izi, yıllık olarak kişi başına yaklaşık 2 ton CO2 eşdeğeridir. Günümüzde en büyük kirleticiler Çin Halk Cumhuriyeti, ABD, Hindistan, Rusya, Japonya, İran, Almanya, Suudi Arabistan, Güney Kore ve Endonezya’dır. Türkiye kişi başına 5,1 ton ile şimdilik 72. sıradadır. (Şekil 8)

Peki, bu kadar mükemmel dengelere sahip doğa ne oldu da bu hale geldi?
Ekosistemlere, yanardağ patlamaları, rüzgârlar, depremler, tsunami, gibi doğal afetlerin yanı sıra en büyük zararı doğada yaptıkları değişiklikler ile insanlar vermektedirler. Sera gazlarının atmosferde kontrolsüzce çoğalması iklim değişikliklerine neden olmaktadır. Eskiden sel baskınları ve yangınlar doğal afetler listesinde iken artık onların da sorumlusu insanlardır.
İnsanoğlu var oluşundan bu yana çevreyi sürekli değiştiriyor. Kentleşme, otoyol çalışmaları, fabrika atıkları, maden arama ve işletmeleri, ağaç kesimleri, madenler, enerji üretimi gibi pek çok nedenle su, hava ve toprak kirletilmekte, ekosistemler yok edilmektedir. Yaşadıkları habitatların yok edilmesi canlıların ölümlerine ya da göç etmelerine neden olmaktadır. Yenilenemeyen fosil yakıtların kullanımı, av hayvanların bilinçsiz hatta nedensiz avlanmaları, ışık ve gürültü kirliliği, atıklarla çevrenin kirletmesi, hayvanlarının aşırı otlatılması, insan nüfusunun hızlı artışı gibi nedenlerle doğal kaynaklar hızla tükenmektedir.
Tarımsal üretimi artırmak amacıyla orman ve çayırların tahrip edilmesi, yanlış kullanılan tarım ilaçları, aşırı gübreleme gibi faaliyetler besin zinciri yolu ile ekosistemdeki birçok canlı türünü yok etmektedir. Sera etkisi, sularda ağır metal birikimi, yosun kirliliği oluşumu ve asit yağmurları gibi olayların en önemli sebebi insanın çevreyi kirletmesidir. Son yıllarda Marmara Denizi’nde ortaya çıkan müsilaj su kirliliğin bir sonucudur. Ülkemizde anız yakma da çok önemli bir problemdir. Hâlbuki anızlar toprakta bırakılsa doğal gübreye dönüşecektir.
Ekosistemlere onarım gücünün çok üstünde bir yük yüklenmektedir. Ozon tabakası zarar görmekte, sera etkisinden dolayı ortalama sıcaklık hızla artmakta, buzullar erimekte, okyanus suları yükselmekte ve iklim hızla değişmektedir. Dünya üzerindeki insan sayısı arttıkça, Biyoçeşitlilik azalmakta, diğer türlerin yerlerinden edilme ve yok olma olasılığı da artmakta ve tür zenginliği azalmaktadır.
Buzulların erimesi derken sadece kutuplardan bahsetmiyoruz. Alaska, Gröndland, Himalaya Dağları’ndaki buzlar da eriyor, deniz ve okyanus seviyeleri her gün biraz daha yükseliyor. Buzulların erimesinin görünen etkilerinin dışında henüz bilinmeyen bir etkisi daha var ki medeniyetin sonunu getirebileceği düşünülüyor. O da buzulların altında yaşayan tarih öncesi mikroorganizmaların mevcut yaşama etkisinin ne olacağı sorusudur.
Elbette, yaşamı tehdit eden bu durumların azaltılması tek bir birey ile de başlayabilir. Her bireyin yapabilecekleri vardır. Tüketim mallarının yeniden kullanılması ya da geri dönüştürülmesi, sürdürülebilir besin kaynaklarının tüketilmesi, evlerde su ve enerji sarfiyatının azaltılması gibi küçük görünen çabalar çok büyük etkiler yaratabilir. Yenilenemeyen kaynaklar kullanılarak üretilen (petrolden elde edilen plastikler gibi) ürünlerin geri dönüştürülmesi, kaynakların sömürülmesinin olumsuz etkilerini azaltmanın yollarındandır.
İnsan faktörü derken kastettiğimiz bireysel insan değil, başta kapitalizm/emperyalizm olmak üzere onun yarattığı sistemlerdir. Ormanların yok olmasının sebebini, orman köylüsünün ağaç kesmesine indirgeyenler de var. Bireysel katkı elbette önemlidir. Ama asıl olması gereken örgütlenmek, güçleri birleştirerek büyük yıkımların sorumlusu kapitalist talana dur demektir. Kapitalizmin doğayı korumak ve sevmekten anladığı su havzalarında yapılaşmadır. Ormanları yaktırıp turistik tesis yapmaktır.
1980’li yıllardan, özellikle 24 Ocak kararlarından sonra, Türkiye’de, ihracata dayalı kalkınma politikaları yaşamın her alanını metalaştırma sürecini hızlandırırken, ulusal sermayenin iştahını kabartma ve evrensel sermayeyi Türkiye’ye çekme gayretleri doğayı tamamen yağmaya açık hâle getirdi. Her subaşını tutan, her karış toprakta maden ve enerji aramayı hak sayan, her mahalleyi siteye, her apartmanı lüks konuta çevirmeye niyetli yağma ekonomisi kâra doymuyor. Coğrafyamızda geleneksel kapitalist ülkelerdeki gibi, görece insan haklarına dayalı hukuk devleti sınırları içinde bir sermaye birikimi süreci işlemiyor. Türkiye gibi pek çok gelişmekte olan ve geri ülkede tüketime dayalı büyüme ve kuralsızlık yoğun bir savaş kışkırtıcılığı ile el ele yürüyor. Toplumsal zenginliğin egemenlerin elinde toplanması ya da savaş yoluyla eritilmesi olağan bir strateji oldu. Özellikle doğal kaynakların yeniden paylaşılması, fosil yakıtlara dayalı enerji sistemine hâkim olma anlayışı yüzyıldır ‘savaş ekonomisine dayalı kapitalist biçim’i gündemde tutuyor, her şeyi piyasanın malı hâline getirmeye yönelik otoriter yönelimler eşliğinde kültürel, sosyal tüm değerlerin de yerle bir olmasına neden oluyor. Dışımızdaki evrensel çevre felaketlerinden nasibini alan Türkiye, artık kendi yarattığı felaketlerle de evrensel bir kirleticidir.
Devam edecek



































































