2026 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP31), 9–20 Kasım 2026 tarihleri arasında, 196-197 ülkenin katılımıyla Antalya EXPO alanında yapılacaktır.
COP31’in içeriği, “küresel 1.5°C hedefi, eylem odaklı uygulama süreçleri, temiz enerji geçişi, yeşil sanayileşme ve Sıfır Atık yaklaşımının küresel entegrasyonu” olacaktır.
Emperyalistlerin dünya genelinde süren paylaşım dalaşının, çevre yıkımına da neden olan bölgesel savaşların, sınır tanımaz pervasızlığının, saldırganlığının ve gittikçe artan 3. Emperyalist Paylaşım Savaşı tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuz bir dönemde yapılacak COP31 zirvesi de bundan önceki COP’larda olduğu gibi, iklim diplomasisinin bir gösterisi olacaktır.
BM’ler İklim Konferanslarında çok lak lak edilir, atmosfere en fazla sera gazı salınımına neden olanlar çevreci pozlara bürünür, fakat çevreyi gerçek anlamda kurtaracak kararlar almazlar, adımlar atmazlar! Gerçekte ise adım da atamazlar! Karar da alamazlar! Çünkü insanı, doğayı değil; merkeze kârı koyan kapitalizmin siyasi temsilcilerinden bu beklenemez!
Atmosferde en fazla sera gazı salınımına neden olan ülke Çin. Çin’i ABD, Avrupa Birliği ülkeleri, Hindistan, Brezilya ve Rusya izliyor.
Atmosfere zehirli gazlara son vermenin yolu, enerji üretiminde fosil kaynakların kullanılmasına son verilmesi, enerji üretiminde tamamen yenilenebilir enerjinin kaynaklarına yönelinmesidir. Bu ise merkezinde kârın durduğu kapitalist sistemde mümkün değildir.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı zirveleri, artık küresel çevre hareketinin değil, sponsorların/emperyalist tekellerin sahnesidir. Karbondan arınmış kahveler, geri dönüşümlü stantlar, sıfır atık konferans salonlar vb. aktivite görüntüleri küresel sıcaklıkların artışını, sık rastlanan kasırgaların varlığını, kuruyan nehirler, eriyen buzullar, daha fazla tahribat ve daha fazla yıkım gerçeğini değiştirmiyor. Örneğin bu zirvelerde kararların oy birliğiyle alınması zorunluluğu nedeniyle, katılan tüm ülkelerin “evet” demediği hiçbir karar yürürlüğe giremiyor. Pratikte bunun anlamı, iklim krizini yaratan ve ondan kazanç sağlayan emperyalist bir ülkenin vetosu ile dünyanın kaderinin belirlemesi demektir. Bilim insanları yıllardır, bugüne kadar veto uygulayan ülkelerin dünyamızı en fazla kirleten ülkeler olduğunu haykırıyorlar.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne 1994’te imza atan taraf 196 ülke var. Bu taraf ülkeler, her yıl iklim zırvalarında bir araya geliyorlar. Güya iklim mücadelesini güçlendirmek için tartışılıp kararlar alıyorlar. Sözleşmenin yürürlüğe girdiği 1994’ten beri her yıl “Taraflar Konferansı” yapılıyor. İlk COP 1995’te Berlin’de yapıldı. “Taraflar Konferansı”nda küresel sıcaklık artışını 1,5℃ ile sınırlamak için hangi adımların atılacağı tartışılıyor. COP21, 30 Kasım–12 Aralık 2015 tarihleri arasında Paris’te yapıldı. COP21, iklim değişikliği ile mücadele ve düşük karbonlu ve sürdürülebilir bir geleceğe yönelik faaliyet ve yatırımların tartışılması amacıyla 195 ülkenin imzaladığı Paris Anlaşması ile sonuçlandı. Küresel ısınmanın 2 derecenin altında tutulması ve mümkün olduğunca 1,5 derece ile sınırlandırılması, Paris Anlaşması’nda alınan en önemli karardır. Fakat zirvelerde alınan bütün kararlar kâğıt üzerinde kalmakta ve dünyamızı yaşanmaz bir duruma getirmek için kapitalist/emperyalist sistem hızla yol almaktadır.
Türkiye’nin mevcut iklim politikası
2025 verilerine göre Türkiye dünyanın en fazla emisyon üreten ilk 15 ülkesi arasında yer alıyor. Sera gazı emisyonları %4,2 oranında artarak 610,8 milyon ton karbondioksit eşdeğerine ulaşmıştır.
Eylül 2025’te yeni NDC’sini (İkinci Ulusal Katkı Beyanı) açıklayan ülkeler arasında yer alan Türkiye, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryasına sunduğu söz konusu hedef, 2035 yılında emisyonların 643 milyon ton karbondioksit düzeyinde sınırlanmasını öngörüyor. Bu hedef, 2023’e kıyasla fiilen %16’lık bir artışa işaret ediyor. Yani Türkiye, geçmiş yıllarda olduğu gibi, emisyonları azaltmak yerine artırmayı tercih ediyor. Ayrıca fosil yakıtlardan çıkış için somut bir planı da bulunmuyor.
Ağustos 2026 verilerine göre, Türkiye’de elektrik üretimi dağılımı; %25,5’i hidrolik enerji, %19,5’i doğal gaz, %17,4’ü kömür, %12,2’si rüzgâr, %22’si güneş, %1,4’ü jeotermal ve %2,1’i ise diğer kaynaklar şeklindedir. Fosil yakıtların elektrik üretiminde payı önceki yıllara göre gerilemiş olsa da halen %36,9’dur.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, 2025 Eylül ayında kömür santralları için 2030’a kadar 75 USD/MWh alım garantisi verileceğini ve yeni kömürlü santralların 2045 yılına kadar destekleneceğini açıklamıştı. (enerji.gov.tr)
Ülkelerimizde ve dünyada çevre, doğal kaynakların korunması mücadelesi, bu mücadele alanı en hayati mücadele alanlarından biri olmasına rağmen, işçi sınıfının mücadelesinden bütünüyle kopuk, önemi ile karşılaştırıldığında cılız, düzen içi bir mücadele olarak yürüyor.
Birçok ülkede olduğu gibi ülkelerimizde de devlet kendisini en büyük çevreci olarak tanıtma pervasızlığını gösterebiliyor. Sıfır Atık Projesi bir devlet projesi olarak, BM’nin çevre programının bir parçası oluyor. O kadar ki Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı çevreyi koruma bakanlığı olarak değil, çevreyi kâr uğruna talan edenlerin korumacılığı yapan bakanlık olarak işlev görüyor.
COP’lar sonuçsuzluğa mahkûmdur!
Her alanda olduğu gibi çevrenin talan edilmesi ve iklim değişikliğine esas sebebiyet veren etmenlerin başında kapitalist aşırı kâr hırsı gelmektedir. Böyle bir dürtüdür ki, kâr hırsı gözleri karartmakta, kâr getirmeyen alanlara yatırımlar en iyi hâlde çok cılız kalmaktadır. Musluğun başındaki üç-beş tekelci firma yaşamın en önemli alanlarında egemenliklerini perçinlemiş, her sektörü kendi kontrollerine almış durumdadırlar. Sağlıktan tarıma, bankalardan telekomünikasyona, savunmadan (silah) enerjiye kadar tüm sektörlerde kontrol ellerindedir. İhtiyacı belirleyen de onlar, fiyatları belirleyenler de onlardır. Yenilenebilir enerjiye yapılan yatırımlar da onların kontrolündedir. Örneğin ABD’nin en büyüklerinden General Motors Teksas eyaletinde 3 milyon metrekarelik rüzgâr enerji tesisi kurmuştur. Almanya’nın büyüklerinden EON enerji şirketinin rüzgâr enerjisine yaptığı yatırım Almanya’nın dışına da taşmış ABD’ye kadar ulaşmıştır. Keza Siemens de aynı hem rüzgâra hem de güneşe yatırım küçümsenmeyecek boyuttadır.
İklim Konferanslarının sonuçsuz ve başarısız kalmasının esas nedeni, kapitalist/emperyalist sistemin her alandaki egemenliğidir. Yönlendirenler paranın egemenleri olunca, esas hedef de onlar olmak zorundadır. İklim Konferanslarına temsilci olarak katılanlar, mevcut hükûmetler tarafından atananlardır. Atananların yaptırımcı güçleri yoktur, olamaz da! İşte bunun için konuşma, durum tespiti yapma gevezeliğinden öte gidemezler. Zaten gitmiyorlar da! Sonuçta isteyen istediğini yapıyor.
Kurtuluş zirvelerde değil!
Bütün BM’ler iklim zirvelerinde oyun oynanmakta, çevre konusunda beklentiler hep başka bahara kalmaktadır. Bu nedenle bu zirveleri zırva olarak adlandırmak yerinde olacaktır.
Çevre sorunu, emeğin kurtuluşu mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Burjuvazinin etkisinden kurtulmadan dünyanın huzura kavuşması mümkün değildir. Çevre alanında olduğu gibi her alandaki kapitalist-emperyalist barbarlığa son vermek isteyen herkes, sosyalistlerin ve komünistlerin safında yer almak zorundadır. Çünkü kapitalist-emperyalist barbarlığının tek gerçek alternatifi sosyalizmdir.
Çevre sorununda da alternatif ya sosyalizm, ya emperyalist barbarlık içinde çöküştür.
Daha nice COP’lar yaşayacağız. Çevre hareketinin kontrol ve önderliği burjuvazinin elinde olduğu sürece fazla ilerleme kaydetmek olanak dâhilinde değildir. İklim krizinin, çevre barbarlığının son bulması, çevre mücadelesi ile emeğin kurtuluşu mücadelesinin birliği sağlanmadan mümkün değildir!
30 Eylül 2026


































































