DEM Parti Bitlis Milletvekili Semra Çağlar Gökalp, 6 Ağustos 2026’da TBMM’ye, “Ev Emekçileri, Bakım Verenler, Ev İşçileri, Bakım Hakkı ve Kamusal Bakım Hizmetleri Hakkında” başlıklı bir kanun teklifi sundu. Bu, DEM Parti’nin konuyla ilgili ilk kanun teklifi değildi. 2024 yılında İstanbul Milletvekilinin imzasını taşıyan 2643 sıra numarasıyla benzer bir kanun teklifi sunulmuştu. Hatta 2020’de İzmir Milletvekili tarafından sunulan 2530 sayılı kanun teklifi de bu konuyla ilgiliydi.
Tüm bu kanun teklifleri TBMM sitesinde var, fakat bunun pek bir önemi yok. Verilen kanun teklifleri komisyon incelemelerine havale ediliyor, komisyonlarda incelendikten sonra Meclis Genel Kurulu’na gelip gelmeyeceği belli olmuyor. Güncel uygulamada, zaten iktidarın kendi kanun tekliflerinin dışındaki teklifler çoğunlukla meclise gelmiyor. Süreç şöyle işliyor: Kanun teklifi Genel Kurul’a gelirse ve Meclis’te kabul edilirse, Cumhurbaşkanı’nın onayına sunuluyor. Eğer o imzalarsa ancak o zaman kanunlaşıyor.
Bu anlamda, bu yeni kanun teklifinin de bu şekliyle süreci tamamlayıp kanunlaşıp kanunlaşmayacağı tamamen belirsiz. Fakat verilen kanun teklifinin içeriğini inceleyip ne anlama geldiğine bakmak yine de önemli. Çünkü söz konusu olan, öncelikle “ev kadını” olarak tanımlanan yaklaşık 11 milyon “ücretsiz ev emekçisi” kadını somut olarak ilgilendiren bir konudur. Kaldı ki, iktidar partisi de sık sık, özellikle seçim dönemlerinde, “ev kadınlarına emeklilik hakkı” vaadini propaganda aracı olarak kullanıyor. Son seçimden önce de “evlilik süresine ve çocuk sayısına göre erken emeklilik” vaadi vardı. Sonuç: Şimdilik sıfır. Bunun yerine boşanma durumunda, özellikle erkekleri rahatlatan “süresiz nafaka”yı kaldıran bir karar alındı. Gerçi bu başka bir konu, ama erkek seçmenleri ilgilendiren konuların nasıl da öncelendiğinin bir örneği olarak burada bahsetmeden geçemedik.
DEM Partili milletvekilinin en son sunmuş olduğu kanun teklifi oldukça kapsamlı. Bu kapsam şöyle tanımlanıyor:
“Düzenleme ücretsiz ev içi emeği ve bakım emeğini sürekli olarak yerine getiren ev emekçilerini, ücret karşılığında ev hizmetlerinde çalışan ev işçilerini ve evde bakım hizmeti sunan bakım verenleri kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. Böylece bakım emeğinin farklı biçimleri tek bir kanun çatısı altında hak temelli bir yaklaşımla ele alınmaktadır.” (Kanun Teklifi, Madde Gerekçeleri, Madde 2)
Kapsamı bu şekilde geniş tutulan kanun teklifinin olumlu yanı, ücretsiz ev içi hizmet ve bakım hizmeti veren emekçilere hukuki bir statü kazandırmayı hedeflemesidir. “Ücretsiz ev emekçisi” olarak ele alınan kesim ezici çoğunlukla kadınlardır ve “ev kadını” olarak adlandırılmalarına karşın şimdiye kadar çalışma ve sosyal haklar bağlamında “hak talebi” gözetilen bir hukuksal statüye sahip değildirler. Kanun teklifinde doğru olarak cinsiyet belirtilmeden “ücretsiz ev emekçisi” tanımı yapılmaktadır. Yani teklif, aynı konumda bulunan erkeği de kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. Aynı şekilde, yaş sınırı ve medeni hâl şartı da söz konusu değildir.
Hukuki statü kazandırılması, esasta hiçbir ücret almaksızın “ev içi hizmet ve bakım hizmeti” veren kişilerin (bağımsız) sosyal sigortalı konumunu ve emeklilik hakkını kazanmaları anlamına gelmektedir. Kanun teklifi, sigorta ve emeklilik primlerinin Hazine tarafından karşılanmasını öngörüyor. (Madde 17)
Kanun teklifinin diğer bir olumlu yanı, ücretsiz ev içi emek ve bakım işlerinin özel bir mesele değil, toplumsal bir mesele olduğunu dile getirmesidir. Genel Gerekçelendirme bölümünde bu şöyle anlatılıyor:
“Üretim ilişkileri içerisinde ücret karşılığında gerçekleştirilen emek hukuken görünür kabul edilirken, hanelerde sürdürülen ücretsiz bakım ve yeniden üretim emeği Cumhuriyet dönemi boyunca sosyal güvenlik sisteminin, çalışma hukukunun ve sosyal politika mekanizmalarının dışında bırakılmıştır.
Oysa toplumun günlük yaşamının sürdürülebilmesi, işgücünün yeniden üretimi, çocukların büyütülmesi, yaşlıların, engellilerin ve hastaların yaşamlarının devam ettirilmesi ile hane halkının temel gereksinimlerinin karşılanması büyük ölçüde kadınların karşılıksız emeği sayesinde mümkün olmaktadır.
Ev içi emek yalnızca bireysel bir aile faaliyeti değil; ekonomik üretimin devamını sağlayan toplumsal yeniden üretim sürecinin temel unsurudur. Bugün Türkiye’de milyonlarca kadın; çocuk bakımı, yaşlı bakımı, engelli bakımı, hasta bakımı, yemek hazırlama, temizlik, hane organizasyonu, duygusal bakım ve sosyal yeniden üretim gibi çok yönlü emek süreçlerini herhangi bir ücret almaksızın yürütmektedir. Bu emek sayesinde hem kamu bütçesinin üstlenmesi gereken önemli bakım hizmetleri aile içerisine devredilmekte hem de ücretli emek piyasasının sürekliliği sağlanmaktadır.
Buna rağmen söz konusu emek hukuken çalışma olarak kabul edilmemekte; sosyal güvenlik sisteminde karşılığı bulunmamakta ve kadınların yaşlılık döneminde yoksulluk riskini artırmaktadır.
Bu Kanun Teklifi, ücretsiz bakım emeğinin görünmezliğini ortadan kaldırmayı, bakım hakkını sosyal hak olarak tanımayı ve bakım hizmetlerinin kamusal sorumluluk temelinde yeniden örgütlenmesini amaçlamaktadır.”
Burada ortaya konan kanun gerekçeleri esası itibarıyla doğru ve komünist kadın hareketinin en başından beri savunageldiği temel ilkelerdir. Kanun Teklifi, bunları bir kez daha dile getirmesi özelliğiyle gayet olumludur. Bu şekliyle yasalaşması, şüphesiz emekçi kadınların yaşamını kolaylaştırması açısından önemli bir ileri adım olacaktır. Fakat kanun teklifinin önemli eksikleri ve yanlışları da mevcuttur. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
Ev içi emek ve bakım işleri özel bir mesele değil, tamamen toplumsal bir meseledir!
Birincisi ve en önemlisi: Kanun Teklifi, ev içi emek ve bakım emeğini görünür kılmayı hedeflediğini iddia ederken, bunu çalışma, sosyal sigorta ve emeklilik hakkıyla sınırlandırıyor. Bu kesinlikle yeterli değildir. “Yeniden üretim” alanı dediğimiz bu alanın tümü, özel değil toplumsal bir meseledir. En temel talebimiz, buna uygun olarak bu alanın cinsiyet ayrımını ortadan kaldıracak biçimde toplumsal olarak yeniden örgütlenmesidir. Yani ev içi işlerin ve bakım hizmetlerinin tamamen toplumsallaştırılmasıdır. Ama bunun insanı ve insan toplumunun refah ve gelişimini değil, çıkar ve kâr edinmeyi temel alan kapitalist sömürü toplum düzeninde gerçekleşmesi mümkün görünmemektedir. Bunu ancak sömürü düzenini ortadan kaldıran sosyalist-komünist toplum gerçekleştirebilir. Bunu bir an olsun gözden kaçırmadan, yine de ve ısrarla bizim ilk ve temel talebimiz, tüm ev içi işler ve bakım hizmetlerinin toplumsal olarak üstlenilmesi olmak zorundadır.
Kapitalist toplum bunu zaten gerçekleştiremez dedik. Fakat devrim sonrası, sosyalizme giden yolda da bunun bugünden yarına gerçekleşmesi mümkün değildir. Burada da ilkesel olan, yeniden üretimin toplumsal olarak yeniden örgütlenmesi hedefi için mücadele sürdürülürken, bu gerçekleşmediği sürece ve ölçüde “ev işi ve bakım hizmetleri”nin çalışma statüsü içine alınması ve ücretlendirilmesidir! Buradaki ücret talebi, bir sosyal yardım ya da yoksulluk ödeneği talebi değildir. Söz konusu olan, toplumsal yaşamın sürdürülmesi için zorunlu olan emeğin gerçek bir emek olarak kabul edilmesi ve karşılığının güvence altına alınmasıdır.
“Ücretsiz ev içi emek”i gerçekten görünür kılmanın en kısa ve en kesin yolu, bu işler için ücret talebinde bulunulmasıdır! Bu nedenle biz, “sosyal sigorta hakkı yetmez, ev içi hizmetler ve bakım hizmetleri ücretlendirilmelidir!” talebini ileri sürüyoruz.
İkincisi: Kanun Teklifi, esas olarak “ücretsiz ev emekçileri”ne hukuki statü, sosyal sigorta ve emeklilik hakkı tanınması üzerine düzenlenmiş olduğundan, ücretli çalışan kadın (ve erkek) işçi ve emekçilerin de ücretsiz olarak evde üstlenmek zorunda kaldıkları ev içi işler ve bakım hizmetlerini konu etmiyor. Hâlbuki hane dışında çalışan ücretli işçi/emekçi kadınların (ve az oranda erkeklerin) sırtındaki katmerli yük tam da buradan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, bizim talebimiz onları da kapsayacak biçimde “Ev işleri ve bakım hizmetleri devlet ve patronlar tarafından ücretlendirilsin!” şeklinde olmalıdır.
Gelelim kanun teklifinin gerekçelendirilmesinde hemfikir olmadığımız diğer noktalara…
Her şey “feminizm”le mi başlıyor?
“Toplumsal Yeniden Üretim ve Bakım Ekonomisi” başlığı altında önce doğru olarak “ekonomik sistemin yalnızca piyasada gerçekleşen mal ve hizmet üretiminden ibaret” olmadığı; “ekonomik faaliyetin sürdürülebilmesi için işgücünün her gün yeniden üretilmesi”nin gerektiği; bu yeniden üretimin “çocukların yetiştirilmesi, yaşlıların desteklenmesi, engellilerin bakımı, hastaların iyileştirilmesi, beslenme, temizlik, psikososyal destek ve bakım organizasyonu gibi faaliyetlerden” oluştuğu tespit ediliyor. Fakat bunun ardından, “Kapitalist ekonominin görünmeyen altyapısını” oluşturan bu alanın “Feminist iktisat literatüründe”, “toplumsal yeniden üretim” olarak tanımlandığı söylenerek yanlış kaynak verilmektedir.
Feminist iktisat literatüründe ve hatta bir bütün olarak burjuva iktisat literatüründe de “toplumsal yeniden üretim” tanımı artık genel kabul görmüş olmasına karşın, esas kaynak Marx’tır, Marksist politik ekonomidir. Kapitalist ekonominin temelleri Karl Marx’ın Das Kapital adlı eserinde bilimsel olarak ortaya konulmuştur ve ondan bu yana (kapitalist) ekonomi biliminde onun tanımları temel alınmaktadır.
Bununla da kalmıyor! Üretimde ve yeniden üretimde sömürü sistemine son verilmesinin, cinsiyet eşitsizliğinin tümüyle ortadan kaldırılmasının yolunu çizen, kapitalizmin mezar kazıcısı proletarya önderliğinde devrimlerle sosyalist-komünist toplum hedefini gösteren Marksizm-Leninizm’dir. Marksizm’in kurucuları Marx ve Engels, kadın cinsinin kurtuluşunun “yeniden üretim alanının toplumsal olarak örgütlenmesinden” geçtiğini, toplumların gelişmesine ilişkin analizleriyle ortaya koymuşlardır. Bu temelde komünist partilerin ve uluslararası proleter/komünist kadın hareketinin temel programatik şiarı, “çocuk bakımı ve ev işlerinin toplumsallaştırılması” olmuştur. Komünist hareket yalnızca bu şiarı savunmakla kalmamış, Büyük Sosyalist Ekim Devrimi ertesinde ve sosyalizmin inşası sürecinde bu yönde dünya tarihinde çığır açan adımlar atmış, bu programatik şiarı sosyal pratiğe dönüştürmek yolunda bütün zorluklara rağmen muazzam yol katetmiştir.
Komünistlerin çocuk bakımı ve eğitimi ve ev işlerinin toplumsallaştırılmasına ne kadar önem verdiklerini gösteren başlıca örnekler şunlardır:
Şehirlerden ve sanayi merkezlerinden başlayarak kırsal alana kadar uzanan ve kapsayan, hemen hemen tüm çocukların bakımını ve eğitimini karşılayan bir kreş, çocuk yuvası, anaokulu ağı,
“Ana kucağından” meslek eğitiminin sonuna dek tüm çocuklara parasız ve kaliteli (bilimsel-demokratik-sosyalist içerikli) eğitimin sağlanması,
Beslenmenin ve temizliğin toplumsallaştırılması için geniş bir kolektif mutfak, kantin ve çamaşırhaneler ağının örgütlenmesi,
Yaşlı ve engelli bakımının özel bakım evleri ve benzeri çerçevesinde örgütlenmesi yönünde atılan adımlar,
Ve en önemlisi: Komünist parti önderliğinde sosyalist devlet, ilk anından itibaren kadın ve erkeğin tam toplumsal eşitliğinin sağlanması için ideolojik-siyasi propagandasını sürdürmüş, eski toplumun toplumsal roller bağlamında mevcut geleneklerine ve anlayışlarına karşı amansız bir mücadele yürütmüştür.
Sosyalist devletin bu işi ne kadar ciddiye aldığını gösteren edimlerden biri, “ev kadını” statüsünde olan kadınların sosyal sigorta ve emeklilik hakkının en başından gündeme getirilmesidir. T.C. Devleti’nde bu konu daha şimdilerde, Ekim Devrimi’nden 100 yıl sonra konuşulmaya başlandı ve kabul edilmesi meçhul bir kanun teklifi olarak gündeme geldi.
Sosyalizmin kadınların kurtuluşu bağlamındaki kazanımlarını inceleyen kaynaktan şu pasajı aktaralım:
“Buraya kadar, çalışma yasalarının doğrudan bir parçası olan maddeleri ele aldık. Bunun dışında çok geniş anlamıyla “kadın emeğinin korunması”na dâhil edebileceğimiz bir noktaya işaret etmek istiyoruz: Ev kadının emeğinin korunması! Doğrudan üretici faaliyet içinde bulunmayan (ücretli kafa ve kol emeği), yani salt ev kadını olan milyonlarca kadın kitlerinin ev içindeki faaliyetinin de üretici çalışmaya eşdeğer olarak kabulü, Ekim Devrimi’nin hemen ertesinde gerçekleşmiştir. Buna savaş ekonomizmi uygulamaları bağlamında da dikkat çekmiştik. Kadının ev içindeki faaliyetini toplumsal kurumlara devrederek “ev kadını” statüsünü gereksiz kılmayı hedefleyen komünist partisi, bu hedef gerçekleştirilinceye dek salt “ev kadını” olan kadınların ev içindeki faaliyetini de “evlilik ve aile yasaları” ve “seçim yasası” düzeyinde üretici çalışmayla eşdeğer olarak kabul etmiştir. (…) Ev kadının faaliyetinin üretici çalışmayla eşdeğer olarak kabul edilmesi, özellikle “Evlilik ve aile yasaları” eşlerin mülkiyet ilişkileri bağlamında öneme sahipti. Eşlerin evlilik süresince biriktirdikleri servet eşlerin ortak serveti olarak kabul görüyordu. Burada, ailenin geçimi için kazanç sağlayan eş ile ev içine faaliyet gösteren eşin emeği arasında fark gözetilmiyor, her ikisinin de servet birikimindeki payları eşdeğer olarak kabul ediliyordu:
‘Bazı Birlik Cumhuriyetleri’nin yasalarında, kadının ev idaresindeki çalışması ve çocukların bakımı ile erkeğin geçimi sağlamak için çalışmasının eşdeğer olduğu açık bir şekilde belirtilmektedir (örneğin Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ve Belarus Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti). Bu madde bazı diğer Birlik Cumhuriyetleri’nin yasalarına doğrudan alınmamış olmasına rağmen, eşlerin tam eşitliği ve annenin çocukların eğitimi faaliyetine büyük değer veren aile yaşamının genel ilkelerinden bu sonuç çıkmaktadır. Bu nedenle hukuk pratiğimiz tüm Birlik Cumhuriyetleri’nde aynı şekilde bu ilke üzerinde yükselmektedir.’”(“Ekim Devrimi ve Kadınların Kurtuluşu”, 2. Baskı, Gül Özgür, s. 64-65, Dönüşüm Yayınları, Mayıs 2023, İstanbul)
Bütün bunlar olgularla ispatlı gerçekler iken, feminist ideologlar ve onlardan etkilenenler, Marksizm’in-Leninizm’in kadınların görünmez emeği konusunda “kör olduğu” ve benzeri iddialarda bulunmaktadırlar. DEM Parti’nin de “yeniden üretimin” toplumsallaştırılması talebini feminizme dayanarak ileri sürmesi, onun sınıfsal yapısına uygundur; bugün rüzgârlar burjuva reformizminden yana esmektedir. Sosyalizm-komünizm söylemleri revaçta değildir.
DEM Parti, Kanun Teklifi gerekçelendirmesinde kadınların özgürleşmesini “demokratik toplum anlayışına” bağlamaktadır. Toplumun demokratikleşmesi yönündeki her küçük adım için mücadeleye sahip çıkmamıza karşın, biz bu tür “demokratik toplum” ve benzeri tanımların işe yaramadığını söylüyoruz. Çünkü bugün dünyada kendini demokratik görmeyen ya da demokratikleşmeyi hedeflemeyen hemen hiçbir devlet, hiçbir ülke yoktur. Fakat bunların demokratik-özgür toplum hedeflerinin sınırları, kapitalist sömürünün sürdüğü burjuva demokrasileridir. Burjuva demokrasisinin en ileri seviyede geliştiği ABD ve Avrupa Devletlerine bakınız! Bunların hangisinde kadın-erkek toplumsal eşitliği sağlanmıştır? Hangisi çocuk bakımı, eğitim, sağlık ve –evet– toplumsal yeniden üretim alanlarının toplumsallaştırılması konusunda 1940-1950’lerin Sosyalist Sovyetler Birliği’nde atılan adımları aşabilmiş, hatta yaklaşabilmiştir? Hatta bugün rüzgârlar tersten esmekte ve zamanında işçi sınıfı ve kadın hareketinin kitlesel mücadeleleriyle elde edilmiş haklar parça parça budanarak geri alınmaktadır. Sağlık ve bakım hizmetlerindeki son “trend”, bunların tasarruf adına kurumlardan alınarak yeniden özel hanelere (!) yönlendirilmesidir.
Uzun lafın kısası: “Ev işleri ve bakım hizmetleri devlet ve patronlar tarafından ücretlendirilsin!” talebini ileri sürerken esas hedefimizi en baştan ilan ediyoruz. Kadınların özgürleşeceği toplumun adı “demokratik toplum” falan değil, sosyalizmdir! Gerisi boş hayaldir!
24 Eylül 2026



























































