Salı, Ağustos 25, 2026
  • Tüm Yazılar
Yeni Dünya İçin ÇAĞRI
E-DERGİ OKU
  • Anasayfa
  • Dünya
    • Tümü
    • Afrika
    • Amerika
    • Asya
    • Avrupa
    • Ortadoğu
    Suriye’de İsrail Türkiye dalaşı

    Suriye’de İsrail Türkiye dalaşı

    İsrail devleti ve yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik şiddet politikası

    İsrail devleti ve yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik şiddet politikası

    Kıbrıs Sosyalist Partisi 2026 Konferansı

    Kıbrıs Sosyalist Partisi 2026 Konferansı

    VW otomobil işçilerinin mücadelesiyle dünya çapında dayanışma!

    VW otomobil işçilerinin mücadelesiyle dünya çapında dayanışma!

    ICOR Asya Konferansı yapıldı

    ICOR Asya Konferansı yapıldı

    Guterres’ten giderayak Kıbrıs ziyareti!

    Guterres’ten giderayak Kıbrıs ziyareti!

    Trending Tags

      • Avrupa
      • Amerika
      • Ortadoğu
      • Afrika
      • Asya
      • Pasifik
    • Yayınlar
      • Son Sayı
      • YDİ Çağrı / Tüm Sayılar
      • Tekoşîna Komunîst/Komünist Mücadele
      • Yeni İşçi Dünyası
      • Yeni Dünya İçin
      • Yeni Kadın Dünyası
      • Yeni Dünya Gençliği
      • Eğitim Dizisi
      • Bildiriler
      • Broşürler
    • İşçi Dünyası
      “500 Büyük Sanayi Kuruluşu Araştırması”nın gösterdikleri

      “500 Büyük Sanayi Kuruluşu Araştırması”nın gösterdikleri

      Temmuz 2026 işkolları istatistikleri ve sendikal tablo

      Temmuz 2026 işkolları istatistikleri ve sendikal tablo

      YDİ ÇAĞRI

      Temmuz sayımız, sayı 82 çıktı!

      YDİ ÇAĞRI

      Haziran sayımız, sayı 81 çıktı!

      Türkiye ekonomisi büyüyor…Büyüyen kim?

      Türkiye ekonomisi büyüyor…Büyüyen kim?

      YDİ ÇAĞRI

      Mayıs sayımız, sayı 80 çıktı

      Trending Tags

      • Kürdistan
        Haydi Newroz’a!

        Haydi Newroz’a!

        Newroz 2026: “Özgürlük ve demokrasi” için tek yol: Devrim!

        Newroz 2026: “Özgürlük ve demokrasi” için tek yol: Devrim!

        Şam ile SDG arasında entegrasyon anlaşması

        Şam ile SDG arasında entegrasyon anlaşması

        Rojava’ya yönelik imha savaşına hayır!

        Rojava’ya yönelik imha savaşına hayır!

        Rojava tehlikede!

        Rojava tehlikede!

        Emperyalistlerden dost olmaz!

        Emperyalistlerden dost olmaz!

        Trending Tags

        • Güncel
          “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”na dair…

          “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”na dair…

          Ceuta’ya kitlesel göç dalgası ve nedenleri

          Ceuta’ya kitlesel göç dalgası ve nedenleri

          Sistemin çürümüşlüğü ve Ahbap Derneği

          Sistemin çürümüşlüğü ve Ahbap Derneği

          Kürt ulusal hareketini tasfiye eden yasa meclisten geçti…

          Kürt ulusal hareketini tasfiye eden yasa meclisten geçti…

          YDİ ÇAĞRI

          Yeni sayımız, sayı 224 çıktı!

          “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşme” Kanun Teklifi’ne dair…

          “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşme” Kanun Teklifi’ne dair…

          Trending Tags

          • Gençlik
            Çocukların yaşaması için ölmeli cellatlar

            Çocukların yaşaması için ölmeli cellatlar

            Çocuklar ölmesin!

            Çocuklar ölmesin!

            Çocuk emeğinin kapitalist sömürüsü: MESEM

            Çocuk emeğinin kapitalist sömürüsü: MESEM

            Kimsenin payandası olmayacağız!

            Kimsenin payandası olmayacağız!

            Kayyım uygulaması: Faşizm!

            Kayyım uygulaması: Faşizm!

            Üniversiteler, kampüsler savaş çığırtkanlığı yeri değildir!

            Üniversiteler, kampüsler savaş çığırtkanlığı yeri değildir!

            Trending Tags

            • Kadın
              “Aile Yılı” yetmedi, sıra “Aile ve Nüfus 10 Yılı”nda!

              “Aile Yılı” yetmedi, sıra “Aile ve Nüfus 10 Yılı”nda!

              Bu savaşa derhal son verilmeli!

              Bu savaşa derhal son verilmeli!

              Kadınlar yoksulluğa, şiddete ve sömürüye karşı alanlardaydı

              Kadınlar yoksulluğa, şiddete ve sömürüye karşı alanlardaydı

              Kadıköy’de 8 Mart

              Kadıköy’de 8 Mart

              Kahrolsun emperyalist saldırganlık! Kahrolsun haksız gerici savaşlar!

              Kahrolsun emperyalist saldırganlık! Kahrolsun haksız gerici savaşlar!

              8 Mart 2026’da: Barbarlık yerine sosyalizm!

              8 Mart 2026’da: Barbarlık yerine sosyalizm!

              Trending Tags

              • Makaleler
                Irkçılık: Kökeni, işlevi ve mücadele

                Irkçılık: Kökeni, işlevi ve mücadele

                Denizlerin ve farklılıkların birleştirdiği ülke: Endonezya

                Denizlerin ve farklılıkların birleştirdiği ülke: Endonezya

                Almanya Komünist Partisi (KPD)’nin yasaklanmasının 70. yıldönümüne dair…

                Almanya Komünist Partisi (KPD)’nin yasaklanmasının 70. yıldönümüne dair…

                Emperyalist dünya sistemi içinde Türkiye’nin konumu V

                Emperyalist dünya sistemi içinde Türkiye’nin konumu V

                Emperyalist dünya sistemi içinde Türkiye‘nin konumu -IV-

                Emperyalist dünya sistemi içinde Türkiye‘nin konumu -IV-

                Sistem çürümüştür!  Kurtuluşun yolu işçilerin, emekçilerin örgütlü mücadelesidir!

                Sistem çürümüştür! Kurtuluşun yolu işçilerin, emekçilerin örgütlü mücadelesidir!

                Trending Tags

                • Çevre
                  Yanan gelecektir!

                  Yanan gelecektir!

                  Barınma hakkı ve kentsel dönüşüm

                  Barınma hakkı ve kentsel dönüşüm

                  COP 30’da   değişen hiçbir şey yok!

                  COP 30’da değişen hiçbir şey yok!

                  Kapitalizmin azami kâr hırsı amazon ormanlarını yok ediyor!

                  Kapitalizmin azami kâr hırsı amazon ormanlarını yok ediyor!

                  ICOR’dan COP30 açıklaması

                  ICOR’dan COP30 açıklaması

                  Karakaya köyünde taş ocağı tesisine karşı direniş  

                  Karakaya köyünde taş ocağı tesisine karşı direniş  

                  Akkuyu Nükleer Santrali ile ilgili yandaş gazeteden yalanlar

                  Akkuyu Nükleer Santrali ile ilgili yandaş gazeteden yalanlar

                  Orman yangınlarına karşı mücadele yeterli mi?

                  Orman yangınlarına karşı mücadele yeterli mi?

                  Yanan gelecektir!

                  Yanan gelecektir!

                  Trending Tags

                  • Youtube TV
                  • İletişim
                    • Hakkımızda
                    • Tüm Yazılar
                  Sonuç yok
                  Tüm Sonucu Görüntüle
                  • Anasayfa
                  • Dünya
                    • Tümü
                    • Afrika
                    • Amerika
                    • Asya
                    • Avrupa
                    • Ortadoğu
                    Suriye’de İsrail Türkiye dalaşı

                    Suriye’de İsrail Türkiye dalaşı

                    İsrail devleti ve yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik şiddet politikası

                    İsrail devleti ve yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik şiddet politikası

                    Kıbrıs Sosyalist Partisi 2026 Konferansı

                    Kıbrıs Sosyalist Partisi 2026 Konferansı

                    VW otomobil işçilerinin mücadelesiyle dünya çapında dayanışma!

                    VW otomobil işçilerinin mücadelesiyle dünya çapında dayanışma!

                    ICOR Asya Konferansı yapıldı

                    ICOR Asya Konferansı yapıldı

                    Guterres’ten giderayak Kıbrıs ziyareti!

                    Guterres’ten giderayak Kıbrıs ziyareti!

                    Trending Tags

                      • Avrupa
                      • Amerika
                      • Ortadoğu
                      • Afrika
                      • Asya
                      • Pasifik
                    • Yayınlar
                      • Son Sayı
                      • YDİ Çağrı / Tüm Sayılar
                      • Tekoşîna Komunîst/Komünist Mücadele
                      • Yeni İşçi Dünyası
                      • Yeni Dünya İçin
                      • Yeni Kadın Dünyası
                      • Yeni Dünya Gençliği
                      • Eğitim Dizisi
                      • Bildiriler
                      • Broşürler
                    • İşçi Dünyası
                      “500 Büyük Sanayi Kuruluşu Araştırması”nın gösterdikleri

                      “500 Büyük Sanayi Kuruluşu Araştırması”nın gösterdikleri

                      Temmuz 2026 işkolları istatistikleri ve sendikal tablo

                      Temmuz 2026 işkolları istatistikleri ve sendikal tablo

                      YDİ ÇAĞRI

                      Temmuz sayımız, sayı 82 çıktı!

                      YDİ ÇAĞRI

                      Haziran sayımız, sayı 81 çıktı!

                      Türkiye ekonomisi büyüyor…Büyüyen kim?

                      Türkiye ekonomisi büyüyor…Büyüyen kim?

                      YDİ ÇAĞRI

                      Mayıs sayımız, sayı 80 çıktı

                      Trending Tags

                      • Kürdistan
                        Haydi Newroz’a!

                        Haydi Newroz’a!

                        Newroz 2026: “Özgürlük ve demokrasi” için tek yol: Devrim!

                        Newroz 2026: “Özgürlük ve demokrasi” için tek yol: Devrim!

                        Şam ile SDG arasında entegrasyon anlaşması

                        Şam ile SDG arasında entegrasyon anlaşması

                        Rojava’ya yönelik imha savaşına hayır!

                        Rojava’ya yönelik imha savaşına hayır!

                        Rojava tehlikede!

                        Rojava tehlikede!

                        Emperyalistlerden dost olmaz!

                        Emperyalistlerden dost olmaz!

                        Trending Tags

                        • Güncel
                          “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”na dair…

                          “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”na dair…

                          Ceuta’ya kitlesel göç dalgası ve nedenleri

                          Ceuta’ya kitlesel göç dalgası ve nedenleri

                          Sistemin çürümüşlüğü ve Ahbap Derneği

                          Sistemin çürümüşlüğü ve Ahbap Derneği

                          Kürt ulusal hareketini tasfiye eden yasa meclisten geçti…

                          Kürt ulusal hareketini tasfiye eden yasa meclisten geçti…

                          YDİ ÇAĞRI

                          Yeni sayımız, sayı 224 çıktı!

                          “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşme” Kanun Teklifi’ne dair…

                          “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşme” Kanun Teklifi’ne dair…

                          Trending Tags

                          • Gençlik
                            Çocukların yaşaması için ölmeli cellatlar

                            Çocukların yaşaması için ölmeli cellatlar

                            Çocuklar ölmesin!

                            Çocuklar ölmesin!

                            Çocuk emeğinin kapitalist sömürüsü: MESEM

                            Çocuk emeğinin kapitalist sömürüsü: MESEM

                            Kimsenin payandası olmayacağız!

                            Kimsenin payandası olmayacağız!

                            Kayyım uygulaması: Faşizm!

                            Kayyım uygulaması: Faşizm!

                            Üniversiteler, kampüsler savaş çığırtkanlığı yeri değildir!

                            Üniversiteler, kampüsler savaş çığırtkanlığı yeri değildir!

                            Trending Tags

                            • Kadın
                              “Aile Yılı” yetmedi, sıra “Aile ve Nüfus 10 Yılı”nda!

                              “Aile Yılı” yetmedi, sıra “Aile ve Nüfus 10 Yılı”nda!

                              Bu savaşa derhal son verilmeli!

                              Bu savaşa derhal son verilmeli!

                              Kadınlar yoksulluğa, şiddete ve sömürüye karşı alanlardaydı

                              Kadınlar yoksulluğa, şiddete ve sömürüye karşı alanlardaydı

                              Kadıköy’de 8 Mart

                              Kadıköy’de 8 Mart

                              Kahrolsun emperyalist saldırganlık! Kahrolsun haksız gerici savaşlar!

                              Kahrolsun emperyalist saldırganlık! Kahrolsun haksız gerici savaşlar!

                              8 Mart 2026’da: Barbarlık yerine sosyalizm!

                              8 Mart 2026’da: Barbarlık yerine sosyalizm!

                              Trending Tags

                              • Makaleler
                                Irkçılık: Kökeni, işlevi ve mücadele

                                Irkçılık: Kökeni, işlevi ve mücadele

                                Denizlerin ve farklılıkların birleştirdiği ülke: Endonezya

                                Denizlerin ve farklılıkların birleştirdiği ülke: Endonezya

                                Almanya Komünist Partisi (KPD)’nin yasaklanmasının 70. yıldönümüne dair…

                                Almanya Komünist Partisi (KPD)’nin yasaklanmasının 70. yıldönümüne dair…

                                Emperyalist dünya sistemi içinde Türkiye’nin konumu V

                                Emperyalist dünya sistemi içinde Türkiye’nin konumu V

                                Emperyalist dünya sistemi içinde Türkiye‘nin konumu -IV-

                                Emperyalist dünya sistemi içinde Türkiye‘nin konumu -IV-

                                Sistem çürümüştür!  Kurtuluşun yolu işçilerin, emekçilerin örgütlü mücadelesidir!

                                Sistem çürümüştür! Kurtuluşun yolu işçilerin, emekçilerin örgütlü mücadelesidir!

                                Trending Tags

                                • Çevre
                                  Yanan gelecektir!

                                  Yanan gelecektir!

                                  Barınma hakkı ve kentsel dönüşüm

                                  Barınma hakkı ve kentsel dönüşüm

                                  COP 30’da   değişen hiçbir şey yok!

                                  COP 30’da değişen hiçbir şey yok!

                                  Kapitalizmin azami kâr hırsı amazon ormanlarını yok ediyor!

                                  Kapitalizmin azami kâr hırsı amazon ormanlarını yok ediyor!

                                  ICOR’dan COP30 açıklaması

                                  ICOR’dan COP30 açıklaması

                                  Karakaya köyünde taş ocağı tesisine karşı direniş  

                                  Karakaya köyünde taş ocağı tesisine karşı direniş  

                                  Akkuyu Nükleer Santrali ile ilgili yandaş gazeteden yalanlar

                                  Akkuyu Nükleer Santrali ile ilgili yandaş gazeteden yalanlar

                                  Orman yangınlarına karşı mücadele yeterli mi?

                                  Orman yangınlarına karşı mücadele yeterli mi?

                                  Yanan gelecektir!

                                  Yanan gelecektir!

                                  Trending Tags

                                  • Youtube TV
                                  • İletişim
                                    • Hakkımızda
                                    • Tüm Yazılar
                                  Sonuç yok
                                  Tüm Sonucu Görüntüle
                                  Yeni Dünya İçin ÇAĞRI
                                  Sonuç yok
                                  Tüm Sonucu Görüntüle
                                  Anasayfa Makaleler

                                  Irkçılık: Kökeni, işlevi ve mücadele

                                  25 Ağustos 2026
                                  İçinde Makaleler, Tüm Yazılar
                                  Irkçılık: Kökeni, işlevi ve mücadele
                                  0
                                  PAYLAR
                                  8
                                  GÖRÜNTÜLEME
                                  Facebook'ta PaylaşTwitter'da Paylaş

                                  Avrupa’da, özellikle Almanya’da birileri çıkıp “Ausländer raus!” (“Yabancılar dışarı!”), “Ülkemizi geri istiyoruz!”, “Wir sind das Volk!” (“Biz halkız!”) diyorsa –ki diyor– Türkiye’de de özellikle Suriyelilere ya da diğer göçmenlere yönelik “Göçmenler gitsin”, “Misafirlik bitti, artık dönsünler”, “Önce kendi vatandaşımız”, “Türkiye Türklerindir” gibi söylemler dile getiriliyorsa –ki getiriliyor– burada açık biçimde ırkçı bir zihniyet kendini gösteriyor.

                                  Bir tren yolculuğu sırasında bilet kontrolü yapan görevlinin ilk olarak yolcuları ten renklerine göre seçmesi; öncelikle siyahî ya da esmer insanlara yönelmesi sıradan bir durum değildir. Benzer şekilde, sınır geçişlerinde de ten rengi farklı olanların daha sık kontrole tabi tutulması, kenara çekilmesi ya da şüpheli muamelesi görmesi yaygın bir ayrımcılık pratiğidir. “Yabancı” olarak kodlanan biyolojik özellikler, zihinde hızla “biz ve onlar”, “güvenli ve güvensiz” ayrımını üretiyor. Böylece farklı olan kişi kolayca “öteki”ne dönüştürülüyor ve potansiyel bir tehdit gibi algılanıyor.

                                  İşte ırkçılık toplumu giderek daha fazla ayrıştırırken, “beyazın” –yani gerçekte egemen olanın– biyolojik olarak üstün olduğu fikrini de hayatın her alanında yeniden üretiyor. Bu anlayış yalnızca açık söylemlerde değil, gündelik davranışlarda, devlet uygulamalarında ve toplumsal ilişkilerde de kendini gösteriyor. Bu tür söylem ve davranışları benimseyenlerin sayısı ise gün geçtikçe artıyor. Biz bütün bunları ırkçılık olarak adlandırıyoruz.

                                  Günümüzde ırkçılık artık yalnızca aşırı uçların savunduğu bir düşünce olmaktan çıkmış, gündelik hayatın içine sızan tehlikeli bir ideoloji olarak kendini dayatır hale gelmiştir. Toplumu, özellikle de emekçileri bölmekte; etkili olduğu ölçüde emekçileri birbirine karşı kışkırtıp düşmanlaştırmaktadır. Egemenlerin yüzyıllardır başvurduğu “böl, yönet, sömür” politikası bugün de geçerliliğini korumaktadır. Irkçılık ise bu politikanın en önemli araçlarından biridir.

                                  Elbette ırkçılığın varlığı ve yarattığı tehlike yalnızca Almanya ya da Türkiye ile sınırlı değildir. Dünyanın hemen her köşesinde, farklı biçimler altında ortaya çıktığı görülüyor. Üstelik bu tehlike yalnızca aşağılanan ya da dışlanan “öteki”ne zarar vermekle kalmıyor; aynı zamanda toplumu içeriden çürüten, emekçileri birbirine düşman eden bir zehir gibi yayılıyor.

                                  Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde “Önce Amerika” sloganı, göçmenlere ve siyahîlere yönelik düşmanlığı körükleyen bir işlev görüyor; saldırgan ve dışlayıcı politikaları meşrulaştırıyor. Tekniğin geliştiği, sosyal medyanın yoğun biçimde kullanıldığı günümüzde ise denetimi neredeyse imkânsız hâle gelen yalanlar, çarpıtılmış bilgiler ve manipülatif içerikler örgütlü nefret söylemleriyle birleşiyor. Böylece bireysel önyargılar sürekli beslenip kışkırtılıyor, toplumsal düşmanlıklar ise giderek daha korkunç boyutlara ulaşıyor.

                                  Örneğin ABD’de faaliyet yürüten “Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi” (ICE), âdeta bir “yabancı avı” mekanizması gibi çalışıyor. 11 Eylül saldırılarının ardından, 2003 yılında kurulan bu kurum, resmî olarak “ulusal güvenliği sağlamak” ve “yasaları uygulamak” amacı taşıdığını ileri sürüyor. Burjuva hukukuna göre federal bir kolluk gücü olarak tanımlansa da, pratikte mevcut güvenlik aygıtlarının ötesine geçen bir işleve sahiptir. Özellikle göçmenlere yaşamı dar etmek, düzene karşı gelişen toplumsal tepkileri bastırmak ve başta siyahîler olmak üzere ezilen kesimler üzerinde baskıyı artırmak amacıyla hareket eden özel bir güç gibi davranıyor. Kurumun temel faaliyetlerinden biri “belgesiz göçmenleri” tespit etmek, gözaltına almak ve sınır dışı etmektir. Özellikle Latin Amerika ve Afrika kökenli insanlar bu ırkçı baskı mekanizmasının başlıca hedefleri hâline getirilmektedir.

                                  Bu örgüt açısından çoğu zaman ten rengi, konuşulan aksan ya da yaşanılan mahalle bile hedef hâline gelmek için yeterli görülüyor. Düzenlenen operasyonlarda ve gözaltı merkezlerinde uygulanan şiddetin, kötü muamelenin, işkencenin ve yaşanan ölümlerin gerçek boyutu ise çoğu kez açığa çıkmıyor. Çünkü bu güçler, burjuva devletin koruması altında hareket eden, fiilî dokunulmazlığa sahip faşizan bir baskı aygıtı gibi davranıyor.

                                  Irkçılık artık yalnızca kaba bir nefret söylemi ya da açık saldırganlık biçimi olarak kalmıyor; aynı zamanda siyasal bir araç işlevi görüyor. Korku üretiyor, öfkeyi yönlendiriyor, insanların dikkatini gerçek sorunlardan uzaklaştırıyor. Ve egemenler açısından işe yaradığı ölçüde de kullanılmaya devam ediliyor.

                                  Bugün ırkçılık sadece açık ve pervasız söylemlerle değil; daha örtülü, kravatlı, “mantıklı” gösterilen ve bu nedenle daha tehlikeli hâle gelen biçimlerle de kendini ortaya koyuyor. Bazen kültürel farklılıklar üzerinden, bazen ekonomik kaygılar bahanesiyle, bazen de “güvenlik” söylemleri aracılığıyla üretilen korkular üzerinden meşrulaştırılıyor. Böylece dışlayıcılık sıradanlaştırılıyor, toplumsal ayrımcılık normal bir refleks gibi sunuluyor.

                                  Öte yandan günümüzde ırkçılığı besleyen milliyetçilik ve dincilik de giderek daha etkili zehirler hâlinde yayılıyor; toplumları kutuplaştıran, emekçileri birbirine düşmanlaştıran bir rol oynuyor.

                                  “Ben ırkçı değilim ama…” diye başlayan cümleler, ilk bakışta ırkçılığa mesafe koyuyormuş gibi görünse de, çoğu zaman onun yeniden üretilmesine hizmet ediyor. Çünkü ırkçılık karşısında tarafsız bir alan yoktur; ya ona karşı durulur ya da büyümesine sessiz kalarak zemin hazırlanır. Irkçılık güç kazandığında ise önce kendisine karşı çıkanları, ardından giderek daha geniş kesimleri hedef alır. Bu nedenle Martin Niemöller’in Nazi dönemine ilişkin uyarısı bugün de güncelliğini koruyor: “Önce komünistler için geldiler, sesimi çıkarmadım. Sonra benim için geldiklerinde ise konuşacak kimse kalmamıştı.”

                                  Unutulmamalıdır ki, bugün ırkçı saldırılar ve ayrımcılık karşısında sessiz kalındığında, yarın aynı saldırılar çok daha geniş toplumsal kesimlere yönelecektir. Çünkü ırkçılık yalnızca hedef aldığı insanları değil, bütün toplumu zehirleyen ve içten içe çürüten bir ideoloji olarak yayılıyor.

                                  Milliyetçilik, en basit tanımıyla, bir ulusa aidiyet duygusunu ve o ulusun çıkarlarını öne çıkarmayı ifade ediyor. Bir futbol takımının taraftarlığında görülen aidiyet hissine benzer biçimde ortak kimlik duygusu yaratıyor. Daha ılımlı biçimlerinde kültürel koruma, ortak kimlik ve dayanışma anlayışı olarak ortaya çıkabiliyor; ancak aşırı biçimlerinde dışlayıcılığa ve ırkçılığa yöneliyor.

                                  Milliyetçilikten beslenen ırkçılık ise bunun da ötesine geçiyor. Yalnızca “biz daha iyiyiz” demekle kalmıyor; aynı zamanda “onlar daha değersizdir” sonucuna ulaşıyor. Böylece biyolojik ya da kültürel üstünlük iddiasına dayanan dışlayıcı ve düşmanlaştırıcı bir anlayış gelişiyor.

                                  Dincilik ya da din temelli ayrımcılık da benzer biçimde kimliği inanç üzerinden tanımlar. Bu durumda “öteki”, farklı bir dine ya da mezhebe mensup olan kişi hâline getirilir.

                                  Günümüzde ırkçılığın yükselişi yalnızca bireysel bir sorun olarak kalmıyor; aynı zamanda gerçek demokrasiye yönelik doğrudan bir saldırıya dönüşüyor. Emekçilerin kendi aralarındaki toplumsal barışı dinamitleyen ciddi bir tehdit hâline geliyor. Sınıf mücadelelerinin tarihi defalarca göstermiştir ki, ırkçı söylemler başlangıçta marjinal ve tekil örnekler olarak ortaya çıkarlar. Zamanla yaygınlaşır, toplumsal kabul görür, ardından ideolojik bir egemenlik kurmaya yönelir ve sonunda kendisine muhalif olan her siyasal düşünceyi hedef almaya başlar. Bununla da yetinmez daha fazlasını ister, saldırganlaşır, paylaşım savaşlarını körükler ve yeni paylaşım alanları talep eder. Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin ve İsrail’in saldırgan politikalarının arka planında da bu burjuva-faşist ideolojinin etkisi belirgin bir biçimde hissedilmekte, siyasal yönelimleri şekillendirmektedir.

                                  Devrimciler, sosyalistler ve komünistler, ırkçılığı ve onu besleyen saldırgan milliyetçiliği kapitalizmin yol arkadaşları olarak değerlendirirler. Çünkü ırkçılık; insanların biyolojik, kültürel ya da toplumsal özelliklerinden hareketle belirli bir ırka veya etnik gruba ait oldukları gerekçesiyle üstün ya da aşağı görülmesine dayanan ayrımcı ve önyargılı bir düşünce sistemidir.

                                  Irkçılık doğuştan gelmez; aileden, çevreden, eğitim sisteminden ve egemen ideolojiden öğrenilir. Ortaya çıktığı andan itibaren toplumların baş belasına dönüşür. Kapitalizm koşullarında ise bu zehir, baskının, vahşetin ve katliamların sınır tanımaz boyutlara ulaşmasına zemin hazırlar.

                                  Kısa tarihi bilgi

                                  “Race”, yani “ırk” kavramı Avrupa’da ilk kez 15. ve 16. yüzyıllarda kullanılmaya başlandığında, daha çok soy, nesil ve aile anlamı taşıyordu. Bugünkü biyolojik ve ideolojik içerik henüz yüklenmemişti. Irkçılık her ne kadar modern bir olgu gibi görünse de, kökleri insanlık tarihinin daha eski dönemlerine kadar uzanmaktadır. Antik Yunan döneminde Yunanlılar kendilerini, “barbar” olarak tanımladıkları diğer halklardan üstün görüyorlardı. İçe dönük olarak “biz ve onlar” ayrımı, dışa dönük olarak ise “uygar” ile “barbar” karşıtlığı temel bir anlayış hâline gelmişti. Yani daha antik çağlarda bile insanlar arasında aidiyet, üstünlük ve “öteki” üzerinden şekillenen ayrımlar varlık gösteriyordu.

                                  Ancak ırkçılığın sistematik bir ideoloji hâline gelmesi ve insanları biyolojik ölçütlere göre sınıflandıran modern “ırk” anlayışının ortaya çıkışı, özellikle 17. ve 18. yüzyıllarda, kapitalizmin yükselişiyle birlikte gerçekleşti. Avrupa’da gelişen sömürgecilik, köle ticareti ve kapitalist yayılma süreci, insanları “üstün” ve “aşağı” ırklar olarak ayıran anlayışı güçlendirdi. Böylece ırkçılık yalnızca bir önyargı ya da düşünce biçimi olarak kalmadı; sömürüyü, köleliği, işgalleri ve katliamları meşrulaştıran tarihsel bir sisteme dönüştü. Bu sistem, milyonlarca insanın yaşamına mal olan büyük yıkımların ideolojik dayanaklarından biri hâline geldi.

                                  Irkçılık ile daha önceki toplumlarda görülen eşitsizlikler, ötekileştirmeler ve aşağılamalar arasında önemli farklar bulunuyor. Kapitalizm öncesi çağlarda, Antik Çağ ve Ortaçağ boyunca baskıyı, sömürüyü ve üstünlük anlayışını meşrulaştıran öğretiler daha çok dine, mezhebe, kültüre ya da etnik kökene dayanıyordu.

                                  Örneğin Roma İmparatorluğu döneminde kullanılan “barbar” tanımı, insanların ten rengine ya da biyolojik özelliklerine değil; “uygar olmayan” ya da “kültürsüz” sayılan yaşam biçimlerine dayandırılıyordu. Kölelik sistemi varlık gösteriyor, ancak bu düzen doğrudan belirli bir “ırk teorisi” üzerine kurulmuş biçimde işlemiyordu.

                                  Kapitalizmin gelişimi ile birlikte ırkçılıktaki üstünlük düşüncesi özellikle biyoloji temeline oturtulmaya çalışıldı. Avrupalı “bilim insanları” kafatası ölçümleri yaptılar, beyinleri tarttılar ve insan topluluklarını antropolojik kategorilere ayırmaya çalıştılar. En önemli fark da bu aşamada ortaya çıktı. İnsanları ten rengi, kafatası biçimi, saç yapısı ve benzeri fiziksel özelliklere göre kategorilere ayırdılar. Ardından bu ayrımları meşrulaştırmak için zekâ, öğrenme yeteneği, kültür yaratma kapasitesi ve davranış biçimleri gibi unsurlar da sözde bilimsel ölçütler olarak sunuldu. Böylece modern ırkçılık, önceki dönemlerin dinsel ya da kültürel ayrımcılıklarından farklı olarak, insanları biyolojik bakımdan değişmez ve hiyerarşik gruplara ayıran sistematik bir ideoloji hâline geldi.

                                  Kapitalizmin yükseliş döneminde “ırk bilimi” olarak adlandırılan anlayış giderek yaygınlaştırıldı ve ayrıntılandırıldı. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren bilim alanındaki gelişmeler, yeni ölçüm teknikleri, teknolojik olanaklar ve keşifler bu süreci hızlandırdı. Başlangıçta geliştirilen “ırk teorileri”, her zaman bir ırkın diğerine mutlak üstünlüğünü savunan açık bir biçimde ortaya çıkmıyordu. Örneğin Johann Friedrich Blumenbach, insan topluluklarının birbirinden kesin çizgilerle ayrılmadığını, aralarında geçişkenlik bulunduğunu savunuyordu. Ancak buna rağmen onun çalışmaları da daha sonra geliştirilecek biyolojik ırk teorilerine zemin hazırlayan yaklaşımlar arasında değerlendirildi. Zamanla geliştirilen ırk teorileri giderek Avrupalıları “üstün ırk” kategorisine yerleştiren anlayışlara dönüştü.

                                  Bu düşüncenin önemli temsilcilerinden biri de Immanuel Kant oldu. Felsefesini “akıl” ve “mantık” kavramları üzerine kuran Kant, Avrupalı beyazların üstünlüğünü, sözde “akıl yürütme” ve “mantıksal düşünme” yeteneklerine daha yatkın oldukları iddiasıyla temellendirmeye çalıştı. Böylece modern dönemde bilim, felsefe ve antropoloji alanındaki bazı yaklaşımlar; sömürgeciliği, köle ticaretini ve Avrupa merkezci üstünlük anlayışını meşrulaştıran ideolojik araçlara dönüştü.

                                  Amerika Birleşik Devletleri’nde ise 1774 yılında yayımlanan History of Jamaica adlı eserin “Negroes” bölümünde, İngiliz tarihçi Edward Long, “beyazlar, siyahlar ve maymunlar” biçimindeki aşağılayıcı kategorileri savunuyor; siyahları maymunlara daha yakın göstermeye çalışan sözde teorileri ileri sürüyordu. Bu nedenle Long, Kuzey Amerika’daki modern ırkçı düşüncenin erken ideologlarından biri olarak değerlendirilmektedir.

                                  Sömürgeciliğin zirveye ulaştığı dönemde “Sosyal Darwinizm” adı verilen teoriler geliştirildi. 19. yüzyıl boyunca “beyaz ırkın”, yani Avrupalıların, diğer halklardan üstün olduğu düşüncesi egemen ideoloji hâline getirildi. Böylece ırkçılık, kapitalizmin gelişimiyle birlikte ortaya çıkan ulus-devlet anlayışının temel ideolojik dayanaklarından biri durumuna geldi.

                                  Sosyal Darwinizm

                                  “Sosyal Darwinizm”, Charles Darwin’in biyolojik evrim teorisini toplum, ekonomi ve siyaset alanına uyarlamaya çalışan düşünürlerin geliştirdiği bir düşünce akımı olarak ortaya çıktı. Bu anlayış, doğadaki “doğal seçilim” ilkesinin toplumlar, bireyler ve uluslar arasında da geçerli olduğunu savunuyordu.

                                  Sosyal Darwinizm’in Temel ilkeleri

                                  • Doğal eleme anlayışı: Sosyal Darwinistler, biyolojide olduğu gibi toplum yaşamında da güçlü olanların ayakta kalacağını, zayıf görülenlerin ise eleneceğini savunuyordu. Bu anlayış, “güçlü” olduğu varsayılan ırkların ya da toplumların diğerlerini ezmesini ve yok etmesini “doğal” bir süreç gibi göstermeye çalıştılar.
                                  • Rekabetin zorunlu olduğu düşüncesi: Toplumların ve bireylerin ilerlemesi için rekabetin kaçınılmaz ve gerekli olduğu ileri sürüldü. Böylece eşitsizlikler, sömürü ve toplumsal çatışmalar meşrulaştırıldı.
                                  • Irksal ve sınıfsal üstünlük iddiası: Bazı ırkların, ulusların ya da toplumsal sınıfların diğerlerinden üstün olduğu savunuldu. Özellikle Avrupalı beyazların “uygarlaştırıcı” bir role sahip olduğu propagandası yaygınlaştırıldı.
                                  • Antropoloji ve biyolojinin araçsallaştırılması: Antropoloji ve biyoloji alanındaki çalışmalar, Avrupalı olmayan halkları “aşağı ırklar” olarak sınıflandırmak amacıyla kullanıldı. Böylece bilimsel görünüm altında ırkçı ideolojilere sözde meşruiyet kazandırılmaya çalışıldı.

                                  Avrupalılar, geliştirilen ırk teorileriyle birlikte kendilerini giderek “üstün ırk” olarak görmeye başladı. Sosyal Darwinizm ise bu üstünlük anlayışını sözde bilimsel bir temele oturtarak ırkçılığı, emperyalizmi ve sömürgeciliği meşrulaştırmak için kullanıldı.

                                  20.yüzyılda ise ırkçı teoriler en uç, en sistematik ve en vahşi biçimine Almanya’da faşizmin egemen olduğu Hitler döneminde gelişen Nazizm ile ulaştı. Nazizm, ırksal üstünlük anlayışını büyük ölçüde Sosyal Darwinizm teorilerden beslenerek oluşturdu.

                                  Özellikle anti-semitizm, yani Yahudi düşmanlığı, ırkçılığın özel ve örgütlü bir biçimi olarak geliştirildi. Nazi ideolojisi, insanları “üstün” ve “aşağı” ırklar olarak sınıflandırırken, milyonlarca insanın katledilmesini de sözde biyolojik üstünlük teorileriyle meşrulaştırmaya çalıştı.

                                  Irkçı teoriler hangi ihtiyacın sonucu ortaya çıkıyor?

                                  Bu sorunun en yalın cevabında üç temel etken öne çıkıyor. İlk olarak, kölelik sistemi, insanları köleleştirmeyi meşrulaştırmak için “onlar tam insan değil” ya da “daha aşağı varlıklardır” düşüncesine dayanıyordu. İkincisi, sömürgecilik, özellikle Transatlantik Köle Ticareti üzerinden bu anlayışı sistematik hâle getiriyor ve kapitalizmin ihtiyaç duyduğu ucuz emek gücünü bu yolla sağlıyordu. Üçüncüsü ise, bütün bu sömürü düzeni, kapitalizmin yükselişi döneminde, sözde “bilimsel” teorilerle temellendirilmeye çalışıldı. Kafatası ölçümleri, biyolojik sınıflandırmalar ve antropolojik kategoriler bu amaçla kullanıldı.

                                  Bütün bu insanlık dışı uğraşların temel amacı, burjuvazinin vahşi emek sömürüsünü kalıcı ve meşru göstermesiydi. Burjuvazinin insan olarak görmediği, “hayvan”, “parazit” ya da “tehdit” olarak değerlendirdiği kesimler emekçiler ve sömürgeleştirilen halklar oluyordu. Deneyler ve insanlık dışı uygulamalar, yaşamlarını sürdürebilmek için emeklerini satmaktan başka seçeneği olmayan insanlar üzerinde gerçekleştiriliyordu. Açlık, sefalet ve en ağır çalışma koşulları da yine bu kesimlere dayatılıyordu.

                                  “Biz ve onlar” ayrımının temelleri böyle atıldı ve günümüze kadar taşındı. Oysa modern genetik ve antropoloji açık biçimde göstermektedir ki insanlar arasındaki genetik farklılık son derece sınırlıdır. “Düşük insan” ya da “aşağı ırk” düşüncesi bilimsel bir gerçekliği değil, egemen sınıfların çıkarlarını yansıtan ideolojik bir kurguyu ifade etmektedir. Yani ırkçılık doğal bir gerçeklik olarak değil, burjuvazinin çıkarları doğrultusunda üretilmiş ideolojik bir araç olarak ortaya çıkmıştır.

                                  Bu ideolojinin ulaştığı en vahşi örneklerden biri Holokost oldu. Bir diğer örnek de Güney Afrika’daki Apartheid rejimiydi. Her iki örnek de ırkçı ideolojinin nasıl sistematik baskı, ayrımcılık ve insanlık dışı sömürü düzenlerine dönüştüğünü açık biçimde gösterdi.

                                  Bugüne kadar Hitler yönetimindeki Nazizm üzerine çok sayıda çalışma yapıldı. Nazi rejimi ırkçılığı doğrudan devlet politikası hâline getirdi. Rejim, sözde “Ari ırkın” üstünlüğü anlayışına dayanıyordu. İnsanlar “üstün” ve “aşağı” ırklar biçiminde sınıflandırılıyor; bu anlayış sürgünleri, toplama kamplarını, zorla çalıştırmayı ve kitlesel imhayı meşrulaştıran ideolojik temel olarak kullanılıyordu. Holokost ise, Nazi Almanya’sında 1933-1945 yılları arasında doruk noktasına ulaşan“bilimsel ırkçılık” anlayışının; başta Yahudiler olmak üzere Romanları, engellileri, Slav halklarını, eşcinselleri, sosyalistleri, komünistleri ve rejime muhalefet eden milyonlarca insanı devlet gücüyle, sistematik ve endüstriyel yöntemlerle yok etmesinin adı oldu. Bu süreçte 1935 yılında çıkarılan Nürnberg Yasaları ile Yahudiler Alman vatandaşlığından çıkarıldı, onlarla evlenmek ve cinsel ilişki kurmak dahi yasaklandı.

                                  Joseph Goebbels öncülüğündeki Propaganda Bakanlığı, Yahudi karşıtı nefret söylemini sistematik biçimde yayarak, toplumun geniş kesimlerini bu ırkçı ideoloji doğrultusunda şekillendirmeye çalıştı.

                                  Nazi rejimi, kapitalizmin genel ekonomik ve toplumsal krizinden beslendi.

                                  Almanya’da faşist Nazi rejiminde ırkçılık bir anda başlamadı. Önce dilde ırkçı söylemler normalleştirildi. Ardından hukuksal kurumsallaşma geldi. Sonrasında yasaklar ve şiddet sahneye çıktı. Bütün Nazi ırkçılığının merkezinde, devlet ideolojisi hâline getirilen “Aryan Üstün Irk” tezi bulunuyordu. Almanlar, sözde “Aryan” ya da “Nordik ırk”ın temsilcileri olarak tanımlanıyordu. Sarışınlık, mavi göz, belirli yüz ve kafatası biçimleri gibi fiziksel özellikler sözde bilimsel yöntemlerle “üstünlük” kanıtı gibi sunuluyordu. Kafatası ölçümleri ve antropolojik sınıflandırmalar, Nazi ideolojisinin ırkçı politikalarını meşrulaştırmak amacıyla kullanılıyordu.

                                  Nazi Almanya’sında anti-semitizmin özel bir yeri vardı. Yahudiler yalnızca farklı bir dine mensup insanlar olarak değil, “parazit ırk” şeklinde tanımlanıyordu. Kapitalizmin krizleri, işsizlik, savaş yenilgileri ve toplumsal çöküş Yahudiler’in varlığına bağlanıyor; hem komünizmin hem de finans kapitalin sorumlusu olarak onlar gösteriliyorlardı.

                                  Devlet eliyle yürütülen nefret propagandasının önemli araçlarından biri de dönemin anti-semitik yayın organlarıydı. Özellikle Der Stürmer gazetesi, Yahudileri “fare”, “mikrop” ve “böcek” gibi ifadelerle insanlıktan çıkarılmış varlıklar olarak göstermeye çalışıyordu. Hayvanlar üzerinde yapılan bazı sözde “tıbbi” deneylerin yöntemleri daha sonra insanlar, özellikle Yahudiler üzerinde uygulanıyordu. Irkçı propaganda yalnızca siyasal alanda değil, kültürün her alanında kesintisiz biçimde sürdürüldü. Örneğin Der Ewige Jude (“Ebedi Yahudi”) adlı propaganda filmi, Yahudileri aşağılamak ve toplumda nefret duygusunu büyütmek amacıyla kullanıldı. Böylece Yahudi düşmanlığı besleniyordu.

                                  Sistematik imha politikası doğrultusunda, çok sayıda toplama ve ölüm kampı kuruldu. Özellikle Yahudiler için Auschwitz-Birkenau, Treblinka ve Sobibor kampları doğrudan imha merkezleri olarak kullanıldı. Dachau ve Buchenwald gibi toplama kamplarında zorla çalıştırma, işkence ve sistematik yıldırma uygulandı. Mauthausen Kampı ise özellikle taş ocaklarında ağır koşullar altında zorla çalıştırma uygulamalarıyla biliniyordu. Nazi rejimi bu kamplar aracılığıyla milyonlarca insanı açlık, köle emeği, işkence ve kitlesel imha politikalarının hedefi hâline getirdi.

                                  Nazizm, bütün faşist propagandaların dayandığı demagojiyi akıl almaz bir ustalıkla kullandı. Toplama kamplarının girişlerinde yer alan “Arbeit Macht Frei” (“Çalışmak özgür kılar”) sloganı bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi. Tarihsel gerçeklikte ise bu söz, insanları sistematik ölüme gönderen büyük bir aldatma ve aşağılamanın sembolü hâline geldi.

                                  Bu kamplardaki gaz odalarında insanlara Zyklon B gazı verilerek kitlesel ölümler gerçekleştirildi. Cesetler ise krematoryum adı verilen fırınlarda yakıldı. Ölüm bile âdeta bir fabrika düzeni içinde planlandı. İmha süreçlerinde kapasite hesapları, verimlilik ölçümleri ve teknik organizasyonlar yapıldı. Böylece insanlık tarihinin en korkunç kitlesel yok etme mekanizmalarından biri kuruldu.

                                  Nazi rejiminin insanlık dışı uygulamalarının en bilinen isimlerinden biri de Auschwitz Toplama Kampı’nda görev yapan Josef Mengele idi. Mengele ve diğer Nazi doktorları, ikiz çocuklar üzerinde deneyler yaptılar; anestezi uygulanmadan ameliyatlar gerçekleştirdiler; göz rengini değiştirmeye yönelik girişimlerde bulundular ve insanlara bilinçli olarak enfeksiyon bulaştırdılar.

                                  Bunun yanı sıra, insanlar buzlu sularda bekletildi, yüksek irtifa koşulları simüle edilerek organların nasıl parçalandığı gözlemlendi, ölüm süreleri kronometreyle ölçüldü. Radyasyonla kısırlaştırma ve kimyasal enjeksiyonlar ise sözde “ırksal temizlik” sağlama yöntemleri olarak uygulandı. Bütün bu uygulamalar, Nazi rejiminin insan yaşamını nasıl tamamen değersizleştirdiğinin en vahşi örnekleri arasında yer aldı. Yaklaşık 6 milyon Yahudi, yukarıda aktarılan çeşitli yöntemlerle sistematik bir biçimde yok edildi.

                                  Nazi rejiminin hedefi yalnızca Yahudiler değildi. Romanlar da (Çingeneler) sistematik soykırıma uğradı. Engelli insanlardan yaklaşık 300 bin kişi, sözde “T4 Ötanazi Programı” kapsamında öldürüldü. Slav halkları “alt ırk” ilan edildi. Katledilen Romanların ve eşcinsellerin gerçek sayısı bugün hâlâ tam olarak bilinmemektedir.

                                  Nazi Almanya’sında 1933-1945 yılları arasında yaşananlar, Hannah Arendt’in faşizm ve totaliterlik üzerine yaptığı değerlendirmelerin neden hâlâ önemli olduğunu göstermektedir. Arendt’in “kötülüğün sıradanlaşması” kavramı, devlet eliyle örgütlenen ırkçılığın ve kitlesel suçların toplum içinde nasıl normalleştirilebildiğini çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır.

                                  Faşizmin sınıfsal karakterine ilişkin en bilinen değerlendirmelerden biri de Dimitrov’a aittir. Dimitrov faşizmi, “finans kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğü” olarak tanımlıyordu. Bu yaklaşım, faşizmi yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda sınıfsal ve siyasal bir egemenlik biçimi olarak da değerlendirmektedir.

                                  Nazi Almanya’sının askeri olarak yenilgiye uğratılmasında, Stalin önderliğindeki Sovyetler Birliği’nin belirleyici rol oynadığı tarihsel bir gerçektir. Özellikle Kızıl Ordu’nun verdiği büyük kayıplar ve yürüttüğü savaş Nazi rejiminin çöküşünde önemli bir etken oldu.

                                  Günümüz Almanya’sında yabancı düşmanlığının ve Nazilerin yeniden güç kazanması dikkat çekmektedir.  Özellikle AfD (Almanya için Alternatif) gibi Nazi ideolojisinden beslenen aşırı sağ partilerin siyasal etkisini artırması, Almanya’da Nazi geçmişiyle hesaplaşma tartışmalarını yeniden gündeme taşımaktadır. Bugün yükselen yabancı düşmanlığını ve aşırı sağın toplumsal etkisini anlayabilmek için, faşist Nazi rejiminin tarihsel mirasına ve bu mirasın toplum üzerindeki etkilerine bakmak gerekiyor.

                                  Sinti ve Romanlara karşı ırkçılık

                                  Naziler, Sinti ve Romanları “Aryan ırkını bozan yabancı unsurlar” olarak görüyor, toplum düzeni için bir “tehdit” olarak tanımlıyorlardı. Romanlar, “Asosyal”, “suça eğilimli” ve “ıslah edilemez” gibi damgalarla hedef hâline getiriliyorlardı. Ancak bu önyargılar yalnızca Nazi dönemine özgü değildi; Avrupa’da yüzyıllardır süren ayrımcı anlayışların devamı niteliğindeydi. Göçebe yaşam tarzları suç, ahlaksızlık ve düzensizlikle ilişkilendiriliyor; gittikleri birçok yerde dışlanıyorlardı.

                                  Sinti ve Romanlar, Nazi döneminde toplama kamplarında siyah üçgenle işaretleniyor ya da özel “çingene rozeti” ile ayrıştırılıyorlardı. Zorla çalıştırma, toplu infazlar, gaz odaları ve sistematik yok etme politikalarının hedefi hâline getirildiler. Araştırmalara göre Nazi döneminde Avrupa genelinde yaklaşık 250 bin ila 500 bin arasında Sinti ve Roman soykırıma uğradı.

                                  Birçok Avrupa ülkesinde sürgün edildiler, köleleştirildiler, çocukları ailelerinden zorla alındı ve yer yer toplu katliamlara maruz kaldılar. Aşağılayıcı tanımlarla yaftalandıklarından gittikleri birçok yerde kapılar yüzlerine kapandı. Nazi propagandasıyla Yahudiler gibi “toplum düşmanı” ilan edildiler.

                                  Savaş sonrasında da ırkçılık sona ermedi. Almanya, Fransa ve İtalya’da Romanların yaşam alanları uzun yıllar polis gözetimi altında tutuldu. Çekya, Slovakya, Macaristan ve Romanya gibi ülkelerde gettolaşma, ayrılmış okullar, aşırı sağ saldırılar ve zorla kısırlaştırma uygulamaları gündeme geldi.

                                  Türkiye’de de Romanlar uzun yıllardır “Çingene” yaftasıyla aşağılanmakta; “hırsız”, “tembel”, “dolandırıcı”, “üçkâğıtçı” ya da “uyumsuz” gibi önyargılarla damgalanmaktadırlar. Oysa müzikten zanaata, eğlence kültüründen gündelik yaşama kadar birçok alanda önemli katkılar sunmalarına rağmen, dışlanan topluluklardan biri olmuşlardır.

                                  Günümüz Almanya’sında ırkçılık

                                  Günümüz Almanya’sında AfD (Almanya için Alternatif) ve benzeri faşist örgütler, toplumsal korkuları ve göçmen karşıtlığını kullanarak güç kazanmaktadırlar. Özellikle göçmenlere, Müslümanlara ve Yahudilere yönelik saldırılarda dikkat çekici bir artış yaşanmaktadır. Medyada üretilen göçmen karşıtı söylemler, konut ve eğitim alanlarındaki ayrımcılık uygulamalarıyla birleşerek toplumsal dışlanmayı daha da derinleştirmektedir.

                                  Almanya’da resmî verilere göre yalnızca 2023 yılında 20 binin üzerinde aşırı sağ kaynaklı suç kaydedildi. Bu suçlar arasında fiziksel saldırılar, kundaklamalar ve nefret suçları önemli bir yer tutmaktadır. (Bundeskriminalamt, 2024, Politisch motivierte Kriminalität im Jahr 2023).

                                  Amadeu Antonio Vakfı’nın (Amadeu Antonio Stiftung) verilerine göre, Almanya’da 1990 yılından günümüze kadar faşist örgütlerin saldırıları sonucunda öldürülen insanların sayısı en az 219’dur.

                                  Almanya’da göçmenlere yönelik saldırıların en bilinen örnekleri kronolojik olarak şöyle sıralanabilir:

                                  • Amadeu Antonio Cinayeti (1990): Angola kökenli işçi Amadeu Antonio, neo-Naziler tarafından ağır şekilde dövülerek öldürüldü. Birleşme sonrası Almanya’daki ilk büyük ırkçı cinayetlerden biri olarak kabul edilmektedir.
                                  • Rostock-Lichtenhagen Pogromu (1992): Göçmenlerin ve sığınmacıların kaldığı binalar günlerce neo-Nazi grupların saldırısına uğradı. Polis uzun süre etkili müdahalede bulunmadı.
                                  • Mölln Kundaklaması (1992): Neonaziler tarafından gerçekleştirilen kundaklama saldırısında Türkiye kökenli bir aile hedef alındı; 3 kişi yaşamını yitirdi.
                                  • Solingen Kundaklaması (1993): Aşırı sağcılar tarafından bir Türk ailesinin yaşadığı ev ateşe verildi, 5 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda insan yaralandı.
                                  • NSU Cinayetleri (2000-2007): “Nasyonal Sosyalist Yeraltı” (NSU) adlı neo-Nazi terör örgütü, çoğu Türkiye kökenli 9 göçmeni ve bir polisi sistematik biçimde öldürdü.
                                  • Halle Sinagogu Saldırısı (2019): Silahlı bir neo-Nazi, Yom Kippur günü Halle’deki sinagoga saldırmaya çalıştı. İçeri giremeyince çevredeki insanları hedef aldı ve 2 kişiyi öldürdü.
                                  • Hanau Katliamı (2020): Nazi bir saldırgan, Hanau kentinde çoğu göçmen kökenli 9 kişiyi katletti.

                                  AfD (Almanya için Alternatif) bugün Almanya’da birinci partidir. Özellikle Doğu Almanya eyaletlerinde açık ara en yüksek oy oranlarına ulaşmaktadır. Parti, İslamofobik, göçmen karşıtı ve milliyetçi propagandalar üzerinden toplumsal hoşnutsuzluğu örgütlemeye çalışmaktadır.

                                  AfD, yalnızca “muhafazakâr” ya da “sağ popülist” bir hareket olarak değerlendirilemez; faşist ve neo-Nazi eğilimlerden beslenen açık faşist bir partidir. Parti yöneticilerinin bir bölümünün Nazi döneminde yapılanları küçümseyen ya da sıradanlaştıran açıklamaları, yabancı düşmanı ve İslamofobik propagandaları, neo-Nazi çevrelerle kurdukları ilişkiler ve ırkçı söylemleri, bu partinin siyasal karakterini açık biçimde ortaya koymaktadır.

                                  Apartheid rejimi (1948–1994, Güney Afrika)

                                  Afrika’daki beyaz sömürgeci ırkçılığı, “Afrikalıları uygarlaştırma” iddiasıyla meşrulaştırılmaya çalışılan sömürgeci üstünlük anlayışının devamı niteliğindeydi. Güney Afrika, Kenya ve Rodezya (bugünkü Zimbabve) gibi bölgelerde en verimli topraklar beyaz sömürgecilerin ve Avrupalı yerleşimcilerin elindeydi. Yerli halk ise rezerv alanlara sürüldü ve kendi topraklarından koparıldı.

                                  Sömürge yönetimleri tarafından kurulan toplama kampları ve kapatılmış yerleşim alanlarının temel amacı, yerli siyah nüfusu beyaz sömürgecilerden izole etmek, denetim altında tutmak ve siyasal olarak etkisizleştirmekti. Böylece yalnızca topraklara el konulmadı; aynı zamanda yerli halk üzerinde tam bir siyasal, ekonomik ve toplumsal kontrol sistemi kuruldu.

                                  Bu süreçte siyah halk, en ağır ve en düşük ücretli işlerde çalıştırılırken, temel siyasal haklardan, eğitim olanaklarından ve insanca yaşam koşullarından mahrum bırakıldı. Irk ayrımcılığı zamanla yalnızca sömürge yönetimlerinin uyguladığı bir politika olmaktan çıkıp, devletin bütün kurumlarına yerleşen sistematik bir baskı rejimine dönüştü.

                                   Afrikaans dilinde “ayrılık” anlamına gelen Apartheid, beyaz azınlığın siyah çoğunluk üzerindeki egemenliğinin devlet eliyle resmileştirilmiş biçimiydi. Kurumsal ırkçılığa dayanan bu sistem, nüfusu katı ırksal kategorilere ayırıyordu. Toplum; beyazlar, siyahlar, “renkliler” (coloured) ve Hintli/Asyalı topluluklar şeklinde sınıflandırılıyor, her gruba farklı haklar ve yaşam koşulları dayatılıyordu.

                                   

                                  YIL Siyah Nüfus Beyaz Nüfus Diğer (Hintli/Asyalı)
                                  1948 %75-77 %20-21 %3,5
                                  1960 %75 %19 %6
                                  1970 %76 %17 %7
                                  1980 %77-78 %15-16 %6-7
                                  1990 %78-80 %13-15 %7
                                  1994 %80 %12-13 %7-8

                                  (Kaynak: Güney Afrika’nın resmî istatistik kurumu oranları, tablo tarafımızdan oluşturuldu)

                                  • Otobüsler, trenler, plajlar, parklar, hastaneler ve okullar ırklara göre ayrılmıştı. Siyahlar ile beyazların aynı alanları kullanması büyük ölçüde yasaktı.
                                  • Beyaz azınlık, siyah çoğunluğu ayrımcı yasalar aracılığıyla şiddet uygulayarak baskı altında tutuyordu.
                                  • Siyah çocuklara çoğunlukla, yalnızca temel düzeyde eğitim veriliyor; eğitim, sağlık, konut ve ulaşım hizmetleri tamamen ayrıştırılmış biçimde örgütleniyordu.
                                  • Siyahların seçme ve seçilme hakkı büyük ölçüde yoktu; siyasal yaşam beyaz azınlığın denetimi altındaydı.
                                  • Siyahlar çoğunlukla madenlerde, tarım alanlarında, temizlik ve hizmet sektöründe en ağır ve düşük ücretli işlerde çalıştırılıyordu.
                                  • Aynı işi yapsalar bile siyah işçiler beyazlardan çok daha düşük ücret alıyor, sendikal hakları ciddi biçimde sınırlandırılıyordu.
                                  • Siyahların, beyazların yaşadığı bölgelere girebilmesi için “passbook” adı verilen geçiş belgelerini taşımaları gerekiyordu. Polis kontrollerinde bu belgeyi göstermeyenler gözaltına alınabiliyor ya da hapse atılabiliyordu.
                                  • Irklar arası aşk, evlilik ve cinsel ilişkiler yasaktı. Bu yasakları ihlal edenler hapis cezasına çarptırılabiliyordu.
                                  • Beyazlar nüfusun küçük bir bölümünü oluşturmasına rağmen ülke zenginliğinin ve en verimli toprakların büyük kısmını kontrol ediyorlardı.
                                  • Apartheid döneminde beyaz Güney Afrikalıların ortalama gelir düzeyi, siyah Güney Afrikalılardan kat kat yüksekti. İşsizlik, yoksulluk ve kötü yaşam koşulları ise esas olarak siyah halkın üzerine yıkılıyordu.

                                  Sömürgeci devletler, yerli halkların dillerini, inançlarını ve geleneklerini aşağılayarak kendi kültürlerini “üstün uygarlık” olarak dayattılar. “Uygarlaşmak”; Fransızca ya da İngilizce konuşmak, Avrupalılar gibi yaşamak ve onların yaşam tarzını benimsemekle eşdeğer gösterildi. Böylece kültürel baskı ve asimilasyon, sömürgeciliğin önemli araçlarından biri hâline geldi.

                                  Yaklaşık yarım yüzyıl boyunca hüküm süren Apartheid rejimi, başta Nelson Mandela olmak üzere apartheid karşıtı hareketlerin yürüttüğü uzun mücadele sonucunda sona erdi. Mandela’nın 27 yıllık hapis yaşamı, bu direnişin sembollerinden biri hâline geldi. 27 Nisan 1994’te yapılan ilk çok ırklı demokratik seçimlerin ardından Mandela devlet başkanı seçildi ve Apartheid rejimi resmen sona erdi.

                                  Bu mücadelede African National Congress (ANC), Pan Africanist Congress (PAC), işçi direnişleri, köylü hareketleri ve uluslararası dayanışma kampanyaları önemli rol oynadı. Ancak günümüzde Apartheid rejimi hukuken sona ermiş olsa da, onun ekonomik ve toplumsal mirası büyük ölçüde varlığını sürdürmektedir. Ayrımcılık yasalarla yasaklanmış olsa bile, yoksulluk, gelir eşitsizliği ve siyah-beyaz ayrımı farklı biçimlerde etkisini sürdürmektedir.

                                  ABD’de ırk ayrımcılığı

                                  Avrupalı sömürgeciler, özellikle İspanyol, Portekizli, İngiliz ve Fransız güçler Amerika kıtasını işgal edip yerli halkları katliamlar ve soykırımlarla büyük ölçüde yok ettikten sonra, ele geçirdikleri geniş topraklarda çalıştırmak üzere Afrika kıtasından milyonlarca siyah insanı zorla Amerika’ya taşıdılar. Bunun adı Transatlantik Köle Ticareti‘ydi.

                                  Köleleştirilen insanlar çoğunlukla 15–35 yaş aralığındaki genç ve fiziksel olarak “dayanıklı” görülen kişiler arasından seçiliyordu. Ancak gemilerde aylar süren insanlık dışı yolculuklarda binlerce köle zincirlerle bağlı hâlde dizanteri, çiçek hastalığı, tifüs, açlık ve kötü koşullar nedeniyle yaşamını yitiriyordu. Birçoğu karaya ulaşamadan denize atılıyor, okyanusta ölüme terk ediliyordu.

                                  Afrika’dan Amerika’ya ilk düzenli köle sevkiyatları 1501-1503 yılları arasında Portekizli ve İspanyol sömürgeciler tarafından başlatıldı. İlk büyük duraklar Karayipler, özellikle Hispanyola ve Küba adaları oldu.

                                  Köle ticareti özellikle 1700-1800 yılları arasında büyük bir yoğunluğa ulaştı. Tarihçiler, Transatlantik Köle Ticareti’nin yaklaşık %60’ının bu dönemde gerçekleştiğini belirtmektedirler. İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nde köle ticareti 1807-1808 yıllarında resmî olarak yasaklandıysa da, kölelik sistemi uzun yıllar boyunca varlığını sürdürdü.

                                  Karl Marx, köle ticaretini kapitalizmin gelişiminde “yan unsur” olarak değil, kapitalist birikimin kurucu şiddet mekanizmalarından biri olarak değerlendiriyordu. Marx’a göre kapitalizm, barışçıl ticaret ilişkileriyle değil, kölelik, sömürgecilik, soykırım ve zor yoluyla yükseldi.

                                  Bu anlayışı Kapital’in birinci cildinde şu sözlerle ifade ediyordu:

                                  “Amerika’da altın ve gümüşün bulunması, yerli halkın kökünün kazınması, köleleştirilmesi ve madenlere gömülmesi; Doğu Hint Adalarının elegeçirilmeye ve yağmalanmaya başlanması; Afrika’nın, kara-deri ticaretinin av alanı haline getirilmesi kapitalist üretim çağının pembe renkli şafak işaretleriydi.” (“Kapital 1. Cilt”, Marx, s. 715, Sol Yayınları, Onuncu Baskı, Mayıs 2011, Ankara)

                                  Marx ayrıca modern sanayinin köle emeğiyle ilişkisini şu sözlerle vurguluyordu:

                                  “Kölelik olmadan pamuk olmaz, pamuk olmadan çağdaş sanayi olmaz. Kölelik sömürgelere değer kazandırmıştır; sömürgeler dünya ticaretini yaratmıştır; dünya ticareti büyük boyutlu makineleşmiş sanayinin zorunlu şartıdır.” (“Felsefenin Sefaleti”, Marx, s. 208, Sol Yayınları, Ekim 1966, Ankara)

                                  Bu değerlendirmeler, köle emeğinin ve sömürgeciliğin kapitalizmin tarihsel gelişiminde oynadığı merkezi role işaret etmektedir. Marx burada köleliği ahlaki olarak savunmuyor; kapitalist ekonominin tarihsel gelişiminde köleliğin oynadığı merkezi rolü anlatıyor. Ona göre modern sanayi, dünya ticareti ve özellikle pamuk üretimi, büyük ölçüde köle emeği üzerine kurulmuştur.

                                  Komünist Manifesto’da, “Burjuvazi, dünya pazarını yaratarak bütün üretim ilişkilerini altüst etti.” denilirken, aynı zamanda kapitalizmin dünya çapındaki yayılmasının sömürgecilik ve yağma ile bağlantısına da dikkat çekiliyordu. Marksist anlayışa göre sermaye birikimi yalnızca Avrupa’daki üretim süreçleriyle değil, Avrupa dışındaki halkların sömürülmesi, toprakların yağmalanması ve köle emeğinin acımasızca kullanılmasıyla gerçekleşti.

                                  “Modern” Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşu ve yükselişi de beyaz Avrupalı sömürgecilerin yerli halklara yönelik katliamları, toprak gaspları ve siyah köle emeğinin sömürülmesi üzerine kuruldu. Yerli Amerikalılar büyük ölçüde soykırıma uğratılırken, Afrika’dan zorla getirilen milyonlarca siyah insan plantasyonlarda insanlık dışı koşullarda çalıştırıldı.

                                  Atlantik köle ticareti, resmî yasaklara rağmen 1830-1860 yılları arasında da kaçak yollarla sürdürüldü. Tarihsel kayıtlara göre Afrika’dan zorla gemilere bindirilen yaklaşık 12,5 milyon insanın ancak yaklaşık 10 milyonu Amerika kıtasına ulaşabildi. Milyonlarca insan ise yolculuk sırasında açlık, hastalık, işkence ve kötü koşullar nedeniyle yaşamını yitirdi. Kayıtlara geçen ölü sayısının yaklaşık 2 milyon olduğu belirtilmektedir.

                                  Bu ırkçı egemenliği sürdürmek için özel yasalar çıkarıldı. Jim Crow yasaları (1877-1964), siyahlarla beyazlar arasında sistematik ayrımcılığı yasallaştıran uygulamaların en önemli örneklerinden biriydi. Bu yasalarla;

                                  • Siyahların oy kullanması, eğitim ve sağlık hizmetlerinden eşit biçimde yararlanması fiilen engelleniyordu. Okullarda, otobüslerde, restoranlarda ve gündelik yaşamın hemen her alanında ayrımcılık uygulanıyordu.
                                  • Siyahlar, beyaz egemen düzene boyun eğdikleri ve ucuz iş gücü olarak çalıştıkları sürece baskı sistemi devam etti.
                                  • ABD İç Savaşı’nın ardından 1865 yılında yapılan 13. Anayasa değişikliğiyle kölelik resmî olarak kaldırılmış olsa da, özellikle Güney eyaletlerde siyah halk üzerindeki baskı ve ayrımcılık farklı biçimlerde sürdürüldü.
                                  • 1950’li ve 1960’lı yıllarda Rosa Parks, Malcolm X ve Martin Luther King Jr. gibi isimlerin öncülüğünde sivil haklar hareketi yükseldi. Bu mücadeleler sonucunda 1964 yılında çıkarılan Sivil Haklar Yasası ile ırk ayrımcılığı hukuken yasaklandı.
                                  • Irkçılığa ve köleliğe karşı en önemli tarihsel başkaldırılardan biri de Haitian Revolution oldu. Haiti’de köleleştirilen siyahların öncülüğünde gerçekleşen bu devrim, tarihte kölelerin başarıya ulaştırdığı ilk büyük ayaklanma olarak kabul edilmektedir.
                                  • Günümüzde ırk ayrımcılığı yasal olarak yasaklanmış olsa da, sistematik ırkçılık; polis şiddeti, eğitim, sağlık, barınma ve adalet sistemi içinde varlığını sürdürmektedir. Örneğin 1991’de siyah yurttaş Rodney King’in polis tarafından ağır biçimde dövülmesi sonrasında Los Angeles’ta büyük isyanlar yaşandı. 2020 yılında ise George Floyd’un polis tarafından öldürülmesiyle başlayan “Black Lives Matter” (Siyahların Hayatı Değerlidir) hareketi küresel bir protesto dalgasına dönüştü.
                                  • 2026 yılının Ocak ayında Minneapolis, federal göçmenlik güçlerinin (ICE ve Sınır Devriyesi) yoğun operasyonlarının merkezlerinden biri hâline geldi. Federal ajanların gerçekleştirdiği operasyonlarda 37 yaşındaki hemşire Alex Pretti ve 37 yaşındaki Renée Nicole Good’un öldürülmesi ülke çapında büyük protestolara yol açtı. Bu olaylar, göçmenlik politikaları, polis şiddeti ve devletin güç kullanımı üzerine tartışmaları yeniden büyüttü.
                                  • Günümüzde ABD’de Hispanikler (Latin Amerika kökenliler), Asyalılar ve Müslümanlar da ayrımcılık ve nefret söylemlerinin hedefi olmaya devam etmektedirler. Demokrat ya da Cumhuriyetçi hükümetlerin işbaşında olması, göçmen karşıtı devlet politikalarının temel yönelimini köklü biçimde değiştirmemektedir. Sınır duvarları, sert göçmenlik uygulamaları ve güvenlik politikaları devlet stratejisinin önemli parçaları olarak sürdürülmektedir.

                                  Günümüz ABD’sindeki ırkçılığın kökleri, emperyalist devletin tarihsel kuruluş sürecine kadar uzanmaktadır. Kölelik, sömürgecilik, yerli halkların yok edilmesi ve siyah emeğinin sömürülmesi üzerine kurulan düzenin izleri, bugün de siyasal ve toplumsal yapıda varlığını sürdürmektedir. Burjuva siyasetin damarlarında ırkçılık hâlâ etkili bir unsur olarak yaşamaktadır.

                                  Bugünkü Trump yönetiminin göçmen karşıtı, saldırgan ve açık biçimde ayrımcı politikaları da tarihsel olarak bu mirastan beslenmektedir. ABD’de seçimden seçime değişen başkanlar ve hükümetler olsa da, devletin temel yapısında beyaz üstünlükçü anlayışın ve emperyalist çıkarların etkisi büyük ölçüde devam etmektedir.

                                  Amerika’da özellikle siyah hareketi içinde gelişen “Stay Woke” (“uyanık kal, farkında ol”) sloganı ise zamanla yalnızca ırkçılığa karşı değil; cinsiyetçiliğe, toplumsal eşitsizliklere, ayrımcılığa ve baskının farklı biçimlerine karşı mücadele eden hareketlerin ortak sloganlarından biri hâline gelmiştir.

                                  Avustralya’nın İngilizler tarafından işgali (1788)

                                  Avustralya kıtasında yerli halklar yaklaşık 60 bin yıldan daha uzun bir süredir yaşıyorlardı. Yüzlerce farklı topluluk ve 250’den fazla dil ile zengin bir kültürel yaşam varlık gösteriyordu. Ancak İngiliz sömürgeciliğiyle birlikte özellikle Aborijin halklara yönelik “yerleşimci sömürgecilik” süreci başladı.

                                  İngilizler 1788 yılında Avustralya’ya yerleşirken kıtayı “terra nullius” yani “kimseye ait olmayan toprak” ilan ettiler. Böylece yerli halkların varlığı ve toprak üzerindeki tarihsel hakları yok sayıldı. Toprakların zorla ele geçirilmesi, yerli halkların yaşam alanlarının parçalanması ve sömürge yerleşimlerinin yayılması sistematik bir yıkım sürecini beraberinde getirdi.

                                  Hayvancılık için getirilen büyük sürüler yerli halkların av alanlarını tahrip etti. Askerî saldırılar, zorla yerinden etmeler ve sömürgecilerle birlikte yayılan çiçek hastalığı, grip ve benzeri salgınlar büyük kitlesel ölümlere yol açtı. Araştırmalara göre bazı bölgelerde yerli nüfusun yarısından fazlası yaşamını yitirdi.

                                  Britanya İmparatorluğu yalnızca doğrudan katliam yöntemlerine değil; aç bırakma ve ekonomik yıkım politikalarına da başvurdu. Yerli halkların temel besin kaynakları yok edildi, su kaynakları kontrol altına alındı ve birçok topluluk açlık koşullarına sürüklendi. Böylece sömürgecilik yalnızca askeri işgal değil; aynı zamanda sistematik bir toplumsal ve kültürel yok etme süreci olarak işletildi.

                                  İngiliz sömürge yönetimi altında kurulan Avustralya devletinde, 1910’lu yıllardan 1970’lere kadar yerli çocuklar ailelerinden zorla alınarak beyaz ailelere ya da devlet kurumlarına yerleştirildiler. “Stolen Generations” (“Çalınmış Kuşaklar”) olarak adlandırılan bu asimilasyon politikasının temel amacı, yerli halkların kimliğini, kültürünü ve toplumsal bağlarını yok etmekti.

                                  Bu süreçte yalnızca çocuklar ailelerinden koparılmadı; aynı zamanda yerli dilleri, gelenekleri ve kültürel yaşam biçimleri de sistematik baskı altına alındı. Böylece yerli halklar hem biyolojik hem de kültürel yıkıma uğratıldı.

                                  Günümüzde Avustralya’nın nüfusu yaklaşık 26 milyondur. Aborijinler ve Torres Strait Adalılarından oluşan yerli nüfus ise yaklaşık 1 milyon kişidir ve toplam nüfusun yaklaşık %3,8’ini oluşturmaktadır. İngiliz sömürgeleştirmesi öncesinde Avustralya’daki yerli nüfusun büyüklüğü konusunda kesin veriler bulunmamakla birlikte, araştırmacılar nüfusun 300 bin ile 1 milyonun üzerinde, hatta bazı yeni çalışmalara göre daha yüksek olabileceğini tahmin etmektedir. İngiliz sömürgeciliğiyle birlikte salgın hastalıklar, katliamlar, zorla yerinden etmeler ve asimilasyon politikaları yerli toplum üzerinde ağır yıkımlara yol açmış, nüfusun önemli ölçüde azalmasına neden olmuştur.

                                  Britanya İmparatorluğu’nun “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olarak yükselişi, yalnızca ekonomik ve askerî güçle değil; sömürgecilik, yerli halkların topraklarının gasp edilmesi, kitlesel katliamlar ve sistematik asimilasyon politikalarıyla da şekillenmiştir.

                                  Türkiye’de ırkçılık

                                  Osmanlı İmparatorluğu’nda modern anlamıyla biyolojik temelli bir ırkçılıktan söz etmek güçtür. Ancak bu durum, Osmanlı’nın eşitlikçi bir yapıya sahip olduğu anlamına da gelmez. Osmanlı düzeni büyük ölçüde din temelli bir siyasal yapı ve sınıfsal hiyerarşi üzerine kuruluydu. Müslüman olanlarla olmayanlar arasında hukuksal ve toplumsal farklılıklar bulunuyor; egemenlik ilişkileri din, sınıf ve devlet otoritesi temelinde şekilleniyordu. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti dönemindeki modern ırkçılığı doğrudan Osmanlı’nın doğal devamı olarak değerlendirmek eksik kalır.

                                  Türkiye’de ırkçılığın gelişimi, büyük ölçüde ulus-devlet inşa süreciyle bağlantılıdır. Özellikle İttihat ve Terakki Partisi döneminde, Osmanlı’nın çözülüşünü durdurmak amacıyla “Türkçülük” ideolojileri öne çıktı. 1908-1918 yılları arasında gelişen bu anlayış, imparatorluğu ortak Ümmetçi Osmanlı kimliği altında tutma düşüncesinden giderek uzaklaşarak etnik temelli Türk milliyetçiliğine yöneltti. 1915 Ermeni Soykırımı ve Osmanlı’nın son döneminde yaşanan kitlesel tehcirler, katliamlar ve ulusal azınlıklara yönelik baskılar da bu ırkçı siyasetin bir sonucuydu.

                                  1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi de ulus-devlet inşa sürecinin önemli kırılma noktalarından biri oldu. “Etnik ve dinsel açıdan homojen devlet” anlayışına dayandırılan bu süreçte, yüz binlerce insan yaşadığı topraklardan koparıldı. Türkiye’den yaklaşık 1,5 milyon Ortodoks Rum ve Karamanlı Hristiyan Türk Yunanistan’a gönderilirken, Yunanistan’dan da değişik halklardan yaklaşık 400-500 bin Müslüman Türkiye’ye gönderildi. Bu zorunlu nüfus değişimi, her iki tarafta da büyük trajedilere, yoksulluğa ve toplumsal yıkımlara yol açtı.

                                  Türkiye’de 1920-1930 yılları arasındaki temel ideoloji Kurtuluş Savaşı’nın birleştirici gücü olan Milliyetçilik ve modernleşme/çağdaşlaşma hedefi olan Cumhuriyetçilik temellerine dayanıyordu. Henüz sistemleşmiş bir “resmi ideoloji” yoktu.

                                  1930’lu yıllardan sonra Alman romantik milliyetçiliği, sosyal Darwinizm ve Avrupa’daki ulus-devlet modelleri önemli ölçüde etkili oldu. Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanan ulus-devlet politikaları çerçevesinde asimilasyon anlayışı güç kazandı. Bu yıllarda Türkçülük yanında Turancılık fikirleri de hortladı.

                                  Türkiye’deki ırkçılık ve milliyetçilik açık biyolojik üstünlük iddialarından ziyade inkâr, asimilasyon, dışlama ve farklı kimlikleri görünmez kılma politikaları üzerinden şekillendi. Bu nedenle Türkiye’de ırkçılık, çoğu zaman “yok sayma”, “tek kimlik dayatması” ve tarihsel sorunların üzerini örtme biçimlerinde ortaya çıktı. Türkiye Cumhuriyeti’nin varoluş sürecinde “makbul vatandaş” anlayışı; Türk kimliğiyle tanımlanan, Türkçe konuşan ve resmî ideolojiye uyumlu birey modeli üzerinden şekillendirildi. “Ne mutlu Türk‘üm diyene” gibi söylemler üzerinden ortak ve tekçi bir ulusal kimlik yaratılmaya çalışılırken, başta Kürtler olmak üzere farklı etnik ve kültürel kimlikler uzun yıllar bastırıldı ya da yok sayıldı. “Herkes Türktür, Türk olmayıp karşı çıkan zorla Türkleştirilir” anlayışı, tekçi ulus-devlet politikasının temel yaklaşımı hâline geldi. “Tek millet, tek devlet, tek dil, tek kimlik,” söylemleri de bu anlayışın siyasal yansımaları olarak ortaya çıktı.

                                  Kürtler “dağ Türkleri” olarak tanımlandı; Kürt kimliği ve dili inkâr edildi. Kürtlerle birlikte Aleviler, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Romanlar ve Araplar da baskı, dışlanma, görünmez kılma ve asimilasyon politikalarıyla karşı karşıya kaldılar.

                                  Örneğin 1934 tarihli İskân Kanunu, “nüfusun ülke içinde dengeli dağıtılması” ve “ulusal birliğin güçlendirilmesi” gerekçeleriyle çıkarıldı. Ancak uygulamada bu yasa özellikle Türk olmayan, Türkçe konuşmayan ya da devletin “Türk kültürüne uygun görmediği” toplulukları hedef aldı. Başta Kürtler olmak üzere birçok ulusal azınlık zorunlu iskân ve sürgün politikalarıyla karşı karşıya bırakıldı.

                                  Kürt sürgünleri ve özellikle 1937-1938 Dersim harekâtı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin devlet eliyle yürütülen en kapsamlı bastırma ve zorunlu dağıtma operasyonu idi. Operasyon sırasında hava bombardımanları ile desteklenen toplu infazlar yapıldı ve mağaralara sığınan insanlar yakıldı.  Dersim üzerine, o dönemde bazı çocukların ailelerinden koparılarak asker ve memur ailelerine verildiği, isimlerinin değiştirildiği ve kimliklerinden uzaklaştırıldığı yönünde çok sayıda anlatım ve araştırma bulunmaktadır. Bu süreçte hayatta kalan binlerce aile Dersim, Ağrı, Muş, Bitlis ve Van çevresinden alınarak Manisa, Balıkesir, Konya, Afyon ve Eskişehir gibi Batı Anadolu kentlerine zorla dağıtıldı.

                                  Romanlara yönelik uygulamalarda da benzer biçimde denetim ve dağıtma politikaları öne çıktı. Göçebe yaşam tarzı yasaklandı, Roman topluluklarının belirli bölgelerde yoğunlaşması engellenmeye çalışıldı ve polis gözetimi artırıldı.

                                  1934’te Trakya Olayları sırasında Yahudilere yönelik saldırılar, tehditler, yağmalar ve zorunlu göç uygulamaları yaşandı. Resmî söylemde bu olaylar “halk tepkisi” olarak sunulsa da birçok araştırmacı olayların dönemin milliyetçi atmosferi ve Avrupa’da yükselen faşist hareketlerle bağlantılı biçimde geliştiğine dikkat çekmektedir. Özellikle Nazi Almanya’sında güç kazanan anti-semitik politikaların etkisi, Türkiye’deki Yahudi karşıtı söylemlerde de hissediliyordu. Olaylar sonucunda çok sayıda Yahudi aile Trakya’yı terk etmek zorunda kaldı.

                                  Varlık vergisi (1942)

                                  Varlık Vergisi, Türkiye’de ayrımcı politikaların ekonomik araçlar üzerinden nasıl uygulanabildiğini gösteren en çarpıcı örneklerden biridir. Vergi uygulaması büyük ölçüde keyfî biçimde belirlendi; beyan esasına dayanmıyor, itiraz ve yargı yolları ise fiilen kapalı tutuluyordu.

                                  Uygulamada nüfus; Müslüman (M), Gayrimüslim (G), Dönme (D) ve Ecnebi (E) gibi kategorilere ayrıldı. Vergi yükünün büyük bölümü özellikle gayrimüslim yurttaşların üzerine yıkıldı. Böylece Ermeni, Rum ve Yahudi tüccar ve mülk sahipleri ağır ekonomik baskıyla karşı karşıya bırakıldı.

                                  Vergiyi kısa süre içinde ödeyemeyenler “devlete karşı yükümlülüğünü yerine getirmeyen unsurlar” olarak damgalandı; evlerine, dükkânlarına, arsalarına ve fabrikalarına el konuldu. Birçok mülk piyasa değerinin çok altında fiyatlarla el değiştirerek Türk-Müslüman sermaye çevrelerinin eline geçti.

                                  1943 yılından itibaren vergiyi ödeyemeyenler Erzurum Aşkale başta olmak üzere Erzincan ve Sivrihisar gibi bölgelere çalışma kamplarına gönderildi. Bu süreç, gayrimüslim topluluklar üzerinde hem ekonomik hem de toplumsal açıdan ağır yıkımlara yol açtı.

                                  6-7 Eylül pogromu (1955)

                                  1955 yılında yaşanan 6-7 Eylül Pogromu, Türkiye tarihindeki en büyük azınlık karşıtı saldırılardan biri olarak hafızalara kazındı. “Gerekirse giderler” anlayışının egemen olduğu bu süreçte, başta Rumlar olmak üzere Ermenilere ve Yahudilere ait işyerleri, evler, kiliseler, mezarlıklar ve okullar organize saldırıların hedefi hâline geldi.

                                  İstanbul’da gerçekleşen yağma, yıkım, şiddet ve linç girişimleri sırasında binlerce işyeri ve konut tahrip edildi. Araştırmalara göre 4 binden fazla işyeri, yaklaşık 2 bine yakın ev ile çok sayıda kilise, mezarlık ve okul saldırıya uğradı. Olaylar sonucunda çok sayıda insan yaralandı, azınlık toplulukları büyük korku yaşadı ve binlerce kişi Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı. 6-7 Eylül Pogromu, Türkiye’de milliyetçi-ırkçı politikaların azınlıklara yönelik organize baskı ve sindirme örneklerinden biridir.

                                   “Vatandaş, Türkçe Konuş!”

                                  “Vatandaş, Türkçe Konuş!” kampanyası, Türkiye’de ulus-devlet inşa sürecinde uygulanan dil merkezli asimilasyon politikalarının en bilinen örneklerinden biri oldu.  Kampanyanın temel amacı, kamusal alanda Türkçe dışındaki dillerin kullanımını baskı altına almak ve toplumun tek dil etrafında şekillendirilmesini sağlamaktı. Başta Kürtler olmak üzere Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Araplar ve Romanlar ile onların konuştukları diller hedef hâline getirildi.

                                  Türkçe dışında konuşan insanlar zaman zaman aşağılandı, para cezalarıyla karşılaştı ya da toplumsal baskıya maruz bırakıldı. Böylece farklı diller ve kültürel kimlikler görünmez hâle getirilmeye çalışıldı. Bu politikalar sonucunda birçok topluluk kendi anadilini kamusal yaşamdan çekmek zorunda kaldı ve ciddi ölçüde kültürel asimilasyon yaşandı.

                                  Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi

                                  1930’lu yıllarda, özellikle 1931-1935 arasında, devlet destekli resmî tarih anlayışı çerçevesinde Türk Tarih Tezi geliştirildi. Bu tezde Türkler, Orta Asya’dan çıkan en eski ve uygarlık kurucu milletlerden biri olarak gösteriliyordu. Sümerler, Hititler, Etrüskler ve Anadolu’daki birçok eski uygarlığın Türk kökenli olduğu ileri sürülüyordu. Böylece Anadolu’nun tarihsel sahipliğinin Türklere ait olduğu fikri güçlendirilmeye çalışılıyor; “Biz buraya sonradan gelmedik, en eski uygarlıkların devamıyız” anlayışı resmî ideoloji hâline getiriliyordu.

                                  Bu yaklaşım, Anadolu’nun çok kültürlü tarihini büyük ölçüde görmezden geliyor; farklı halkların ve medeniyetlerin tarihsel varlığını ikinci plana itiyordu. Milliyetçi tarih anlayışı üzerinden toplumu ortak ve tekçi bir kimlik altında birleştirmek hedeflenirken, devlet eliyle tarih yeniden kurgulanıyordu.

                                  Bu tezleri destekleyen bir başka yaklaşım da 1930’lu yıllarda geliştirilen Güneş Dil Teorisi oldu. Bu teoriye göre dünyadaki bütün dillerin kökeni Türkçeye dayanıyordu. Türkçe, insanlığın en eski ve temel dili olarak sunuluyordu. Amaçlardan biri de Türkçeyi tarihsel ve kültürel bakımdan “evrensel” bir dil konumuna yerleştirmekti.

                                  Mustafa Kemal Atatürk döneminde resmî destek gören bu teori, Atatürk’ün ölümünden sonra devlet tarafından sessizce geri plana itildi. Herhangi ciddi bir resmî özeleştiri yapılmadan, zamanla akademik ve siyasal etkisini büyük ölçüde kaybetti.

                                  19.yüzyılda Macar, Fin ve Eston dilbilimci ve araştırmacıların çalışmalarıyla akademik bir zemin kazanan Turancılık ve ondan etkilenerek gelişen Türkçülük ise sonraki dönemlerde farklı biçimlerde varlığını sürdürdü. Önce Ziya Gökalp ve 1940’lı yıllarda da Nihal Atsız gibi isimlerin etkisiyle yaygınlaşan Türkçü-Turancı düşünceler, 1950’li yıllarda Türkçü dernekler çevresinde yeniden örgütlendi. 1960’lı yıllardan itibaren Alparslan Türkeş ve MHP çizgisiyle birlikte modern Türk milliyetçiliği ve aşırı sağ hareketler içinde etkisini sürdürdü. Bozkurt kelimesi ilk kez 1969 Adana Kongresi’nde Türkeş tarafından kullanıldı. Bu tarihten itibaren MHP gençliğinin gayrıresmi ismi olarak kullanıldı. Bozkurt işareti ise tüm Türk kavimlerinin ortak bir kadim sembolü iken 1990’dan sonra yine Türkeş tarafından özellikle Gagavuz Türklerinden apartılarak kullanılmaya başlandı.

                                  Günümüzde halk arasında yükselen ırkçı ve aşırı milliyetçi söylemler önemli ölçüde bu tarihsel doktrinlerden beslenmektedir. Özellikle Kürt, Ermeni ve Arap karşıtı söylemlerin yaygınlaştırılmasında aşırı milliyetçi çevreler belirleyici rol oynamaktadırlar.

                                  Son yıllarda yeniden öne çıkarılan Turancılık anlayışı da, Türklerin “doğal lider millet” olduğu düşüncesi üzerine kurulmaktadır. “Türk dünyasının liderliği”, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne”, “Türk askeri disiplini” gibi söylemler; tarih boyunca Türklerin üstün, düzen kurucu ve yönetici bir halk olduğu fikrini yüceltmektedir. Bu yaklaşım, romantize edilmiş bir Orta Asya mitolojisi üzerinden milliyetçi ve dışlayıcı bir siyasal anlayışı beslemektedir.

                                  Fin tarihçi Matthias Alexander Castrén tarafından Ural-Altay kavimlerinin birliğini sağlamak amaçlı ortaya atılmış bir görüştür. Macar milliyetçiliğinin bir türü olan Pan-Turanizm, 1839’larda Panslavizm’e tepki olarak ortaya çıkmıştır. Amaç, Türklerle akraba olan tüm milletleri içine alan birlik fikri Türk halklarının bir çatı altında toplanmasıdır. Irkçılıktan ziyade klasik milliyetçi bir akımdır. 1935’ten sonra Türkiye’de bazı Türkçüler tarafından Türkçülük ile harmanlanarak yaygınlaştırılmaya çalışıldı. Ama devletin resmi ideolojisi ile ters düştüğü için taraftarları kovuşturmaya uğradı. Yaygınlaştırılamadı.

                                  Suriyeli sığınmacılar ile Afganlar, Afrikalılar ve diğer göçmen gruplara yönelik artan ırkçı söylemler de toplumsal yaşamın birçok alanında karşılık bulmaktadır. 2011’den itibaren milyonlarca Suriyelinin Türkiye’ye sığınması, aşırı milliyetçi ve faşist çevreler tarafından propaganda malzemesi hâline getirildi. “Artık yeter, gitsinler” söylemleri toplum içinde yaygınlaştırılırken; göçmenler ekonomik krizlerin, işsizliğin ve toplumsal sorunların sorumlusu gibi gösterilmektedir.

                                  Bugün göçmenler için kullanılan “pis”, “hırsız”, “güvenliğimizi tehdit ediyorlar” gibi aşağılayıcı ifadelerin toplum içinde karşılık bulması, yıllardır üretilen milliyetçi ve yabancı düşmanı propagandanın bir sonucudur. Korku, ekonomik belirsizlik ve kimlik krizleri derinleştikçe, ırkçılık daha da güç kazanmaktadır.

                                  Irkçılık çoğu zaman yalnızca bilgisizlikten değil, korkudan, güvensizlikten ve kriz dönemlerinde yaratılan düşmanlaştırma siyasetinden beslenmektedir. İşsizlik ve gelir eşitsizliği arttığında, egemen siyaset çoğu zaman emekçilerin öfkesini sömürü düzeninden uzaklaştırmak için göçmenlere ve “öteki” olarak gösterilen kesimlere yönlendirmektedir. Böylece emekçilerin ortak sorunları görünmez hâle gelirken, egemen sınıfların sömürü düzeni varlığını sürdürmektedir. Emekçiler milliyetçilik ve ırkçılık temelinde birbirine düşürüldükçe, sömüren sınıfların ekonomik ve siyasal egemenliği daha da güçlenmektedir.

                                  Irkçılıkla mücadelede bayrağımız sosyalizmin ve komünizmin bayrağıdır

                                  Irkçılık yalnızca bir “cehalet sorunu” ya da birkaç “kötü insanın” davranışı değildir. Irkçılık, kapitalist sömürü düzeninin; devletin, sermayenin ve egemen sınıfların emekçileri bölüp yönetme araçlarından biridir. Bu nedenle ırkçılık yalnızca ahlak dersleriyle, “sevgi”, “hoşgörü” ya da “hepimiz insanız” söylemleriyle ortadan kaldırılamaz.

                                  Kapitalist devlet politikaları tarafından beslenen ırkçılık, işçiyi işçiye düşman eder. Yoksullar, millet ve ırk adına birbirine kırdırılırken sömürü düzeni varlığını sürdürür. Emekçilerin ortak çıkarları görünmez hâle getirilir. Öfke gerçek sömürü düzenine değil “öteki” olarak gösterilen halklara ve göçmenlere yönlendirilir.

                                  Karl Marx’ın yaklaşımında da ırkçılık yalnızca ahlaki değil; politik ve ekonomik bir sorundur. Burjuvazi tarih boyunca işçi sınıfını bölmek için ulusal, etnik ve dinsel farklılıkları kullanmıştır. Marx’ın İngiliz işçileri ile İrlandalı işçiler arasındaki ilişkiye dair değerlendirmelerinde bu durum açık bir biçimde görülür. İngiliz işçisine “üstünlük” duygusu verilirken İrlandalı işçiler ucuz iş gücü olarak kullanılmış, böylece işçi sınıfının birleşmesi engellenmiştir.

                                  Bugün de emekçiler benzer biçimde; Türk-Kürt, beyaz-siyah, yerli-göçmen ayrımları üzerinden birbirine düşürülmektedirler. Irkçılık ve milliyetçilik yükseldikçe kazananlar emekçiler değil, sömürü düzenini sürdüren egemen sınıflar olmaktadır.

                                  Vladimir Lenin’in savunduğu ve teorisini yaptığı “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” ilkesi, emekçiler arasında gerçek enternasyonal dayanışmanın temel koşullarından biridir. Lenin, Rus şovenizmine ve büyük Rus milliyetçiliğine karşı Polonya, Finlandiya ve Baltık halklarının kendi kaderlerini tayin hakkını savunarak yalnızca teorik bir tutum almamış, bunu siyasal pratikte de uygulamaya çalışmıştır.

                                  Kendini sosyalist, devrimci ya da komünist olarak tanımlayan herkes açısından ırkçılığa karşı mücadele temel bir sorumluluktur. Bu anlayışa göre;

                                  • Irkçılık bireysel bir ahlak sorunu değil, sistemsel ve sınıfsal bir sorundur.
                                  • Ezilen halkların ve baskı gören toplulukların yanında durmak esastır. Bu dayanışma, eleştiri hakkını ortadan kaldırmaz, ancak ezilenin haklarını savunmayı temel alır.
                                  • Ulusal sorun inkâr edilemez; ulusların kendi kaderini tayin hakkı yani ayrılıp ayrı devlet kurma hakkı koşulsuz biçimde savunulur.
                                  • Dünya işçi ve emekçilerinin birliği üstünlük için değil, eşitlik ve özgürlük için savunulur.
                                  • “Dünya işçileri ve ezilen halklar birleşin; zincirlerinizden başka kaybedeceğiniz hiçbir şey yoktur.” sloganı, enternasyonal mücadelenin temel çağrılarından biridir görülür.

                                  Karl Marx ve Friedrich Engels’in ortaya koyduğu düşünceler de bugün hâlâ ırkçılığa, sömürüye ve milliyetçi bölünmelere karşı tartışmalarda etkisini sürdürmektedir. Ezilen halkların özgürlüğü ile işçi sınıfının kurtuluşu arasındaki bağ, marksist düşüncenin temel başlıklarından biri olmaya devam etmektedir.

                                  Irkçılık, emperyalist sömürünün, yağmanın ve barbarlığın tarihsel sonuçlarından biridir. Sömürgecilik, kölecilik, işgaller ve uluslararası eşitsizlikler üzerinden gelişen emperyalist sistem, halkları birbirine düşman ederek egemenliğini sürdürmektedir. Bu nedenle sosyalist ve devrimci yaklaşımla ırkçılık, yalnızca bireysel önyargılardan değil, kapitalist-emperyalist düzenin yapısından beslenen siyasal ve toplumsal bir olgudur.

                                  Irkçılığa karşı mücadele, yalnızca ahlaki tepki göstermek değil, aynı zamanda sömürüye, savaşlara, eşitsizliğe ve faşist saldırılara karşı ortak bir direniş örgütlemek anlamına da gelir. İşçi sınıfının, emekçilerin ve ezilen halkların ortak mücadelesi olmadan milliyetçilikten, ırkçılıktan ve emperyalist barbarlıktan beslenen düzenin aşılması mümkün değildir.

                                  Öfkemizi ve kinimizi, halklara değil ırkçılığı, savaşı ve sömürüyü üreten düzene yöneltelim. Irkçılığın kaynağı olan sömürücü sisteme karşı mücadeleyi büyütelim.

                                  Zafer er ya da geç Komünizmin olacaktır. Bu yolda örgütlen mücadele et davaya destek sun; işte o zaman ırkçılıktan uzak durursun!

                                  Zafer er ya da geç emekçilerin, eşitliğin ve özgürlüğün olacaktır. Örgütlen, mücadele et, dayanışmayı büyüt ve sömürü düzenine karşı safını belirle. Çünkü halkları birbirine düşman eden ırkçılıktan uzak durmanın yolu, emekçilerin ortak mücadelesini savunmaktan geçer.

                                  28 Mayıs 2026

                                   

                                  İlgili

                                  Önceki yazı

                                  Suriye’de İsrail Türkiye dalaşı

                                  İlgiliGönderiler

                                  Suriye’de İsrail Türkiye dalaşı
                                  Dünya

                                  Suriye’de İsrail Türkiye dalaşı

                                  19 Ağustos 2026
                                  Denizlerin ve farklılıkların birleştirdiği ülke: Endonezya
                                  Makaleler

                                  Denizlerin ve farklılıkların birleştirdiği ülke: Endonezya

                                  18 Ağustos 2026
                                  İsrail devleti ve yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik şiddet politikası
                                  Dünya

                                  İsrail devleti ve yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik şiddet politikası

                                  17 Ağustos 2026
                                  Almanya Komünist Partisi (KPD)’nin yasaklanmasının 70. yıldönümüne dair…
                                  Makaleler

                                  Almanya Komünist Partisi (KPD)’nin yasaklanmasının 70. yıldönümüne dair…

                                  17 Ağustos 2026
                                  “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”na dair…
                                  Güncel

                                  “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”na dair…

                                  16 Ağustos 2026
                                  Ceuta’ya kitlesel göç dalgası ve nedenleri
                                  Güncel

                                  Ceuta’ya kitlesel göç dalgası ve nedenleri

                                  15 Ağustos 2026

                                  Son Haberler

                                  Irkçılık: Kökeni, işlevi ve mücadele

                                  Irkçılık: Kökeni, işlevi ve mücadele

                                  25 Ağustos 2026
                                  Suriye’de İsrail Türkiye dalaşı

                                  Suriye’de İsrail Türkiye dalaşı

                                  19 Ağustos 2026
                                  Denizlerin ve farklılıkların birleştirdiği ülke: Endonezya

                                  Denizlerin ve farklılıkların birleştirdiği ülke: Endonezya

                                  18 Ağustos 2026
                                  İsrail devleti ve yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik şiddet politikası

                                  İsrail devleti ve yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik şiddet politikası

                                  17 Ağustos 2026
                                  Almanya Komünist Partisi (KPD)’nin yasaklanmasının 70. yıldönümüne dair…

                                  Almanya Komünist Partisi (KPD)’nin yasaklanmasının 70. yıldönümüne dair…

                                  17 Ağustos 2026
                                  “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”na dair…

                                  “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”na dair…

                                  16 Ağustos 2026
                                  Ceuta’ya kitlesel göç dalgası ve nedenleri

                                  Ceuta’ya kitlesel göç dalgası ve nedenleri

                                  15 Ağustos 2026
                                  Sistemin çürümüşlüğü ve Ahbap Derneği

                                  Sistemin çürümüşlüğü ve Ahbap Derneği

                                  14 Ağustos 2026
                                  “500 Büyük Sanayi Kuruluşu Araştırması”nın gösterdikleri

                                  “500 Büyük Sanayi Kuruluşu Araştırması”nın gösterdikleri

                                  14 Ağustos 2026
                                  Kıbrıs Sosyalist Partisi 2026 Konferansı

                                  Kıbrıs Sosyalist Partisi 2026 Konferansı

                                  11 Ağustos 2026
                                  • YDİ Çağrı / Tüm Sayılar
                                  • Youtube Kanalı
                                  • İletişim
                                  Tel: +0507 037 75 27

                                  © 2023 Yeni Dünya İçin Çağrı

                                  Sonuç yok
                                  Tüm Sonucu Görüntüle
                                  • YDİ ÇAĞRI
                                  • Güncel
                                  • İşçi Dünyası
                                  • Kadın
                                  • Gençlik
                                  • Kürdistan
                                  • Çevre
                                  • Dünya
                                    • Avrupa
                                    • Amerika
                                    • Ortadoğu
                                    • Afrika
                                    • Asya
                                    • Pasifik
                                  • Makaleler
                                  • Yayınlar
                                    • Son Sayı
                                    • YDİ Çağrı / Tüm Sayılar
                                    • Yeni İşçi Dünyası
                                    • Yeni Kadın Dünyası
                                      • Dört Duvar
                                    • Yeni Dünya Gençliği
                                    • Bildiriler
                                    • Broşürler
                                    • Yeni Dünya İçin
                                  • Youtube TV
                                  • Tüm Yazılar
                                  • İletişim
                                    • Hakkımızda
                                  • tr TR
                                    • tr TR
                                    • en EN
                                    • de DE
                                    • fr FR
                                    • es ES
                                    • ar AR
                                    • ku KU

                                  © 2023 Yeni Dünya İçin Çağrı

                                  Yeni Dünya İçin ÇAĞRI Size en son haberler ve güncellemeler için bildirimler göstermek istiyoruz.
                                  Reddet
                                  Bildirimlere İzin Ver