Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Mayıs ayının ortasında Kazakistan’ı ziyaret etti. Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in daveti üzerine 13-15 Mayıs tarihlerinde gerçekleştirilen ziyaret kapsamında iki ülke arasında enerji, ulaştırma, ticaret ve savunma sanayi başta olmak üzere çeşitli alanlarda anlaşmalar imzalandı. Erdoğan ve Tokayev arasındaki görüşmelerde ikili ticaret hacminin artırılması, Rusya’yı bypass ederek Çin-Orta Asya-Hazar-Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye hattı üzerinden Avrupa’ya uzanan Orta Koridor’un geliştirilmesi, Türk Devletleri Teşkilatı çerçevesindeki işbirliğinin derinleştirilmesi ve bölgesel gelişmeler başlıca gündem maddelerini oluşturdu.
Bu ziyaret Türk burjuvazisinin son otuz yıldır Orta Asya’da ve Türkî Cumhuriyetler üzerinde kurmaya çalıştığı ekonomik, siyasi ve jeopolitik etkinliğin güncel bir yansımasıdır.
Bugün Türk sermayesinin Afrika’dan Ortadoğu’ya, Balkanlar’dan Kafkasya ve Orta Asya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada daha görünür hâle gelmesi tesadüf değildir. İnşaat, enerji, savunma sanayi, finans, lojistik ve ulaştırma sektörlerinde büyüyen Türk büyük burjuvazisi, ülke sınırlarının ötesinde yeni yatırım alanları, yeni pazarlar ve yeni kâr olanakları aramaktadır. Türk Devleti’nin son yıllarda izlediği dış politika da büyük ölçüde bu ekonomik yönelimin siyasal ve diplomatik araçları doğrultusunda şekillenmektedir.
Son yıllarda iktidar çevrelerinde sıkça dile getirilen “Yeni bir dünya kuruluyor.”, “Türkiye bölgesinde ve dünyada daha aktif rol almalı.”, “Çok kutuplu dünyada Türkiye güçlü bir aktör olmalı.” ve “Osmanlı coğrafyasına açılma” ya da “milli çıkar”, “bölgesel güç”, “stratejik derinlik” ya da “jeopolitik vizyon” gibi söylemler esasen Türk sermayesinin genişleyen çıkar alanlarıyla bağlantılıdır.
Üstelik bu yaklaşım yalnızca mevcut iktidarın tercihlerine indirgenemez. Aralarında ton farkları bulunsa da, Türkiye’de burjuva siyasetinin ana akım aktörleri, Türk burjuvazisinin bölgesel etkinliğinin artırılması gerektiği konusunda büyük ölçüde ortaklaşmaktadırlar. İktidar ile muhalefet arasında sermaye hareketlerinin genişletilmesi, dış yatırımların artırılması, enerji koridorlarında daha merkezi bir rol üstlenilmesi ve Türkiye’nin bölgesel nüfuz kapasitesinin güçlendirilmesi gibi stratejik başlıklarda belirgin bir paralellik göze çarpmaktadır. Bu nedenle Erdoğan’ın Kazakistan ziyareti son birkaç yılın değil, yaklaşık otuz beş yıllık bir yönelimin devamı niteliğindedir. Bugün Türk Devletleri Teşkilatı, enerji koridorları, ortak alfabe tartışmaları ve Orta Asya’daki ekonomik ilişkiler ekseninde yürütülen siyasetin kökleri, Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün ardından ortaya çıkan koşullarda aranmalıdır.
SSCB’nin çözülüşünden “Türk Dünyası” projesine
Bugün Orta Asya’da yeniden hız kazanan ekonomik, diplomatik ve jeopolitik hareketliliği anlamak için 1990’ların başına dönmek gerekiyor. Çünkü Ankara’nın “Türk Dünyası” siyaseti, Sovyetler Birliği’nin çözülmesinin ardından ortaya çıkan yeni uluslararası dengeler içinde şekillenmiştir.
1991 yılında Sovyetler Birliği dağıldığında yalnızca dünya siyasetinin dengeleri değişmedi. Rusya’nın denetimindeki geniş coğrafyada yeni devletler ortaya çıktı. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan’ın bağımsızlıklarını ilan etmesi Ankara’da büyük bir “heyecan” yarattı. Türk hâkim sınıfları ve dönemin siyasal temsilcileri, Sovyetler Birliği’nin çözülmesini tarihsel bir fırsat olarak değerlendirdiler. Uzun yıllar boyunca Sovyet sınırlarının içinde kalan geniş bir coğrafya artık ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkiler açısından ulaşılabilir görünüyordu.
Tam da bu dönemde kamuoyuna sürekli olarak aynı slogan sunuldu: “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası!” Bu slogan ilk bakışta kültürel bir yakınlaşma çağrısı gibi görünüyordu. Ortak dil, ortak tarih, ortak köken ve kardeş halklar söylemi öne çıkarılıyordu. Ancak dönemin koşulları incelendiğinde, bu söylemin yalnızca kültürel amaçlar taşımadığı açıkça görülmektedir. Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle ortaya çıkan yeni cumhuriyetler, Türk burjuvazisi açısından aynı zamanda yeni pazarlar, yeni yatırım alanları ve yeni ticaret ağları anlamına geliyordu.
1990’lı yılların başı, Türk burjuvazisinin dışa açılma arayışlarının hızlandığı bir dönemdi. İhracatın artırılması, yeni pazarların bulunması, müteahhitlik sektörünün yurt dışına yayılması ve sermaye hareketlerinin genişletilmesi egemen sınıfların temel hedefleri arasındaydı. Enerji kaynakları bakımından zengin olan, özelleştirme süreçlerine yönelen ve uluslararası sermayeye açılan Orta Asya cumhuriyetleri bu nedenle Türk burjuvazisinin de dikkatini çekiyor, iştahlarını kabartıyordu. Dolayısıyla Orta Asya siyaseti yalnızca kültürel akrabalıkla açıklanamaz.
Kültürel yakınlık söylemi elbette ekonomik ve jeopolitik hedefleri kolaylaştıran ideolojik bir araç işlevi gördü. “Kardeş halklar” söylemi sayesinde ticarî ilişkilerin geliştirilmesi, yatırım ağlarının kurulması ve siyasi nüfuz alanlarının genişletilmesi hedeflendi. Bu yönelim kısa sürede kurumsal biçimler de kazandı. 1992 yılında Ankara’da ilk Türk Dili Konuşan Devletler Zirvesi düzenlendi. Aynı dönemde Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) kuruldu. Eğitim programları, kültürel projeler, burslar ve teknik işbirliği faaliyetleri aracılığıyla yeni bağımsız devletlerle kalıcı ilişkiler geliştirilmeye çalışıldı. Böylece sonraki yıllarda büyüyecek ekonımik ağların ilk temelleri atılmış oldu.
Ancak Ankara’nın beklentileri ile bölgenin gerçekliği kısa sürede birbirinden ayrılmaya başladı. Her şeyden önce Türkiye’nin ekonomik kapasitesi, siyasal söylemlerde çizilen büyük hedeflerin gerisindeydi. 1990’lı yıllar, yüksek enflasyonun, ekonomik krizlerin ve siyasi istikrarsızlığın yaşandığı yıllardı. Bu nedenle Ankara’nın, kendisini bütün Türk dünyasının doğal merkezi olarak kabul ettirme girişimleri sınırlı sonuçlar verdi.
Daha da önemlisi, bağımsızlığını yeni kazanan Orta Asya cumhuriyetleri de Ankara’nın düşündüğü kadar kolay yönlendirilebilir devletler değildiler. Bu ülkeler kendi ulusal kimliklerini oluşturuyor, farklı dış politika seçenekleri geliştiriyor ve çeşitli güç merkezleri arasında denge kurmaya çalışıyorlardı. Rusya bölgedeki tarihsel etkisini korurken, Çin giderek daha görünür hâle geliyor; ABD ve Avrupa Birliği de yeni nüfuz alanları yaratmaya çalışıyordu. Böyle bir ortamda Türkiye’nin tek başına belirleyici bir merkez hâline gelmesi mümkün değildi.
Üstelik “ortak Türk kimliği” söyleminin de ciddi sınırları vardı. Ortak dil ve tarih vurgularına rağmen her devletin farklı ekonomik çıkarları, farklı dış politika öncelikleri ve farklı ulusal hedefleri vardı. Bu nedenle, 1990’larda hayal edilen siyasi bütünleşme hiçbir zaman gerçekleşemedi.
Bununla birlikte bu dönem bir başarısızlık olarak değerlendirilemez. Çünkü bugün görülen birçok gelişmenin temeli o yıllarda atıldı. Eğitim anlaşmaları, kültürel ilişkiler, ticaret heyetleri, yatırım girişimleri ve diplomatik temaslar ileride kurulacak daha geniş ağların ilk halkalarını oluşturdu. Bu nedenle AKP döneminde ortaya çıkan Türk Devletleri Teşkilatı’nı (2009’da “Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi” olarak kurulan, 2021’de İstanbul Zirvesi’nde bugünkü adını alan bölgesel örgüt), Orta Asya’daki ekonomik açılımları ya da Kazakistan ile geliştirilen stratejik ilişkileri yalnızca son yılların ürünü olarak görmek doğru değildir. Bunlar, Sovyetler Birliği’nin çözülmesinin ardından şekillenen uzun vadeli bir yönelimin devamıdır.
İlk girişimlerden AKP dönemine Türk sermayesinin Orta Asya seferleri
1990’lı yıllarda, Ankara’nın Orta Asya’ya yönelik büyük beklentileri önemli ölçüde sınırlanmıştı. “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası” söylemi kamuoyunda geniş yankı uyandırsa da Türkiye’nin ekonomik ve siyasi kapasitesi bu iddialı hedefleri gerçekleştirmeye yetmiyordu.
Bu nedenle, 1990’ların sonunda ortaya çıkan tablo, başlangıçta kurulan büyük hayallerden oldukça farklıydı. Türk dünyasının siyasi bütünleşmesi gerçekleşmemiş, Ankara’nın bölgedeki etkisi beklenen ölçüde büyümemişti. Ancak bu durum, Türk egemen sınıflarının Orta Asya hedeflerinden vazgeçtiği anlamına da gelmiyordu.
Aslında 1990’lar bir hazırlık dönemi olmuştu. Kurulan diplomatik ilişkiler, açılan okullar, ticaret heyetleri, eğitim programları ve kültürel bağlantılar ortadan kalkmadı. Aksine, ileride daha kapsamlı bir açılımın altyapısını oluşturdu. Bu nedenle 2000’li yılların başında AKP iktidara geldiğinde karşısında sıfırdan başlanacak bir alan değil, daha önce temelleri atılmış bir ilişkilar ağı bulunuyordu.
AKP’nin iktidara geldiği dönem, aynı zamanda Türk burjuvazisinin yeni bir evreye girdiği yıllardı. 2001 krizinin ardından uygulanan ekonomik program, uluslararası sermaye girişleri ve dünya ekonomisindeki genişleme dönemi, Türkiye’deki büyük sermaye gruplarının önemli ölçüde büyümesine olanak sağladı. İnşaat şirketleri, bankalar, enerji firmaları, lojistik şirketleri ve savunma sanayii kuruluşları yalnızca iç pazara yönelen yapılar olmaktan çıkmaya başladı. Sermayenin, yeni yatırım alanlarına, yeni pazarlara ve yeni kâr olanaklarına ihtiyacı vardı.
İşte Orta Asya bu noktada yeniden önem kazandı. Kazakistan’dan Türkmenistan’a, Özbekistan’dan Azerbaycan’a kadar uzanan geniş Türkî Cumhuriyetler coğrafyası, yalnızca kültürel bağlar nedeniyle değil, ekonomik fırsatlar nedeniyle de dikkat çekiyordu. Bu bölgeler, başta enerji kaynakları olmak üzere, altyapı yatırımları, ulaştırma projeleri ve inşaat faaliyetleri gibi alanlarda Türk burjuvazisinin ilgisini çekiyordu.
Büyük sermayenin çıkarlarını savunan AKP iktidarı, artık kendi kabına sığmayan Türk burjuvazisinin ekonomik yönelimini siyasi, kültürel ve diplomatik araçlarla destekledi. Bu dönemde dış politikada sıkça kullanılan “çok boyutlu dış politika”, “merkez ülke” ve “stratejik derinlik” gibi kavramlar artık yalnızca teorik tartışmalar değildi. Bu söylemler, aynı zamanda Türk burjuvazisinin bölgesel hareket alanını genişletme arayışının siyasi ifadesi hâline geldi. Türk devleti, bir yandan NATO üyeliğini ve Batı ile ilişkilerini sürdürürken, diğer yandan Orta Asya, Kafkasya, Afrika ve Ortadoğu’da yeni bağlantılar kurmaya çalışıyordu. Bu durum zaman zaman “eksen kayması” tartışmalarına yol açtı. Oysa yaşanan olgu Batı’dan kopuş değil, hareket alanını genişletme girişimiydi.
Orta Asya politikası da bu çerçevede yeniden şekillendi. 1990’larda daha çok kültürel söylemler ön plandayken, 2000’li yıllarda ekonomik ilişkiler ve stratejik projeler daha görünür hâle geldi. Ticaret hacimleri büyüdü; Türk müteahhitlik şirketleri bölgedeki projelerde daha fazla yer almaya başladı; bankacılık ve finans alanındaki ilişkiler genişledi; ulaştırma ve lojistik projeleri gündeme geldi.
Ancak, AKP döneminin Orta Asya siyasetini önceki dönemlerden ayıran en önemli unsur, enerji ve ulaştırma koridorlarının merkezi bir konuma yerleşmesiydi. Çünkü Türkiye’nin önündeki temel sorunlardan biri açıktı: Türkiye önemli bir enerji tüketicisiydi, ancak enerji kaynakları bakımından dışa bağımlıydı. Buna karşılık Kazakistan, Türkmenistan ve Azerbaycan dünyanın önemli petrol ve doğal gaz rezervlerine sahip ülkeleri arasında yer alıyorlardı. Bu nedenle Ankara yalnızca enerji satın alan bir ülke olmak istemiyor, aynı zamanda enerji akışlarının geçtiği bir merkez hâline gelmeye çalışıyordu. Bu noktada “Türk dünyası” söylemi ile enerji politikaları iç içe geçmeye başladı. Türkî cumhuriyetlerle ilişkiler artık yalnızca ortak tarih ve kültür üzerinden değil; boru hatları, limanlar, demiryolları, ulaştırma koridorları ve enerji projeleri üzerinden de tanımlanıyordu. Böylece 1990’larda büyük ölçüde ideolojik ve kültürel düzeyde kurulan Türk dünyası fikri, 2000’li yıllarda giderek daha somut bir ekonomik ve jeopolitik içerik kazandı.
Bu dönüşüm yalnızca dış politika tercihlerindeki değişimle açıklanamaz. Aynı dönemde büyüyen Türk burjuvazisi, ülke sınırlarının ötesinde yeni yatırım alanları aramaya başlamış; Orta Asya bu arayışın en önemli yönelimlerinden biri hâline gelmişti. Ticaret Bakanlığı verileri, dış yatırımlarının ve yurt dışı müteahhitlik faaliyetlerinin özellikle 2000’li yıllardan sonra belirgin biçimde arttığını göstermektedir (T.C. Ticaret Bakanlığı, “Yurt Dışı Müteahhitlik” başlıklı, 12 Mayıs 2026 tarihli değerlendirme).
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, AKP döneminde Orta Asya’ya yönelik ilginin artması yalnızca ideolojik ya da kültürel nedenlerin sonucu değildir. Bu yönelim, büyüyen Türk burjuvazisinin yeni kâr alanları ve yeni nüfuz bölgeleri arayışının siyasal düzlemdeki yansımasıdır. Bugün Erdoğan’ın Kazakistan ziyaretini önemli kılan da budur. Astana’da imzalanan anlaşmalar yalnızca diplomatik belgeler değil, yaklaşık yirmi beş yıldır devam eden ekonomik, siyasi ve stratejik yönelimin güncel halkalarıdır.
Hazar’ın ötesindeki mücadele: Enerji hatları, Orta Koridor ve Türk sermayesinin hesapları
Hazar Denizi’nden Kafkasya’ya, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan enerji ve ulaştırma hatları bugün bölgesel güç mücadelesinin merkezinde yer alıyor ve Kazakistan bölgede kilit ülkelerden biridir. Ülke, dünyanın en büyük petrol üreticileri arasında yer almakta, önemli doğal gaz rezervlerine sahip bulunmakta ve özellikle uranyum üretiminde küresel ölçekte belirleyici bir konumda durmaktadır. Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra Kazakistan’ın sahip olduğu enerji kaynakları yalnızca bölge devletlerinin değil; Rusya’nın, Çin’in, Avrupa Birliği’nin ve ABD’nin de dikkatini çekmiştir. Ankara’nın Kazakistan’a gösterdiği ilginin temel nedenlerinden biri de budur. Çünkü enerji yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Enerji hatları aynı zamanda siyasi nüfuz, diplomatik etki ve jeopolitik güç anlamına gelir. Petrolün ve doğal gazın hangi güzergâhlardan taşınacağı, hangi limanlara ulaşacağı ve hangi devletlerin kontrolünden geçeceği uluslararası siyasetin en önemli başlıklarından biridir.
Türkiye’nin son yirmi yıldaki temel hedeflerinden biri de bu alanda daha merkezi bir konum elde etmek olmuştur. Ekonomik ilişkilerdeki büyüme de bu yönelimi yansıtmaktadır. Türkiye ile Kazakistan arasındaki ticaret hacmi son yıllarda belirgin biçimde artmış; Erdoğan’ın Astana ziyareti sırasında yaptığı açıklamaya göre, iki ülke arasındaki ticaret hacmi 2025 yılı sonunda yaklaşık 10 milyar dolara ulaşmıştır (AA, 14 Mayıs 2026). Bugün Kazakistan ekonomisinde üç binden fazla Türk sermayeli şirket faaliyet gösterdiği Ticaret Bakanlığı tarafından belirtilmektedir. Ticaretin ötesinde enerji, lojistik, inşaat ve savunma sanayi alanları da ikili ilişkilerin ana eksenleri hâline gelmiştir.
Ankara kendisini yalnızca enerji tüketen bir ülke olarak değil, enerji koridorlarının kesişme noktasında bulunan bir merkez olarak tanımlamaktadır. Bu noktada Azerbaycan kilit bir halka olarak ortaya çıkmaktadır. Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı, Bakü-Tiflis-Erzurum Doğal Gaz Hattı ve TANAP gibi projeler Hazar Havzası’ndaki enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden dünya pazarlarına ulaştırılmasının temel araçları hâline gelmiştir. Bu projeler aynı zamanda Türkiye’nin uzun vadeli enerji merkezi olma hedefinin de önemli basamaklarıdır.
Ancak Türk burjuvazisinin hesapları Azerbaycan ile sınırlı değildir. Asıl hedeflerden biri, Hazar’ın doğusundaki kaynakların da bu sisteme bağlanabilmesidir. Kazakistan ve Türkmenistan bu nedenle büyük önem taşımaktadır. Yıllardır gündeme gelen Hazar geçişli enerji projelerinin temel amacı da budur: Orta Asya enerji kaynaklarını Rusya’yı baypas ederek Azerbaycan ve Türkiye üzerinden dünya pazarlarına ulaştırmak.
Tam da bu noktada bölgesel rekabet sertleşmektedir. Çünkü Hazar Havzası’ndaki enerji kaynakları üzerinde yalnızca Türkiye hesap yapmamaktadır. Rusya, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra da uzun süre bölgedeki enerji taşımacılığının önemli bir bölümünü kontrol altında tutmayı başarmıştı. Moskova açısından enerji hatları yalnızca ekonomik gelir değil, aynı zamanda siyasi nüfuz aracıdır.
Çin ise farklı bir strateji izlemektedir. Özellikle son yirmi yılda Pekin yönetimi Orta Asya’da devasa yatırımlar gerçekleştirmiştir. Petrol ve doğal gaz anlaşmaları, demiryolu projeleri, lojistik merkezler ve Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında yapılan yatırımlar sayesinde Çin, bölgenin en önemli ekonomik aktörlerinden biri hâline gelmiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin karşısında boş bir alan bulunmamaktadır. Türk burjuvazisinin Orta Asya açılımı; Rusya’nın tarihsel nüfuzu, Çin’in ekonomik ağırlığı, Avrupa’nın enerji arayışları ve ABD’nin bölgesel hesaplarıyla iç içe geçmiş durumdadır.
Orta Asya enerji kaynaklarını Rusya’yı baypas ederek Azerbaycan ve Türkiye üzerinden dünya pazarlarına ulaştırmak için son yıllarda sıkça gündeme gelen Orta Koridor projesidir. Orta Koridor, Çin’den başlayarak Orta Asya, Hazar Denizi, Kafkasya ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşan ticaret güzergâhlarının geliştirilmesini hedeflemektedir. Demiryolları, limanlar, lojistik merkezleri ve ulaştırma altyapıları bu projenin temel parçalarıdır. Türkiye açısından bu koridor, Türkiye’nin Avrasya ticaretindeki ağırlığını artırma fırsatı olarak görülmektedir.
Türk Devletleri Teşkilatı’nın genişlemesi, enerji anlaşmalarının artması ya da Orta Koridor projelerinin ilerlemesi; Türkiye’nin bölgede tartışmasız bir güç hâline geldiği anlamına gelmemektedir. Çünkü Orta Asya hâlâ büyük ölçüde büyük güçler arasındaki rekabetin alanıdır. Bölge devletleri de tek bir merkeze bağlanmak yerine, farklı aktörler arasında denge kurmaya çalışmaktadırlar.
Pantürkizm, kültürel nüfuz ve “Türk Dünyası”nın ideolojik inşası
Orta Asya’daki mücadelenin bir yönünü de şu konu oluşturmaktadır: Ekonomik ve siyasi projeler, kendilerini meşrulaştıracak ideolojik araçlara da ihtiyaç duyarlar. Türk Devletleri Teşkilatı’nın büyümesi, ulaştırma ağlarının genişlemesi ve yeni ticari ilişkilerin kurulması yalnızca ekonomik çıkarlarla sürdürülemez. Bu nedenle son otuz yılda ekonomik ve diplomatik girişimlere paralel olarak kültürel ve ideolojik bir alan da inşa edilmeye çalışılmıştır. Bu alanın merkezinde Pantürkizm bulunmaktadır.
Pantürkizm yeni bir ideoloji değildir. Kökenleri Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine kadar uzanır. Ancak Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra bu düşünce, yeni koşullar altında yeniden canlanmıştır. Çünkü bağımsızlığını kazanan Orta Asya cumhuriyetleri, ilk kez Türkiye’nin doğrudan ilişki kurabileceği siyasal aktörler hâline gelmiştir.
1990’lı yıllarda sıkça kullanılan “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası” sloganı, bu yeniden canlanmanın en görünür ifadelerinden biri olmuştur. Bu söylemde Türkçe konuşan halklar, ortak bir tarihsel ve kültürel bütünün parçaları olarak sunulmaktadır. Ortak köken, ortak dil ve ortak tarih vurguları sürekli olarak öne çıkarılmaktadır. Böylece Türkiye ile Orta Asya arasındaki ilişkiler yalnızca devletlerarası diplomasi düzeyinde değil, aynı zamanda duygusal ve tarihsel bir zeminde de meşrulaştırılmaktadır.
Ancak Pantürkizmi yalnızca kültürel bir düşünce olarak ele almak yetersizdir. Çünkü bu söylem aynı zamanda ekonomik ve jeopolitik hedeflerin ideolojik çerçevesini oluşturmaktadır. Ortak tarih vurgusu ekonomik ilişkileri kolaylaştırmakta, ortak kimlik söylemi siyasi işbirliğini meşrulaştırmakta ve kültürel yakınlık, bölgesel nüfuz politikalarına zemin hazırlamaktadır. Bu nedenle kültürel diplomasi araçlarının son yıllarda giderek daha fazla önem kazanması tesadüf değildir. Eğitim programları, burslar, kültür merkezleri, akademik işbirlikleri ve medya faaliyetleri bu sürecin temel araçlarıdır. Türkiye’de eğitim gören öğrenciler, ortak üniversite programları, kültürel etkinlikler ve kurumsal işbirlikleri aracılığıyla yeni kuşaklar arasında kalıcı bağlar kurulmaya çalışılmaktadır.
Benzer bir süreç medya alanında da yaşanmaktadır. Türk televizyon dizilerinin, dijital medya içeriklerin ve kültürel ürünlerin Orta Asya’da artan etkisi belirli bir Türkiye imajının yayılmasına katkıda bulunmaktadır.
Son yıllarda ortak alfabe tartışmalarının yeniden gündeme gelmesi de aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Alfabe meselesi ilk bakışta teknik ya da kültürel bir konu gibi görünse de, daha geniş bir siyasi ve ideolojik hedefle bağlantılıdır. Ortak iletişim alanlarının genişletilmesi, kültürel etkileşimin artırılması ve “Türk dünyası” fikrinin kurumsallaştırılması açısından sembolik bir önem taşımaktadır. Türk Devletleri Teşkilatı’nın son yıllarda kültürel işbirliği başlıklarına verdiği önem de bu nedenle dikkat çekicidir. Ekonomik ve siyasi ilişkiler kadar eğitim, kültür ve gençlik programları da teşkilatın faaliyetlerinin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır.
Tüm bu gerçeklere rağmen Pantürkist söylemin etkisini abartmak da doğru olmaz. Çünkü Orta Asya devletleri yalnızca ortak kimlik söylemleriyle hareket etmemektedirler. Her devletin kendi ulusal çıkarları, kendi siyasal öncelikleri ve kendi dış politika hesapları bulunmaktadır. Kazakistan’ın, Özbekistan’ın ya da Türkmenistan’ın politikaları Türkiye‘nin beklentileri doğrultusunda şekillenmemektedir.
Türk Dünyası’nın sınırları: Rusya, Çin ve bölgesel çelişkiler
Türk devletinin son yıllarda Orta Asya’ya yönelik girişimlerine bakıldığında, ilk dikkat çeken unsur sürekli büyüyen bir etki alanıdır. Türk Devletleri Teşkilatı’nın kurumsallaşması, artan ticaret hacmi, enerji projeleri, ulaştırma koridorları ve yoğun diplomatik temaslar ilk bakışta Türkiye’nin bölgede giderek güçlendiği izlenimini yaratmaktadır. Ancak bu görüntü, tablonun yalnızca bir bölümünü yansıtmaktadır.
Bir yandan Türk Devletleri Teşkilatı’nın en aktif üyelerinden biri olan Kazakistan, diğer yandan Rusya ile son derece yoğun ekonomik ve siyasi ilişkilere sahiptir. Astana yönetimi, Ankara ile işbirliğini geliştirirken Rusya ile bağlarını koparmamaya da özen göstermektedir. Çünkü Kazakistan’ın dış politikası, tek bir merkeze bağlanmak yerine farklı güç odakları arasında denge kurmaya dayanmaktadır.
Benzer bir durum Çin ile ilişkilerde de geçerlidir. Son yirmi yılda Çin’in Orta Asya’daki ekonomik ağırlığı olağanüstü ölçüde artmıştır. Pekin yönetimi, enerji yatırımlarından ulaştırma projelerine, kredi mekanizmalarından sanayi yatırımlarına kadar çok geniş bir alanda faaliyet göstermektedir. Özellikle Kuşak ve Yol Girişimi ile birlikte Orta Asya, Çin’in küresel ekonomik stratejisinin önemli halkalarından biri hâline gelmiştir.
Bu durum Ankara açısından önemli bir sınır oluşturmaktadır. Çünkü Türk sermayesinin bölgedeki ekonomik kapasitesi ile Çin sermayesinin kapasitesi arasında ciddi bir fark bulunmaktadır. Birçok Orta Asya ülkesi açısından Çin yalnızca bir ticaret ortağı değil, aynı zamanda büyük bir yatırım ve finansman kaynağıdır. Bu nedenle Ankara’nın sunduğu olanaklar, çoğu zaman Çin’in sunduğu ekonomik kapasiteyle rekabet etmek zorunda kalmaktadır. Üstelik bölge devletlerinin kendi çıkarları da Ankara’nın beklentileriyle her zaman örtüşmemektedir.
Türkiye’de “Türk dünyası” söylemi, zaman zaman, sanki ortak hedeflere sahip bütünleşmiş bir siyasal alan varmış gibi sunulmaktadır. Oysa gerçekte durum çok daha karmaşıktır. Türkmenistan uzun yıllardır tarafsızlık politikası izlemektedir. Özbekistan kendi bölgesel ağırlığını korumaya çalışmaktadır. Kazakistan çok yönlü dış politika stratejisini sürdürmektedir. Kırgızistan ise farklı ekonomik ve siyasi sorunlarla karşı karşıyadır. Dolayısıyla Türk Devletleri Teşkilatı içinde yer alan ülkeler arasında tam bir çıkar birliği bulunmamaktadır. “Türk dünyası” söyleminin ideolojik gücüne rağmen ortak kimlik, ortak ve bağlayıcı bir siyasi irade ortaya konulamamaktadır.
Bu durumun güncel ve çarpıcı örneklerinden biri de KKTC meselesinde görülmektedir. Türkiye, Türk Devletleri Teşkilatı’nı yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi bir dayanışma zemini olarak sunmaktadır. Ancak Kuzey Kıbrıs’ın uluslararası statüsü söz konusu olduğunda tablo belirgin biçimde değişmektedir. Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve diğer Orta Asya devletleri bu konuda Ankara’nın beklentileri doğrultusunda hareket etmiyor, KKTC’yi tanımıyorlar. Onlar Birleşmiş Milletler kararları, Avrupa Birliği ile ilişkiler, Rusya ve Çin ile kurdukları dengeler doğrultusunda daha temkinli bir çizgi izliyorlar.
Türk burjuvazisi büyürken işçi sınıfı ne kazanıyor?
Ancak bütün bu tablo içinde asıl sorulması gereken soru şudur: Türk sermayesinin Orta Asya’da, Kafkasya’da, Afrika’da ya da Ortadoğu’da genişleyen hareket alanı Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri açısından ne ifade etmektedir?
Bu sorunun yanıtı açıktır: Büyük burjuvazinin yayılma siyasetinde işçilerin ve emekçilerin hiçbir çıkarı yoktur. Bugün Türkiye’de milyonlarca işçi düşük ücretlerle, ağır çalışma koşulları altında ve giderek derinleşen bir yoksulluk içinde yaşamaktadırlar. Enflasyon, hayat pahalılığı, işsizlik, güvencesizlik ve sendikasızlaştırma, emekçilerin yaşamını her geçen gün daha da ağırlaştırmaktadır. Buna karşılık büyük sermaye grupları kârlarını büyütmekte; enerji, inşaat, savunma sanayi, lojistik ve finans alanlarında hem içeride hem de dışarıda yeni sermaye birikim alanları yaratmaktadır. Bu büyümenin bedeli ise doğrudan işçi sınıfına ödetilmektedir.
Bugün Türkiye’de büyük holdinglerin, işçilerin ücretlerini alenen gasp ettiği, sendikal örgütlenmeye saldırdığı, grevleri fiilen yasakladığı ve hak arayan işçilerin polis ablukasıyla bastırıldığı sayısız örnek bulunmaktadır. Grev yasakları, kayyım rejimi, sendikal baskılar, taşeronlaştırma, güvencesiz çalışma, çocuk işçiliği, iş cinayetleri ve demokratik hakların sistematik biçimde budanması aynı sınıfsal düzenin ürünüdür. İçeride emeğe dönük saldırıları yoğunlaştıran bu düzen; dışarıda ise yayılmacılığı “milli çıkar”, “jeopolitik güç”, “Türk dünyası”, “güvenlik” ya da “bölgesel liderlik” söylemleriyle meşrulaştırmaktadır. Oysa bu söylemler çoğu zaman işçi sınıfını kendi egemenlerinin çıkarları etrafında hizaya sokmanın ideolojik araçlarıdır. Dahası, bu yayılmacı siyaset halklar arasındaki gerçek dayanışmayı güçlendirmek yerine; uluslar ve milliyetler arasına yeni duvarlar örmekte, rekabeti, şovenizmi ve milliyetçiliği beslemektedir. Oysa Türkiye’nin, Kazakistan’ın, Özbekistan’ın, Azerbaycan’ın ya da başka ülkelerin işçilerinin çıkarları birbirine karşı değil, ortaktır.
İşçilerin ortak çıkarı sermayenin büyümesinde değil; sermayenin, onun devletinin ve onun sisteminin devrimci biçimde ortadan kaldırılmasında; sömürünün, eşitsizliğin ve baskının son bulmasında yatmaktadır. İşçilerin ve emekçilerin kendi iktidarlarını, kendi devletlerini ve kendi sistemlerini, yani sosyalizmi kurmaları gerekmektedir. Bu nedenle Orta Asya’da yaşanan gelişmelere işçi sınıfının bağımsız çıkarları temelinde bakmak gerekir. Gerçek kurtuluş, bir burjuva kliğin yerine başka bir burjuva kliğin güç kazanmasında değil; sermaye düzeninin bütünüyle tasfiye edilmesindedir. Büyük sermayenin çıkarlarını koruyan mevcut devlet yapısı yıkılmadan, onun yerine işçilerin ve emekçilerin iktidarı kurulmadan; sömürünün, eşitsizliğin ve baskının gerçek anlamda ortadan kalkması mümkün değildir.
17 Haziran 2026




































































