Yemen’de 2014 yılından bu yana devam eden savaş, Husilerin son dönemdeki ilerleyişi, Moha ve Babülmendep Boğazı çevresindeki stratejik noktaları ele geçirmeleri ve Suudi Arabistan’ın altyapı tesislerine yönelik saldırılarıyla daha da şiddetlendi.
Savaşı yalnızca Yemen açısından değerlendirmek yanlış olacaktır. Çatışmanın şiddetlenmesinde etkili olan önemli etkenlerden biri de Suudi Arabistan’ın enerji güvenliğidir. Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanmasıyla Körfez’deki petrol ihracat güzergâhları üzerindeki baskı artarken, Suudi Arabistan Kızıldeniz üzerinden gerçekleştirdiği ihracatın da tehdit altına girmesiyle karşı karşıyadır. Bu koşullarda Riyad’ın en önemli alternatiflerinden biri, petrolü Basra Körfezi’nden Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu Limanı’na taşıyan Doğu-Batı Boru Hattı’dır.
Ancak bu alternatif güzergâh da güvenli değildir. Husiler, temmuz ayında Suudi limanlarına ve gemilerine yönelik abluka ilan etti, eylül ayında ise Kızıldeniz kıyısındaki Moha kentini ve Babülmendep Boğazı’ndaki Perim Adası’nı ele geçirdi. Böylece Suudi Arabistan’ın petrol ihracatını sürdürmek için başvurduğu alternatif güzergâh üzerindeki deniz trafiği de ciddi bir tehdit altına girdi.
Babülmendep Boğazı ve Kızıldeniz, yalnızca emperyalist güçler açısından değil, bölge devletleri açısından da enerji güvenliği ve uluslararası deniz ticareti bakımından stratejik öneme sahiptir. Husilerin bölgedeki askerî kontrolünü genişletmesi, Suudi Arabistan’ın Körfez’deki ihracat güzergâhlarına alternatif oluşturmak için geliştirdiği Doğu-Batı Boru Hattı’nın stratejik değerini artırırken Yanbu üzerinden gerçekleştirilen petrol ihracatının güvenliğini de tehlikeye atmaktadır. Bu nedenle Yemen’deki savaşın şiddetlenmesini, Suudi Arabistan’ın enerji güvenliği ve stratejik deniz yolları üzerindeki kontrol mücadelesinden bağımsız değerlendirmek mümkün değildir.
Bu yazıda Yemen’deki gelişmeleri ve savaşın dinamiklerini; bölgesel güç mücadeleleri, enerji güvenliği ve stratejik deniz yolları arasındaki ilişkileri dikkate alarak bütünlüklü bir perspektifle değerlendirmeye çalışacağız.
Coğrafya, ekonomi ve tarih
Yemen, resmî adıyla Yemen Cumhuriyeti, Ortadoğu’da, Arap Yarımadası’nın güneybatı ucunda yer alıyor. Kuzeyinde Suudi Arabistan, doğusunda ise Umman bulunuyor. Batısında Kızıldeniz, güneyinde Aden Körfezi ve Arap Denizi yer alıyor. Yemen, Afrika Boynuzu’ndaki Cibuti, Eritre ve Somali’nin karşısında, Kızıldeniz ve Aden Körfezi’nin öte yakasında yer alıyor.
Yaklaşık 528.000 km² yüz ölçümüne sahip olan Yemen’in kıyı şeridi yaklaşık 1.900 kilometre uzunluğa ulaşıyor. Ülke, Kızıldeniz’i Aden Körfezi ve Hint Okyanusu’na bağlayan Babülmendep Boğazı’nın doğusunda yer alması nedeniyle stratejik bir konum taşıyor. Bu konum, Yemen’i uluslararası deniz ticareti ve enerji taşımacılığı açısından önemli bir ülke hâline getiriyor. Yemen’in deniz yetki alanlarında, başta Sokotra Takımadaları ve Haniş Adaları olmak üzere çok sayıda ada bulunuyor. Başkent Sana, ülkenin en büyük şehirlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Yemen’in nüfusuna ilişkin tahminler, kullanılan yönteme ve kaynağa göre değişiklik gösteriyor. 2025 yılına ilişkin uluslararası tahminler yaklaşık 35 milyon ile 42 milyon arasında farklılık gösteriyor. Nüfusun büyük çoğunluğunu Araplar oluşturuyor. Arapçanın resmî dil olduğu ülkede, bazı bölgelerde Mehri gibi Güney Arabistan dilleri de konuşuluyor.
Yemen; Birleşmiş Milletler (BM), Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) üyeliğini sürdürüyor.
Yemen ekonomisi, petrol ve doğal gaz üretimi, tarım, balıkçılık ve ticarete dayanıyor. Bununla birlikte sınırlı sanayileşme, yetersiz altyapı ve uzun yıllardır devam eden çatışmalar, ülke ekonomisini ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakıyor. Petrol, çatışmalar öncesinde ülkenin başlıca ihracat ve kamu geliri kaynaklarından birini oluşturuyor. Ancak özellikle 2022’den itibaren petrol ihracat terminallerine ve limanlarına yönelik saldırılar ile ihracatın aksaması, petrol üretimini ve ihracatını önemli ölçüde sınırlandırıyor.
Tarım, Yemen’de istihdam ve geçim kaynakları açısından önemini koruyor. Ülkede sorgum, buğday, mısır, pamuk, kahve, meyve ve çeşitli sebzeler yetiştiriliyor. Bununla birlikte su kıtlığı, kuraklık, yetersiz tarımsal altyapı ve çatışmalar, tarımsal üretimi sınırlandırıyor. Petrol ve doğal gazın yanı sıra balıkçılık, kaya tuzu ve mermer de ülkenin ekonomik kaynakları arasında yer alıyor.
Yemen’in yakın tarihi, Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere’nin bölgedeki varlığı ve rekabeti çerçevesinde şekillendi. Osmanlılar, Yemen’in bazı bölgelerinde 16. yüzyılda hâkimiyet kurdu. 17. yüzyılda bölgenin önemli bir kısmındaki denetimlerini kaybetti ve 19. yüzyılda yeniden bölgeye döndüler. Osmanlı hâkimiyeti özellikle Kuzey Yemen’de yoğunlaştı; Osmanlı kuvvetleri, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, 1918’de bölgeden çekildi.
İngiltere ise 1839’da Aden Limanı’nı ele geçirerek Yemen’in güneyindeki nüfuzunu genişletti. Zamanla Aden’i bir sömürgeye, çevresindeki bölgelerin önemli bir kısmını ise himaye alanlarına dönüştürdü. Güney Yemen’deki İngiliz hâkimiyeti 30 Kasım 1967’de sona erdi. Kuzey ve Güney Yemen, 22 Mayıs 1990’da birleşerek Yemen Cumhuriyeti’ni oluşturdu.
2011’den sonra Yemen
“Arap Baharı” sürecinde kitlesel protestoların yaşandığı ve uzun yıllardır iktidarda bulunan cumhurbaşkanının görevden ayrılmak zorunda kaldığı ülkelerden biri de Yemen’di. 27 Ocak 2011’de başlayan ve kısa sürede ülke geneline yayılan protestolar, Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’in iktidarını ciddi biçimde sarstı. Salih, aylar süren siyasi kriz ve müzakerelerin ardından, Körfez İşbirliği Konseyi’nin girişimiyle hazırlanan geçiş anlaşmasını 23 Kasım 2011’de imzaladı. Böylece iktidarın devri süreci başladı ve Salih, Şubat 2012’de görevinden ayrıldı.
21 Şubat 2012’de yapılan ve tek adayın yarıştığı cumhurbaşkanlığı seçiminde, Salih’in yardımcısı Abdurabbu Mansur el-Hadi cumhurbaşkanı seçildi. Bu seçimle birlikte iki yıllık bir geçiş dönemi başlatıldı. Bu dönemde yeni bir anayasa hazırlanması, anayasa taslağının referanduma sunulması ve ardından parlamento ile cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılması planlanıyordu. Sürecin temel amaçlarından biri, ülkedeki siyasi ve toplumsal kesimler arasındaki anlaşmazlıkları müzakere yoluyla çözmekti.
Mart 2013’te toplanan Ulusal Diyalog Konferansı, Yemen’deki siyasi geçiş sürecinin temel sorunlarını çözmeyi amaçlıyordu. Ocak 2014’te sonuçlanan konferansta devletin yeniden yapılandırılması, güneydeki ayrılıkçı talepler, Saada bölgesindeki sorunlar ve siyasi sistemin geleceği gibi konular ele alındı. Ancak konferans, ülkedeki temel anlaşmazlıkları ortadan kaldırmaya yetmedi. Yeni anayasanın hazırlanması ve seçimlere geçilmesi gecikirken siyasi kriz ve güvenlik sorunları derinleşti.
Geçiş sürecinin en tartışmalı konularından biri, Yemen’in federal bir devlet yapısına kavuşturulması ve altı bölgeye ayrılması planıydı. Ulusal Diyalog Konferansı’nın ardından, Şubat 2014’te Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur el-Hadi başkanlığındaki komite altı bölgeli federal modeli kabul etti. Ancak bu düzenleme üzerinde uzlaşma sağlanamadı. Başta Husiler olmak üzere bazı siyasi aktörler, önerilen yapılanmanın siyasi gücün ve doğal kaynakların dağılımında eşitsizlik yaratacağını, kendi etkili oldukları bölgeleri ekonomik ve siyasi bakımdan dezavantajlı duruma düşüreceğini savundu. Güneydeki ayrılıkçı hareketlerin bir bölümü de federal modelin bağımsızlık taleplerini karşılamadığını düşünüyordu. Böylece federalizm meselesi, siyasi geçiş sürecinin başlıca anlaşmazlıklarından biri hâline geldi.
Yemen’deki kriz, anayasal düzen ve devletin idari yapılanmasına ilişkin tartışmalarla sınırlı değildi. Uzun yıllardır devam eden bölgesel çatışmalar, ekonomik sorunlar, merkezi yönetimin zayıflığı ve silahlı grupların güç kazanması da siyasi istikrarsızlığı derinleştiriyordu. Bu dönemde güvenlik sorunlarının önemli aktörlerinden biri, Arap Yarımadası El Kaidesi (AQAP) idi. Örgüt; bombalı ve intihar saldırıları, suikastlar ve kolluk güçlerine yönelik operasyonlar gerçekleştiriyordu. ABD ise özellikle insansız hava araçlarıyla düzenlediği saldırılarda örgütün liderlerini ve militanlarını hedef alıyordu. Bu operasyonlar, sivil kayıplar ve Yemen’in egemenliğinin ihlali konusundaki tartışmaları da beraberinde getiriyordu. Güvenlik ortamının kötüleşmesi, ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin diplomatik temsilciliklerini dönem dönem geçici olarak kapatmalarına veya faaliyetlerini sınırlandırmalarına yol açtı.
2014 yılına gelindiğinde Yemen’deki güç dengesi, farklı hedeflere sahip ve zaman zaman ittifaklar kuran çeşitli siyasi ve askerî aktörler tarafından şekillendiriliyordu.
Cumhurbaşkanı Hadi ve geçiş yönetimi: Hadi yönetimi, siyasi geçiş sürecini sürdürmeye çalışıyordu. Ancak devlet kurumlarının zayıflığı, güvenlik sorunları ve siyasi uzlaşmazlıklar yönetimin hareket alanını daraltıyordu. Bu çevrede yer alan Islah Partisi, Yemen siyasetinin önemli aktörlerinden biriydi. Farklı siyasi ve toplumsal eğilimleri bünyesinde barındıran parti, Müslüman Kardeşler hareketiyle bağlantılı bir kanada da sahipti.
Husiler: Kuzey Yemen’de, özellikle Saada çevresinde güçlenen Husiler, merkezi yönetime karşı mücadelelerini sürdürüyordu. Federal yapılanmaya ve hükümetin politikalarına yönelik itirazlarını askerî ilerleyişle birleştiren hareket, 2014 yılında Sana’ya doğru ilerledi ve eylül ayında başkentin büyük bölümünü kontrol altına aldı.
Ali Abdullah Salih’e bağlı güçler: Eski Cumhurbaşkanı Salih’e bağlı siyasi ve askerî unsurlar, Hadi yönetiminin zayıflamasında ve Husilerin ilerleyişinde önemli rol oynadı. Salih ile Husiler geçmişte çatışmış olsalar da ortak rakiplere karşı gelişen çıkar birliği, 2014’te aralarında pragmatik bir iş birliği doğurdu. Bu yakınlaşma, Yemen’deki güç dengesinin değişmesini kolaylaştırdı.
Arap Yarımadası El Kaidesi (AQAP): Örgüt, merkezi yönetimin zayıflamasından yararlanarak saldırılarını sürdürdü. Hem hükümet güçleri hem de Husilerle çatışan AQAP, Yemen’deki krizin yalnızca hükümet ile Husiler arasındaki mücadeleden ibaret olmadığını gösteren önemli bir aktördü.
Güneydeki ayrılıkçı hareketler: Güney Yemen’deki siyasi hareketlerin bir bölümü, 1990’da birleşen Kuzey ve Güney Yemen’in yeniden ayrılmasını ve bağımsız bir Güney Yemen devletinin kurulmasını savunuyordu. Bununla birlikte, güneydeki bütün gruplar aynı siyasi hedefleri paylaşmıyor; bağımsızlık, özerklik ve federalizm konularında farklı tutumlar benimsiyordu.
Bu aktörlerin farklı çıkarları ve aralarındaki çatışmalar, Yemen’de siyasi uzlaşma ihtimalini zayıflattı. 2014 yılında Husilerin başkent Sana’yı ele geçirmesiyle kriz yeni bir aşamaya geçti. Merkezi devlet otoritesinin daha da aşınması ve siyasi geçiş sürecinin fiilen çökmesi, Yemen’in 2015’te bölgesel güçlerin doğrudan müdahil olacağı daha geniş çaplı bir savaşa sürüklenmesinin önünü açtı.
Uluslararası güç dengeleri
Yemen’deki çatışma, yalnızca ülke içindeki siyasi ve askerî güçler arasındaki mücadeleden ibaret değildi. Uluslararası düzeyde Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur el-Hadi yönetimi, başta ABD ve İngiltere olmak üzere Batılı emperyalistlerden, ayrıca Suudi Arabistan öncülüğündeki bölgesel güçlerden destek alıyordu. Türkiye de Suudi Arabistan öncülüğündeki müdahaleye siyasi destek açıkladı. Buna karşılık Husiler, Zeydi Şiiliği geleneğine mensup olmaları ve İran’la geliştirdikleri ilişkiler nedeniyle bölgesel güç mücadelesinin diğer tarafında yer alıyordu. İran’ın Husilere verdiği siyasi ve askerî destek zaman içinde arttı.
Rusya ise diğer Batılı emperyalistlerle aynı çizgide hareket etmeyen bir tutum izledi. Rusya’nın tutumu, siyasi çözüm vurgusunun yanı sıra BM Güvenlik Konseyi’nin karar taslağının içeriğine ilişkin itirazlarıyla da şekilleniyordu.
14 Nisan 2015’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 2216 sayılı kararı 14 üyenin oyuyla kabul etti; Rusya çekimser kaldı. Karar, Husilerden ele geçirdikleri bölgelerden çekilmelerini ve askerî kurumlardan aldıkları silahları teslim etmelerini istedi; ayrıca belirli kişi ve gruplara yönelik yaptırımları ve silah ambargosunu öngördü. Bu karar, uluslararası düzeyde Hadi yönetiminin meşruiyetini destekleyen ve Husiler üzerindeki baskıyı artıran önemli bir gelişmeydi.
Yemen’deki savaş böylece yerel, bölgesel ve uluslararası boyutların iç içe geçtiği bir çatışmaya dönüştü. Ülke içindeki farklı siyasi ve askerî aktörlerin çıkarları, bölgesel güçlerin rekabeti ve büyük devletlerin stratejik hesapları savaşın seyrini birlikte belirledi.
Mezhep çatışması mı, toplumsal ve siyasi mücadele mi?
Husilerin Zeydi Şiiliği geleneğine mensup olması, Yemen’deki çatışmanın uluslararası medyada sıklıkla Sünni-Şii karşıtlığı üzerinden ele alınmasına yol açtı. Mezhepsel kimlikler ve tarihsel ayrışmalar, Yemen siyasetinde önemli bir yere sahiptir.
Husiler, 2000’li yılların başından itibaren merkezi yönetimin politikalarına, kuzeydeki Saada bölgesinde yaşadıklarını ileri sürdükleri siyasi ve ekonomik dışlanmaya ve askerî operasyonlara karşı mücadele yürüttüler. Bu mücadele, Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih döneminde 2004’ten itibaren silahlı çatışmalara dönüştü. Dikkat çekici olan, Salih’in de Zeydi kökenli olmasına rağmen kendi yönetimi döneminde Husilere karşı askerî operasyonlar yürütmüş olmasıdır. Yemen’deki gelişmeleri değerlendirirken toplumsal taleplerin yanı sıra iktidar mücadelesini, silahlı örgütlenmeyi ve bölgesel güç ilişkilerini de hesaba katmak gerekir.
2014’te krizi derinleştiren gelişmeler
2014 yılında Husilerin protestolarını ve askerî ilerleyişini hızlandıran gelişmelerden biri, hükümetin temmuz ayında yakıt sübvansiyonlarını kaldırması oldu. Bu karar, benzin ve dizel fiyatlarında ciddi artışlara yol açtı. Husiler, fiyat artışlarının geri alınmasını, hükümetin istifasını ve yeni bir hükümet kurulmasını talep ederek kitlesel gösteriler düzenledi.
Ancak krizin arka planında yalnızca yakıt fiyatları bulunmuyordu. Geçiş sürecinde vaat edilen reformların gerçekleştirilememesi, yeni anayasanın hazırlanmasındaki gecikmeler, altı bölgeli federal sistem üzerindeki anlaşmazlıklar, siyasi temsil ve kaynakların dağılımı konusundaki itirazlar da gerilimi artırıyordu. Merkezi yönetimin zayıflığı ve yolsuzluk iddiaları, hükümete yönelik hoşnutsuzluğu daha da derinleştiriyordu.
Husiler, bu hoşnutsuzluktan yararlanarak siyasi baskılarını artırdı. Ağustos ayında Sana’da kitlesel protestolar düzenlediler; eylül ayında ise askerî ilerleyişlerini başkente taşıdılar. 21 Eylül 2014’te Sana’nın büyük bölümünü kontrol altına aldılar. Aynı gün Hadi yönetimi ile Husiler arasında Birleşmiş Milletler arabuluculuğunda Barış ve Ulusal Ortaklık Anlaşması imzalandı. Anlaşma yeni bir hükümet kurulmasını ve siyasi geçiş sürecinin sürdürülmesini öngörüyordu. Başbakan Muhammed Basindawa istifa etti; kasım ayında Halid Bahah başbakanlığında yeni bir hükümet kuruldu. Ancak anlaşmanın hükümleri tam olarak uygulanmadı ve Husilerin başkentteki askerî varlığı sona ermedi.
Bu gelişmeler, Yemen’deki krizin yalnızca mezhepsel bir çatışma olmadığını, siyasi temsil, ekonomik kaynaklar, devletin yapısı ve iktidarın paylaşımı gibi sorunlarla da yakından bağlantılı olduğunu gösteriyordu. Bununla birlikte mezhepsel aidiyetler, özellikle bölgesel aktörlerin müdahil olmasıyla, çatışmanın giderek daha belirgin bir boyutu hâline geldi.
Ocak-Mart 2015: Siyasi krizin savaşa dönüşmesi
2015’in ocak ayında yeni anayasa taslağı üzerindeki anlaşmazlıklar yeniden alevlendi. Husiler, 17 Ocak’ta anayasa taslağının hazırlanmasından sorumlu yetkili Ahmed Avad bin Mübarek’i kaçırdı. 19 Ocak’ta Sana’da Husiler ile Cumhurbaşkanlığı Muhafızları arasında çatışmalar başladı; 20 Ocak’ta Husiler cumhurbaşkanlığı sarayını ele geçirdi. Cumhurbaşkanı Hadi ve Başbakan Halid Bahah, 22 Ocak’ta istifalarını açıkladı.
Husiler, 6 Şubat’ta parlamentonun feshedildiğini ilan ederek bir Anayasal Bildiri yayımladı ve geçiş sürecini yönetecek Devrim Komitesi’ni oluşturdu. Bu adım, Hadi yönetiminin ve uluslararası toplumun önemli bir bölümünün tepkisini çekti. BM Güvenlik Konseyi de Husilerin tek taraflı adımlarına karşı çıktı.
21 Şubat 2015’te Sana’daki ev hapsinden kaçmayı başaran Hadi, Aden’e gitti. Ardından istifasını geri çektiğini açıkladı ve Aden’i geçici yönetim merkezi olarak kullanmaya yöneldi. Ancak Husiler ve onlarla birlikte hareket eden güçler güneye doğru ilerleyerek Aden’i de tehdit etmeye başladı. Hadi, askerî ilerleyiş karşısında dış destek talep etti ve mart ayının sonlarında Suudi Arabistan’a gitti.
26 Mart 2015’te Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon, Hadi yönetimini yeniden iktidara getirmek ve Husilerin ilerleyişini durdurmak amacıyla Yemen’de hava saldırılarına başladı. Kararlılık Fırtınası adı verilen harekât, Yemen’deki iç çatışmanın bölgesel bir savaşa dönüşmesinde belirleyici bir dönüm noktası oldu.
Koalisyonun ilk açıklamalarında Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Katar, Kuveyt, Mısır, Fas, Ürdün, Sudan ve Pakistan yer alıyordu. Ancak bu ülkelerin askerî katılım düzeyleri aynı değildi. Pakistan Parlamentosu, 10 Nisan 2015’te Yemen’deki askerî harekâta doğrudan katılmama ve tarafsız kalma yönünde karar aldı. ABD ve İngiltere ise koalisyona lojistik, istihbarat ve diğer askerî destek biçimleri sağladı. Türkiye de harekâta siyasi desteğini açıkladı.
Böylece Yemen’deki savaş, yerel siyasi ve toplumsal çelişkilerin ötesine geçerek bölgesel güç rekabetinin ve uluslararası müdahalelerin belirleyici olduğu bir çatışmaya dönüştü. Savaşın insani sonuçları ise giderek ağırlaştı; milyonlarca insan yerinden edildi, temel hizmetler çöktü ve ülke uzun süreli bir insani krizle karşı karşıya kaldı.
Kim bu Husiler?
Husiler, adlarını hareketin kurucu liderlerinden Hüseyin Bedreddin el-Husi’den alan, Yemen’in kuzeyinde ortaya çıkan siyasi ve silahlı bir harekettir. Kendilerini Arapçada “Allah’ın yardımcıları” anlamına gelen Ensarullah adıyla tanımlıyorlar.
Hareketin kökenleri, 1990’larda Yemen’in kuzeyindeki Saada bölgesinde gelişen Zeydi dinî ve kültürel canlanma hareketine dayanıyor. Bu dönemde “Mümin Gençler” (Şebab el-Mümin) adıyla örgütlenen hareket, Zeydiliğin dinî mirasını korumayı ve özellikle Kuzey Yemen’deki Zeydi toplulukların kimliğini güçlendirmeyi amaç edindi. Hüseyin Bedreddin el-Husi, hareketin öne çıkan liderlerinden biri olarak öne çıktı. 2004’te Yemen hükümetiyle başlayan silahlı çatışmalar sırasında öldürülmesinin ardından hareketin liderliğini kardeşi Abdülmelik el-Husi üstlendi.
Husiler, Şii İslam’ın bir kolu olan Zeydilik geleneğine mensup. Zeydiler ağırlıklı olarak Yemen’in kuzeyindeki bölgelerde yaşıyor. Ülke nüfusu içindeki oranlarına ilişkin tahminler değişmekle birlikte, bazı kaynaklar bu oranı yaklaşık yüzde 30-45 aralığında veriyor. Ancak Husiler ile Zeydiler aynı şey değil. Her Zeydi Husi hareketini desteklemediği gibi, hareketin siyasi ve askerî hedefleri de bütün Zeydi toplulukların görüşlerini temsil etmiyor.
Hareketin siyasi söyleminde ABD ve İsrail karşıtlığı önemli bir yer tutuyor. Husilerin bilinen sloganı Arapçadan genellikle “Allah büyüktür; Amerika’ya ölüm, İsrail’e ölüm, Yahudilere lanet, İslam’a zafer” şeklinde çevriliyor. Bu slogan, hareketin anti-Amerikan ve anti-İsrail ideolojik çizgisini yansıtıyor. Bununla birlikte, slogandaki Yahudilere yönelik ifade, İsrail devletine yönelik siyasi muhalefetin ötesine geçerek Yahudileri bir bütün olarak hedef alan anti-semitik bir söylem içeriyor.
İran’ın Yemen’deki etkisi
İran, 1979 İslam Devrimi’nden bu yana Ortadoğu’da bölgesel etkisini artırmayı hedefleyen bir dış politika izlemektedir. Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen gibi ülkelerde siyasi hareketlerle ve silahlı gruplarla geliştirdiği ilişkiler, bu politikanın önemli araçlarından biridir. İran, bu ilişkiler aracılığıyla bölgesel rakipleri üzerinde baskı kurmaya ve kendi güvenliğini sınırlarının ötesinde sağlamaya çalışmaktadır. Çin ve Rusya ile geliştirdiği ilişkiler de İran’ın uluslararası güç dengeleri içindeki konumunu etkileyen unsurlar arasındadır. Bununla birlikte, İran’ın bölgesel politikasını yalnızca müttefikleri ve desteklediği silahlı gruplar üzerinden değil, diğer bölgesel ve küresel güçlerin politikalarıyla birlikte değerlendirmek gerekir.
Husiler ile İran arasındaki ilişkilerin gelişimi
Husi hareketi, 1990’larda Yemen’in kuzeyindeki Saada bölgesinde gelişen Zeydi dini ve kültürel canlanma hareketinden doğdu. Kurucu liderlerden Hüseyin Bedreddin el-Husi’nin öncülüğündeki bu hareket, başlangıçta Zeydi kimliğinin korunması, dini eğitim ve merkezi yönetimin politikalarına yönelik eleştiriler etrafında şekillendi. İran’daki İslam Devrimi’nden ve İran’ın siyasi söyleminden etkilenmiş olmakla birlikte, Zeydilik ile İran’da egemen olan On İki İmam Şiiliği arasında önemli teolojik farklılıklar bulunmaktadır.
İran’ın desteği zaman içinde silah ve askerî teknoloji aktarımını, eğitim ve danışmanlığı, istihbarat paylaşımını ve siyasi desteği kapsayan bir ilişkiye dönüştü. Birleşmiş Milletler uzman raporları, Husilerin kullandığı bazı füze ve insansız hava aracı sistemlerinin İran kaynaklı olduğunu ortaya koyan bulgulara yer verdi. Bununla birlikte, her silahın doğrudan İran’dan gönderildiği veya Husilerin bütün askerî kararlarının Tahran tarafından alındığı sonucuna varmak doğru değildir. Husiler, Yemen içindeki kendi siyasi hedefleri ve askerî öncelikleri doğrultusunda hareket eden, zamanla kendi üretim ve tedarik kapasitesini de geliştirdiler.
Bu ilişkiler, Husilerin yerel bir hareketten Yemen’in ötesinde etkili olabilen bir askerî ve siyasi güce dönüşmesinde önemli rol oynadı. İran açısından Husiler, Suudi Arabistan üzerinde baskı oluşturabilen ve Kızıldeniz ile Babülmendep çevresindeki gelişmeleri etkileyebilen bir ortak hâline geldi. Ancak Yemen’deki savaşın ortaya çıkışı ve sürmesi, yalnızca İran’ın müdahalesiyle açıklanamaz. Merkezi devletin zayıflığı, başarısız siyasi geçiş süreci, Husilerin askerî yükselişi, eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’e bağlı güçlerle kurdukları geçici ittifak ve Suudi Arabistan öncülüğündeki müdahale de savaşın gelişiminde belirleyici rol oynadı.
İki Yemen: Bölünmüş iktidar ve değişen güç dengeleri
Yemen’de uzun süredir tek bir merkezi yönetimin ülkenin tamamına hâkim olmadığı, farklı siyasi ve askerî güçlerin kendi kontrol alanlarını oluşturduğu bir yapı bulunmaktadır. Bu yapı, yalnızca iki iktidar alanından değil, birbirleriyle rekabet eden ve zaman zaman ittifak kuran çeşitli aktörlerden oluşmaktadır.
Husilerin kontrolündeki alanlar: İran’ın desteklediği Husiler, Arapçada Ensarullah adıyla bilinen hareketin liderliğinde, başkent Sana dâhil olmak üzere Yemen’in kuzeybatısındaki geniş ve nüfus yoğunluğu yüksek bölgeleri kontrol etmektedir. Kızıldeniz kıyısındaki bazı stratejik noktalar da bu alanlar içindedir.
Uluslararası alanda tanınan hükümetin kontrolündeki alanlar: 2022’de kurulan Başkanlık Liderlik Konseyi (PLC) tarafından temsil edilen hükümet, Suudi Arabistan’ın desteğiyle ülkenin güneyindeki ve doğusundaki çeşitli bölgelerde varlığını sürdürüyor. Bununla birlikte, bu bölgelerde Güney Geçiş Konseyi (GGK) dâhil farklı siyasi hareketler, yerel yönetimler ve silahlı gruplar etkili oluyor. Bu nedenle hükümetin kontrolündeki alanlar, tek bir merkezi otoritenin kesintisiz hâkimiyet kurduğu bütünlüklü bir bölge oluşturmuyor.
Güney Geçiş Konseyi ve 2025–2026 gelişmeleri
Güney Geçiş Konseyi (GGK), Nisan 2017’de kurulan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından desteklenen ve 1990 öncesindeki Güney Yemen sınırları içinde bağımsız bir devlet kurulmasını savunan siyasi ve askerî bir oluşumdur. Konsey, uzun süre uluslararası alanda tanınan hükümetle aynı cephede Husilere karşı mücadele etmesine rağmen, Yemen’in gelecekteki siyasi yapısı konusunda hükümetle anlaşmazlıklar yaşıyor.
Aralık 2025’te GGK güçleri, Hadramevt ve El-Mehra başta olmak üzere ülkenin güney ve doğusundaki stratejik bölgelerde askerî ilerleme kaydetti. Bu harekât, Suudi Arabistan ile BAE arasındaki görüş ayrılıklarını derinleştirdi. Suudi Arabistan, GGK’nin ilerleyişini kendi güvenliği açısından tehdit olarak değerlendirirken BAE’nin konseye verdiği destek, iki ülke arasındaki rekabeti daha görünür hâle getirdi.
Ocak 2026’nın ilk günlerinde Suudi Arabistan tarafından desteklenen hükümet yanlısı güçler karşı saldırıya geçti ve GGK’nin ele geçirdiği bölgelerin önemli bir bölümünü geri aldı. Bu gelişmeler sırasında BAE, Yemen’de kalan askerî personelini çektiğini açıkladı. Ancak askerî varlığın sona ermesi, BAE’nin güneydeki siyasi ve askerî aktörler üzerindeki bütün etkisinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu.
9 Ocak 2026’da Riyad’da bulunan GGK temsilcilerinden bazıları, konseyin bütün kurumlarının ve bürolarının feshedildiğini açıkladı. Ancak GGK sözcüsü bu kararı reddetti; konseyin tamamının katılmadığı bir toplantıda alınan kararın geçerli olmadığını savundu. Böylece fesih açıklaması, konsey içindeki görüş ayrılıklarını da açığa çıkardı. GGK’nin kurumsal geleceği tartışmalı hâle gelirken güneyde bağımsızlık talebini savunan hareketler ve konseyin bazı unsurları varlıklarını sürdürdü.
2026’nın ilerleyen aylarında Yemen’in güneyindeki siyasi ve askerî dengeler değişmeye devam etti. BAE’nin askerî personelini çekmesine rağmen güneydeki güçler üzerindeki etkisi gündemde kaldı. Ekim 2026’da BAE’nin güneydeki bazı hükümet yanlısı güçlere mali desteği yeniden başlatma konusunda Suudi Arabistan’la anlaşması, iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden şekillendiğini gösterdi. Bu gelişme, GGK’nin feshedildiğine ilişkin açıklamaların güneydeki ayrılıkçı hareketi ve onunla bağlantılı güçleri bütünüyle ortadan kaldırmadığını ortaya koydu.
Sonuç olarak Yemen’deki bölünmeyi yalnızca Husiler ile hükümet arasındaki bir mücadele olarak ele almak doğru değil. İran ile Suudi Arabistan arasındaki bölgesel rekabetin yanı sıra BAE’nin güneydeki etkisi, bağımsızlık yanlısı hareketler ve yerel silahlı gruplar da ülkenin siyasi geleceğini belirleyen başlıca unsurlar arasında yer alıyor. Bu nedenle Yemen’deki güç dengeleri, sabit sınırlarla ayrılmış iki yönetim alanından çok, sürekli değişen kontrol bölgeleri ve ittifaklar üzerinden değerlendiriliyor.
Paylaşım alanı Ortadoğu!
Dünya genelinde bugün emperyalist güçler arasında yeniden paylaşım dalaşı yaşanmaktadır.
Çin’in emperyalist büyük bir güç hâline gelmesiyle birlikte, emperyalist dünyadaki güç dengeleri de değişmiştir. Bozulan ve değişen bu dengeler, emperyalistler arasındaki çelişkileri daha da keskinleştirmiş ve yeni bir dünya savaşı tehlikesini büyütmüştür.
Güç dengelerinin değişmesi ve çelişkilerin sertleşmesi, 2010’lu yıllardan itibaren dünyanın giderek daha belirgin biçimde iki kampa bölünmesi yönündeki gelişmeleri hızlandırmıştır.
Bir yanda başta ABD emperyalizmi olmak üzere Batılı emperyalist büyük güçler; diğer yanda ise en büyük ekonomik güç olarak Çin emperyalizmi, dünyanın en büyük ikinci askerî gücü olarak Rus emperyalizmi ve müttefikleri bulunmaktadır. Dünya, kabaca Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmüş durumdadır.
Bu iki kamp, dünyanın her yerinde olduğu gibi Ortadoğu’da da karşı karşıya gelmektedir. Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, dünya genelinde süren bu mücadelenin bir parçasıdır.
Batılı emperyalistlerin ve Siyonist İsrail’in çıkarları doğrultusunda Ortadoğu’yu yeniden düzenleme girişimlerine İran ve onunla bağlantılı örgütler direnmektedir.
Suriye, Irak, Filistin, Yemen ve Sudan, yeniden paylaşım savaşının alanlarıdır. Bütün emperyalist güçlerin ve bir dizi yerel aktörün yer aldığı bu savaşlar, çatışmanın başlıca güçleri açısından değerlendirildiğinde, günümüzde Çin, Rusya ve ABD arasında Ortadoğu’nun yeniden paylaşılması mücadelesinin bir parçasıdır.
Komünistler, savaşları yalnızca kimin önce saldırdığı veya kimin savunmada olduğu ikilemine göre değerlendirmez. Bir savaşı değerlendirirken kimin saldırdığı ve kimin savunmada olduğu tek başına belirleyici değildir.
Elbette hiçbir emperyalist gücün başka bir ülkeye saldırma veya o ülkenin topraklarını işgal etme hakkı yoktur.
Ancak savaşlar değerlendirilirken öncelikle savaşın hangi amaçlarla yürütüldüğüne, hangi sınıfların önderliğinde gerçekleştiğine ve hangi siyasetin ürünü olduğuna bakılır.
Yemen’de devam eden savaş da genel olarak dünya çapında, özel olarak ise Ortadoğu’da süren paylaşım savaşının bir parçasıdır. Bu savaşta desteklenecek bir taraf yoktur.
Yemen’de yaşanan gelişmelerin arka planında emperyalist güçler ile Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve İran arasındaki egemenlik mücadelesi yatmaktadır. Başta petrol olmak üzere Yemen’in zenginliklerine ve kaynaklarına sahip olma mücadelesi de bu çatışmanın önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.
Emperyalist güçlerin ve bölgenin gerici devletlerinin Yemen üzerindeki egemenlik ve paylaşım mücadelesinden en büyük zararı Yemen halkları görmektedir.
ABD emperyalizminin, Siyonist İsrail’in ve bölgenin gerici devletlerinin Yemen’e yönelik saldırılarına karşıyız. Hiçbir burjuva devletin başka bir devlete saldırma hakkı yoktur!
Emperyalist savaşa hayır!
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026’da “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” imzalandı.
Emperyalist dünyada ve Ortadoğu’da süren yeniden paylaşım mücadelesinde önemli bir aktör olarak yer almaya çalışan Türkiye, bu anlaşmayla yeni bir adım atıyor. Türkiye’nin emperyalistleşme hedefi doğrultusunda militarizm ve savaş ekonomisi devlet politikası hâline geliyor.
5 Ekim 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, ortak savunma yükümlülüklerini uygulamaya geçirme ve Suudi Arabistan’a askerî kuvvet ve kapasite konuşlandırılmasını hızlandırma konusunda mutabakata vardı. Bu gelişme, anlaşmanın yalnızca diplomatik bir girişim olarak kalmadığını, askerî iş birliğinin somutlaştırılması yönünde adımlar atıldığını gösteriyor.
T.C. Devleti, burjuvazinin çıkarları doğrultusunda Ortadoğu’da ve dünyada NATO dışındaki ittifaklarda da yer alarak küresel ve bölgesel paylaşım mücadelesinde daha fazla pay elde etmeye çalışıyor.
Burjuvazinin ve T.C. Devleti’nin emperyalist çıkarları uğruna dâhil olunacak bir Yemen savaşı, işçi ve emekçilerin savaşı değildir!
Hâkim sınıfların ve burjuvazinin çıkarları doğrultusunda Yemen’de devam eden paylaşım savaşına katılınmasına karşı çıkalım!
Türk devletinin emperyalist yayılmacı siyasetinin ürünü olacak, sermayenin çıkarları uğruna yürütülecek bir Yemen savaşından işçilerin ve emekçilerin hiçbir çıkarı yoktur. Savaştan çıkarı olanlar, sömürgeci politikalar izleyen T.C. Devleti ve kâr peşinde koşan burjuvazidir.
İşçilerin ve emekçilerin düşmanı başka uluslar ya da halklar değildir. Asıl düşman; işçileri ve emekçileri sömüren, ezen, onları ulusal ve dinsel temelde bölen ve birbirine düşman eden kapitalist sömürü düzenidir.
Halklar ve emekçiler, emperyalistlerin, işbirlikçilerinin ve gerici devletlerin çıkarları uğruna ölmeyi ve öldürmeyi reddettiklerinde; silahlarını gerçek düşmanlarına çevirdiklerinde ve kendi kaderlerini ellerine aldıklarında kurtuluşa yaklaşacaklardır.
Tek kurtuluş, işçi sınıfının ve ezilen halkların proletarya enternasyonalizmi ve sosyalizm bayrağı altında birleşmesindedir!
Kahrolsun emperyalist savaş!
Yaşasın proletarya enternasyonalizmi!
17 Ekim 2026


































































