Zirvesi öncesi: Yasaklar, gözaltılar ve baskılar
NATO’nun 36. Zirvesi öncesinde ve zirve günlerinde ülke genelinde dayatılan yasaklar, gerçekleştirilen gözaltılar ve tutuklamalar, NATO’nun “özgürlük” ve “demokrasi” söyleminin ardındaki gerçek yüzünü bir kez daha açığa çıkardı. “NATO 3.0” adı altında silahlanmanın hızlandırılmasının, savaş harcamalarının artırılmasının ve emperyalist rekabetin yeni aşamasına ilişkin kararların alındığı zirve, en temel demokratik hak ve özgürlüklerin askıya alındığı fiili bir olağanüstü hâl koşullarında gerçekleştirildi.
Zirve öncesinde Ankara, NATO’nun güvenliği adına fiilen olağanüstü hâl rejimi altına alındı. Valilik kararıyla her türlü toplantı ve gösteri yürüyüşü, basın açıklaması, stant açma, bildiri dağıtımı ve diğer demokratik faaliyetler yasaklandı. Ankara polis bariyerleriyle kuşatıldı; yollar kapatıldı, toplu ulaşım sınırlandırıldı, kamu çalışanları idari izinli sayıldı ve kuryelerin dahi belirli bölgelere girmesi engellendi. Elli bini aşkın polis ve jandarma başkente yığılırken, Ankara âdeta işgal altındaki bir kente çevrildi. AKP/MHP iktidarı, NATO’nun savaş politikalarının sorunsuz biçimde hayata geçirilebilmesi için halkın en temel demokratik haklarını gasp etti. Kapitalist/emperyalist savaş örgütünün güvenliği uğruna ifade özgürlüğü, örgütlenme hakkı ve protesto hakkı fiilen ortadan kaldırıldı. Böylece bir kez daha görüldü ki, söz konusu NATO’nun çıkarları olduğunda Türk hâkim sınıflarının “güvenlik” anlayışı, halkın özgürlüklerini bastırmanın ve toplumsal muhalefeti susturmanın aracı hâline gelmektedir.
Baskı dalgası yalnızca Ankara ile sınırlı kalmadı. Zirve öncesinde İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin birçok kentinde eş zamanlı operasyonlar düzenlendi. Gazeteciler, avukatlar, akademisyenler, sanatçılar, sendikacılar, siyasetçiler ve demokratik kitle örgütü temsilcileri gözaltına alındı; NATO karşıtı faaliyet yürüten ya da eylemlere katılması beklenen çok sayıda kişi hedef hâline getirildi. Savaş karşıtı gösteriler polis şiddetiyle bastırılmaya çalışıldı; Ankara’da protestoculara biber gazı ve coplarla saldırıldı, onlarca kişi gözaltına alındı. İstanbul ve diğer kentlerde gerçekleştirilen eylemler de yoğun polis ablukası altında yapıldı. Ülke genelinde yüzlerce kişi hakkında gözaltı kararı çıkarıldı, çok sayıda kişi gözaltına alındı ve bir bölümü tutuklandı. Bütün bu uygulamalar, NATO zirvesinin emperyalist savaş politikalarına karşı gelişen toplumsal muhalefeti ezmek amacıyla ülke çapında planlanan kapsamlı bir baskı ve sindirme operasyonu eşliğinde gerçekleştirildiğini açıkça ortaya koydu. AKP/MHP iktidarı, NATO’nun ve emperyalist-kapitalist sistemin çıkarları söz konusu olduğunda “hukuk devleti”, “demokrasi” ve “düşünce özgürlüğü” söylemini bir kenara bırakmakta hiçbir tereddüt göstermedi. Devletin polisinden yargısına, valiliklerden istihbarat birimlerine kadar bütün baskı aygıtları; işçilerin, emekçilerin ve halkın hak ve özgürlüklerini korumak için değil, kapitalist/emperyalist savaş politikalarının önündeki toplumsal muhalefeti bastırmak, halkı sindirmek ve egemen sınıfların çıkarlarını güvence altına almak için seferber edildi. Bu tablo, bir kez daha gösterdi ki, söz konusu NATO’nun ve sermaye düzeninin çıkarları olduğunda, devletin bütün zor aygıtları halkın hak ve özgürlüklerini korumak için değil; emperyalist savaş politikalarının önünü açmak ve toplumsal muhalefeti ezmek için harekete geçirilmektedir.
NATO içindeki çelişkiler derinleşiyor
Ankara Zirvesi’nde, NATO üyesi kapitalist/emperyalist devletler arasındaki çıkar çelişkileri ve rekabet bir kez daha açığa çıktı. Ukrayna savaşının uzaması, Avrupa’nın hızla askerîleştirilmesi, ABD’nin Çin’i çevrelemeye yönelik stratejisi ve Ortadoğu’da derinleşen savaşlar, ittifak içinde askerî yükün paylaşımı, silahlanmanın finansmanı ve stratejik öncelikler konusunda önemli görüş ayrılıklarını da beraberinde getirdi. Kapitalist/emperyalist devletler ortak rakiplerine karşı askerî iş birliğini sürdürürken, pazarların paylaşımı, enerji yollarının denetimi, silah tekellerinin çıkarları ve küresel nüfuz alanlarının yeniden paylaşımı konusunda kendi aralarındaki rekabet de giderek sertleşmektedir. NATO içindeki tartışmalar, bu emperyalist rekabetin günümüzde aldığı yeni biçimlerin bir yansımasıdır.
Zirvenin en tartışmalı başlıklarından biri, NATO üyesi ülkelerin askerî harcamalarının daha da artırılması oldu. ABD Başkanı Donald Trump, Avrupalı müttefiklerin askerî harcamalarını hızla yükseltmesini isterken, ABD’nin Avrupa’nın güvenlik yükünü artık tek başına taşımayacağını açıkça ilan etti. Bu doğrultuda NATO yönetimi, üye ülkelerin gayrisafi yurt içi hasılalarının yüzde 5’ine kadar savunma ve güvenlikle ilgili harcamalara ayırmasını stratejik hedef olarak benimsedi. Bu yaklaşım, NATO’nun son yıllarda izlediği yoğun silahlanma politikasını yeni ve daha saldırgan bir aşamaya taşıdığını göstermektedir. Kapitalist/emperyalist devletler savaş bütçelerini ve silahlanmaya ayırdıkları kaynakları rekor düzeyde artırırken, bunun faturası işçi sınıfına ve emekçilere daha ağır vergiler, kemer sıkma politikaları, sosyal hakların budanması, eğitime ve sağlığa ayrılan kaynakların savaş sanayiine aktarılması, ücretlerin baskılanması ve demokratik hakların daha da sınırlandırılması olarak çıkarılacaktır.
Ancak bu hedef, NATO üyelerinin tamamı tarafından aynı ölçüde benimsenmedi. Özellikle İspanya, gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 5’inin askerî harcamalara ayrılmasının ekonomik ve toplumsal açıdan sürdürülebilir olmadığını belirterek itiraz etti. ABD yönetiminin buna ekonomik yaptırım ve ticari baskı tehdidiyle karşılık vermesi, NATO içindeki çelişkilerin yalnızca askerî stratejiyle sınırlı olmadığını; silahlanmanın maliyetinin nasıl paylaşılacağı, savaş ekonomisinin yükünü hangi ülkelerin üstleneceği ve bundan hangi sermaye gruplarının daha fazla yararlanacağı konusunda da ciddi çıkar çatışmalarının yaşandığını ortaya koydu. Kapitalist/emperyalist devletler ortak rakiplerine karşı askerî iş birliğini sürdürürken, savaş ekonomisinin maliyetini birbirlerine yüklemeye ve silahlanmadan en büyük ekonomik ve siyasal kazancı elde etmeye çalışmaktadır.
Türkiye de zirvede kendi bölgesel çıkarları doğrultusunda taleplerini gündeme taşıdı. Erdoğan, NATO üyeleri arasında savaş sanayiine yönelik kısıtlamaların kaldırılmasını, Türkiye’nin Avrupa’nın ortak silahlanma projelerine daha fazla dâhil edilmesini ve Türk savaş sanayiinin NATO’nun yeni silahlanma programlarından daha büyük pay almasını istedi. Aynı zamanda Türkiye’nin NATO’nun yeni silahlanma hedefleri doğrultusunda askerî harcamalarını artıracağını açıkladı. Bu tutum, AKP/MHP iktidarının NATO’nun savaş stratejisiyle tam uyum içinde hareket ettiğini ve Türkiye’nin savaş sanayiinden daha fazla pay alma arayışını açıkça ortaya koymaktadır. Böylece Ankara Zirvesi, yalnızca ortak savaş planlarının belirlendiği bir toplantı değil; aynı zamanda emperyalist devletlerin ve uluslararası savaş sanayii tekellerinin daha fazla pazar, daha fazla kâr ve daha fazla nüfuz alanı için yürüttükleri paylaşım mücadelesinin de önemli bir sahnesi oldu.
Bütün bu tartışmalar, NATO’nun tek merkezden yönetilen, çıkarları bütünüyle ortak bir askerî blok olmadığını bir kez daha ortaya koymaktadır. İttifak üyeleri Rusya’ya karşı ortak bir savaş stratejisi etrafında birleşmeye çalışırken, bu stratejinin ekonomik yükünün kim tarafından üstlenileceği, hızlanan silahlanmadan hangi devletlerin ve uluslararası savaş sanayii tekellerinin daha fazla pay alacağı ve NATO içindeki güç dengelerinin nasıl şekilleneceği konusunda ciddi çıkar çatışmaları yaşamaktadır. ABD’nin Avrupa’yı daha fazla silahlanmaya zorlaması, yalnızca güvenlik kaygılarıyla değil, Amerikan savaş sanayiinin pazarını genişletme, Avrupa’yı kendi askerî teknolojisine daha bağımlı hâle getirme ve NATO içindeki liderliğini pekiştirme hedefiyle de yakından bağlantılıdır. Avrupa devletleri ise bir yandan ABD’nin askerî güvencesinden yararlanmaya devam ederken, diğer yandan kendi savaş sanayiini güçlendirmeye ve daha bağımsız bir askerî kapasite oluşturmaya çalışmaktadır. Bu çelişkiler, NATO’nun ya da Batı emperyalist blokunun zayıfladığı anlamına gelmemektedir. Tam tersine, emperyalist devletler ortak rakiplerine karşı askerî ve siyasal iş birliğini sürdürürken, dünya pazarlarının, enerji kaynaklarının, ulaşım koridorlarının, ileri teknolojilerin, silah ticaretinin ve jeostratejik nüfuz alanlarının yeniden paylaşımı konusunda kendi aralarındaki rekabeti de giderek sertleştirmektedir.
NATO 3.0 emperyalist savaş hazırlıklarında yeni bir aşamadır
“NATO 3.0” adı verilen yeni stratejik yönelim, gerçekte daha fazla silahlanma, daha büyük savaş bütçeleri, daha yoğun militarizm ve dünya halkları açısından daha büyük savaş tehlikesi anlamına gelmektedir. Rusya’nın “uzun vadeli tehdit” ilan edilmesi, Ukrayna savaşının sürdürülmesine verilen sınırsız destek, Avrupa’nın hızla askerîleştirilmesi ve Asya-Pasifik’in NATO’nun stratejik ilgi alanına dâhil edilmesi, emperyalist paylaşım mücadelesinin yeni ve daha tehlikeli bir aşamaya girdiğini göstermektedir. “NATO 3.0”, dünya halkları için güvenliğin değil; daha fazla savaşın, daha fazla sömürünün, daha fazla baskının ve daha büyük yıkımların programıdır.
Silahlanma yarışının gerçek kazananları uluslararası savaş sanayii tekelleri ve emperyalist devletler olurken, kaybedenler işçiler, emekçiler ve ezilen halklardır. Savaş bütçelerine aktarılan her milyar dolar ya da avro, eğitimden, sağlıktan, sosyal güvenlikten ve halkın geleceğinden çalınan kaynaklardır. Silah tekellerinin kârları büyürken, işçi sınıfına daha ağır vergiler, kemer sıkma politikaları, sosyal hak gaspları, düşük ücretler ve artan baskılar dayatılmaktadır. Emperyalist savaşların faturası cephede emekçilerin kanıyla, cephe gerisinde ise halkların yoksullaştırılmasıyla ödetilmektedir. Kapitalist-emperyalist düzen, bir avuç silah tekelinin kârını büyütmek uğruna milyonlarca insanı yoksulluğa, göçe, açlığa ve ölüme mahkûm etmektedir.
“NATO 3.0”, insanlığa barış, güvenlik ve istikrar vaat eden bir proje değil; emperyalist paylaşım mücadelelerinin, militarizmin ve savaş ekonomisinin yeni stratejik programıdır. Bugün “güvenlik” adına yürütülen silahlanma yarışı, gerçekte dünya halklarını daha büyük savaşların, yıkımların ve felaketlerin eşiğine sürüklemektedir. Dünya halklarının gerçek güvenliği, NATO’nun daha fazla silahlanmasında ya da emperyalist blokların güçlenmesinde değil; emperyalist savaş politikalarının, militarizmin ve bu politikaları üreten kapitalist-emperyalist düzenin ortadan kaldırılmasındadır. Bu nedenle NATO’ya karşı mücadele, yalnızca savaşa karşı çıkmak değil; aynı zamanda sömürüye, emperyalizme, militarizme ve kapitalist barbarlığa karşı işçi sınıfının ve ezilen halkların ortak mücadelesini büyütmek anlamına gelmektedir. İnsanlığın önünde duran gerçek seçenek, NATO’nun dayattığı savaş, yıkım ve sömürü düzeni değil; halkların kardeşliği, eşitliği, barışı ve sosyalizm temelinde kurulacak yeni bir toplumsal düzendir.
8 Temmuz 2026


































































